İletişim, uluslararası ilişkilerin çok önemli bir unsuru. Ülkeler, kendilerini, beklentilerini, hedeflerini dış dünyaya doğru ve etkin bir şekilde anlatmak zorundalar. Bilginin olmadığı yerde oluşan boşluğu yanlış algılar, abartılı ifadeler ve önyargılar doldurur. Bu nedenle ülkelerin kendileri ile ilgili böyle bir bilgi boşluğu oluşmasına izin vermemeleri gerekir. Gelişen teknoloji ise bu alanda ülkelerin işlerini hem kolaylaştırıyor, hem de zorlaştırıyor. Kolaylaştırıyor, çünkü teknolojinin sağladığı yeni iletişim kanalları iletişimin hem anında, hem de masrafsız bir şekilde yapılmasını sağlıyor.

Ancak aynı zamanda zorlaştırıyor da çünkü iletişim kolaylaştıkça bilgi kirliliği ve dezenformasyon da artıyor. Bugün artık her türlü habere ve bilgiye sadece bir tık uzaktayız, ancak aynı zamanda “fake news” (yalan haber) gibi büyük bir sorundan da bahsediyoruz. İşte bu nedendendir ki, söz konusu süreç içerisinde içeriğin kalitesi ön plana çıkıyor. Medyanın bir dönüşüm geçirdiği, sosyal medyanın hayatın her alanına nüfuz ettiği günümüzde, içeriği güçlü (ve doğru) olan ve bu içeriği hedef kitleye etkin bir şekilde ulaştırabilenler iletişim yarışında bir adım öne geçiyorlar.

Çin’i iletişim konusunda en fazla çaba sarf eden ülkelerin başında göstermek sanıyorum yanlış olmaz. 24 saat İngilizce yayın yapan CGTN (China Global Television Network 中国环球电视网主频道) bu anlamda önemli bir işlev görüyor. Bununla birlikte en az CGTN kadar hatta muhtemele daha da aktif olan bir medya kanalı daha var Çin’in, o da Çin Uluslararası Radyosu CRI (China Radio International 中国国际广播电台).

CRI’ın bir Türkçe servisi ve Türkiye’de yayın yapan CRI Türk adı altında bir kanalı da var. CRI Türk’e defalarca yayın ve stüdyo konuğu olmuştum. Bu sefer, Çin Kamu Diplomasisi Derneği’nin davetlisi olarak bulunduğum Pekin’de CRI merkezinde faaliyetlerini sürdüren Türkçe servisini de ziyaret etme şansını buldum. Burada Türkçe servisinin bağlı olduğu Batı Asya ve Afrika yayın departmanının yetkililerinden radyo ve Türkçe servisi hakkında bilgiler aldım. CRI, 1941 yılında “Radio Peking” adı altında yayın hayatına başlamış. Dönem 2. Dünya Savaşı dönemi, radyo Japonlara karşı direniş sırasında hayata geçirilmiş ve ilk yayınlarını da Japonca ve sonrasında da İngilizce olarak yapmış.

Bugünkü ismini 1993 yılında alan CRI, halen Türkçe de dahil olmak üzere 65 dilde günde toplam 2,700 saat yayın yapıyor, yurtdışında 25 yapım ofisi ve 108 yerel FM radyosu var ve radyo dışında televizyon, internet, dergi ve gazete yayıncılığı gibi mecraları da bünyesinde barındırıyor. Yetkililerden CRI’ın sinema sektörüne de girdiğini, Çin filmlerinin yabancı dillere çevrildiğini ve yurtdışında ilk Çin dizisinin Tanzanya’da yayınlandığını öğrendim. 2004’te internet yayınlarına başlayan CRI, yurtdışından ilk yayınını 2006’da Kenya’da yapmış. 1957’den bu yana Türkçe yayın yapan CRI, 2009’da Türkçe internetyayınına başlamış, 2010’da halen devam eden bir işbirliği üzerinden Yön Radyo aracılığıyla yayınlarını sürdürmüş, 2012’de ise İstanbul’da bir ofis açmış. CRI Türk’ün hayata geçirilmesi ise 2016 yılında benim de katıldığım bir lansman ile olmuştu.

CRI şu sıralarda CCTV ve Çin Ulusal Radyosu ile birleşerek “China Media Group” adı altında yaklaşık 30 bin çalışana sahip bir medya devine dönüşme sürecinde. CRI, yükselen güç Çin’in kendisini dünyaya anlatması için önemli bir araç. Gerek CRI, gerekse CRI Türk kendisini sürekli geliştiriyor ve kaliteyi artırıyor. Bu da aslında Çin’in dünyadaki etkisini ekonomik ve siyasi anlamda artırmasına paralel olarak devam eden bir süreç. Başka bir deyişle Çin güçlendikçe kendisini anlatma ihtiyacı da artıyor ve bu da CRI’ya yansıyor. Çin kendisini Türklere hem de Türkçe anlatabiliyor. Peki ya diğer istikamette nasıl bir durum söz konusu? Bu noktada TRT Dış Yayınlar Dairesi’nin de CRI’ın Türkçe servisi ölçeğinde olmasa da bir Çince servisi olduğunu hatırlatalım.

Çin dünyanın büyük güçlerinden birisi. Pekin’de alınan kararlar tüm dünyayı yakından ilgilendiriyor ve Çin’in politikaları küresel sistemin şekillenmesinde belirleyici oluyor. Pekin, artık dünyada gücün belli başlı merkezlerinden bir tanesi ve ben de bu gücün havasını soluma, koridorlarında yürüme fırsatını buldum. Çin Kamu Diplomasisi Derneği’nin davetlisi olarak bu ülkede bulunan Türk heyeti ile birlikte Dışişleri Bakanlığı’nı ziyaret ettik; hem bakanlık sözcüsünün basın toplantısına katıldık, hem de Ortadoğu masasının yetkilileri ile görüştük.

Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüleri her gün bir basın toplantısı gerçekleştiriyor ve yerli, yabancı basının gündemle ilgili sorularını yanıtlıyorlar. Bu toplantıların dökümü bakanlığın web sitesinde de yayınlanıyor. Bizim katıldığımız toplantıda sözcü Lu Kang, kendisine yöneltilen ABD ile yapılması muhtemel ticaret anlaşması, ABD Başkanı Donald Trump’ın Kuzey Kore ile ilgili açıklamaları, Çin-Avustralya ilişkileri, Venezuela’daki seçimler ve Dünya Sağlık Örgütü ile ilgili soruları yanıtladı.

Basın toplantısından sonra bakanlığın Batı Asya ve Kuzey Afrika İşleri Departmanı’ndan sorumlu müsteşar ve yetkililerle görüştük. Öncelikle şunu belirtelim Çin’de “Ortadoğu” tabiri yerine “Batı Asya” kullanılıyor, ki bence Batı’yı referans noktası olarak alan ve Batı’nın sömürgeciliğinin izlerini taşıyan “Ortadoğu” yerine coğrafi konumu ön plana çıkartan “Batı Asya”nın kullanılması daha isabetli bir tercih; özellikle de Ortadoğu olarak tanımladığımız bölgenin Çin’in doğusunda değil batısında yer aldığı düşünülürse… Görüşmede bakanlık yetkilileri, Çin’in reform sürecinin ve dışa açılımının kırıkıncı yılında gelinmiş olan noktayı anlattılar ve bugüne değin elde edilen kazanımlar ile yoksullukla mücadele gibi henüz daha yol kat edilmesi gereken alanları değerlendirdiler. Ben müsteşara iki soru yönelttim. İlki “Made in China 2025” projesi ve bu projenin yaratabileceği Türkiye ile Çin arasındaki olası işbirliği alanları ile ilgiliydi. Müsteşar, sürekli olarak güncellenmekte olan “Made in China 2025” ile artık Çin’in ekonomide nicelikten çok niteliğe önem verdiğini, bunun teknoloji açısından dışa bağımlı kalmamak ve “kendi kaderimizi kendi elimizde tutmak” açısından önemli olduğunu açıkladı. Türkiye ile Çin arasında hali hazırda teknoloji alanında işbirliği olduğuna dikkat çeken müsteşar buna rağmen iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin halen geleneksel bir yapıya sahip olduğunu, ancak bununla birlikte başta demiryolları olmak üzere birçok alanda Çin’in Türkiye ile işbirliğini artırabileceğini ifade etti. İkinci sorum ise Suriye’ye ve bu ülkede savaş sonrası dönemde yeniden inşa ve yapılanma sürecinde Çin ile Türkiye’nin oynayabileceği yollara yönelikti. Bu konunun sadece Suriye’ye yönelik olmadığını ve sahada birçok aktörün ve karmaşık bir durumun olduğunu vurgulayan müsteşar, öncelikli siyasi bir çözüme ulaşılması gerektiğinin ve bunun için de uluslararası toplumun daha fazla çaba göstermesine ihtiyaç duyulduğunun altını çizdi. Siyasi çözüme ulaşıldıktan sonra Suriye’nin yeniden inşa sürecinde Çin, Türkiye ile işbirliği yapmaya açık.

Çin Dışişleri Bakanlığı’nda geçirdiğimiz birkaç saat, dünyayı etkileyen ve şekillendiren kararların alındığı koridorlarda yürümek önemli bir deneyimdi.

Camiin caddeye açılan kapısı

Doğu Asya’nın birçok yerinde camileri ziyaret etme fırsatım oldu. Bu camilerden nispeten yakın zamanlarda, yani 20. yüzyıl ve hatta 19. yüzyılda inşa edilmiş olanları, bizim coğrafyamızda da aşina olduğumuz, minarelere ve kubbelere sahip bir mimari yapıya sahipler.

Çin’de kökeni çok daha eskilere giden camiler ise çok daha farklı bir yapıya sahipler ve mimari anlamda daha çok Budist tapınaklarını andırıyorlar. Pekin’deki Dongsi Camii de (东四清真寺) bu camilerden birisi. Çin Kamu Diplomasisi Derneği’nin davetlisi olarak ziyaret ettiğim Pekin’de bir Ramazan günü bu camiyi ziyaret etme şansım oldu. Bugün hem cami hem de İslami kültür ve eğitim merkezi olarak faaliyet gösteren vbu yapı, 1346 yılında Yuan hanedanı döneminde kurulmuş. 1450 yılında dönemin Ming imparatoru zamanında bugünkü ismi verilen cami 1647 yılında yeniden inşa edilmiş, 1984’te kültürel miras olarak ilan edilmiş ve 2002 yılında ciddi bir renovasyondan geçirilmiş.

Avlu

Camiye ezan için kullanılan bir kulenin altından geçerek giriyorsunuz ve badem ağaçlarının gölgesindeki avlulardan geçerek namaz kılınan bölüme ulaşıyorsunuz. Burası 15 metre yüksekliğinde ve aynı anda 500 kişiyi bir çatı altında toplanmasını sağlayacak bir yapı ve tamamıyla Çin mimarisinin bir örneği. Görüştüğümüz cami imamına göre “bu tarz bir mimari Çin’de İslam’ın diğer kültürlerle kaynaşmasını sağlıyor.” Bu bölümde camiin Yuan hanedanı döneminde kalan kısımlarını da görebiliyorsunuz. Hemen yan tarafta yer alan
kütüphane kısmı da oldukça etkileyici. 1936’da kurulan bu kütüphane, tam 3,088 adet el yazması esere ev sahipliği ediyor. Çin’de en iyi korunan Kur’an-ı Kerim örnekleri bu kütüphanede yer alıyor.

İç kısım

Cami imamı ve beraberindeki Pekin İslam Derneği yetkililerinden şehirdeki ve genel olarak Çin’deki Müslümanlar ile ilgili bilgiler edindik. Çin’de yaklaşık 20 milyon Müslüman olduğu ifade ediliyor. Müslümanlar, Çin’in 56 etnik grubundan 10’u içinde yer alsalar da tüm Müslümanların yüzde 95’i Uygur ve Hui kökenli. Çin’de yaklaşık 40 bin cami ve 50 bin imam var. Pekin’de ise bu rakamlar nispeten düşük, bu şehirde yaklaşık 260 bin Müslüman, 70 cami ve “çoğu genç ve orta yaşlarda olan” 150 imam var. İslam, Çin’e 10. yüzyılda gelmiş. Bir taraftan deniz yoluyla, güneydeki liman kenti Guangzhou üzerinden, diğer taraftan da kara yoluyla Şincan üzerinden gelen tüccarlar ve alimlerle birlikte İslam, Çin’de yayılma fırsatını bulmuş. Çin’de bireylerin din özgürlükleri anayasa ile teminat altına alınmış durumda.

Pekin İslam Derneği yetkilileri ile görüşme

İslam’ın doğduğu topraklardan, Ortadoğu’dan, uzaklaştıkça nasıl yerel kültürlerden etkilendiğini görmek oldukça ilginç. Bu arada konuştuğumuz cami imamı bizlere bir hadis-i şerifi hatırlatıyor: “İlim Çin’de bile olsa gidip alınız.”

 

Kore yarımadasında gelişmeler baş döndürücü bir hızda yaşanıyor. Geçtiğimiz yıl bir taraftan Kuzey Kore füze ve nükleer denemelerine devam ederken, diğer taraftan da Amerika Birleşik Devletleri (ABD) yönetimi bu girişimlere “ateş ve öfke” söylemi ile karşılığını veriyor ve giderek artan gerginlik karşısında bölgede yeni bir sıcak savaşın yaşanıp yaşanmayacağı tartışılıyordu. 2018 yılı ise şu ana kadar bir önceki yıla taban tabana zıt gelişmelere sahne oldu. Kuzey Kore lideri Kim Jong Un, yılbaşı konuşmasında yönetiminin diyaloğa açık olduğu mesajını vermişti; sonrasında Güney Kore’nin Pyeongchang kentinde yapılan Kış Olimpiyat Oyunları iki taraf arasında kayda değer bir yakınlaşmaya sahne oldu. Oyunlar sonrasında Kuzey ve Güney Kore arasında görüşmeler devam etti ve geçtiğimiz günlerde Kim Jong Un ile Güney Kore Başbakanı Moon Jae-in’in iki ülke arasındaki sınırın güney tarafında kalan Panmunjom köyünde yaptıkları zirveyle ilişkilerde tarihi bir dönüm noktasına gelindi.

Güçlü sembolizm

Panmunjom zirvesinin her şeyden önce güçlü bir sembolizmi vardı. İki lider el ele tutuştular, önce sınırın kuzeyine bir adım atıp sonra güneye geçtiler; Kore halkının birliğinden, bütünlüğünden bahsettiler; 1953’de ateşkes ilan edilen ancak hala barış anlaşması imzalanmamış olan Kore Savaşı’nı bu yıl sonuna kadar resmen bitirmek için anlaştılar ve Kore yarımadasının nükleer silahlardan arındırılması yönünde görüş beyan ettiler. Panmunjom’dan dünya basınına yansıyan fotoğraflar gerçekten de birkaç ay öncesine kadar hayal bile edilemeyecek kadar olumlu mesajlar yansıtıyordu.

Sembolizmin ötesine geçtiğimizde ise iki önemli soruyla karşı karşıya kalıyoruz: Birincisi, bu hızlı değişim nasıl oldu; savaştan bahsedilirken sadece birkaç ay içerisinde ne oldu da iki lider el ele, kol kola pozlar vermeye başladı? İkinci olarak ise, bundan sonra ne olacak? Kore yarımadasına sonunda barış geliyor mu?

Masaya güçlü oturmak istedi

Sadece birkaç ay içerisinde savaş söyleminden barış rüzgarlarına gelinmesi aslında hiç de şaşırtıcı değil. Taraflar arasında gerginliğin en şiddetli olduğu anlarda bile ülkelerin yöneticileri, Kim Jong Un da dahil olmak üzere, nükleer silahların da kullanılacağı olası bir savaşın tüm taraflar için çok ağır bir bedeli olacağının farkındaydı. Böyle bir savaş, ABD’ye büyük zarar verecek, Kuzey Kore füzelerinin belki de ABD’ye kadar ulaşması söz konusu olacak, Kuzey Kore’nin sadece balistik füzelerinin değil topçu ateşinin de menzili içerisinde olan Güney Kore ağır hasar görecek, ABD’nin müdahalesi sonucunda Kuzey Kore belki de haritadan silinecek, Kuzey Kore’yi destekleyen ama bir yandan da Kim rejiminin füze ve nükleer denemelerinden endişe duyan Çin iyice zor bir duruma düşecekti. Başka bir deyişle, Kore yarımadasında ABD’nin de içinde olduğu bir savaş çıkması durumunda tüm taraflar altından pek kolay kalkamayacakları bir bedel ödeyeceklerdi. Dolayısıyla herkes sorunun çözülmesi için tek yolun diyalog olduğunun da farkındaydı. Kuzey Kore açısından önemli olan müzakere masasına güçlü bir şekilde oturabilmekti. Bunun için de Kim nükleer programını süratle devam ettirdi, sahip olduğu kapasiteyi tehditkâr bir biçimde ortaya koydu, istediği seviyeye gelinince de birden çark ederek diyaloğa açık olduğunu bildirdi ve sadece birkaç ay içerisinde Panmunjom’a kadar gelindi. Güney Kore açısından hemen yanı başındaki tehdidin bir an önce sona erdirilmesi önemliydi. ABD Başkanı Donald Trump ise başından beri ülkesini yeni bir savaşa, hem de nükleer bir savaşa sokan değil, Kore’ye uzun yıllar sonra barışı getiren başkan olmak istiyordu. Panmunjom’a giden yolda Trump da boş durmadı, kartlarını ortaya koydu, elini güçlü tuttu.

O zaman ‘Kore yarımadasında uzlaşı sağlandı, artık barış geliyor’ diyebilir miyiz? Bunun için henüz erken. Kuzey ve Güney Kore liderleri daha önce iki defa, 2000 ve 2007 yıllarında, Kuzey Kore’nin başkenti Pyongyang’da görüşmüşler, bu görüşmelerde de güçlü ve olumlu mesajlar verilmiş, ancak sonrasında ümit edilen açılımlar hayata geçirilememişti. Bu görüşmelerde Kuzey Kore’nin lideri, Kim Jong Un’un babası Kim Jong Il iken, 2000’de Güney Kore başbakanı Kim Dae Jung idi; 2007’de ise bu görevde Roh Moo Hyun yer alırken Roh’un kurmayları arasında bugünün başbakanı Moon Jae In de yer alıyordu. O dönemlerde de yarımadanın nükleer silahlardan arındırılmasından ve barışın tesis edilmesinden söz ediliyordu, ancak sonuç alınamadı.

Nükleer kart elinde

Kuzey Kore, sahip olduğu nükleer silahları rejimin devamlılığının bir garantisi olarak görüyor ve Kim Jong Un bugün Güney Kore ile ve gelecek ay da beklendiği üzere ABD ile müzakere masasına eşit şartlarda oturabiliyorsa bunun elindeki nükleer kart sayesinde olduğunu biliyor. Panmunjom’da her iki taraf da yarımadanın nükleer silahlardan arındırılmasını desteklediklerini ifade etti, ancak bu konuda herhangi bir somut öneri getirilmedi, bir taahhütte bulunulmadı. Kim Jong Un, Panmunjom’dan bir hafta önce, Pyongyang’da partisinin merkez komite toplantısında bir konuşma yapmış ve ülkesinin artık balistik füze ve nükleer deneme yapmasına gerek kalmadığını açıklamıştı. Aynı konuşmada Kim, Kuzey Kore’nin nükleer bir tehdit veya provokasyon altında kalmadığı müddetçe kendi nükleer silahlarını kullanmayacağını ve başka ülkelere nükleer teknoloji transferi yapmayacağını da ifade etti. Kuzey Kore’nin füze ve nükleer denemeleri sona erdirmesi olumlu bir gelişmeyse de bu Kim’in nükleer silahlardan vazgeçtiği anlamına gelmiyor. Bugün ABD ve Rusya olmak üzere birçok ülke deneme yapmamakla birlikte halen çok sayıda, hatta Kuzey Kore’den kat kat daha fazla nükleer silaha sahipler. Kim’in söyledikleri, Kuzey Kore’nin nükleer silahlardan vazgeçtiği değil, tersine nükleer programının artık belirli bir seviyeye ulaştığı için yeni deneme yapılmasına gerek kalmadığı anlamına geliyor. Yine Kim’in sözlerinden, Kuzey Kore’nin “gerekirse” nükleer silahlara başvurabileceğini de anlıyoruz.

Amerikan Bilim İnsanları Federasyonu’nun 2017 yılına ait verilerine göre dünyada halen 14,900 adet nükleer savaş başlığı bulunuyor. Bunların 7,000’i Rusya’da, 6,800’ü ise ABD’de. İngiltere’nin 215, Fransa’nın ise 300 nükleer savaş başlığı var. Çin için bu sayı 270. Kuzey Kore’nin elinde ise 10’dan az nükleer başlık olduğunu düşünülüyor. Bu tablo içerisinde Kim Jong Un’un kendisini neden “tehdidin kaynağı” değil de “tehdide maruz kalan taraf” olarak gördüğünü anlamak pek de güç değil.

Trump’la görüşme belirleyici

Mayıs ya da Haziran ayı içerisinde Kore’de bir ilk daha gerçekleşecek ve Kim Jong Un ile ABD Başkanı Donald Trump bir araya gelecek. Panmunjom’u olumlu karşılayan Trump, 28 Nisan’da yazdığı bir tweet’te Kore’de “işlerin iyi gittiğini” ve Kuzey Kore ile yapılacak görüşme için zaman ve yer belirlendiğini ifade etti. Ne var ki, Kim ile Trump’ın görüşmesi Panmunjom kadar olumlu bir hava içerisinde geçmeyebilir. Kim ile Moon, bölünmüş bir yarımadanın iki tarafının temsilcileri, aynı halkın bireyleri olarak bir araya geldiler. Kim ile Trump’ın görüşmesinde ise sıkı pazarlıklar yapılacak, masada nükleer silahlar ve ekonomik yaptırımlar yer alacak. Kore yarımadasının geleceği üzerinde de Panmunjom’dan ziyade bu görüşme daha belirleyici olacak. Kuzey Kore’den nükleer silahlarından tamamen vazgeçmesini beklemek gerçekçi değil. Bununla beraber devam eden ekonomik yaptırımlar ve Çin’in giderek mesafeli bir tutum içerisine girmesi Kim rejimini giderek zorluyor. Kim-Trump görüşmesinden bir nükleer silahsızlanma taahhüdü çıkmasa da taraflar özellikle karşılıklı güven inşası anlamında adımlar atabilirler.

Beklentiler gerçekçi düzeyde olmalı

Panmunjom’daki Kuzey-Güney Kore zirvesi tarihi bir gelişmeydi. Taraflar arasındaki diyaloğun bundan sonra da bu şekilde güçlü bir biçimde devam etmesi gerekiyor çünkü Kuzey Kore’nin “normal bir ülke” olmaya, Güney Kore’nin de sürekli olarak yanı başında bir tehdit olmadan yaşayabilmeye ihtiyacı var. Ancak Panmunjom’un yarattığı olumlu havaya kapılarak bugünden yarına Kore yarımadasındaki tüm sorunların çözülmesini beklemek de gerçekçi değil. Kore yarımadasına barış ve huzur zamanla, tarafların karşılıklı olarak birbirlerini daha iyi anlaması ve hassasiyetlerine daha fazla dikkat etmesiyle gelecek. Panmunjom’la birlikte Kim Jong Un, yarımadaya çözümün ABD’li şahinlerin iddia ettikleri gibi Kuzey Kore’de bir rejim değişikliği ile değil, sadece kendisinin de sürecin bir parçası olmasıyla gelebileceğini ortaya koydu. Şimdi sırada çok önemli bir Kim-Trump görüşmesi var. Bu görüşmeyi beklerken belki de bizler de kendimize şu soruyu sormalıyız: Dünya için asıl büyük tehdit Kuzey Kore ve sahip olduğu yaklaşık on kadar nükleer başlık mı, yoksa tamamına yakınına başta ABD ve Rusya olmak üzere Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyesi ülkelerin sahip olduğu 14,900 nükleer başlık mı? Daha iyi bir dünya için belki de öncelikle bu soruyu samimi bir şekilde ele almamız gerekiyor.

(Bu yazı ilk olarak 2 Mayıs 2018 tarihinde Yeni Şafak gazetesinde yayınlanmıştır.)

Bugün Koç Üniversitesi’nde Yunanistan’ın eski Dışişleri Bakanı Dora Bakoyannis’in de katılımıyla bir panel düzenlendi. Panel genel olarak Suriye’deki durum, Avrupa Birliği ve Türkiye-Yunanistan ilişkileri üzerineydi, ancak ben Bakoyannis’e Çin’in Yunanistan ve Balkanlar’daki rolü üzerine de bir soru yöneltme fırsatını buldum. Bakoyannis’e göre Çin, bu bölgede ekonomik anlamda daha fazla yayılmak amacını güdüyor. Yunanistan, özellikle Pire Limanı’nın Çinli firmalar tarafından satın alınması ve genişletilmesi ile birlikte bu çerçevede merkezi bir role kavuşmuş durumda. Bakoyannis’e göre Çin’in bölgedeki varlığı tamamen ekonomik çıkarlara dayanıyor ve Rusya’dan tamamıyla farklı olarak Çin bu bölgenin karışık siyasi denklemlerine dahil olmuyor. Ancak Bakoyannis’e göre bir gün bu durum değişecek ve esas soru o günün ne zaman geleceği, çünkü Çin siyasi anlamda da bölgede aktif olmaya başlayınca tam anlamıyla bir oyun değiştirici (game changer) olacak. Bakoyannis, Çinlilerin çok uzun vadeli planlar yaptıklarını ve şu anda ekonomik alanda faallerken zamanı gelince siyasi olarak da aktif olacaklarını belirtiyor. Bu arada Bakoyannis’e göre Çin dünyanın en güçlü ekonomisi olabilir, ancak özellikle genç insanlar belirli değerlerin, örneğin insan haklarının, güçlü bir şekilde hüküm sürdüğü yerlerde yaşamayı arzu ediyorlar. Bu da Çin’i değil Avrupa’yı ön plana çıkartıyor.

Panele değerli yorumlarıyla katkıda bulunan Koç Üniversitesi’nden Prof. Ziya Öniş de Çin konusuna değindi. Öniş’e göre Çin’in Balkanlardaki varlığının iki farklı çehresi var. Birincisi karşılıklı ekonomik menfaatler üzerinden şekil bulan olumlu ve iyicil bir çehre. Ancak Çin’in bir de daha karanlık bir çehresi var ki, o da bölgede illiberal düşüncenin yükselişini destekliyor. Öniş, Rusya ile Çin’i bir eksen olarak ele alıyor, Rusya bölgede nispeten daha aktif olmakla birlikte bu iki ülkenin birbirinden güç devşirdiğini ifade ediyor. Buna göre Avrupa bir mücadele alanı ve bir tarafta merkez Avrupa ülkeleri bulunurken diğer tarafta da Rusya-Çin ekseni bulunuyor.

Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial