Şark Ekspresi

Asya'ya düşünsel bir yolculuk…

2011 Nobel Barış Ödülü sahibi Yemenli kadın aktivist ve gazeteci Tevekkül Karman, bugün Boğaziçi Üniversitesi’nde bir konuşma yaptı. Geçtiğimiz yıl Yemen’de gerçekleşen ve sonucunda ülkeyi otuz yıldan fazla bir süredir yönetmekte olan Ali Abdullah Salih rejiminin sona ermesini sağlayan ayaklanmanın önde gelen isimlerinden birisi, hatta sembol figürüydü Karman. Tüm zorlu koşullara rağmen, arkadaşlarıyla birlikte Yemenlilerin sokaklara dökülmesini, haklarını talep etmelerini sağladı ve tabir yerindeyse özgürlüğün Yemen’den yükselen sesi oldu. Bugünkü konuşmasında Karman, içinde bulundukları koşulları şöyle anlattı:

Yemen’de gelenekler kadını eve hapseder, ya da çalışacaksa erkeklerin kurallarına boyun eğmeye zorlar. Biz sokağa çıktığımızda bu yaptığımız hareket gelenek açısından tuhaf karşılandı, ama daha sonra insanlar bizi takip ettiler ve kriz bize bir fırsat penceresi sunmuş oldu… Biz devrim için sokağa döküldüğümüzde deli olduğumuzu söylediler. “Yemen bir Tunus değil” dediler. Ülkemizde savaş var, El-Kaide var, cehalet var, fakirlik var, kabile yapısı var. Buna karşılık internet, Facebook, Twitter yok. Biz tüm bu koşullara rağmen bir araya geldik ve kadınların birlikte mücadele etmeleri durumunda tüm engelleri nasıl aşacaklarını gösterdik. Ali Salih artık yok. Ama biz meydanları ve çadırları bırakmadık. Tüm hayallerimizi gerçekleştirene kadar da bırakmayacağız.

2011 Nobel Barış Ödülü sahibi Tevakül Karman

Tevekkül Karman, son derece ateşli, mücadeleci ve kararlı bir özgürlük ve insan hakları savunucusu. Ancak konuşmasında “peki şimdi ne olacak?” sorusuna tam bir yanıt veremedi. Karman, Ali Abdullah Salih rejiminin sona ermesinin sadece atılan ilk adım olduğunun, bundan sonra Yemen’de yapılması gereken çok iş olduğunun bilincinde. Ancak tam bir yol haritası sunamıyor. Diktatörlere karşı, ancak diktatörün devrilmesinden sonra gerçekten özgür ve demokratik bir ülkeye kavuşana kadar olacak zorlu süreç ile ilgili öngörüler sunamadı kendisini dinlemeye gelenlere. Başta Suriye olmak üzere diğer toplumlara da diktatörlere karşı gelmeleri çağırısında bulundu ve Türkiye’nin demokratikleşme konusunda Ortadoğu için örnek bir ülke olduğunu söyledi. Ancak Yemen’in ve diğer bölge ülkelerinin Türkiye modelinden nasıl dersler çıkartabilecekleri ve bunları kendilerine nasıl uyarlayabilecekleri konusunda bir görüş bildirmedi. Bir öğrencinin “Türkiye’de 100′den fazla tutuklu gazeteci var. Böyle bir durumda, bu sorunlu demokrasiyle Türkiye nasıl rol model olabilir?” şeklindeki sorusuna ise “Ben Türkiye’de böyle bir şey olduğunu bilmiyordum. Eğer gerçekten böyle bir durum varsa, bu çok kötü” şeklinde bir yanıt verdi ve gerekirse konu ile ilgili olarak Başbakan Erdoğan’ı arayabileceğini söyledi.

Buna rağmen Tevekkül Karman’ın hakkını yemememiz gerekiyor. Yemen gibi bir ülkede, bir kadın olarak, yaptıkları hiç de kolay değildi. Dikta rejimine karşı ateşi ilk yakan o oldu, bu ateş ülkede diktatörlüğü sona erdirdi. Bundan sonra da Karman önemli bir figür olmaya devam edecek, ancak bu cesur kadına tabii ki “buyur bundan sonrasında da ülkeyi sen demokratikleştir” demeye hakkımız yok. Karman ve arkadaşları San’a sokaklarında ülkenin demokratikleşme sürecine girmesi için gerekil zemini hazırladılar, bundan sonrası Yemen toplumunun tüm kesimlerine, aydınlara, gençlere, yaşlılara, erkeklere, kadınlara düşüyor.

Print Friendly
Share

Adama Samassékou

Bugün Afrika’nın yetiştirdiği gerçek bir aydın ile tanışma ve fikir alışverişinde bulunma şansına sahip oldum. Adama Samassékou, Afrika Diller Akademisi ve UNESCO bünyesindeki Uluslararası Felsefe ve İnsani Bilimler Konseyi’nin başkanı. Bir dönem ülkesi Mali’de Milli Eğitim Bakanı ve hükümet sözcüsü olarak da görev yapmış olan Samassékou, Boğaziçi Üniversitesi Asya Çalışmaları Merkezi olarak düzenlediğimiz bir konferansa katıldı ve çok değerli katkılarda bulundu. Konferansta Batı-merkezci dünya görüşünün bir eleştirisini yaptık ve Asya çalışmaları üzerine farklı perspektifleri tartıştık. Samassékou’nun konuya Afrika bakış açısından getirdiği yorumlar ise çok önemliydi. Bu çerçevede sunmuş olduğu bir örneği sizlerle paylaşmak istiyorum.

İnsanlığın ve uygarlığın Afrika’da doğmuş olduğuna dikkat çeken Samassékou, bugün “son derece yorgun olan” kıtanın tarihinde yüzyıllar boyunca bazı değerlerin nesillerden nesillere aktarılması suretiyle bir uzlaşı geleneğinin insanlığa hediye edilmiş olduğunu belirtti ve “Mandé Yemini”ne dikkat çekti. Bu yemin, Kurukan Fuga’da, yani 13.-17. yüzyıllar arasında tarih sahnesinde yer almış olan Mali İmparatorluğu’nun anayasası sayılabilecek bir metinde yer alıyor. Yeminden bir alıntı:

Atalarımız derdi ki,
“Bir birey olarak insan,
Kemik ve etten ibarettir,
İlik ve sinirden,
Ve tüylerle kaplı deriden de.
Yer ve içer,
Ancak ruhunun yaşayabilmesi için üç şey gerekir:
Görmek istediğini görebilmek,
Söylemek istediğini söyleyebilmek,
Ve yapmak istediğini yapabilmek.
Bunlardan birisi eksik olursa,
Ruh acı çeker,
Ve sonunda çürüyüp gider.”
Bu sözler üzerine Sanene ve Kontron’un çocukları
Şunları söylediler:
“Artk herkesin hayatı kendisine aittir,
Herkes hareketlerinde serbesttir,
Ülkesinin kanunlarını çiğnemediği müddetçe.
İşte bu Mandé Yemini’dir,
Tüm dünyanın kulakları duysun diye.”

13. yüzyılda Afrika’nın batısında kurulan bir imparatorluk, bu metinle insan haklarını tanımlamış, barış, hoşgörü, adalet ve eşitliği temel alan bir sosyal düzeni ortaya koymuş. Samassékou’nun bizlerle paylaştığı alıntı son derece çarpıcı, ancak metnin tamamına bakıldığında (internet üzerinden birçok kaynakta bulunabilir), 1789’da Fransa’da ilan edilen İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nden, 1948’de imzalanan İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nden yüzyıllar önce ilan edilmiş, insan haklarına saygıyı esas alan bir toplumsal mukavele olduğunu görüyoruz. Mandé Yemini, 1215’te İngiltere’de ilan edilen Magna Carta Libertatum ile aynı dönemde Afrika’da yükselmiş olan bir özgürlük haykırışı, ancak kaçımızın ne kadar haberi var? Magna Carta’yı Fransız Devrimi’ni, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ni çok iyi biliyoruz ve şüphesiz ki bunlar insanlık tarihinin önemli kilometre taşları. Ancak insan uygarlığı kolektif bir birikim; evrensel değerlerin farklı kültürlerin etkileşimi yoluyla ortaya çıktığı ve ilerleme sağladığı bir süreç. Tek bir kültürün ortaya koyduğu değerlerin evrensellik söylemine büründürülüp diğer kültürlere “öğretildiği” ya da “hediye edildiği” bir olgu değil. Biz farkında olsak da olmasak da insan uygarlığı tüm insanlığın el ele vermesiyle yükseliyor ve bu bağlamda evrensel insan hakları da Batı’nın “icat ettiği” bir kavram değil, “evrensel” olarak ve “insan” tarafından yüzyılların mücadelesiyle ince ince işlenerek bugüne gelen ve bundan sonra da daha yoluna devam edecek olan bir ideal olarak karşımıza çıkıyor. Bugün bir “insan” olarak “haklarımızdan” bahsediyor, talepkar oluyorsak bize yol gösterenler sadece Magna Carta’yı yapan İngilizler, 1789’un Fransız devrimcileri ya da İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ni hazırlayan İkinci Dünya Savaşı galipleri değil. Onlar ile birlikte, en az onlar kadar, 13. yüzyılın Malilileri. Ve de daha hala haberdar olmadığımız, hala kıramadığımız Batı-merkezci bakış açımızın, dünya görüşümüzün filtresine takılan niceleri.

Print Friendly
Share

Dün Çin başbakanı Wen Jiabao’nun “ekonomik özgürlüklerin yanında siyasi özgürlüklerin de genişletilmesi gerekir; siyasi reformlar yapılmazsa ekonomik alanda elde elen kazanımlar da yitirilir, Kültür Devrimi’nin trajedileri yeniden yaşanır” demişti. Aradan daha 24 saat geçmeden piyasa ekonomine de siyasi reformlara da pek sıcak bakmayan, Mao dönemini hayranlıkla anan bir Politbüro üyesi, Bo Xilai, Chongqing parti sekreterliği görevinden alındı.

Bo Xilai

Kısa bir süre öncesine kadar Çin siyasetinin yükselen yıldızlarından olan, Chongqing’deki icraatıyla halk nezdinde desteğini artıran ve bu yıl sonunda Politbüro Yürütme Komitesi’ne seçilmesine kesin gözüyle bakılan Bo’nun bu duruma düşmüş olmasının bir görünen sebebi var, bir de daha derinde bazı uzun vadeli hesaplamalar var. Önce görünen sebepten başlayalım.

Bo, Çin’deki “yeni sol”un önde gelen bir temsilcisi. Bu akım, piyasa ekonomisinin getirdiği olumsuzluklara dikkat çekiyor ve çözümün komünizmin yitirilmiş olan bazı değerlerine geri dönüşte buluyor. Bu bağlamda, toplumsal eşitlik öncelikli hedef olarak belirlenirken, özel sektörün ekonomideki artan payının tekrar azaltılması ve ekonomik büyümenin sadece devlet eliyle sürdürülmesi öngörülüyor. Bo, Chongqing’de bu doğrultuda bazı girişimlerde bulunmuş ve toplumsal eşitliğin yeniden tesisi amacına yönelik olarak gerçekleştirilen uygulamalardan birisi de haksız kazanç sağlayan organize suç örgütleriyle sıkı mücadele olmuştu. Bu mücadelede en büyük destekçisi ise kendi elleriyle göreve getirdiği emniyet müdürü Wang Lijun’du. 2009’da başlayan süreçte hem mafya hem de yolsuzluğa karışan kamu görevlileri ile kıyasıya mücadele edilmiş, bu süreç içerisinde kimseye bir ayrıcalık tanınmamış ve hatta rüşvet aldığı tespit edilen eski emniyet müdürü yargılanmış ve idam edilmişti. Tüm bu gelişmeler sadece Chongqing’de tüm Çin’de beğeni topladı.

Birkaç ay önceye kadar herşey çok iyi gidiyordu, ta ki Bo’nun sağ kolu Wang Lijun hakkında yolsuzluk iddiasıyla Komünist Parti Disiplin Teftiş Komisyonu tarafından soruşturma başlatılana kadar. Buradan sonra gelişmelerle ilgili kamuoyuna yansıyan haberler biraz bulanıklaşıyor, ancak anlaşılan o ki zora düşen ve tenzil-i rütbeye maruz kalan Wang, Teftiş Komisyonu’na kendisini kurtarmak için Bo’nun karıştığı bazı yolsuzluk olayları hakkında bilgi verdi ya da vermek istedi, bunun öğrenen Bo da Wang’ın yakınındaki bürokratları görevden aldı. Daha sonra hiç beklenmedik bir şey oldu ve Wang, Chengdu’daki ABD Konsolosluğu’na giderek siyasi iltica talebinde bulundu. Talebi kabul edilmeyen Wang, konsolosluğu terk eder etmez istihbarat birimleri tarafından alıkonuldu ve Pekin’e götürülerek sorgulamaya alındı. Daha sonra ne olduğu hakkında bir açıklama yok, tek resmi açıklama Wang’ın “sağlık nedenleriyle izinde” olduğu yönünde. Bu arada Wang’ın “Çin’in en büyük gangsteri” olmakla suçladığı Bo için ise hızlı bir düşüş süreci başlamış oldu. 8 Mart’ta Pekin’de Ulusal Halk Kongresi toplanırken 25 üyeli Politbüro’dan sadece Bo Xilai açılış oturumuna katılmadı. Dün ise Bo’nun Chongqing’deki görevinden alındığı haberi geldi.

Wang Lijun olayının faturasının Bo’ya çıkacağı belliydi. Ancak Bo Xilai’nin görevden alınması başka bir sürece daha işaret ediyor. Wen’in dünkü konuşmasında bahsettiği siyasi reform süreci ile ilgili olarak bir geçi sürecinde olunduğundan daha fazla siyasi açılım için zemin hazırlandığından bahsetmiştik. Bo Xilai’nin başına gelenler ise bu sürece gayet uygun bir gelişme olarak karşımıza çıkıyor. Komünist Parti, ekonomik refahın yanı sıra siyasi özgürlükleri de genişletecekse ve “Kültür Devrimi’nin trajedilerinin yeniden meydana çıkmasına” mani olunacaksa, “yeni sol” düşüncesinin bu sürece engel teşkil edebilecek uygulamalarına da mani olunması gerekiyor. Bo, Chongqing’de tam anlamıyla bir “kızıl kültür hareketi” geliştiriyor, siyasi reform denemeleri bir yana dursun Maocu uygulamalara dönüş girişimlerinde bulunuyordu. Görülen o ki, Wang Lijun olayı, Pekin’e reform sürecindeki olası bir karın ağrısından kurtulma fırsatını verdi.

Bo/Wang meselesi neredeyse bir gerilim filmi gibi gelişiyor ve bu meselenin burada bitmediğini söylemek de mümkün. Bu arada bu ayın ilk günlerinde Chongqing’deki bazı işadamları üst düzey kamu görevlileri tarafından tehdit edildikleri, rüşvet talepleriyle karşı karşıya kaldıkları ve hatta fiziksel şiddet gördükleri iddialarıyla suç duyurularında bulunmaya başladılar. İşler gittikçe karışıyor ve bir dönem en azından belirli kesimlerce büyük beğeniyle takip edilen Bo’nun “Chongqing modeli” tam bir bataklığa dönmüş durumda. Bu bataklığın nasıl kurutulacağını zaman içerisinde göreceğiz.

Print Friendly
Share

Wen Jiabao

Çin başbakanı Wen Jiabao’nun bugün yaptığı basın konferansında söylediklerinin tarihe geçecek sözler olduğunu düşünüyorum. Wen’in Çin’de daha fazla siyasi açılıma gerek olduğunu ve ekonomik özgürlüklerin yanında siyasi özgürlüklerin de genişletilmesini gerektiğini düşündüğünü daha önce de yazmıştık. Bu yıl sonunda görev süresi sona erecek olan Wen, bu sefer söylemini bir adım daha ileriye götürdü ve siyasi reformlar olmadan ekonomik alandaki kazanımların da yitirilebileceğini, bununla birlikte siyasi reformların partiyi ve hükümeti de kapsaması gerektiğini ve tüm bu reformlar gerçekleştirilmez ve toplumda baş gösteren sıkıntılara çözüm getirilemezse Kültür Devrimi’nin yol açtığı trajedinin tekrar yaşanacağını ifade etti.

Çin gerçekten değişiyor mu? Bu sözler görev süresi sona ermekte olan bir başbakanın kişisel görüş ve tercihleri mi? Yoksa büyük bir değişimin işaretçisi mi?

Wen farklı bir devlet adamı. Bu konuşmasında görev yaptığı dönem boyunca başarılı olamadığı konularla ilgili olarak Çin halkından özür dilemesi ve bu başarısızlıkların sebebinin kendi yetersizlikleri ya da kurumsal bazı kısıtlamalar olduğunu, hiçbirinde kasıt olmadığını söylemesi ne kadar farklı ve samimi olduğunu ortaya koyuyor. Siyasi açılımlara ve ülkede daha fazla demokrasi ihtiyacına gerçekten inandığını da söyleyebiliriz. Peki tek bir devlet adamının, kısa bir sure sonra emekliye ayrılacak olan bir başbakanın görüşleri Çin’i değiştirebilir mi?

Devlette devamlılık esastır. Bunu çoğunlukla uygulamada göremiyoruz; birçok durumda hükümete gelen parti bir öncekinin tüm yaptıklarını değiştiriyor, sil baştan yapıyor. Ama, parti le devletin bire bir örtüştüğü, eş anlamlı olduğu Çin’de böyle bir durum söz konusu değil. Paradigmalar tarihsel akışın içerisinde evriliyor ve değişiyor, ancak bu değişim devletin (yani partinin) devamlılığı içerisinde gerçekleşiyor ve kişiler değil parti/devlet kurumu belirleyici aktör olarak süreci yönetiyor. Dolayısıyla Wen bu sözleri sarfederken, daha fazla siyasi özgülüğe işaret ederken “görev sürem bitmese yapardım aslında, ben demokrasi yanlısıyım, ama diğerleri değil, yazık oluyor” gibi bir durum tabii ki söz konusu değil.

O zaman şu soruya varıyoruz: Niye bu sözler sadece Wen’den geliyor?

Ben Wen’in bu çıkışlarını bir geçiş sürecinin işaretleri olarak görüyorum. Komünist Parti, Wen’in haklı olduğunu çok iyi biliyor. Ancak Hu Jintao başkanlığındaki dördüncü kuşak Komünist Parti liderliği tarihsel misyonunu tamamlamak ve görev süresini de bitirmek üzere. Wen’in bahsettiği açılımlar ancak beşinci kuşak (yüksek ihtimalle Xi Jinping başkanlığında) ile olacak. Tabii ki siyasi açılımların ne kadar olacağı, sınırların nerede çizileceğini şimdiden söylemek mümkün değil. Ancak ne ölçüde yapılırlarsa yapılsınlar Wen’in işaret ettiği reformlar mutlaka Çin’de Deng zamanındakine eşdeğer bir değişimi tetikleyecek. Bunun birden bıçakla kesilir gibi yapılması ise hem mümkün değil hem de mümkün olsa bile dördüncü kuşağı kötü, reform karşıtı gösterecek bir durum olur. Dolayısıyla Wen’in çıkışlarını, geçiş için zeminin hazırlanması, reformların yapılabilmesi için toplumun önce düşünsel olarak hazırlanması olarak görebiliriz.

Çin’i yöneten hiçbir devlet adamı hiçbir şeyi “laf olsun” ya da “şahsi düşüncemdir” diye söylemez. Wen’in gösterdiği yönde adımlar atılacağına kesin gözüyle bakıyorum. Esas sorulması gereken soru ise bu reformların ne ölçekte yapılacağı ve neleri kapsayacağı.

Print Friendly
Share

Boğaziçi Üniversitesi bünyesinde faaliyet göstermekte olan Konfüçyus Enstitüsü, bu akşam tüm okula keyifli anlar yaşattı. Çin’in İstanbul Başkonsolosluğu ve Konfüçyus Enstitüleri Genel Merkezi’nin katkılarıyla gerçekleştirilen Çin Yeni Yılı Bahar Bayramı Galası’nda Dalian Yabancı Diller Üniversitesi öğrencilerinin gerçekleştirdiği dans, müzik ve kaligrafi gösterileri izleyicileri birkaç saatliğine de olsa alıp Çin’e götürdü. Bu gösteriler şüphesiz ki çok güzeldi, ancak benim asıl hoşuma giden, Çin’i bilmeyen, Çin kültürüyle kıyısından bile olsa tanışmamış bir çok öğrencinin gelip burada ilk Çin deneyimlerini yaşamış olmaları, müzik aletlerini denemeleri, fırçayı ellerine alıp Çin kaligrafisi yapmaları, ve hepsinden de önemlisi Çin’den gelen öğrencilerle tanışma ve sohbet etme imkanını bulmalarıydı. Sürekli olarak Türkiye ile Çin arasındaki ilişkilerin geliştirilmesinden bahsediyoruz. Bu gibi etkinliklerin bu amaç doğrultusunda olmazsa olmaz bir koşul olduğunu, insanlar, toplumlar birbirlerini tanımadığı müddetçe ilişkilerin geliştirilmesi adına yapılan her şeyin yüzeysel ve kısa vadeli kalacağını düşünüyorum. Konfüçyus Enstitüsü ve katkıda bulunan herkese teşekkürler…

Print Friendly
Share

Çin Halk Cumhuriyeti’nin müstakbel lideri, yıl sonunda Çin Komünist Partisi genel sekreteri ve önümüzdeki yıl da devlet başkanı olmasına kesin gözüyle bakılan devlet başkan yardımcısı Xi Jinping, ABD ve İrlanda’yı da içeren yurtdışı seyahatinin son ayağında Türkiye’ye geldi. Xi’nin Çin’in önümüzdeki on yıl boyunca liderliğini yapacak olan kişi olması nedeniyle bu ziyaretin, 2010 yılı itibariyle stratejik ortaklık seviyesine yükseltilmiş olan Türk-Çin ilişkilerinin önümüzdeki dönemdeki seyrine yönelik önemli ipuçları verdiğini düşünüyorum.

Stratejik ortaklık, uluslararası ilişkilerde son dönemlerde sıklıkla karşılaştığımız, esas olarak kökeni işletme alanında olan ve iki firmanın hukuksal bağlayıcılığa sahip resmi bir ortaklık yoluna gitmeden belirli alanlarda güç birliği yapmalarına işaret eden bir kavram. Ülkeler arasında kurulan stratejik ortaklıklara baktığımızda ise, AB, ASEAN, NAFTA vs tarzı bir birlik, kurumsal bir yapısı olan bir entegrasyon olmadan iki ülkenin kurduğu güçlü ve çok boyutlu bir işbirliği mekanizması olarak görüyoruz. Stratejik ortaklık, ülkelerin özellikle ekonomi alanında işbirliğini geliştirmelerini, siyasi alanda da mümkün olduğunca öncelik ve konumlarını koordine etmelerini, ve bu alanda yaşadıkları sorunları karşılıklı uzlaşı yöntemiyle ve ilişkilerin diğer boyutlarına zarar vermeyecek şekilde çözmelerini öngörüyor. Xi’nin ziyaretinde, Türkiye ile Çin yönetimlerinin stratejik ortaklığı iyice benimsediklerini ve bu yönde hareket ettiklerini gördük.

Xi’nin Ankara ve İstanbul’da gerçekleştirdiği temaslarda siyasi alandaki Suriye ve Şincan gibi sorunlu konuların büyük ölçüde liderlerin kapalı kapılar ardında yaptıkları görüşmelerde konuşulduğunu, ancak ekonomik işbirliği konusunda tüm paydaşların katılımıyla önemli adımlar atıldığını ve geleceğe yönelik planların ortaya konulduğunu gördük. Bu ziyaretin hemen öncesinde Çin’in (Rusya ile birlikte) Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Suriye’ye yönelik yaptırımları veto etmesi, Türkiye’de tepki ile karşılanmıştı. Başbakan Erdoğan, Çin’i üstü kapalı bir şekilde de olsa sert bir dille eleştirmiş ve “Hiçbir devletin, hangi çıkarlar için olursa olsun, zalimin eline öldürme lisansı vermesi kabul edilebilir değildir, mazur görülemez. Dahası insanlığa, vicdana sığmaz. Suriye üzerinden siyasi güç mücadelesi verenler bilsinler ki akan kan, onların da üzerine sıçrar” ifadelerini kullanmıştı. Dışişleri Bakanı Davutoğlu ise Çin’in “mevcut gerçeklere dayanarak değil de, daha çok Batı’ya karşı tepkisel bir tavırla oy verdiğini” ifade etmişti. Xi’nin Türkiye ziyaretinde Suriye konusu gündeme geldi, ancak kamuoyuna sadece Erdoğan’ın Xi’ye “sitem ettiği” şeklinde bir bilgi yansıdı. Şincan konusunda ise Xi’nin Türkiye’de Çin’i bölmeyi amaçlayan hareketlere izin verilmemesini istediği, Türk tarafının ise bu konuda Çin’e güvence verdiği ifade edildi. Bu görüşmeler yapılırken Ankara’da Uygur Türkleri bir protesto eylemi gerçekleştirdiler, ancak ne Xi bu eylemi gördü, ne de yapılan gösteri basında yer bulabildi. Uzun lafın kısası, Türkiye ile Çin hükümetleri aralarındaki siyasi sorunların en aza indirilmesi ve uzlaşı yoluyla, en kısa ve etkin bir şekilde çözülmesi konusunda ne kadar kararlı olduklarını gösterdiler.

Xi’nin ziyaretinin ekonomi boyutu ise son derece gösterişli oldu. Xi’nin Cumhurbaşkanı Gül ile görüşmesini takiben taraflar arasında çoğu ekonomi içerikli olmak üzere çok sayıda anlaşma imzalandı (Hazine Müsteşarlığı ile Çin Kalkınma Bankası arasında Mali İşbirliği Çerçeve Anlaşması; Bankacılık Alanında Sınırötesi Kriz Yönetimi Protokolü; Türk Lirası-Renminbi Swap Anlaşması; TRT ile CCTV Arasında Mutabakat Zaptı; Türkiye’den Çin’e Gönderilen Tütünün Bitki Sağlığı Şartları Konusunda Protokol; Türk Telekom-Çin Kalkınma Bankası Kredi Anlaşması).

Bu anlaşmalar ile birlikte şüphesiz ki Türk-Çin ekonomik ilişkilerinin kurumsal altyapısı önemli derecede sağlamlaştırılmış oldu. Ancak iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin Xi döneminde hangi yönde seyredeceğine dair en net işaretleri İstanbul’da gerçekleştirilen Türk-Çin Ekonomik ve Ticari İşbirliği Forumu’nda gördük. Bu forumda iki tarafın şirketleri arasında birçok iş anlaşması imzalandı (toplam 1.4 milyar dolar değerinde 28 anlaşma). Ama bunlardan belki de daha önemlisi Xi’nin ve Türk hükümetini temsilen foruma katılan Devlet Bakanı Ali Babacan ile Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın yaptıkları açıklamalardı.

Türk tarafından başlayacak olursak, hükümetin stratejik ortaklık çerçevesinde Çin ile ekonomik ilişkileri daha uzun vadeli, sürdürülebilir ve kalıcı bir çerçeveye oturtmak için çaba gösterdiğini ve bu bağlamda Türkiye’nin Çin ile olan ticaret açığının gündemdeki yerini korumasına ve bunun için çözüm önerileri geliştirilmesine rağmen, esas önceliğin artık karşılıklı yatırım, müteahhitlik ve turizm gibi uzun vadeli ve daha geniş bir vizyon sunan alanlara kaymakta olduğunu söyleyebiliriz. Bu açıdan bakıldığında Devlet Bakanı Babacan’ın Türkiye ile Çin’in uluslararası ve çok taraflı platformda sürdürdüğü diyaloğa vurgu yapması ve iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin sürdürülebilirliği için sadece lojistik değil kültürel alanda da yakınlaşma gerektiğine dikkat çekmesi anlamlıydı.

Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın konuşması da ilişkileri geleceğine yönelik ipuçları ile doluydu. Dış ticaretten sorumlu bakan olarak Çağlayan, dış ticaret açığıyla konuya girdi; eşit, sürdürülebilir ve dengeli bir karşılıklı ticaret yapısının önemine dikkat çekti. Çağlayan’ın konuşmasında konuyla ilgili ifadelerinde iki husus dikkatimi çekti. Birincisi, Çağlayan’ın “ticareti artırmak” yerine “ticareti dengelemek” konusuna vurgu yapması çok önemli. Çin ile ticaret zaten artıyor, ancak arttıkça ticaret açığımız da genişliyor. Dolayısıyla önemli olan ticaretin topyekun artması değil; açığı tam olarak kapatmak mümkün olmasa bile ihracatın ivme kazanması ve ithalat hızını yakalaması. Hedefin doğru belirlenmesi önemli. İkinci olarak Çağlayan’ın dış ticaret açığından yakınırken kullandığı üslup son derece olumluydu. Ekonomi Bakanı, konuya esprili bir şekilde yaklaştı ve Türk-Çin ticaretini “karşılıksız aşka” benzetti. Bu sözlerin Çağlayan’ın esprili kişiliğinin ötesinde önemli bir sembolizme sahip olduğunu düşünüyorum. Bugüne kadar Türkiye bu konuya daha sert bir tutumla yaklaştı, Çin’den daha çok Türk malı almasını istedi, korumacılık uyguladı, şikayet etti, yakındı durdu. Ancak Türk-Çin ekonomik ilişkilerinde bir güç asimetrisi var ve bunu da kabul etmek gerekiyor. Dolayısıyla bükemediğin bileği zaman zaman öpmekte, ve daha yumuşak bir tavır takınmakta fayda var.

Çağlayan’ın konuşmasında Çin sermayesini Türkiye’ye davet etmesi de önemliydi. Türkiye’nin önceliğinin artık şirketlerin Çin’den ucuza ithalat yapıp para kazanmaları olamayacağı ortada. Çin’deki ucuz işgücü ve girdilerden faydalanarak bu ülkede yatırım yapmak ise Türk şirketlerine bireysel olarak kazandırır ancak Türk ekonomisine çok bir katkısı yok. Esas olan Çin sermayesinden fayda sağlamak, bunun için Çin firmalarını Türkiye’ye yatırıma çekmek. Bakalım Bakan Çağlayan ne demiş:

Türkiye ihracatının yarısını Avrupa’ya yapıyor. Yaptığı ihracatın yüzde 95′i sanayi ürünlerinden oluşuyor. Rekabet gücü yüksek ürünler ihraç ediyoruz. Çin dünyaya 2011 yılında 61 milyar dolar yatırım yaptı. Ancak Türkiye’ye maalesef Çinli firmalar cimri davrandı. Kanal İstanbul projesinin Çinli firmalarca dikkatli incelenmesi gerektiğini ifade ediyorum. Yaklaşık 10 milyar dolarlık bir yatırım için Çinli firmaları, Türk firmaları görmek isterim. Üçüncü boğaz köprüsü ihalesine de Çinli firmaların ilgi göstermesini bekliyoruz.

Şimdi Çin tarafına geçelim. Xi Jinping’in forumda yaptığı konuşmada ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi için “dört teklif” ile geldiğini söyledi ve bunları şu şekilde sıraladı:

1. Karşılıklı siyasi güvenin geliştirilmesi, bu suretle stratejik işbirliğinin pekiştirilmesi ve G20, BM ve DTÖ gibi çok taraflı platformlarda işbirliğinin içeriğinin kuvvetlendirilmesi.
2. İki ülke ekonomilerinin birbirlerini tamamlayıcı özelliklerine ağırlık verilerek somut işbirliği projelerinin geliştirilmesi ve bu çerçevede ulaştırma, iletişim gibi altyapı alanlarının yanında finans, yenilenebilir enerji ve madenciliğe ağırlık verilmesi.
3. Ticari korumacılığa beraber karşı çıkılması. (Xi, Türkiye’nin Çin ile olan ticaret açığı konusunda kendilerinin ticaret fazlası peşinde koşmadıklarını, Türkiye’den daha fazla mal alabileceklerini söyledi. Bu konuda yapabilecekleri ile ilgili olarak ise “alım heyeti gönderme” ve “fuarlarda indirimli stand sağlamak” olarak belirtti).
4. Kültürel değişime ağırlık verilmesi (özellikle eğitim ve turizm ilişkileri ile) ve bu sayede karşılıklı anlayışın güçlendirilmesi.

Xi’nin ortaya koyduğu uzun vadeli, karşılıklı fayda yönelik bir yol haritası. Türkiye ile Çin arasında “sen benden ne kadar mal aldın, ben senden ne kadar aldım” tartışması artık arka plana atılmış durumda. Çin’in büyüklüğünü, toplam ticaret hacmini göz önünde bulundurursak Çin’in zaten hiçbir zaman Türkiye ile ilgili böyle bir derdi olmadığını da görebiliriz. Ama burada esas olan artık altyapı projelerine, yatırımlara ve tüm bunların sağlam birer zeminine oturtulabilmesi için de karşılıklı anlayışın ve kurumsal altyapının güçlendirilmesine ağırlık veriliyor olması. Tabii ki bunların içinin doldurulması için zamana ihtiyaç var, ancak bu aşamada doğru adımlar atılıyor. Stratejik ortaklık da zaten bunu gerektiriyor.

Peki ya Suriye? Uygur Türkleri? Xi, İstanbul’daki ticaret forumu için salona marşlar eşliğinde ve yüzlerce Türk işadamının alkışları arasında girerken bunları düşünen var mıydı acaba? Yazımızı Hürriyet gazetesinin söz konusu toplantı ile ilgili haberinden tek satırlık bir alıntı ile bitirelim:

Bunun dışında hiç kimsenin siyasi konulardan bahsetmemiş olması da dikkat çekti.

Bu arada Associated Press haber ajansının Xi Jinping’in Türkiye ziyareti ile ilgili olarak yaptığı ve benim de katkıda bulunduğum habere buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Print Friendly
Share

"Japon Modernleşmesi ve Osmanlı"

Değerli hocam Prof. Dr. Selçuk Esenbel’in “Japon Modernleşmesi ve Osmanlı: Japonya’nın Türk Dünyası ve İslam Politikaları” isimli eseri okuyucularla buluştu. Esenbel’in farklı dönemlerde kaleme almış olduğu makaleleri bir araya getiren bu eser, ülkemizde Japonya çalışmaları açısından önemli bir kilometre taşı olacağa benziyor. Bununla birlikte, çoğunun orijinali İngilizce olan makalelerin yayına hazırlanırken ciddi bir emek sarf edilirken belirli bir düzenin, makaleler arasında geçişlerin ve akıcılığın sağlanmış olması, kitabın sadece tarihçilere değil, Japonya ile ilişkilerimizin tarihi boyutunu merak eden tüm okuyuculara hitap etmesini sağlıyor. Kitabın arka kapağından:

“Japonya ve Türkiye genellikle modernleşme/kalkınma tartışmalarının iki kutbu olarak ele alınır. 1960’lardan günümüze uzanan bu kısır tartışmanın, genel geçer bakışların dışına çıkabildiğini söylemek çok zor. Selçuk Esenbel Japon Modernleşmesi ve Osmanlı’da, konuyu Japonya tarihi bağlamına yerleştirerek bambaşka bir perspektif sunuyor. Japonya tarihini Tokugawa ve Meiji dönemlerinin değişim dinamikleri çerçevesinde ele alıyor. Modernleşme “ihtiyacının” uzun dönemlere yayılan nedenlerini, sorunlarını ve en önemlisi toplumsal reflekslerde nasıl yer bulduğunu tartışıyor. Japonya tarihini bir bütün olarak ele alırken, kopuşların ve sürekliliklerin topluma etkilerini hesaba katıyor. Direniş ve uyum noktalarına işaret ettiği kadar, “modernlik” tartışmasının kısıtlarına da dikkat çekiyor. Japonya-Osmanlı/Türkiye tartışmasını ise, modernleşme karşısındaki en önemli sınavlarını 19. yüzyılda vermiş bu iki ülkenin, Orta Asya ve İslam dünyası üzerindeki diplomatik mücadeleleri alanında mercek altına alıyor. İki ülkenin milliyetçilik, imparatorluk, emperyal siyaset ve “dünya gücü” olma arzularının kesişme ve çatışma noktalarına dikkat çekiyor. Japonya tarihi üzerine kapsamlı bir eser niteliği taşıyan Japon Modernleşmesi ve Osmanlı aynı zamanda istihbarat raporlarının ve anıların izinde, Orta Asya’da milliyetçiliğin etkisinde biçimlenen Japonya-Osmanlı çekişmesinin nabzını tutuyor.”

“Japon Modernleşmesi ve Osmanlı: Japonya’nın Türk Dünyası ve İslam Politikaları”, Selçuk Esenbel, İletişim Yayınları, 2012, 448 sayfa.

Print Friendly
Share

Bu yıl sonunda gerçekleştirilecek olan Komünist Parti kongresinde Hu Jintao’dan parti genel sekreterliği görevini (dolayısıyla 2013′te de devlet başkanlığını) devralmasına kesin gözüyle bakılan Çin devlet başkan yardımcısı Xi Jinping, dış siyasete ısınma turlarına başladı. ABD’ye resmi bir ziyarette bulunan Xi, burada bir devlet başkanı gibi karşılandı. Washington’da ABD Başkanı Barack Obama ve Başkan Yardımcısı Joe Biden ile görüşen ve Pentagon’u ziyaret eden Xi, daha sonra yıllar önce genç bir bürokrat iken inceleme gezisinde bulunduğu Iowa’ya geçti ve burada bir çiftliği ziyaret ederek tarım konusunda ABD’li yetkililerle görüşmelerde bulundu. Xi’nin son durağı ise Amerikalı iş çevreleriyle buluştuğu ve basketbol maçı seyrettiği Los Angeles oldu.

Xi Jinping, NBA maçından önce David Beckham ve Magic Johnson ile birlikte (Foto: Xinhua)

Xi, sürekli gülümseyen yüzü ve rahat tavırları ile Hu Jintao’dan ve önceki Çinli liderlerden farklı bir görüntü çiziyor. Bu düzeyde bir Çinli yetkilinin gelip bir NBA maçını tribünlerden izleyeceğini kısa bir süre öncesine kadar söyleseler inanmazdık! Xi’nin şahsi özelliklerinden yola çıkarak, önümüzdeki dönemde ABD ile Çin arasındaki sorunlu meselelerde ciddi anlamda iyileşme olacağını düşünenlerin sayısı hiç de az değil. Ancak burada iki sorun görüyorum. Birincisi, Xi, Hu’dan iyice güçlenmiş bir ekonomi ve giderek büyümüş ve etkili bir hale gelmiş bir Çin orta sınıfı devralıyor. Bu orta sınıfın siyasi alanda daha fazla özgürlük için talepleri giderek artacak ve Xi, belki de Hu’nun karşılaşmadığı ya da nispeten hafif şekliyle maruz kaldığı bazı toplumsal baskılarla karşı karşıya kalacak. Bu durumda da ekonomik büyümeden taviz vermeden bu baskılarla başa çıkmak ve muhtemelen de kademeli olarak belirli demokratik reformların adımlarını atmak durumunda olacak. Dolayısıyla öncelikler iç dengelere yönelikken, ABD’nin yuan’in devalüasyonu gibi içeride istikrarsızlıklara yol açabilecek taleplerine kulak vermesi pek olası değil.

İkinci olarak ise, ABD yönetiminin Çin ile ilişkilere yaklaşımının her zaman bir ekonomik rasyonalite içerisinde gerçekleşmediğini, iç politikadaki dengelerin ciddi şekilde belirleyici olduğunu görmek gerekiyor. ABD’de dış politika ile iç politika arasında kuvvetli bir bağlantı varken, Çin’de bu durumun söz konusu olmayışı iki ülke arasındaki arasındaki ilişkileri şekillendiren yapısal unsurların başında geliyor. ABD’yi yönetenlerin dış politikadaki her hareketi seçmenler tarafından değerlendirilir, seçim kazandırır ya da seçim kaybettirirken, liderlerin halka karşı hesap verme yükümlülüklerinin olmadığı Çin’de tabii ki böyle bir durum yok. Bu farklılığın etkisini Xi’nin ziyaretinde açık bir şekilde gördük. Xi rahat bir gezi yaparken, Obama ve ekibi, yaklaşan başkanlık seçimlerinin hesabı ve gerginliği içerisindeydi. Obama, ABD’nin Irak’tan çekildiği ve Afganistan’daki varlığını kademeli olarak azalttığı bu dönemde Asya-Pasifik’e daha fazla ağırlık vermek istiyor. Ayrıca Çin ile ABD ekonomilerinin ne kadar birbirlerine bağımlı olduklarının da farkında. Dışişleri Bakanı Clinton da her fırsatta ABD ile Çin’in “birlikte yükseleceklerini ya da birlikte batacaklarını” söylüyor. Ancak bir yandan da ABD içerisinde özellikle iş çevrelerinden Çin’e karşı daha sert bir tavır takınılması yönünde baskılar var. Seçim yaklaşırken de Obama bu baskılara kayıtsız kalamıyor. Obama’nın, Xi ile gerçekleştirdiği basına kapalı görüşmeden önce yaptığı açıklamalardan bir alıntı yapalım.

Çin ile beraber çalışarak herkesin dünya ekonomik sistemi konusunda aynı kurallara uymasını temin etmek istiyoruz. Bu amaca sadece ABD ile Çin arasında değil tüm dünyada dengeli bir ticaret akışının gerçekleşmesini sağlamak da dahildir… Ayrıca insan hakları gibi kritik konularda da, tüm insanların arzularının ve haklarının tanınmasının önemine de vurgu yapmaya devam edeceğiz.

Obama, Çin’e George W. Bush zamanında olduğu kadar katı bir şekilde yaklaşmasa da yaklaşan seçimler nedeniyle Çin ile arasında kırmızı çizgileri net bir şekilde çiziyor. Çin’i “kurallara uymaya davet etmek” ve insan haklarını gündeme getirmek hiç de uzlaşmacı bir yaklaşım değil. Xi’nin mevkidaşı Joe Biden ise ziyaret sırasında daha sert bir tutum takındı ve Obama ile birlikte iyi polis, kötü polis olmasa da, az kötü polis, daha çok kötü polisi oynadı. Biden’in en çarpıcı ifadesi, ABD’nin Çin ile ancak “oyunun adil bir şekilde oynanması şartıyla” işbirliği yapacağı şeklindeydi. Bu arada seçim rüzgarlarının esmeye başladığı ABD’de Cumhuriyetçiler de fırsatı kaçırmayıp Xi’nin ziyaretini Obama’ya karşı kullandılar. Cumhuriyetçi adaylardan Mitt Romney’in The Wall Street Journal gazetesinde yayınlanan makalesinde kullandığı bazı ifadeler şöyle:

Ben, Çin’in hilelerini ödüllendiren ve Amerikan şirketleri ile işçilerini cezalandıran bir ekonomik ilişkiyi kesinlikle sürdürmeyeceğim.

Asya’daki askeri varlığımızı devam ettirmek için, Obama yönetiminin savunma bütçesinde yaptığı kesintileri geri çevirmeye ve Pasifik’te güçlü bir askeri varlık sürdürmeye kararlıyım.

Kendi insanlarına baskı uygulayan bir ülkeye, ekonomik ve siyasi özgürlükler temelinde kurulmuş olan bir uluslararası sistemde güven duyulamaz.”

Sonuç olarak benim amacım bu yüzyılın bir Çin yüzyılı değil Amerikan yüzyılı olmasını sağlamaktır.

Çin tarafı ise ABD’ye özetle “bizden istediklerini önce kendin yap” diyor. Xi, ABD’de yaptığı konuşmalarda özellikle ABD’nin Çin’e yapılacak olan yüksek teknoloji ürünlerinin ihracatına getirdiği kısıtlamalara, ve ABD’de Çin’den gelen yatırımlara karşı uygulanan korumacı önlemlere dikkat çekti ve bu sorunların giderilmesini istedi. Obama ve Biden’in herkesi oyunu kurallarına göre oynamaya davet etmeleri anlamlı, ancak bu konuda Çin’in yapması gerekenler varsa ABD’nin de var. ABD, bir yandan Çin’in parasını değerinin düşük olması nedeniyle zarar gördüğü gerekçesiyle bu konuda iyileştirme isterken, diğer yandan da ABD’ye yatırım yapmak isteyen Çinli firmalara ulusal güvenlik gerekçesiyle engeller çıkartması, izin vermemesi tartışılması gereken bir durum.

Sonuç olarak, Çin’in müstakbel lideri Xi’nin ABD’ye yaptığı ziyaret, iki ülke arasındaki ilişkilerin önümüzdeki dönem içerisinde nasıl şekilleneceği konusunda net bir görüntü sunmadı. Bunun için yıl sonunu, Komünist Parti’deki devir teslimi ve ABD’deki seçimleri beklememiz gerekiyor.

Print Friendly
Share

"Soong Kızkardeşler"

1911’de Qing Hanedanı’nın sona ermesinden 1949 yılında Mao Zedong liderliğinde Çin Halk Cumhuriyeti’nin ilanına kadar olan dönem, Çin tarihinin en hareketli dönemlerinden birisi. İç savaş ve devrim ile şekillenen bu dönemde yaşanan siyasi dönüşümün en önemli aktörlerinden üçü, Sun Yat-sen, Chiang Kai-shek ve H.H. Kung ile evlenen üç kızkardeşin, Soong Ching-ling, May-ling ve Ai-ling’in hikayesini anlatan “Soong Kızkardeşler” (Song jia huangchao) filmi, 1997 Hong Kong yapımı. Mabel Cheung’un yönettiği film, üç kızkardeş üzerinden Çin’in yüzyıllar süren hanedanlıklar döneminden Çin Halk Cumhuriyeti’ne geçiş sürecini, bu süreçte yaşanan sancıları ve Komünist Parti ile milliyetçi Kuomintang arasındaki mücadeleyi, bazı eksiklikleri ve ufak tefek çarpıtmaları olmasına rağmen tarihsel gerçekliklere büyük ölçüde sadık kalarak anlatıyor.

Çin’in en zengin adamı ve daha sonra Maliye Bakanı olarak görev yapacak olan H.H. Kung ile evlenen büyük kardeş Ai-ling, modern Çin’in kurucusu sayılan, 1912’de kurulan Çin Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı Sun Yat-sen ile evlenen ortanca kardeş Ching-ling, ve Sun Yat-sen’in en yakın müttefiki olan ve kendisinin ölümünden sonra Kuomintang’ın başına geçen Chiang Kai-shek ile evlenen küçük kardeş May-ling ’in hikayeleri, bu üç kızkardeşin ülkelerinin tarihinde ne kadar önemli birer rol oynadıklarını gösteriyor. Üç kızkardeş de Kuomintang’ın yanında yer alıyor, ancak 1920’lerin ortalarında Komünist Parti ile Kuomintang arasında derin bir uçurum ve çatışma ortaya çıkınca Ching-ling Komünist Parti’nin tarafına geçiyor. 1937’de Japonlar, Çin’i işgal edince ise üç kızkardeş, ülkeyi ortak düşmana karşı birleştirmek için çalışıyorlar. Siyasetin içinde yer alıyorlar (hatta komünistlere yakın olan Soong Ching-ling, yıllar sonra 1981’de Çin Halk Cumhuriyeti’nin onursal başkanı bile oluyor – her ne kadar bu ünvanı aldıktan iki hafta sonra vefat etmiş olsa da), Çin ordusuna malzeme ve para yardımında bulunuyorlar, hatta gidip okul, sığınak, hastane ve atölyelerde bizzat çalışıyorlar. Üç kızkardeşin hiçbiri hiçbir zaman, kocasının yanında bir süs olarak kalıp “beyim bilir” demiyor, siyasi hayatın içerisinde aktif birer aktör olarak yer alıyorlar, karar süreçlerine katılıyorlar ve belirleyici oluyorlar. Filmden bir süreliğine uzaklaşırsak bu durumun en çarpıcı yansımasını Time dergisinin kapaklarında görüyoruz. 1927 yılından başlayarak her yıl “Yılın Adamı”nı seçen (daha sonra bu “Yılın Kişisi” olarak değiştirildi) seçen dergi, aradan geçen 85 yıl içerisinde sadece bir kere, 1937’de, bir kişiyi eşi ile birlikte seçti ve “Yılın Adamı ve Kadını” olarak ilan etti. Bu çift Chiang Kai-shek ile Soong May-ling idi.

Filmin açılış sahnesinde kullanılan ve bu üç kızkardeşi ve yaptıkları evlilikleri anlatmak için kullanılan “Birisi parayı sevdi, birisi gücü sevdi, birisi ise ülkesini” (yi ge ai qian, yi ge ai quan, yi ge aiguo) deyişi Mao döneminden kalma bir slogan. Açıkçası bu deyişin filmde kullanılması, 1997’de, yani Hong Kong’un İngiliz yönetiminden Çin Halk Cumhuriyeti’ne geçtiği yıl vizyona girmiş olan bu filmin yapımcılarının Pekin hükümetine hoş görünme çabası olarak görünüyor. Ülkesini seven kızkardeş olarak daima Komünist Parti’ye yakın durmuş olan Soong Ching-ling kastediliyor; 1949’da Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra yaşamlarını Tayvan ve ABD’de sürdürmek zorunda kalan diğer iki kızkardeşin daha farklı ve hiç de asil sayılmayacak motivasyonları olduğu ima ediliyor. Bunun savaş sırasında ülkeleri için ciddi fedakarlıklar yapan May-ling ile Ai-ling’e bir haksızlık olduğunu düşünüyorum.

Son olarak filmde üç kızkardeşi oynayan Asya sinemasının önemli isimleri Maggie Cheung, Michelle Yeoh ve Vivian Wu’nun göz dolduran bir performans sergilediklerini söyleyelim. Kitaro ile Randy Miller’ın imzasını taşıyan film müzikleri ise harika. “Soong Kızkardeşler” yeni bir film değil, ancak bir çok kere seyrettiğim bu filmden her seferinde ayrı bir keyif alıyorum, bu üç güçlü Çinli kadının hikayesi her seferinde beni etkilemeyi başarıyor. Filmin fragmanını buradan izleyebilirsiniz.

Soong kızkardeşler...


... ve onları canlandıran oyuncular

Print Friendly
Share

Çin ile ilgili gelişmeleri büyük ölçüde Çin ve Amerikan kaynaklarından takip ediyoruz. Bu durum da bu ülkeyi algılayışımızın siyah-beyazdan oluşan bir tablo içerisinde boğulmasına, aradaki tonları kaçırmamıza ve iki uçtan birisine savrularak Çin’i kolayca iyi ya da kötü adam olarak ilan etmemize yol açıyor. Çinli yazarlar arasından kendi ülkelerine (daha doğrusu Çin hükümetine) karşı eleştirel bir ses duymak zor olduğu gibi Çin’i takip eden Amerikalı yazarlar arasında da “yiğidi öldür ama hakkını ver” diyen, Çin’in olumsuzluklarının yanında samimi bir şekilde olumlu taraflarını ve küresel ekonomiye kazandırdıklarını anlatanlara rastlamak, imkansız değil, ama zor. Tabii ki bize düşen bilgilerimizi farklı kaynaklardan almaya ve kendi muhakememizi yaparak ve ezberden kaçınarak kendi sonuçlarımıza ulaşmaya çalışmak. Bununla birlikte Çin’i daha iyi anlamak isteyenler için naçizane bir önerim daha olacak: Avrupalı Çin uzmanlarının sesine kulak vermek.

"Maonomics"

Çin’i net bir tehdit ve süper güç yarışında iddialı bir rakip olarak algılayan paradigmanın şekillendirdiği bir ortam içerisinde çalışmalarını sürdüren Amerikalı yazarlara nazaran Avrupalıların Çin’e daha dengeli ve daha hakkaniyetli bir şekilde yaklaştıklarını görüyoruz. Bu Avrupalılardan birisi de İtalyan iktisatçı Loretta Napoleoni. İtalya’da geçirdiğim on gün içerisinde Napoleoni’nin “Maonomics” isimli kitabını okuma fırsatını buldum. Her ne kadar kitabın son derece modaya uygun, pazarlamaya yönelik ismi içerik ile ilgili şüphelerimizin oluşmasına yol açsa da, daha ilk sayfalardan kitap argümanını ortaya koyuyor ve ilerleyen kısımlarda bu argüman zengin ve isabetli örneklerle işleniyor. Bu arada hemen şunu söyleyelim. Kitabın İtalyanca orijinali ve İngilizce tercümesi farklı alt başlıklara sahip. İtalyancasında “L’amara medicina Cinese contro gli scandali della nostra economia” (Ekonomimizin skandallarına karşı acı Çin ilacı) şeklinde bir alt başlık kullanılırken, İngilizce tercümesinde ise “Why Chinese communists make better capitalists than we do” (Neden Çinli komünistler bizden daha iyi kapitalist oluyorlar) denmiş. Genel olarak Avrupa’nın ve özel olarak da İtalya’nın mevcut durumu, yaşanan ekonomik kriz ve skandallar göz önünde bulundurulursa İtalyan okuyuculara Çin örneğinin bir reçete olarak sunulması oldukça anlamlı.

Napoleoni’nin temel tespiti Batı’nın derin bir ekonomik kriz sürecinden geçtiği, Ortadoğu’nun ise sosyal ve ekonomik adaletsizliklerin körüklediği bir patlama yaşadığı bir dönemde Asya’nın ve özellikle de Çin’in başarılı bir performans sergilediği yönünde. Bu tespiti yaptıktan sonra Napoleoni, iğneyi de çuvaldızı da Batı dünyasına, hem de Amerikalıların yapamadıkları kadar derine batırıyor. Yazar Batı dünyasına sadece ekonomik kriz üzerinden değil, Batı’nın demokrasiyi anlayışı ve Çin’i anlayamayışı üzerinden de eleştiri getiriyor ve sonra bir adım daha atarak Batı’nın yaşadığı sıkıntılara ilaç olarak Çin modelini tavsiye ediyor. Napoleoni’nin tespitlerine katılmakla beraber son önerisi ile ilgili bazı çekincelerim var, ancak o noktaya gelene kadar bakalım Napoleoni’nin ne dediğine.

1989’de Soğuk Savaş’tan mağlup çıktığı düşünülen güçlerden birisi bugün küresel ekonominin liderliğine aday durumdadır. Bu bir paradoks mu? Hayır. Daha ziyade komünist dünyada yaşanan gelen türlü rahatsızlığı kendi toplumsal modelinin kopyalamaya yönelik bir istek olarak görmeye alışmış olan Batı’nın siyasi dar görüşlülüğü ve kibirinden kaynaklanan bir yorumlama hatası bu. Yirmi yıl sonra artık düzeltilmesi gereken bir hata.

Napoleoni’ye katılmamak mümkün değil. Dünyaya Batı’nın gözlüklerinden baktığımız zaman ister istemez aynı yanılgıya düşüyoruz. Soğuk Savaş bittiği zaman komünist ülkelerin Batı tarzı serbest piyasa ekonomilere geçeceklerini, onun ötesinde Batı’nın liberal toplumsal düzenine doğru yöneleceklerini düşündük. Rusya bunu denedi, başarısız oldu. Çin ise kendi yolunu çizdi.

Çin ilerliyor ve her geçen gün gelişiyor. Ancak bizim kriterlerimize göre bu başarının hiç bir anlamı yok çünkü Çin demokratik değil. İşte bu noktada sorunun kökenine iniyoruz. Çin halkının siyasi özgürlüklere sahip olmadığı algısı yine bizim kavramsal yanlış anlamamızın bir sonucu. 1989 yılında Mao’nun dev posteri altında Tiananmen Meydanı’nı işgal eden Çinliler için demokrasi, ekonomik eşitlik ile eş anlamlıydı. Buna da son yirmi yıl içerisinde Çin nüfusunun büyük bir kesimi kavuştu.

Burada demokrasinin evrensel bir kavram olup olmadığı sorunsalına geliyoruz. Çin’de Batı tarzı bir demokrasinin olmadığına hemfikiriz. Ancak demokrasi bir amaç mıdır, yoksa araç mıdır sorusundan yola çıkıp, bu kavramı bir takım temel insani özgürlüklere giden yol olarak algılarsak, Çin eğer bu amacı bir kısmı Batı’nın uygulamalarıyla örtüşmeyen yollardan sağlıyorsa bunu en azından doğrudan reddetmeden iyice bir incelememiz gerekir. Napoleoni de, demokrasiyi iyi yönetişim olarak kabul eden Batı’dan farklı olarak Çin’in demokrasi anlayışının temelinde ekonomik eşitlik ve refah olduğunu belirtiyor. Bu durumda Çin’in hızla demokratikleşmekte olduğunu bile söylemek mümkün.

Bu tespitlerden sonra Napoleoni, Batı’nın sorunları için Çin ilacını öneriyor.

Eğer tükenmiş ekonomik ve siyasi modelimizle devam etmek konusunda ısrarcı olursak ciddi bir çöküş yaşamamız kaçınılmaz olacak. Ancak bunun için bir çare var ve bu çare Batı’yı etkileyen ekonomik ve psikolojik depresyon karşısında faydalı olabilir. İster adına Çin kapitalizmi deyim, ister Çin ilacı, yapmamız gereken bunu alıp kendi demokrasilerimizin fizyolojisine uyarlamaktır.

Napoleoni, Çin’den alınması gereken en önemli özelliğin pragmatizm olduğunu düşünüyor.

‘Made in China’ kapitalizmi işe yarayan her şeyi (serbest girişimden sermaye kontrollerine kadar) kullanır ve dolayısıyla Batı kapitalizmine göre daha esnek ve daha günceldir. Çin modeli kendisini küreselleşme gibi ani ve büyük ölçekli dönüşümlere adapte edebilecek kapasiteye sahiptir. Bu esneklik de Çin’in küresel köyün süper gücü olmasına ve modernitenin parametrelerini yeniden tanımlamasına yardımcı olmuştur.

Batı’nın Çin’den öğrenecek çok şeyi olduğuna ve Çin’e artık Batı merkezi bir anlayışla yaklaşmaktan vazgeçmemiz gerektiğine katılmakla birlikte, Napoleoni’nin Çin’i doğrudan Batı için bir model ileri sürmesi konusunda bir takım çekincelerim var. İlk olarak Çin’i Batı’nın değerleri ve modernite anlayışıyla tartmanın hatalı olduğunu belirten yazarın diğer taraftan Batı için Çin modelini önermesi, Batı’nın kalıplarını Çin’e taşımayalım derken Çin’in kalıplarını Batı’ya taşıması bir çelişki yaratıyor. Bu çelişki, özellikle şu cümlelerde oldukça sivri bir hale geliyor.

Batı’da bizlerin uzun süredir eleştirdiğimiz ve yanlış anladığımız, Doğu otoriterliği ile ekonomik özgürlüklerin kombinasyonu, tükenmiş Batı kalkınma modeli için cazip bir alternatif haline gelmektedir.

İtalyan iktisatçı Loretta Napoleoni

Batı’da ekonomik özgürlükler halihazırda, ancak mesele bunların kamu faydasına zarar vermeyecek şekilde devlet tarafından kontrol altında tutulmasını önermek başka bir şey, mucize formülün bir parçası olarak Asya ülkelerindeki otoriter rejimleri göstermek başka bir şey. Her ne kadar Napoleoni, Doğu’nun modellerini “kendi demokrasilerimizin fizyolojisine uyarlamak”tan bahsetse de bunun nasıl yapılacağı konusunda pek ipucu vermiyor. O zaman da önerisi iplerin sıkı tutulduğu bir devlet kapitalizmi önerisinden öteye gitmiyor.

İkinci olarak ise Napoleoni’nin bu kitabı çok erken yazdığını düşünüyorum. Çin modelini gerçekten Batı için örnek olarak ileri sürebilmemiz için, Çin’in kendi sürecini tamamlaması ve karşı karşıya olduğu soru işaretlerini ortadan kaldırması lazım. Çin’in halkına büyük ekonomik özgürlükler sağladığı ortada. Ancak hikaye burada bitmiyor. Bu özgürlükler karşısında gelişen bir orta sınıf ve bu orta sınıfın artan siyasi özgürlükleri talebi var. Bir yandan ekonomik özgürlük sağlarken, diğer yandan siyasi ve sosyal hakları kısıtlamak sürdürülebilir bir durum değil ve şu anda en büyük soru da Çin’in bu durum karşısında nasıl bir yol izleyeceği. Daha bu soru cevaplanmamışken, Çin’i bir başarı modeli olarak önermek ne kadar doğru bilemiyorum.

Napoleoni’nin kitabı, Batı merkezi bakış açısına getirdiği eleştiri ve Çin’in farklılıklarını ortaya koyuşu açısından önemli bir eser. Ayrıca argümanlarını destekleyen örnekleri büyük ölçüde Avrupa ülkelerinin Çin ile olan ilişkilerinden seçmiş olması ve Çin ile Avrupa ülkeleri arasında kıyaslamalar yapması da bu kitabı farklı kılıyor.

“Maonomics: L’amara mecidicina Cinese contro gli scandali della nostra economia”, Loretta Napoleoni, Rizzoli, 2010, 373 sayfa.

“Maonomics: Why Chinese communists make better capitalists than we do”, Loretta Napoleoni, Seven Stories Press, 2011, 320 sayfa.

Print Friendly
Share