Küresel Ticaret Sistemi Temelden Sarsılıyor

Küresel ekonominin başat aktörlerinden art arda gümrük tarifesi artırımı kararlarının geldiği, ticarette korumacılığın güç kazandığı bir dönemden geçiyoruz. Tabir yerindeyse küresel bir ticaret savaşının fitili ateşleniyor ve karşılıklı olarak ilk salvolar atılıyor.

Burada şüphesiz ki Donald Trump’ın başkanlığa seçilmesinden sonra ABD’nin uygulamaya başladığı politikaların payı büyük. Özellikle ocak ayından bu yana başta Çin ürünlerine karşı artırılan tarifeler, sonrasında ABD’nin müttefikleri olan Avrupa Birliği (AB) ve Kanada ile komşu Meksika’yı da içerecek şekilde çelik ve alüminyum üzerine uygulanan tarife artışları büyük tartışmalara yol açtı ve bu ülkelerden misilleme olarak tarife artışı şeklinde karşılık buldu.

Ticarette korumacılığın küresel bir ekonomide, ülkeler arasında karşılıklı ekonomik bağımlılığın arttığı bir ortamda, ulusal ekonomilere ne kadar fayda sağlayabileceği tartışılabilir. Basit bir örnek verecek olursak Trump, çelik ürünlerine yüzde 25 tarife getirdiği zaman her ne kadar yerli çelik üreticisini korumuş olsa da, aynı zamanda ithal edilen çeliği girdi olarak kullanılan ABD’li örneğin otomobil üreticilerini cezalandırmış, onların maliyetini artırmış, dolayısıyla ABD’li tüketici açısından da fiyatların yükselmesine yol açmış oluyor. Aynı durum küresel ekonomideki tüm aktörler için geçerli, çünkü artık üretimin küresel değer zincirleri üzerinden yapıldığı, dış ticarete konu olan malların sadece nihai tüketici ürünleri değil, aynı zamanda ara ürünler ve girdilerden de oluştuğu bir dünyada yaşıyoruz. Donald Trump her ne kadar, “Ticaret savaşları iyidir ve kolay kazanılır” şeklinde tweetler atsa da aslında karşılıklı artan korumacılık günümüz şartları altında herkese zarar verecek, kimsenin kazanamayacağı bir durum yaratıyor.

Trump’ın adımları, sürecin son ve en keskin halkası

Yapılan bu tarife artışları aynı zamanda, belki uzun vadede daha da önemli olarak, küresel ticaret sistemini temelinden sarsıyor. Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) üzerinden vücut bulan küresel ticaret sistemi, söz konusu örgütün 164 üye ülkesi tarafından kabul edilen kurallar ve normlar üzerinden küresel ticareti çok taraflı bir düzlemde serbestleştirmeyi, ticaretin karşısındaki engelleri azaltmayı ve ticarette ayrımcı uygulamalara son vermeyi amaçlıyor; aynı zamanda ülkeler arasında oluşacak ticaret anlaşmazlıkları için de bir çözüm mekanizması getiriyor.

DTÖ, 1995 yılında kurulmuş olsa da altyapısını 1947 yılında imzalanmış olan Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) oluşturuyor. Hedef, çok taraflı olarak küresel ölçekte ticaret serbestleşmesini sağlamaksa da DTÖ henüz bu amaca ulaşmanın çok uzağında olduğu gibi Trump ile birlikte başlayan karşılıklı tarife artışları ve DTÖ’nün bu durum karşısında herhangi bir yaptırımının olamaması da sistemin giderek daha fazla sorgulanmasına yol açıyor.

DTÖ’nün sorunları aslında Trump ile başlamadı. Öncelikle, kalkınmış ülkeler ve kalkınmakta olan ülkeler arasındaki ticarete yönelik beklenti ve çıkarların giderek farklılaşması, hangi sektörde ne kadar korumacılık ve ne kadar serbestlik olması gerektiğine yönelik ciddi görüş ayrılıkları oluşması nedeniyle müzakereler çok yavaş ilerliyor ve sonuç bildirisinde “Üye ülkeler müzakerelerin nasıl ele alınması gerektiği konusunda faklı görüşlere sahiplerdir” şeklinde bir madde olan, 2015 yılında Kenya’da yapılan bakanlar zirvesinden bu yana da tamamen tıkanmış durumda. Çok taraflı müzakereler, tüm tarafların beklentisini karşılayacak şekilde orta yolların bulunmasını gerektiriyor, bu da farklı ölçeklerde, farklı önceliklere, beklentilere ve çıkarlara sahip onlarca ülkenin bulunduğu bir platformda kolay olmuyor. Diğer yandan 2007-2008 döneminde yaşanan küresel krizden bu yana ülkelerin kendi iç ekonomik sorunlarını ve dengesizliklerini gidermek amacıyla ticarette korumacılığı tercih ettikleri, içeriyi (yerel şirketleri ve işgücünü) korumak için kapıyı dışarıya kapattıkları da gözlemleniyor.

Trump’ın girişimleri, aslında daha önce başlamış olan sürecin şimdilik son ve şu ana kadarki en keskin halkası. Bir DTÖ üyesi olarak ABD’nin gümrük tarifelerini artırmaya değil, azaltmaya yönelik taahhütleri ve yükümlülükleri var. Ancak DTÖ mevzuatındaki boşluklar, Trump’a istediği imkanı sağlıyor. DTÖ’nün temelini oluşturan GATT anlaşmasının “güvenlik istisnaları” başlıklı 21. maddesi, ulusal güvenliği tehdit eden durumlarda tarafların ticarete karşı korumacı önlemler uygulamalarına müsaade ediyor. Bu tehdit durumları, ilgili maddede nükleer malzeme ve silah ticareti gibi konularla ilişkilendirilirken, aynı zamanda “savaş zamanında ya da uluslararası ilişkilerde oluşacak acil durumlarda” alınabilecek önlemler de bu kapsama sokuluyor. İşte bu son kısım yoruma tamamen açık. Donald Trump, örneğin çelik ve alüminyum konusunda, yapılan ithalatın diğer ülkelere bağımlılığı artırarak uluslararası ilişkilerde ABD aleyhine bir tehdit oluşturduğunu savunuyor; 1962 tarihli ve başkana ABD sanayisini ulusal güvenlik tehditlerine karşı koruma yetkisini veren kanuna da dayanarak tarife artırımlarına gidiyor.

DTÖ’nün ikilemi

Sorun şu ki, bugüne kadar 21. maddeyi bu şekilde agresif yorumlayan bir üye ülke çıkmamıştı. Bu durumda DTÖ ne yapacak? ABD’yi haksız bulsa, 21. maddenin belirlediği çerçevenin dışına çıkılmadığı için, ABD’yi ulusal güvenliğini koruma hakkından dayanaksız olarak mahrum edecek, ki bu da DTÖ’nün kendi mevzuatıyla çelişmesi anlamına gelecek. ABD’yi haklı bulsa, bu sefer bu bir emsal teşkil edecek ve zaten korumacılığın güçlendiği ve misillemelerin arttığı bir ortamda 21. maddeyi kullanarak yapılan tarife artırımlarının arkası kesilmeyecek. Bu da zaten zar zor giden çok taraflı ticaret müzakereleri için ölümcül bir darbe olacak.

Bu arada, “DTÖ’nün ABD’yi haklı bulması” derken, mekanizmanın çalışması için diğer bir üye ülkenin ya da ülkelerin ABD’ye karşı DTÖ Panel ve Temyiz Organı nezdinde bir girişimde bulunması gerekiyor ki, bu da zaten şu anda sorunlu bir durum. Öncelikle, 2017 Ağustos’undan beri bu organa yapılacak atamalar ABD tarafından kurumun tarafsızlığını yitirdiği gerekçesiyle bloke edildiğinden mekanizma işlerliğini kaybetme aşamasına gelmiş durumda. Diğer yandan ticarette anlaşmazlık yaşayan ülkeler de zaten şu anda DTÖ’yü atlayarak sorunlarını kendi aralarında çözmeye çalışıyorlar. Son birkaç ay içerisinde ABD ile Çin arasında bakanlar seviyesinde birçok görüşme yapıldı. Müzakereler tıkanırken, anlaşmazlıkların çözümü için de DTÖ’nün çok taraflı platformu değil, ilgili ülkeler arsında yapılacak ikili görüşmeler tercih ediliyor.

Bu durumda DTÖ’nün ve dolayısıyla küresel ticaret sisteminin işlevi giderek daha fazla sorgulanıyor. Her ülke istediği gibi tarifleri artırabilecekse, bir sisteme ve DTÖ’ye neden ihtiyaç var?

“Önce ben” değil, “birlikte daha iyisine” politikaları gerekli

Ülkeler ticarette kısa vadeli çıkarlarının peşinde olsalar da uzun vadede küresel ticarette düzeni ve gelişimi sağlayacak bir sisteme ihtiyaç, belki de şu anda her zamankinden daha fazla. Trump, başka bir tweetinde “DTÖ, ABD’ye karşı adil değil” diye yazmıştı. Gözlerimizin önünde yeni bir dünya şekilleniyor, ABD süper güç olmanın getirdiği sorumlulukları artık üstlenmek istemiyor, bu nedenle bu sorumluluklar temelinde 2. Dünya Savaşı sonrasında kurulmuş olan düzenin de artık kendisine karşı adil olmadığını düşünüyor. Çin, ya da AB, ya da küresel ekonominin diğer aktörleri de bu rolü üstlenmeye ne hazırlar ne de istekliler. Oluşan yeni dünyada artık bir büyük gücün sağladığı istikrara değil, kolektif eylem ve işbirliğinin sağlayacağı uyuma ihtiyaç var. Eski düzenin giderek tükendiği, yenisinin henüz oluşmadığı bir geçiş dönemindeyiz. Ancak şu belli ki DTÖ ve küresel ticaret sistemi işlevlerini devam ettireceklerse ciddi bir reformdan geçmek durumdalar.

Bu reformun hedefinde öncelikli olarak DTÖ’yü detayları müzakere eden ve dolayısıyla da kolayca tıkanan bir müzakere platformu olmaktan çıkartarak temel ilkelerin tartışıldığı, kalkınmış ülkeler ile kalkınmakta olan ülkelerin sektörel detaylar yüzünden ayrıştığı değil, temel hedefler üzerinden birleştiği bir yapıya kavuşturmak gerekiyor. Amacın sadece ticaret hacimlerinin artırılması değil, ticaretin sağladığı refahın da ülkeler arasında ve ülkelerin içinde toplumun farklı kesimleri arsında daha eşit ve adil bir düzeyde dağıtımı gerekiyor. Bununla birlikte DTÖ’nün sadece ticaret teşvikleri, kamu iktisadi teşekküllerinin ticaretteki rolü ve teknoloji transferi gibi ciddi anlaşmazlıklar yaşanan bugünün konularına değil, yarının dünyasını şekillendirecek hizmet ticareti, yeni ve inovatif üretim teknikleri, değişen iş ve çalışma formatları, yapay zeka gibi konulara da hazırlıklı olması gerekiyor. ABD’nin yerini kim alacak yerine, kimsenin lider olmadığı, herkesin eşit hak ve yükümlülüklere sahip olduğu katılımcı bir sistem nasıl kurulabilir sorusunu sormak gerekiyor.

Tüm bunlar için de ülkelerin ve bireylerin içe kapanmaları değil, tam tersine daha fazla dışa açık, daha fazla işbirliğine yatkın olmaları lazım. Nüfusun hızla arttığı, kaynakların da aynı hızla tükendiği bir dünyada, “önce ben” değil, “hep birlikte daha iyisine” politikalarına ihtiyaç var.

(Bu yazı ilk olarak Anadolu Ajansı tarafından yayınlanmıştır.)

Print Friendly, PDF & Email
Ekonomi kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Küresel Ticaret Sistemi Temelden Sarsılıyor için yorumlar kapalı

Singapur Zirvesi Uzun Yolun Başlangıcı

ABD Başkanı Donald Trump ile Kuzey Kore Lideri Kim Jong Un’un Singapur’da bir araya gelmeleri, şüphesiz ki tarihi bir olaydı. Birkaç ay öncesine kadar birbirlerine karşı en sert ifadeleri kullanan ve savaş tehditleri savuran bu iki liderin masaya oturmaları ve el sıkışmaları bile başlı başına önemli bir gelişme. Ancak Singapur zirvesi ile birlikte Kore meselesinin bir çözüme kavuştuğunu veya Kore yarımadasınının nükleer silahlardan arındırılması konusunda somut bir adım atıldığını söylemek de pek mümkün değil. Singapur’da taraflar sadece ana hatlarıyla niyetlerini beyan ettiler, ki bu da ilk kez olmuyor, daha önce 1990’larda ve 2000’lerin başında da benzer şekilde “barışçıl niyetler” ortaya konulmuş, ancak somut bir gelişme yaşanmamıştı. Bu sefer durum farklı olacak ve Kore meselesine bir çözüm getirilebilecek mi? Bunu öngörmek oldukça zor ancak kesin olan bir şey var ki o da bunun uzun ve zorlu bir süreç olacağı.

Singapur zirvesinin sonunda açıklanan ortak bildiri metni, Trump-Kim görüşmesinin niyet ve temenni beyanı ötesine gitmediğini gösteriyor. Bildirinin girişinde şöyle bir cümle var: “Başkan Trump, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ne güvenlik garantileri sunmayı kabul etmiş, Başkan Kim Jong Un ise Kore yarımadasının nükleer silahlardan arındırılmasına güçlü ve tereddütsüz bağlılığını beyan etmiştir.” ABD, Kuzey Kore’nin nükleer silahlarından vazgeçmesini istiyor, Kuzey Kore ise bunun ancak karşı karşıya olduğu güvenlik tehditlerinin tamamen ortadan kalkmasıyla mümkün olabileceğini savunuyor. Ancak bildiride, bu güvenlik tehditlerinin ne olduğu ve ABD’nin somut anlamda nasıl bir garanti sunabileceği konusunda hiçbir veri yok. Sadece, basın toplantısında Trump’un Güney Kore ile yapılan müşterek askeri tatbikatları sona erdirebileceğine dair bir ifadesi var ki, bu da tek başına yeterli değil. Yine benzer şekilde, Kim’in beyan ettiği “nükleer silahlardan arındırılmaya” dair somut olarak ne yapılacağı konusunda da herhangi bir bilgi, bir yol haritası, bir takvim yok.

Somut adımlar belirsiz

Bildiri dört ana maddeyle devam ediyor: 1. “(İki ülke) yeni ilişkilerini halklarının barış ve refah talepleri doğrultusunda şekillendirmeyi kabul ederler.” Her ne kadar halklara, özellikle de Kuzey Korelilere taleplerinin nasıl sorulduğu belli değilse de genel bir temenni olarak bu olumlu. Ancak temenninin ötesine geçilip, bu yeni ilişkilerin nasıl kurulacağı söylenmiyor. 2. “(İki ülke) Kore yarımadasında kalıcı ve istikrarlı bir barış rejimi sağlanması için ortak çaba göstereceklerdir.” Yine güzel bir temenni, ancak bunun nasıl hayata geçirileceğine dair en ufak bir ipucu bile yok. 3. “Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, 27 Nisan 2018 tarihli Panmunjom Bildirisi’ni yeniden teyit eder ve Kore Yarımadası’nın nükleer silahlardan arındırılması için çalışacağını taahhüt eder.” Kim Jong Un, bunu daha önce da söylemişti. Ancak mesele şu ki, “nükleer silahlardan arındırılma” konusunda ABD ve Kuzey Kore farklı görüş ve beklentilere sahipler. Bunlar nasıl aşılıp, ortak bir çözümde buluşulabilecek? Kuzey Kore bu konuda somut olarak ne yapacak? Bunlar belli değil. 4. “ABD ve Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, savaş esiri ve kayıpların naaşlarının bulunması ve tespit edilenlerin ülkelerine geri gönderilmeleri konusunda çalışacaklarını beyan ederler.” Bu belki de bildirinin en somut önerisi. Ancak savaş esirleri ve kayıplar konusunda daha temel bir sorun var. 1953’de yapılan ateşkes ile sona eren Kore Savaşı’nda henüz barış anlaşması imzalanmadı. Dolayısıyla aslında taraflar halen teknik olarak savaş halindeler. Bir barış anlaşması imzalanması Panmunjom sürecinde dile getirildiyse de Singapur’dan bu konu gündemde yer almadı.

Özetle tarafların niyetleri olumlu, ancak sürecin nasıl işleyeceğine dair hiçbir veri yok elimizde. Metinde Trump ile Kim’in bildiride sıralanan önerileri “tamamıyla ve süratle” hayata geçirecekleri söyleniyor, ancak bunun nasıl olacağı söylenmiyor. Bir tek şu var: “ABD ve Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, zirvenin sonuçlarının hayata geçirilmesi amacıyla mümkün olan en yakın tarihte ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ve Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nden muadil bir yetkilinin öncülüğünde müteakip müzakerelerde bulunmayı kabul ederler.” Singapur bir başlangıç, bundan sonraki süreçte müzakerelerin devam etmesi tabii ki gerekiyor, ancak bu metinden şunu anlıyoruz ki, bundan sonra yapılacak ilk görüşme için bırakın görüşmenin yer ve tarihini, Kuzey Kore’den kimin katılacağı bile belli değil.

Kim kazançlı çıktı

Şunu kabul etmek gerekiyor ki, Kim Jong Un bu zirveden istediğini aldı. Yakın bir geçmişe kadar bir çılgın olarak nitelendirilen Kim, artık sadece sorumluluk sahibi bir lider olarak görülmüyor, ABD ile eşit şartlarda masaya oturmayı da başardı. Diğer yandan Kuzey Kore’nin tehdit algılarında ilk sırada yer alan ABD-Güney Kore askeri tatbikatları konusunda da Trump’tan bir söz almayı başardı Kim. Trump, bu tatbikatların hem “büyük masraf” hem de “provokatif” olduğunu kabul etti. Bununla birlikte Kuzey Kore’ye karşı uygulanan yaptırımların kaldırılabileceğini söyleyen Trump, bir soru üzerine “Kim’i Beyaz Saray’a davet edeceğini” de söyledi. Bunların tümü Singapur’da Kim Jong Un için kazanç hanesine yazıldı. Trump için ise durum biraz daha farklı. Kim Jong Un, Singapur’da daha önce söylememiş olduğu hiçbirşeyi söylemedi, hiçbir yeni taahhütte bulunmadı. Trump’ın kazancı belki de sadece aslında daha önce çığırtkanlığına kendisinin de katılmış olduğu savaş ihtimalinin ortadan kalkması oldu.

Singapur zirvesi, uzun ve zorlu bir sürecin sadece ilk adımı. Nükleer silah uzmanlarına göre bugün ABD ve Kuzey Kore her konuda yüzde 100 anlaşsalar bile Kore yarımadasının nükleer silahlardan arındırılması 10 ile 15 yıl arasında sürecek. Süreç, aynı zamanda her an kesintiye uğrama veya tamamen çökme riskini de taşıyor. Taraflar her ne kadar genel temenniler açısından aynı frekansta buluşuyorlarsa da sürecin nasıl işleyeceği konusunda muhtemelen ciddi görüş ayrılıkları olacak. Sadece geçtiğimiz birkaç hafta içinde yaşanan gelgitler, önce zirvenin iptal edilmesi, Kuzey Kore’nin düşmanca yaklaştığının ileri sürülmesi, sonra sadece birkaç gün içinde ön heyetlerin bir araya gelerek zirve hazırlıklarının yapılması ve zirvenin gerçekleşmesi, önümüzdeki uzun süreçte de benzer dalgalanmaların, çok daha büyük ölçeklerde yaşanabileceğini, atılacak bir tweet ile her an her şeyin başa dönebileceğini gösteriyor.

Müttefiklerde soru işareti

Diğer yandan bu sadece ABD ve Kuzey Kore ile yürüyecek bir süreç de değil. Başta Güney Kore, Japonya ve Çin olmak üzere diğer paydaşların da katılımları ve bu paydaşların da beklenti ile çıkarlarının denkleme dahil edilmesi gerekiyor. Sıcak savaş ihtimalinin artık büyük ölçüde ortadan kalkmış olması, Güney Kore ve Japonya için sevindirici bir gelişme. Ancak Trump’ın Güney Kore ile yapılan tatbikatları sona erdireceğini söylemesi de şimdi bu ülkeler için yeni bir belirsizlik yarattı. ABD ile olan ittifaklarına bu ülkeler artık ne kadar güvenebilirler? Kuzey Kore’ye “güvenlik garantisi vermek” adına bölgedeki ABD askeri varlığının azaltılması, ki Trump bunun aslında çok masraflı olduğunu da söylüyor, Güney Kore ve Japonya’nın güvenliği açısından ne anlama gelecek? Bunlar Singapur zirvesi ile birlikte Seul ve Tokyo’da daha endişeli bir şekilde tartışılmaya başlanmış olan konular.

Çin’in ise Singapur zirvesinde umduğunu bulmuş olduğunu söylemek mümkün. Çin’in tercihi Kim rejiminin devam etmesi, önerisi de provokasyonu azaltmak amacıyla Kuzey Kore’nin nükleer denemelerine, ABD’nin ise askeri tatbikatlarına son vermesi şeklindeydi. Singapur’dan çıkan sonuç bir anlamda tarafların Çin’in beklentilerine uygun bir şekilde hareket ettiklerini gösteriyor. Kore yarımadasında gelişmeler çok hızlı yaşandı ve 1953’den bu yana kimsenin tahayyül bile edemeyeceği bir şey gerçekleşerek ABD ve Kuzey Kore liderleri bir araya geldi. Bundan sonrası uzun ve risklerle dolu bir süreç olacak ve bu süreci beklentileri gerçekçi düzeyde tutarak takip etmek gerekecek.

(Bu yazı ilk olarak Yeni Şafak gazetesinde yayınlanmıştır.)

Print Friendly, PDF & Email
Güvenlik, Uluslararası İlişkiler kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Singapur Zirvesi Uzun Yolun Başlangıcı için yorumlar kapalı

Bilahari Kausikan ile Doğu Asya Jeopolitiği Üzerine

Bugün Global İlişkiler Forumu’nun düzenlendiği bir etkinlikte Singapurlu eski diplomat ve düşünür Bilahari Kausikan’la tanışma ve kendisinin Doğu Asya jeopolitiği ile görüşlerini dinleme fırsatını elde ettim. Kausikan’ın etkileyici bir özgeçmişi var. Kendisi bir kariyer diplomatı ve geçtiğimiz aylarda emekli olana kadar Singapur’un Birleşmiş Milletler nezdindeki temsilciliği, Moskova büyükelçiliği ve Dışişleri Bakanlığı müsteşarlığı dahil olmak üzere farklı görevlerde bulunmuş. Şu anda da kendisi Singapur Ulusal Üniversitesi bünyesinde faaliyetlerini sürdüren Ortadoğu Enstitüsü’nün başkanlığını yürütüyor. Kausikan’ın konuşmasından aldığım bazı notlar şöyle:

  • Günümüzde küresel jeopolitiği birbirini dışlayan ikili tercihler, “birşey ya A’dır, A değilse de B’dir” gibi sıfır-toplamlı denklemler üzerinden düşünmek yanlış. Doğu Asya’da da “ya ABD kazanır Çin kaybeder, ya da Çin kazanır ABD kaybeder” gibi çıkarımlar gerçeği yansıtmıyor. ABD-Çin ilişkileri, Doğu Asya’daki jeopolitik denklemin an eksenini oluşturuyor. Ama bu ülkeler ne doğal ortak konumundalar, ne de kaçınılmaz bir şekilde birbirlerine düşmanlar. Ayrıca Doğu Asya denkleminde bu iki ülkeden başka başka aktörler de var. Çin ve ABD birbirlerine güvenmiyorlar, ama bir yandan da birbirlerine bağımlı durumdalar. Rekabetleri, sıfır toplamlı bir oyun değil.
  • Donald Trump ile birlikte küresel sistemde birçok belirsizlik oluştu. Trump’ın Amerika’sının küresel sistemin liderliğinden çekildiği, bu durumun da liberal uluslararası düzeni zedelediği ve Çin için bir avantaj sağladığı söyleniyor. Ancak, Trump yönetimini gereğinden fazla sorumluluk yüklemek de bir hata.
    -Soğuk Savaş sonrası uluslararası düzeni en çok zedeleyen gelişme ABD’nin 2003 yılında Irak’ı işgal etmesi oldu. Takip eden dönemde devam eden savaşlarla Amerikalılar yıprandı, Amerikan siyaseti güvenilirliğini yitirdi, ve tüm bu gelişmeler Trump’ın seçilmesi için uygun bir zemin hazırladı. Liberal uluslararası düzenin üzerindeki baskılar Trump’dan önce oluşmaya başlamıştı.
  • Doğu Asya’daki bir düzen için üç farklı vizyon var:
    1. ABD, egemenlerin eşitliği prensibi üzerinden kendi ittifaklar sistemini sürdürmek istiyor. Bu hedef günümüzde “özgür ve açık bir İndo-Pasifik” olarak dile getiriliyor.
    2. Çin kazanmış olduğu yeni statünün kabul görmesini istiyor. Ancak Çin’in tercihi, egemen devletlerin eşit oldukları bir düzenden ziyade, Çin’in en üstte olduğu bir hiyerarşik düzen.
    3. ASEAN’ın merkezde olduğu bir düzen. Ancak büyük güçlerin rekabet ettiği bir düzende ASEAN’ın ne kadar merkezde olabileceği konudan konuya farklılık gösterebilir.
  • Güney Çin Denizi, şu anda bu farklı vizyonların karşı karşıya geldiği bir rekabet alanını oluşturuyor. Çin’in burada geri adım atmaya niyeti yok. Ancak Çin, burada ABD ve müttefiklerinin de faal olmalarına engelleyebilecek bir durumda da değil. Mevcut durumda ASEAN’ın merkeziliğinden söz edilemez, ancak ASEAN ülkeleri de iddialarından vazgeçmek ya da herhangi bir gücün güdümü altına girmek durumunda değiller.
  •  Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in Komünist Parti 19. Kongresi’nde yaptığı konuşma ile ilgili yorumlar daha çok Çin’in küresel hedeflerine odaklandı. Ancak bu konuşma esas olarak Çin’in içerideki durumu ile ilgiliydi. Xi, “temel bir çelişki”den bahsetti: Bir tarafta Çin’in “dengesiz ve yetersiz kalkınması” diğer tarafta da “insanların daha iyi bir yaşam için giderek artan ihtiyaçları” arasındaki çelişki. Bu çelişkiyi giderebilmek için Çin, kapsamlı birer ekonomik, sosyal ve siyasi program uygulamak durumunda.
  • Kuşak ve Yol Projesi de aslında küresel bir strateji olduğu kadar bu çelişkinin giderilmesi ile de ilgili. Kuşak ve Yol Projesi, kamu şirketlerinin altyapı yatırımlarına ağırlık veren bir büyüme modelinin Çin dışına uyarlanmış hali. Ancak söz konusu model Çin içinde sürdürülebilirliğini yitirdi. Yeni bir model ise yapısal değişimleri ve bu değişimlerin partiye zarar verebilecek bir iç istikrarsızlığa yol açmadan hayata geçirilmesini gerektiriyor. Çin aslında eski modeli ihraç ederek içerideki bu değim için zaman kazanıyor.
  • Çin modelini diğer ülkelerde uygulamak hem Çin hem de ilgili ülke için bir takım sorunlar yaratabilir. Kuşak ve Yol Projesi, Çin’in kaynakları üzerinde bir baskı yaratacak bu da hem Çin hem de diğer ülkeler için zor durumlara yol açacak. Kuşak ve Yol dahilindeki bazı projeler diğerlerine göre daha başarılı olacak, bazıları ise geride kalacak.
  • Trump ile ortaya çıkan riskler özellikle ticaret alanında belirginleşiyor. Trump’ın “adil olmadığını” düşündüğü ticarete yönelik girişimlerde bulunması başta Çin olmak üzere tüm Doğu Asya ülkeleri için riskler yaratıyor. Çin, ABD’nin öncülüğünü yaptığı serbest ticaret düzenden en fazla fayda sağlayan ülkeydi, dolayısıyla bu alanda belirsizliğin artması da yine en fazla Çin’i etkileyecek.
  • Çin’in mevcut uluslararası düzeni kendi tercih ettiği bir düzenle değiştirmesinden çok, mevcut düzenin günümüzün şartlarını yansıtacak şekilde modifiye edilmesi ve Çin’in de bu düzen içerisinde daha büyük bir rol oynaması daha gerçekçi bir beklenti.
  • Kuzey Kore’nin nükleer silah edinmesini önlemek için artık çok geç. Kim Jong-un ile Donald Trump, 12 Haziran’da Singapur’da buluşsalar bile buradan çıkan sonuç Kore’nin nükleer silahlardan arındırılması olmayacak. Çok uzun bir sürecin henüz başındayız. Kore meselesine bir çözüm getirilebilmesi için tek yol Kuzey Kore’de bir rejim değişikliği. Ancak savaş, bu anlamda bir seçenek değil.
  • Doğu Asya’da karşılıklı garantili imha prensibi üzerinden bir denge oluşabilir. Bu da mevcut durumdan daha az istikrarlı bir seçenek olmayacaktır.
Print Friendly, PDF & Email
Güvenlik, Uluslararası İlişkiler kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Bilahari Kausikan ile Doğu Asya Jeopolitiği Üzerine için yorumlar kapalı

Çin’i Güneydoğu Asya’ya Bağlayan Kent: Kunming

Çin Kamu Diplomasisi Derneği’nin düzenlediği Çin gezisinin ikinci ayağında ülkenin güneyinde yer alan Yunnan eyaletinin başkenti Kunming’e geldik. 48 milyon nüfusa sahip olan Yunnan’da yaklaşık 7 milyon kişi Kunming’de yaşıyor. Yunnan’ın en büyük özelliklerinden birisi ise 26 farklı etnik gruba ev sahipliği yapıyor olması. Yunnan etnik çeşitlilik açısından Çin’in en zengin bölgesi.

Ekonomiye baktığımızda, Yunnan’ın 230 milyar dolarlık bir GSYİH’si ve yıllık 20 milyar dolar civarında bir dış ticaret hacmi var. Kişi başına düşen milli gelir ise 4,800 dolar seviyesinde. Yunnan ekonomisinin temelini turizm, sağlık sektörü, tarım, makina imalat ve gıda ürünleri oluşturuyor.

Kunming kentine inip de havaalanından çıktığımda ilk dikkatimi çeken konu, bölgenin bitki örtüsü açısından Güneydoğu Asya’yı andırıyor olmasıydı. Yunnan eyaletinin Myanmar, Laos ve Vietnam olmak üzere üç ülkeyle toplam 4 bin kilometrelik sınırı var ve Kunming de coğrafi açıdan Çin’i Güneydoğu Asya’ya bağlayan kent konumunda. Yunnan eyaleti, Kuşak ve Yol Projesi’nde önemli bir yer teşkil ettiği gibi, aynı zamanda Yangtze Nehri Ekonomik Kuşağı, BCIM (Bangladeş-Çin-Hindistan-Myanmar) Ekonomik Koridoru, Çin-Hindiçini Yarımada Ekonomik Koridoru ve Lancang-Mekong İşbirliği Mekanizması üzerinde de yer alıyor.

Yunnan ve Kunming’i Güneydoğu Asya’ya bağlayacak demiryolu projeleri de şu anda ilerliyor. Kunming-Şanghay ve Yunnan-Guangxi hızlı tren hatları Aralık 2016’da hizmete açılmış. Diğer yandan Kunming’den kalkarak Chengdu’dan geçen ve Avrupa’ya uzanarak Polonya’nın Lodz kentinde sona eren kargo treni seferleri de devam ediyor. Ancak belki de tüm bunlardan daha önemli olan bir proje, Trans-Asya Demiryolu. Bu demiryolu Kunming’i üç farklı hat üzerinden Singapur’a bağlayacak. Hatlardan birisi Vietnam ve Kamboçya üzerinden, diğeri Laos, üçüncüsü ise Myanmar üzerinden geçecek, tüm hatlar Tayland’ın başkenti Bangkok’ta birleşerek Singapur’a kadar devam edecek. Yunnan Sosyal Bilimler Akademisi’nde yaptığımız toplantıda aldığım bilgilere göre Vietnam-Kamboçya kısmının inşası bitmiş durumda, Laos kısmında inşaat devam ediyor, Myanmar tarafında ise çalışmalar yeni başladı. Tüm bu hatların 2020’ye kadar tamamlanması planlanıyor.

Çin, Yunnan ve Kunming’i Güneydoğu Asya’ya açılan bir kapı olarak konumlandırmayı hedefliyor. Bu amaç doğrultusunda düzenli olarak Kunming’de söz konusu ülkelere yönelik ticaret fuarları da düzenleniyor. Yunnan’ın diğer bir özelliği de Güneydoğu Asya ülkelerinde yaşayan etnik Çin kökenli kişilerin önemli bir kısmının atalarının söz konusu ülkelere bu eyaletten göç etmiş olması. Çin devleti çifte vatandaşlığı kabul etmediği için bu kişiler sadece yaşadıkları ülkenin vatandaşı konumundalar, ancak yine de Çin ve Yunnan ile güçlü bağlantılarını koruyorlar.

Son olarak Yunnan ile ilgili iki konuya daha değinmek istiyorum. Birincisi, benim de severek içtiğim, kavruk bir tadı olan Pu-er çayının menşei burası. Kunming’de gerçekten iyi kalitede Pu-er temin etmek mümkün. İkinci olarak ise, Yunnan eyaleti birçok doğal güzelliğe sahip. Lancang-Mekong Nehri, Niujiang Nehri, Yangtze Nehri, “Taş Ormanı” adı verilen Güney Çin karst yapısı ve Chengjiang fosilleri bunların başında geliyor.

Kuşak ve Yol Projesi nedeniyle Çin’e batıya doğru açılımı dikkatimizi çekiyor. Ancak Çin’in bir yandan da güneye doğru açıldığını, Güneydoğu Asya ile bağlantılarını kuvvetlendirdiğini de not etmekte fayda var.

Print Friendly, PDF & Email
Ekonomi, Genel kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Çin’i Güneydoğu Asya’ya Bağlayan Kent: Kunming için yorumlar kapalı

Çin, Marx’ın Doğumunun 200. Yıldönümünü Kutluyor

Çin Kamu Diplomasisi Derneği’nin davetlisi olarak bulunduğum Pekin’de Ulusal Müze’yi ziyaret ettim. Tiananmen Meydanı’nda yer alan bu devasa yapı, sürekli ve dönemsel bir çok sergiye ev sahipliği yapıyor. Bu sergilerden en çok ilgimi çeken ise “Gerçeğin Gücü” başlığını taşıyan sergi oldu. Bu yıl, Alman düşünür Karl Marx’ın doğumunun 200. yılı, ve son bir ay içerisinde Çin’de Marx ile ilgili birçok etkinlik yapıldı. Devlet Başkanı Xi Jinping’in de katıldığı ve bir konuşma yaptığı büyük bir konferansın yanı sıra birçok sergi, seminer ve benzeri faaliyet düzenlendi. Hatta Çin hükümeti, Marx’ın Almanya’da doğduğu kent olan Trier’e 5,5 metre yüksekliğinde bir heykelini hediye etti. Ulusal Müze’de yer alan bu sergi de söz konusu etkinliklerin bir parçası ve benim ziyaretim sırasında müzeye gelen Çinli ziyaretçilerin en fazla ilgi gösterdikleri kısım da burasıydı.

Peki Marx’a bu ilgi niye? Marksizm, halen Çin Komünist Partisi’nin ideolojik temelini oluşturuyor. Her ne kadar Çin, bugün Marx’ın sınıf mücadelesi ve işçi devrimi söylemlerinden bir hayli uzaklaşmışsa da ve hatta Çin şu anda kapitalist sisteme çok daha yakın bir konumda bulunsa da, Marksizm, iniş ve çıkışların olduğu döngüsel bir tarih anlayışı yerine bilimsel ve sürekli ilerlemeci bir tarih vizyonu sunmasıyla ve belki de daha önemlisi bugün ciddi sorunlar yaşayan Batı tarzı liberalizme karşı bir alternatif paradigma oluşturmasıyla Çin ve Komünist Parti için önem arz ediyor. Xi, yukarıda bahsi geçen konuşmasında şöyle söyledi: “Çin’in ulusal yenilenişi kuramsal düşünce olmadan mümkün olamaz ve Marksizm de her zaman partimiz ve ülkemiz için yol gösterici ideoloji olmuştur.” Devlet Başkanı ve Xi’nin ileri sürdüğü ve bugün Çin’in benimsediği “Çin özelliklerine sahip sosyalizm” düşüncesi, Marksizm’den edindiği referanslarla, liberalizmin ve kapitalizmin sıkıntılı bir dönemden geçtiği günümüzde dünya için alternatif bir model olarak gösteriliyor. Bu konuyla ilgili olarak Komünist Parti’nin Chongqing komitesinden Su Wei’nin Global Times’a verdiği bir mülakatta söyledikleri de oldukça ilginç: “Marx aslında sosyalist ilkelerle Batı’nın kapitalist medeniyetlerinin edinimlerini birleştirecek bir sosyalizm modeli olabileceğini öngörmüştü. Ancak kendisi bu tarz bir sosyalizmin nasıl işleyebileceğini bildirmedi çünkü kendi yaşadığı dönemde buna örnek teşkil edebilecek bir model yoktu.”

Gelelim Ulusal Müze’deki sergiye. Sergi üç bölümden oluşuyor. Birinci bölüm “Marx’ın Hayatı ve Eserleri” başlığını taşıyor ve bölümde Alman düşünürün hayatının çeşitli dönemlerinden kesitler ile başta Das Kapital olmak üzere eserlerinin farklı nüshaları yer alıyor. İkinci bölümde sergi Çin’e odaklanıyor ve burada Marksist düşüncenin Çin’de benimsenmesi ve uyarlanması ile ilgili tarihi süreç anlatılıyor. Bu bölümde Mao Zedong’dan bugüne kadar gelen süreç içerisinde Marksizm’in Çin’deki etkisinin gelişimi takip edilebiliyor. Yine Karl Marx’ın eserlenin Çince baskıları da bu bölümün ilgi çekici kısımları arasında. Serginin üçüncü bölümü ise Marx tablolarına ayrılmış. Bu tablolar Çinli ressamlara ait ve büyük ölçekli ve çok canlı çalışmalar. Bilgi etiketlerine baktığınızda hepsinin yapım yılının 2018 olduğunu görüyorsunuz. Bu tablolar, Çin hükümeti tarafından Marx’ın doğumunun 200. yıldönümü nedeniyle sipariş edilmiş çalışmalar.

Serginin sonunda “Sonuç” başlığı altında bir bilgi notu var. Türkçe tercümesini burada paylaşmak istiyorum:
“Kurulduğu günden itibaren Marksizm dünyaya yayılmış ve insan ilerlemesi için zengin düşünsel kaynaklar ve değerli kuramsal destek sunmuştur. Marksizm pratikteki yol göstericiliğini, kuramsal geçerliliğini ve büyük entellektüel karizmasını ispat etmiştir ve bunları sergilemeye devam edecektir. Son yüz yıl içerisinde Marksizm’in yönlendirdiği Çin Komünist Partisi, Çin halkına çeşitli zorlukların aşılmasında ve Çin devrimi, inşası ve reformunda büyük zaferlerin elde edilmesinde öncülük etmiştir. Yeni çağın bu tarihi başlangıç noktasında Komünist Parti Merkez Komitesi ile Yoldaş Xi Jinping çekirdekte olmak üzere sıkıca kenetlenelim, Marksizm’in geçerliliğini ve özelliklerini daima koruyalım ve 21. yüzyılın Çin’inde Marksizm’in daha büyük ve daha kuvvetli bir şekilde gerçeğin gücünü ortaya koymasını sağlayalım!”

Print Friendly, PDF & Email
Kültür, Siyaset kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Çin, Marx’ın Doğumunun 200. Yıldönümünü Kutluyor için yorumlar kapalı