Kore Yarımadası’nda gerginlik giderek tırmanıyor. Kuzey Kore yönetimi nükleer silah ve füze denemelerine devam ederken, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) yönetiminin bu girişimlere “askeri seçenek de dahil olmak üzere” her türlü karşılığı verebileceğini beyan etmesi ve özellikle de Donald Trump’ın Kuzey Kore’ye “tarihin bugüne kadar görmediği ölçüde ateş ve öfke” ile cevap verileceği şeklindeki ifadeleri, meselenin çözümsüz bir döngüye dönüşmesine yol açıyor. Birleşmiş Milletler (BM) çözümü ekonomik yaptırımlarda arıyor; ancak meselenin ekonomik boyutları yakından incelendiğinde çözümün aslında hiç de kolay olmadığı ortaya çıkıyor.

Ekonomik yaptırımların amacı, Kuzey Kore’nin dış mali kaynaklarını keserek Kim Jong-un yönetimini iflasın eşiğine getirmek ve nükleer silah ile füze denemelerini sona erdirmeye mecbur bırakmak. Ancak rakamlar, Kuzey Kore ekonomisinin aslında bunun tersi bir istikamette yol aldığını gösteriyor. Güney Kore Merkez Bankası’nın yaptığı hesaplamalara göre, Kuzey Kore ekonomisi 2016 yılında son on yedi yılın en yüksek oranını yakalayarak yüzde 3,9 büyüdü ve 28,5 milyar dolarlık bir hacme ulaştı.

Ülkede 2011 yılında başlatılan piyasa reformlarının, her ne kadar şu aşamada başlangıç seviyesinde olsalar da bu büyümede etkisi var. Ülkede özel teşebbüse giderek daha fazla alan açılıyor, fabrika yönetimlerine karar süreçlerinde özerklik tanınıyor, insanların kurulan pazar yerlerinde satış yaparak kazanç elde etmeleri mümkün kılınıyor ve tarım kolektifleri yerine aile bazlı çiftçilik sistemine geçilerek hasadın artırılması sağlanıyor.

Tüm bunlar Kuzey Kore ekonomisi için kayda değer gelişmeler olsa da, ekonomik büyümenin ardındaki esas dinamik Çin ile yapılan ve giderek artan ticaret. Kuzey Kore dış ticaretinin yüzde 90’dan fazlasını komşusu Çin ile yapıyor. Kuzey Kore, yer altı zenginliklerine ve düşük maliyetli işgücünün sağladığı imalatta rekabet avantajına sahip bir ülke. 2016 yılında Kuzey Kore Çin’e 1,16 milyar dolarlık kömür, 724 milyon dolarlık tekstil ürünü, 225 milyon dolarlık demir cevheri ve 190 milyon dolarlık deniz ürünü ihraç etti. Kuzey Kore için Çin yegane pazar, Çin için ise Kuzey Kore ihtiyaç duyulan ürünlerin düşük fiyatlarla temin edilebileceği bir kaynak.

Uluslararası ekonomik yaptırımlar, her şeyden önce Kuzey Kore’nin bu yaşam hattını kesmeyi hedefliyor ve Çin de söz konusu yaptırımlara uyacağını beyan ediyor. Çin şubat ayı itibarıyla Kuzey Kore’den kömür alımını durdurduğunu açıkladı ve ardından ülkede faaliyet gösteren Kuzey Koreli firmaların faaliyetlerini sona erdirme kararı aldı. Ancak istatistiklere bakıldığında, iki ülke arasındaki ticaretin azalmadığı, tam tersine arttığı görülüyor.

2017 yılının ilk yarısında Çin ile Kuzey Kore arasındaki ticaretin hacmi bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 10,5 artarak 2,55 milyar dolar olarak gerçekleşti. Bu artışın sebebi, durdurulan kömür ticaretine rağmen devam eden demir cevheri ticareti ve aynı zamanda Kuzey Kore’nin enerji ihtiyacını karşılamak için Çin’den yaptığı petrol alımları. Diğer yandan Çin’in Kuzey Kore sınırına yakın Dandong kentinde kurulan sınır ticaret bölgesi, Dandong’u Liaoning eyaletinin başkenti Shenyang’a bağlayan hızlı tren hattı ve iki ülke arasında 2015 yılının sonunda faaliyete geçen konteyner gemi taşımacılığı hattı, Çin ile Kuzey Kore arasındaki ticari ilişkilerin gelişmesine katkıda bulunmaya devam ediyor. Çin dahil yaklaşık 50 ülkede çalışan ve sayılarının 100 bine ulaştığı tahmin edilen Kuzey Kore vatandaşlarının, her yıl ülkelerine gönderdikleri 1 milyar dolar da Kuzey Kore ekonomisini ayakta tutan güçlü bir etken.

Çin, Kuzey Kore’ye uygulanan yaptırımlara iştirak eder gibi görünse de aslında bunu tam olarak yapmıyor. Kuzey Koreliler Hong Kong’da şirket kurup Çin’de ofis açıyorlar ve Çin bankalarını kullanarak dış dünya ile mali işlemlerini gerçekleştirebiliyorlar. ABD’li bir araştırma şirketinin raporuna göre, geçtiğimiz yıl dünyada 248 şirket Kuzey Kore’nin dış dünya ile ekonomik ilişkilerine aracılık etmiş ve bu şirketlerin 160’ı Hong Kong’da kayıtlı. Diğer yandan üçüncü ülke bandıralarını taşıyan gemiler, Kuzey Kore’nin ticaretine aracılık etmeye devam ediyorlar.

Çin’in tercihi Kuzey Kore’nin provokatif eylemlerine son vermesi, ancak bir yandan da yaptırımların ülkede bir rejim değişikliğine ya da çöküşe yol açacak derecede şiddetli olmaması. Kuzey Kore içinde meydana gelecek bir sosyal patlama, Kim rejiminin sona ermesine ve yerinde bir güç boşluğu oluşmasına, milyonlarca Kuzey Koreli mültecinin Çin’e göç etmesine yol açabilir ki bu da Pekin yönetimi tarafından istenmiyor. Yine iki Kore’nin birleşmesi de, Güney’de yerleşik olan ABD birliklerinin Çin sınırına kadar gelmelerine yol açacağından, Pekin tarafından tercih edilmeyen bir durum. Tüm bu nedenlerden dolayı Çin’in istediği, yaptırımların (tabir yerindeyse) Kim Jong-un’u dize getirmesi, ancak Kim’i koltuğundan edecek kadar da şiddetli olmaması ve yarımadada statükonun devam ederek Kuzey Kore’nin Çin ile Güney Kore arasındaki tampon bölge özelliğini sürdürmesi.

ABD yönetimi bu nedenle yaptırımlarda giderek Çin’i merkeze koyuyor ve Kuzey Kore ile iş yapan Çin şirketlerini de kapsam içerisine alıyor. Burada ABD’nin ciddi bir yaptırım gücü var ve Çinli firmalara “ya Kuzey Kore’yle ilişkilerinizi kesersiniz, ya da ABD piyasalarına erişiminizi engellerim” diyebiliyor. Son olarak, ABD’den aldığı parçaları İran ve Kuzey Kore’ye sattığı tespit edilen Çinli büyük bir telekomünikasyon firmasına ABD 1,2 milyar dolarlık ceza kesti. ABD hükümetinin verdiği para cezası bir Çin firması üzerinde bağlayıcı olamasa da, ABD pazarını kaybetmek istemeyen Çinliler, cezayı ödeyip Kuzey Kore ile ilişkilerini kestiler.

Ekonomik yaptırımlar, her ne kadar son dönemlerde kapsamı artırılmışsa da tek başına Kuzey Kore meselesine bir çözüm getirme kapasitesine sahip değil. Yaptırımların yanı sıra, taraflar arasında mutlaka diyalog kurulması ve bu diyaloğun yapıcı olarak sürdürülmesi gerekiyor. Diğer yandan, meselenin ekonomik boyutu mercek altına alındığında ortaya önemli bir soru daha çıkıyor: İki Kore’nin birleşmesinin olası ekonomik sonuçları nelerdir? İçinde bulunduğumuz, arka arkaya füzelerin atıldığı ve nükleer denemelerin yapıldığı bu dönem, Kore Yarımadası’nda birleşmeyi konuşmak için oldukça erken bir vakit olarak görülebilir. Ancak uzun vadeli hesapların içine bu seçeneği de katmak gerekiyor.

Her şeyden önce, Almanya’da olduğu gibi, Kore’lerin birleşmesinin de bir ekonomik maliyeti olacak. Bu maliyet için, 50 milyar ile 6 trilyon dolar arasında geniş bir aralıkta değişen farklı tahminler yapılıyor. Birleşmenin maliyetine nazaran getirisiyle ilgili öngörüler ise daha net. Kore Yarımadası’nın kuzeyi doğal kaynaklar açısından zengin ve ayrıca düşük maliyetli geniş bir işgücü havuzuna sahip. Yarımadanın güneyi ise doğal kaynaklar açısından fakir olsa da gelişmiş bir ekonomiye, sermayeye ve teknolojiye sahip. Bu ikisinin bir araya gelmesi, Asya’da yeni bir ekonomik süpergücün oluşmasına yol açabilir. ABD’li bir yatırım bankasının tahminlerine göre Birleşik Kore, 30 ila 40 yılda Japonya, Almanya ve Fransa ekonomilerini geçecek bir potansiyele sahip. Kore Uluslararası Ekonomi Politikaları Enstitüsü’nün bir araştırması ise Birleşik Kore’nin 2055 yılına kadar 8,7 trilyonluk bir ekonomik büyüklüğe ulaşabileceğini öngörüyor. Böylesine büyük bir ekonomik gücün, Çin başta olmak üzere, bölgedeki rakipler tarafından ne kadar arzu edilecek bir durum olduğu da ayrı bir tartışma konusu.

Kuzey Kore, dışarıdan bakıldığında bir çılgın tarafından yönetilen, ekonomisi iflas etmiş, dışa tamamen kapalı bir ülke gibi görünse de, gerçekte henüz son derece ilkel bir şekilde de olsa piyasa ekonomisini geliştiren, Çin ve diğer üçüncü ülkeler üzerinden kurduğu ticaret ilişkilerinden beslenen bir ülke ve yaptırımlara rağmen bu bağlar gücünü koruyor. Kuzey Kore meselesini tahlil ederken, sadece nükleer silahlar ve siyasilerin sert söylemlerine odaklanmayıp, tüm bu gelişmeleri içerisine alan ekonomik çerçeveyi de incelemekte fayda var.

(Bu yazı ilk olarak Anadolu Ajansı tarafından yayınlanmıştır.)

Print Friendly

BRICS Zirvesi

Bugün CRI Türk (China Radio International) canlı yayınında değerli Kamil Erdoğdu ile Xiamen’de yapılacak olan BRICS zirvesini değerlendirdik. Yayınının özeti CRI Türk web sitesinde ve aşağıda yer alıyor.

Atlı, BRICS Zirvesini CRI TÜRK’e Değerlendirdi

Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi Asya Çalışmaları Programı uzmanı Altay Atlı, 3 ve 5 Eylül’de Çin’in Xiamen kentinde toplanacak; Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’dan oluşan BRICS zirvesini değerlendirdi.

Büyük ve kalkınmakta olan ülkelerden oluşan BRICS içindeki ülkelerin çok fazla ortak paydası olmadığı gibi, bazı ülkeler arasında da büyük bir rekabet olduğunu belirten Atlı, BRICS’in dünyada Batıya alternatif bir güç odağı olarak hareket etmesi konusunda bir takım soru işaretleri olduğunu dile getirdi.

Altay Atlı, aralarında sorun varken liderleri bir araya getiriyor oluşuyla çok önemli bir platform olmasına rağmen, Avrupa Birliği gibi bağlayıcı, kurumsal bir yapıya sahip olmayan BRICS’in bir diyalog platformu olduğunu vurguladı.

CRI TÜRK’te Kâmil Erdoğdu’nun hazırlayıp sunduğu Manşet programında Atlı, Xiamen’de yapılacak zirvenin en önemli konusunun; Çin ile Hindistan arasındaki çatışma ortamı olduğunu söyledi.

Shanghai işbirliği örgütü ve BRICS düşünüldüğünde, Çin ve Rusya’nın ön plana çıkan ülkeler olduğunu ama Brezilya’nın da yaşadığı ekonomik ve politik sıkıntılarla gündeme geleceğini belirten Atlı, en dikkat çekici ülkenin Hindistan olduğunu, çünkü ekonomisindeki hızlı bir büyüme oranının Çin’le eşit ancak nüfusunun Çin’den daha hızlı artmakta olduğu için birkaç sene içinde, Hindistan’ın dünyanın en kalabalık ülkesi olarak Çin’i geçeceğinin üzerinde durdu.

Print Friendly

Bugün CRI Türk (China Radio International) canlı yayınında değerli Kamil Erdoğdu ile Pekin’de devam etmekte olan Çin Ulusal Halk Kongresi toplantılarını değerlendirdik. Yayınının özeti CRI Türk web sitesinde ve aşağıda yer alıyor.

Atlı, CRI TÜRK’te Çin’in Önemli Bir Döneme Girdiğini Savundu

Sabancı Üniversitesi bünyesindeki İstanbul Politikalar Merkezi Asya Çalışmaları Uzmanı Altay Atlı, Çin’in etkileyen her şeyin dünyayı da etkilediğini belirtti. Atlı, “Bunun tartışılacak bir tarafı yok. Çünkü Çin dünyanın ikinci büyük ekonomisi, ayrıca sadece küresel ekonominin değil, küresel siyaset ve küresel güvenliğinde üzerinde belirleyici olan bir aktör. Dolayısıyla “İki Toplantı” bütün dünya tarafından takip ediliyor” dedi.

CRI TÜRK’te Kamil Erdoğdu’nun hazırlayıp sunduğu manşet programına Çin’deki “İki Toplantı”yı değerlendiren Atlı bu toplantılara ekonomi ve siyaset olmak üzere iki ana başlık halinde bakmaya çalıştığını aktardı.

Çin’in ekonomide önemli bir dönüm noktasında olduğunu ve ekonomisini “yeni normale” getirmeye çalıştığını söyleyen Atlı, “Siyasi olarak da verilmeye çalışılan mesajlara bakmaya çalıştım. Bu yıl ÇKP’nin önemli bir kongresi olacak. Xi Jinping ikinci 5 yıllık dönemine başlayacak” diye konuştu.

“UCUZ MALİYETTEN KALİTEYE”

Atlı, Toplantı’nın en önemli unsuru Başbakan Li Keqian’ın sunduğu rapora bakıldığında ihracatın zayıfladığı bir ortamda iç tüketime ağırlık verildiğini, yatırımlarda artık nicelikten son niteliğe önem verildiğini, çevreye, katma değere, temiz enerjiye, yüksek teknolojiye ve inovasyona önem verildiğini gördüğünü kaydetti. Atlı, “Çin, ucuz maliyetten değil, içerikten ve kaliteden sağlayacağı bir rekabet avantajına doğru yöneliyor” değerlendirmesinde bulundu.

Büyüme hedefinin yüzde 6.5 olarak belirlenmesinin beklenmedik bir durum olmadığını söyleyen Atlı, “Ekonomi kötüye gidiyor yorumu yapmak da doğru olmaz” ifadesini kullandı.

“RUSYA’NIN HATALARINDAN DERS”

Devlet şirketlerine yapılan vurgunun önemli olduğuna dikkati çeken Atlı şu değerlendirmeyi yaptı:

“Çin ekonomisinde halen kamuya ait büyük şirketlerin ağırlıklı bir rolü var. Bunlardan binlerce var; 100 kadarı ise dünya çapında büyüklüğe sahip. Ancak büyük şirketlerin büyük çoğunluğu artık kar etmez durumda. Çin, bunları kapatmak veya özelleştirmek yerine reform yapmayı hedefliyor. Bunlar daha üretken hale getirilebilir. Çünkü Çin, SSCB’nin dağılmasından sonra Rusya Federasyonu’nun yaptığı hataları çok yakından takip etti.”

KOLEKTİF LİDERLİK

Emlak piyasasındaki reformun da önemli olduğuna işaret eden Atlı, Başbakan Li’nin bu konudaki ‘konut oturmak içindir, yatırım için değil’ sözünün çok yerinde olduğunu söyledi.

Siyasi olarak Çin’in önemli bir döneme girdiğini savunan Atlı, “Siyasi Bürodaki 25 isimden 11’i değişecek. Büronun çekirdeğini oluşturan Yürütme Komitesindeki 7 üyeden Cumhurbaşkanı ve Başbakan hariç 5’i değişecek. Açıklanan metinlere baktığımızda kolektif liderliğe vurgu görüyoruz” diye konuştu.

Print Friendly

haticeDeğerli hocamız Doç.Dr. Hatice Karahan, DEİK için hazırladığım Çin raporunu bugün köşesine taşımış. Kendisine teşekkürlerimle, yazıyı aşağıda paylaşıyorum. Karahan’ın yazısı Dünya gazetesi web sitesinde de okunabilir. 

Türkiye-Çin Ekonomik İlişkileri İçin Bir Yol Haritası

2016 dış ticaret istatistikleri, Türkiye’nin en büyük ithalat pazarının bu yıl da Çin olduğunu gösteriyor. İlk 10 aylık mevcut veriler kapsamında 21,6 milyar dolarlık ithalat yaptığımız Çin’i, sırasıyla 17,8 ve 12,5 milyar dolarla Almanya ve Rusya takip ediyor. Üstelik Çin’e yaptığımız ihracat bu dönemde 1,8 milyar dolar olunca, kendisini ticaret açığı verdiğimiz pazarlar arasında da açık ara 1 numarada buluyoruz. Son yıllarda Çin’e dair durum, rakamlar değişse de bu yapıda tekrarlanıyor. Dolayısıyla Çin’in, mal ticaretinde en dengesiz pazarımız olduğunu söyleyebiliriz. Öte yandan yatırımlar cephesinde de zayıf bir görünüm çizildiğini ifade etmek mümkün. En basit bir göstergeyle, Çin’in artan yurtdışı yatırımlarından Türkiye’nin aldığı pay tatmin edici değil.

Bu genel çerçeve, bir yandan Çin gibi dev bir ekonomi ile süregelen ekonomik ilişkilerimizin pek parlak olmadığını özetlerken, diğer yandan da aradaki bağların güçlendirilmesi için akılcı adımlar atılması gerektiği mesajını veriyor. İşte (Ekonomi Bakanlığımızın da hedef ülkeleri arasında yer alan) Çin’e dair bu gereksinimin farkındalığında olan DEİK’in konuyu mercek altına aldığı raporu geçtiğimiz hafta bir toplantı eşliğinde yayınlanınca, ben de üzerine hemen yazmak istedim.

“Asya Yüzyılında Ejder ve Hilal” başlığını taşıyan ve Sabancı Üniversitesi İPM uzmanı Dr. Altay Atlı tarafından kaleme alınan rapor, yukarıda bahsettiğim saikler kapsamında, Türkiye-Çin ekonomik ilişkilerinin geliştirilmesi için 9 maddeden oluşan bir yol haritası sunuyor. Ben burada birkaç öne çıkan maddeye değinecek olursam, en belirgin olandan başlayabilirim: İhracat. Bu bağlamda öncelikle, Çin’e yaptığımız ihracatı canlandırmanın, bu pazardaki yoğun ürün konsantrasyonumuzu dağıtmaktan geçtiğini ifade etmek gerekiyor. Ticaret potansiyelini bir metodoloji çerçevesinde değerlendiren rapor bu amaca hizmet edecek ürün gruplarını kategoriler halinde sunarken, bunlar arasında özellikle rekabetçi güce sahip olanlara odaklanmaya ihtiyacımız var. Çin’deki ekonomik dönüşümü iyi tahlil etmek de, ideal stratejinin bir parçası…

Öte yandan şahsen uzun zamandır, 1 Kuşak 1 Yol Projesi’nde stratejik bir aktör olarak yer almak için daha seri hareket etmemiz gerektiği kanaatindeyim. Nitekim DEİK Raporu’nda da, söz konusu dev proje bağlamında ülkemizin kıymetli konumuna değinilerek Çin’den başta lojistik odaklı olmak üzere çeşitli yatırımlar çekilebileceği vurgulanıyor. Doğrudan yabancı yatırım çekmek önümüzdeki dönemde özellikle büyümemize ve ödemeler dengemize olumlu katkı verme potansiyeli taşıyan kritik bir hususken, Çin’in son yıllarda belli başlı ülkelerde gerçekleştirdiği teknolojik yatırımlarla uluslararası işbirliklerini artırdığının da altını özellikle çizmekte fayda var. Zira raporun da işaret ettiği üzere, kalkınmamızda etkin rol oynayacak teknolojik gelişime katalizör olması amacıyla, karşılıklı fayda prensibi çerçevesinde Çin’den bu tür yatırımlar çekilmesinin de yolları aranmalı. Üzerinde çalışılan yatırım teşvikleri buna bir örnek… ICBC, bu alanda öne çıkan aktörlerden…

Bununla beraber, Çin ile hizmet ticaretinin artırılması da net ihracatımıza destek verecek bir diğer hedef olarak düşünülmeliyken, burada öne çıkan ciddi potansiyelin aslen turizm sektöründe yattığı ifade edilebilir. 2016 Ocak-Ekim döneminde ülkemize gelen Çinli ziyaretçi sayısı sadece 138 bin… Söz konusu sektörümüzdeki güvenlik ve algı bağlantılı son dönem sorunlarını bir yana koyacak olursak, öteden beri dev Çin turist portföyünden Türkiye’nin oldukça küçük bir pay alıyor olması, bu husustaki çalışmaları derinleştirmeyi gerektiriyor. Bir veriyle bunun önemini özetleyeyim: Önümüzdeki 5 yıl içinde Çin’den dünyaya akacak turist sayısının yılda 155 milyona ulaşması bekleniyor.

Son olarak, işin esaslı detaylarından olan iletişim ve koordinasyon kanalına dair maddelerin altını çizmekte de ciddi fayda var. Nitekim mekanizmalar etkinleştirilmediği takdirde, potansiyeli kendine getirmekten söz etmek zor olacak. Bu kapsamda ise, Türkiye’nin hem ülke markasının hem de mallarının bilinirliğinin ve imajının Çin toplumu nezdinde güçlendirilmesi gerektiğini kabul etmek ve bu konuda kolları sıvamak şart. Üstelik raporda da belirtildiği gibi, iş yapmanın önüne sıklıkla çıkıveren kültürel farklılıkların üstesinden gelmek için, firmalarda ve ilgili kamu birimlerimizde Çin’i ve mümkünse dilini de bilen insanları istihdam etmeye ve cüzi olduğunu kabul etmemiz gereken bu kaynağı güçlendirmeye ihtiyacımız var. Çin’de eğitim gören gençlerimiz, bu anlamda gerekli kalifiye işgücüne bir temel oluşturabilirler.

Tabii potansiyeli gerçekleştirme yolunda ilerleyebilmek için, aradaki teknik pürüzlerin giderilmesi gerektiğini de vurgulamak gerek. Nitekim özellikle vize konusu gibi son dönemde yaşanan zorlukların aşılması hususunda iş dünyasının çözümler beklediğini biliyoruz. Bu noktada ise, raporda son dönemlerde artan bir diyaloga dikkat çekilirken, DEİK Türkiye-Çin İş Konseyi Başkanı Murat Kolbaşı’nın da, karşılıklı görüşmelerde samimi niyet ve çabalara şahit olduğunu belirttiğini not düşmek isterim.

Umuyoruz ki, iki ülkenin ilgili Bakanlıkları tarafından yürütülen çözüm odaklı çalışmalar, çok geçmeden meyvelerini verir. Ve tabii en temelinde umuyoruz ki, ekonomik bağlar stratejik bir yol haritası bünyesinde sürekli bir kararlılıkla ilerletilir. Nitekim DEİK Başkanı Ömer Cihad Vardan’ın da toplantıda belirttiği gibi; Asya ve özelinde Çin, dış ekonomik ilişkilerimizin gelişmesi için artık bir tercih unsurundan öte… Büyüyen bu dev pazarda ilgili fırsatlardan mahrum kalmamak, dış ekonomik portföyümüzü genişletmeyi sürdürme gayemizle birebir örtüşüyor.

Print Friendly

Anadolu Ajansı’ndan (AA) değerli Bahattin Gönültaş’ın 2017 yılında küresel ekonomiyi bekleyen risklerle ilgili hazırladığı habere görüşlerimle katkıda bulunmaya çalıştım. Haberi aşağıda ya da AA’nın web sitesinde okuyabilirsiniz.

thumbs_b_c_51287fabdcb6661a341c72b521550d08Beyaz Saray’daki görevine 20 Ocakta resmen başlayacak seçilmiş Başkan Donald Trump’ın taahhüt ettiği korumacı ticaret politikaları, Çin ekonomisindeki yavaşlama, Avrupa Birliği’nin (AB) geleceğine ilişkin belirsizlikler, petrol ve emtia fiyatlarındaki oynaklık, 2017de küresel ekonominin önündeki en büyük risk faktörleri olarak öne çıkıyor.

AA muhabirinin yaptığı derlemeye göre, zor bir yılı geride bırakmaya hazırlanan küresel ekonomiyi 2017’de yeni riskler bekliyor.

Küresel ekonomi için 2017’de en büyük risk, Trump’ın taahhüt ettiği korumacı ticaret politikaları hayata geçirmesi olarak görülüyor. Trump’ın politikalarının küresel bir ticaret savaşını tetiklemesinden ve dünya ekonomisinin resesyona sürüklenmesinden endişe ediliyor.

Dünyanın en büyük ikinci ekonomisi Çin’de ekonomik büyümenin yavaşlaması, ülkeden sermaye çıkışlarının hızlanması gelecek yıl için ikinci büyük risk olarak gösteriliyor. Gelişmekte olan ülkelerden çıkan sermaye geçen yıl 735 milyar dolara ulaşmış ve bunun dörtte üçü Çin’den gerçekleşmişti.

Çinden bu yıl 1 trilyon dolara yakın sermayenin yurt dışına çıktığı belirtilirken, söz konusu çıkışın devam etmesinin ülkedeki ekonomik sorunları daha da derinleştireceği ifade ediliyor. Bu ülkede son dönemde konut fiyatlarındaki artış yeni bir varlık balonu tartışmasını gündeme getirirken, hükümet de bu riske karşı çeşitli önlemler aldı. Çin’in ekonomik verilerinde yaşanacak olumsuzlukların tüm dünyayı etkilemesi bekleniyor.

Brexit belirsizliği

İngilterenin AB’den ayrılma kararı (Brexit) ve sonrasındaki süreçler, 2017’nin bir başka risk faktörü olarak yakından izleniyor. İngilterenin Birlikten ayrılma sürecinde küresel finansal piyasaların karmaşık ve çalkantılı seyrine devam edeceği, bunun da yatırımlara zarar vereceği değerlendiriliyor. Bu durumun başta AB ülkeleri olmak üzere küresel ekonomiyi negatif etkileyeceği dile getiriliyor.

Öte yandan, Brexit’in Birlik karşıtı grupların güçlenmesine yol açabileceği, bu durumun AB projesini tehlikeye sokabileceği değerlendiriliyor.

– Avrupada bankaların sorunlu kredileri

İtalyan bankalarının sorunlu (360 milyar avrodan fazla) kredileri ve Yunanistandaki ekonomik kriz, bankacılık sistemine ilişkin endişeleri 2017 yılına taşıyor. İtalyan bankaları yılın başından bu yana, yaklaşık yüzde 50’nin üzerinde değer kaybetti. 2008 finans krizinin ardından çok tartışılan “kurtarma paketleri” alamaması durumunda İtalyan bankalarının iflasının gündeme gelmesi, Avrupanın kendi “Lehman krizini” yaşaması bir risk unsuru olarak küresel ekonomiyi tehdit ediyor.

Ayrıca, avro bölgesindeki yüksek borçlanma maliyetlerinin kriz korkularını hortlatma riski de endişeleri artırıyor.

AB’de popülizmin yükselişi risk

Güney Çin Denizi’ndeki gelişmeler, Filipinler ile Çin bağlamının ötesinde bir anlam ifade ediyor. Güney Çin Denizi’ne komşu diğer dört ülke ile bu su yolunun küresel ticaret, güvenlik ve jeo-stratejik öneminden ötürü, başta ABD olmak üzere Batı çıkarları doğrultusunda hareket eden Avustralya, Japonya gibi diğer bölge ülkeleri de konuyu yakından takip ediyor. Bu bölgedeki gelişmelerin gelecek yıl küresel ekonomiyi etkilemesi bekleniyor.

Rusya ve batılı ülkelerin karşı karşıya gelmesi, petrol ve emptia fiyatlarının ani düşmesi veya yükselmesi, merkez bankalarının uyguladığı negatif faiz gibi belirsiz politikaların devam etmesi, AB’de popülizmin yükselişi ve Latin Amerikada Brezilya ekonomisinin belirsizliğinin sürmesi, 2017de küresel ekonominin önündeki en büyük risk faktörleri olarak öne çıkıyor.

“Trump belirsizlik oluşturdu”

Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi Uzmanı Altay Atlı, Beyaz Saraydaki görevine 20 Ocakta resmen başlayacak olan seçilmiş Başkan Donald Trumpın taahhüt ettiği korumacı ticaret politikalarına dikkati çekerek, “Bu durum Japonya ve Çin gibi ülkelerde güven sorunu oluşturur. Aynı zamanda bir belirsizlik ortamı oluşmasına yol açar.” dedi.

Atlı, Trump’ın politikalarında 180 derecelik bir dönüş yapması durumunda bile Asyanın büyük ekonomilerinin ABD ile ilişkilerinde daha temkinli davranacağına işaret ederek, “Bu ülkeler ABD’ye fazla bağımlı olmak istemeyecekler, yeni ortaklara yönelecekler.” diye konuştu.

Çinin ekonomide balon oluşmasını engellemek için önlemler aldığını belirten Atlı, “Ancak bunlar kısa vadeli önlemler. Esas mesele hükümetin yapısal reformları ne ölçüde gerçekleştirebileceği. 2017de artık küresel piyasalar, Çinden bu anlamda somut ve büyük adımlar bekliyor olacak.” değerlendirmesinde bulundu.

“Bir ticaret savaşı riski artmış görünüyor”

İş Yatırım Uluslararası Piyasalar Müdürü Şant Manukyan ise Çinin para birimi “yuan”da ani bir devalüasyona gitmesinin gelecek yıl için en büyük risklerden biri olduğunu kaydetti.

Manukyan, İtalya ve İspanya gibi ülkelerde yüksek borçlanma maliyetlerinin, avro bölgesinde kriz korkularını hortlatabileceğini ifade ederek, “2017’de 1994’te olduğu gibi global bir bono hareketi riski de var. Trump’ın, kampanyasında da görev alan Prof. Peter Navarro’yu ticaret ekibinin başına ataması ile ticaret savaşları riski artar. Navarro, NAFTA ve Çin karşıtı görüşleri ile biliniyor. Bunun üzerine bir de cumhuriyetçilerin vergi düzenlemelerinde Dünya Ticaret Örgütü kurallarına uyumlu olmayan maddeleri düşünürseniz bir ticaret savaşı riski artmış görünüyor.” değerlendirmesinde bulundu.

“Korumacı ticaret en fazla Çin ve Meksikaya zarar verir”

Ziraat Bankası ekonomisti Bora Tamer Yılmaz da 2017de Avrupada risklerin yönetilebilir seviyelerde kalmaya devam edeceğini belirterek, popülist partilerin oylarını artırsa bile iktidara gelemeyeceğini savundu.

Yılmaz, İngiltere’nin Brexit kararının ise AB projesinin sonu olarak kabul edilmemesi gerektiğini ifade etti.

Trump’ın söylemleri nedeniyle yükselen ABD getirilerinin gelişmekte olan ülkeler için risk olduğunu anlatan Yılmaz, “ABD’deki kötüleşen bütçe dengesi faiz oranlarını daha yüksek seviyeye çekebilir. Bu durum gelişmekte olan ülkelerin daha yüksek faizle borçlanmasına yol açar. Ayrıca, ülkedeki mali canlanma enflasyonun yükselmesine, bu da Fed’in faiz oranlarını beklenenden daha hızlı artırmasına neden olabilir. Bu durumda yatırımcılar, gelişmekte olan ülke varlıkları için daha yüksek bir primi talep edebilir.” diye konuştu.

Yılmaz, Trump’ın politikalarının en fazla Çin ve Meksika’ya zarar vereceğini ifade ederek, “Avrupa değer zinciri içinde kaldığı için söz konusu korumacı ticaret politikalarının Türkiyeye etkisi sınırlı olacaktır. Trumpun ticaret politikaları üzerinde köklü bir değişim yapmasını beklemiyoruz.” değerlendirmesinde bulundu.

“Petrol fiyatlarındaki ani yükseliş Türkiye için şok oluşturabilir”

Petrol fiyatlarında ani yükselişin Türkiye ekonomisi için olumsuz bir “şok” oluşturabileceğini vurgulayan Yılmaz, “Çünkü enerji fiyatları tüketici sepetinde önemli bir paya sahiptir ve yüksek fiyatlar enflasyonu daha yukarı çekebilir. Ayrıca enerji faturası nedeniyle ülkenin ticaret açığı da artırabilir. Varil başına 50 dolar civarında seyreden fiyatların Türk ekonomisindeki makro göstergeleri kötüleştirmemesi gerektiğini düşünüyoruz. Bununla birlikte, fiyatlar 60 doların üzerine seyrederse, daha yüksek enflasyon oranları ve daha geniş ticaret açığı ile karşı karşıya kalabiliriz.” değerlendirmesinde bulundu.

Print Friendly