Küresel ticaret nereye gidiyor?

(Bu yazı ilk olarak Hedef dergisinin Ekim 2008 sayısında yayınlanmıştır.)

Önce Avrupa Futbol Şampiyonası, sonra da Olimpiyatlar derken spor coşkusuyla dolup taştığımız bir yazı geride bıraktık. Milli takımın son dakika gollerinin ve yüzücü Michael Phelbs’in altın madalyalarının yaşattığı heyecandan belki de tam olarak farkına varamadık ama 2008 yazı, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle ortaya çıkan tek kutuplu dünya düzeninin ilk kez kuvvetli bir şekilde çatırdadığı dönem olarak tarihe geçecek.

Çin, Olimpiyatları çok başarılı bir şekilde organize etti ve madalya sıralamasında da ilk sırada yer alarak istediğini aldı. Ancak Pekin Olimpiyatları ile ilgili olarak vurgulanması gereken daha önemli bir husus var. Çin, sadece yükselişini ve bir süper güç, alternatif bir kutup ya da en azından alternatif bir kutubun temel parçalarından birisi olacağını göstermedi dünyaya. Aynı zamanda bunu kendi istediği şekilde, başkalarının dikte ettiği şartlar değil kendi şartlarıyla yapacağını da hepimize kabul ettirdi. Oyunlar öncesinde insan haklarından, Darfur’dan, Tibet’ten, olumsuz yaşam ve çalışma koşullarından bahsedenlerin büyük çoğunluğu birden susuverdi. Artık bunlardan değil Çin’in başarısından, oyunların partıltısından, Çin’in büyüklüğünden yüceliğinden bahsetmeye başladık hepimiz.

Diğer yandan Rusya, Gürcistan’a girdi. Birçoğumuz neredeyse şok olduysak da, Soğuk Savaş edebiyatı yapmaya başladıysak da Rusya’nın bu hareketi aslında hiç de beklenmedik değildi. Putin, 2004 yılından beri Sovyetler Birliği’nin yıkılmış olmasının ne kadar talihsiz bir durum olduğundan bahsediyordu. Her yıl Mayıs ayında Moskova’da yapılan Zafer Günü kutlamalarındaki geçit törenine 1991’den beri ilk kez bu yıl nükleer başlıklı uzun menzilli füzeleri taşıyan araçlar da katılmıştı. Tüm bu işaretleri okuyanlar için Gürcistan melesi hiç de şaşırtıcı olmadı.

Doha Kalkınma Raundu’nda çözümsüzlük

Bu konular hakkında uzun uzun tartışmak mümkün. Ancak bu yazımızın amacı, 2008 yazının üçüncü önemli gelişmesine, mevcut dünya düzeninin üçüncü çatırdamasına, başka bir deyişle küresel ticaretle ilgili çok taraflı müzakerelerin çöküşüne değinmek. Temmuz ayının ikinci yarısında Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) tarafından İsviçre?nin Cenevre kentinde 35 ülkenin ticaret bakanlarının katılımıyla gerçekleştirilen görüşmelerde bir anlaşmaya varılamadı. Küresel ticareti serbestleştirmeyi ve küreselleşmenin faydalarından gelişmekte olan ülkelerin de yararlanmasını amaçlayan ‘Doha Kalkınma Raundu’, start aldığı 2001 yılından beri düşe kalka devam ettiği bu süreçte belki de bugüne kadarki en büyük darbeyi aldı. Hatırlanacağı gibi tarım sübvansiyonlarının azaltılması ve tarifelerin aşağıya çekilmesi konularında müzakereci tarafların anlaşamamaları nedeniyle görüşmeler Temmuz 2006’da askıya alınmış, ancak Ocak 2007’de devam edilmesine karar verilmişti.

Görüşmelerin tıkanmasının sebebi, aslında 2008 yazında yaşadığımız diğer olaylarla yakından bağlantılı. Belki tüm bu gelişmelerin aslında tek bir sürecin farklı tezahürleri olduğunu söylemek de mümkün. Gelişmekte olan ülkeler, artık mevcut düzene karşı seslerini daha yüksek bir şekilde çıkartıyorlar. Artık daha iddialılar, elleri de daha kuvvetli. Kimi süper güç olmaya soyunuyor, kimi ise gelişmiş ülkelerin ‘serbest ticaret’ dayatmalarına karşı ‘adil ticaret’ talebiyle karşılık veriyor.

Doha Kalkınma Turu’nun tıkanmasının başlıca sebebi tarım ürünlerinin ticaretiyle ile ilgili olarak gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkeler arasında yaşanan görüş ayrılıkları. Aslında ülkeler küresel ticaret ile ilgili birçok konuda uzlaşmaya varmış durumdalar. DTÖ Direktörü Pascal Lamy, müzakereler çerçevesinde 20 başlığın 18’inde anlaşmaya varıldığını, ancak 19.’da tıkanıldığını açıkladı. Bu başlık, özel koruma mekanizmaları(special safeguard mechanisms) ile ilgili.

1994’te başlayan Uruguay Turu ile birlikte tarım alanındaki kotalar ve diğer engeller, doğrudan tarifelere çevrilmiş, ancak ithalatın aşırı şekilde artması nedeniyle mecbur kalınan durumlarda ülkelere özel koruma mekanizmaları kullanarak geçici olarak tarifeleri yükseltme ve bu şekilde kendi üreticlerini koruma imkanı verilmişti. Sorun, geçici olması gereken bu önlemlerin çok uzun sürelerle kullanılmasından kaynaklandı. Doha Kalkınma Turu ile birlikte ise bu önlemlerin kaldırılması değil yeniden şekillendirilmesi amaçlandı.

Müzakereleri durma noktasına getiren de bu önlemlerin ne şekilde reforme edileceğinde anlaşılamaması. Gelişmiş ülkeler özel koruma mekanizmalarında kullanılacak tarife tavanlarının aşağıya çekilmesini istiyorlar. Tarım sektörünün ekonomilerinde daha büyük bir yer teşkil ettiği ve nüfuslarının daha büyük bir kesiminin hayatlarını sürdürmek için tarıma bağımlı oldukları gelişmekte olan ülkeler ise büyük indirimlere yanaşmıyorlar, hatta gıda ve petrol fiyatlarının hızla artmakta olduğu şu dönemde tarifeleri artırarak kendi üreticilerini korumak istiyorlar. Cenevre’deki görüşmelerde bu konuda bir tarafta ABD, diğer tarafta ise Çin ve Hindistan olmak üzere bir kutuplaşmanın iyice belirginleştiği görüldü.

Gelişmiş ülkeler, Çin ve Hindistan’ın başı çektiği hızla büyüyen gelişmekte olan ülkelerin pazarlarına daha rahat bir şekilde girmek isterken gelişmekte olan ülkeler de tarım ürünlerini ABD ve Avrupa pazarlarında daha serbestçe satabilmeyi hedefliyorlar. Bunun mümkün olabilmesi için ise gelişmiş ülkelerin kendi çiftçilerini koruma politikalarından, başka bir deyişle yüksek tarım sübvansiyonlarından vazgeçmesi gerekiyor. Bu konuda ABD’nin ‘ticareti bozan sübvansiyonlar’da indirime giderek toplam 14.5 milyar dolar ile kısıtlamayı kabul etmesi, gelişmekte olan ülkeler açısından olumlu bir gelişme olarak nitelendiriliyor.

Diğer bir sıkıntılı konu olan tarım dışı piyasalara erişim ile ilgili müzakerelerde ise gelişmekte olan ülkeler ise henüz yeni büyümekte olan sanayilerini ve aynı zamanda da gelişmiş ülke pazarlarına ayrıcalıklı erişimlerini ısrarla korumak istiyorlar.

Çok taraflılığa karşı ikili anlaşmalar

Peki şimdi ne olacak? Tabii ki ne DTÖ’nün ne de Doha Kalkınma Turu’nun sonunun geldiğini söylemek en azından şimdilik mümkün değil. Ancak sürecin her tökezlemesinde olduğu gibi Cenevre’deki görüşmelerin tıkanmasının da küresel ticareti etkileyen mevcut bir trendin giderek güç kazanmasını sağladığını söyleyebiliriz. Çok taraflı bir sistem oluşturmak için çabalar sonuç vermedikçe ülkeler iki taraflı ve bölgesel ticaret anlaşmalarına ağırlık veriyorlar. Böylelikle birçok ülkenin çıkarlarını ortak bir paydada bir araya getirmenin zorluğundan kurtularak kendi önceliklerine, kendi koşullarına göre ticaretlerini şekillendirebiliyorlar. Halihazırda dünyadaki toplam ticaretin yarısı iki taraflı anlaşmalar çerçevesinde gerçekleştiriliyor.

Bu aslında çok da arzu edilecek bir durum değil. İki taraflı ve bölgesel anlaşmaları yapmak belki daha kolay ama küçük ülkelerin, fakir ülkelerin buradan kazanacakları fazla birşey yok. Diğer yandan ikili anlaşmalarda siyasi konular çok daha fazla ağır basıyor (bakınız Latin Amerika). Bir ülkenin imzalamış olduğu ikili ve/veya bölgesel anlaşmaların birbirleriyle çelişkili durumlar yaratarak ticareti iyice kilitleyebilmesi de başka bir sıkıntı. Çok taraflı bir ticaret sisteminin geliştirilmesi tüm ülkeler için daha avantajlı olacak, ancak bunun için de öncelikle gelişmiş ülkelerin fedakarlık yapmasıgerekiyor.

Mevcut sürecin adı eğer ‘Doha Kalkınma Turu’ ise, ki ‘kalkınma’ ibaresi ilk kez bu turla birlikte isme eklendi, gelişmiş ülkelerin küresel kalkınmayı ön planda tutmaları ve tamamıyla kendi üreticilerinin çıkarlarına yönelik olarak değil daha dengeli bir çizgide müzakerelere iştirak etmeleri gerekiyor. Bu konuda Endonezya Ticaret Bakanı Mari Elka Pangestu’nun çok isabetli bir tespiti var: ‘Zengin ülkelerin küresel ticaretten daha büyük pay alma umutlarının, mevcut ticaret turunun kalkınma hedeflerine göre arka planda kalması gerekiyor.’ Şu anda Avrupa’nın bu çizgiye ABD’ye nazaran daha yakın bir duruş sergilediğini belirtmekte de fayda var.

ABD seçimleri

Küresel ticaretin geleceğini sorgularken kısa vadede bakmamız gereken bir yer daha var: yaklaşan ABD seçimleri. 2007 yılında ABD’nin toplam dış ticareti 1.2 trilyon doları ihracat ve 1.9 trilyon doları ithalat olmak üzere 3.1 trilyon olarak gerçekleşti. Şüphesiz ki, ABD küresel ticareti şekillendiren en büyük güç. Dolayısıyla, Kasım ayında işbaşı yapacak olan yeni yönetimin bakış açısı ve politikaları küresel ticaretin geleceğinde önemli rol oynayacak.

Seçimin sonucunu tahmin etmek çok güç ancak adayların ticaret konusundaki pozisyonlarına bakmamız mümkün. Demokratların adayı Barrack Obama, ABD’li ihracatçıların haksız rekabetten korunması ve yabancı pazarlara rahat girebilmeleri için DTÖ’ye baskı yapılması gerektiğini savunuyor. Başta Çin olmak üzere dışarıdan gelen ucuz ithal ürünlerine karşı ise korumacılıktan ziyade eğitim programları ve benzeri girişimlerle ilgili sektörlerin rekabet gücünün artırılması gerektiğini düşünen Obama, ABD ve Meksika’nın işçilerine haksızlık yarattığını ve istihdam kaybına yol açtığını ileri sürdüğü NAFTA’da revizyona gidilmesi gerektiğini vurguluyor. Cumhuriyetlerin adayı John McCain ise ABD’de tarım alanında tarifelerin ve sübvansiyonların azaltılmasını ancak bunun karşılığında da ABD’nin tarım ürünlerinin diğer pazaralara daha rahat girebilmesinin sağlanmasını istiyor. McCain, ticaret anlaşmalarına çevre ve insan hakları gibi konularla ilgili koşulların konulmasına ise karşı. Başka bir deyişle, Obama ile McCain ile küresel ticaret konusunda benzer görüşlere sahipler ve kim Başkan seçilirse seçilsin, eğer söylediklerini yaparlarsa, ABD’nin Doha Kalkınma Turu’nun hayata döndürülmesinde ve çok taraflı ticaret sistemimin geliştirilmesinde daha olumlu ve uzlaşmacıbir tutum izlemesi muhtemel.

Türkiye’nin konumu

Türkiye’nin Doha Kalkınma Turu’ndaki konumuna da bir göz atmakta fayda var. Tarım dışı piyasalara erişim konusunda Türkiye, Avrupa Birliği’ne paralel bir tutum izliyor. Halihazırda Gümrük Birliği üyeliği nedeniyle pazarı birçok üretici ülkeye açık olan Türkiye, gelişmekte olan ülkelerin de pazarlarını daha fazla açmalarını hedefliyor. Tarım konusunda ise farklı bir durum söz konusu. Bu alanda Türkiye, pazar açılımının mümkün olduğunca az olması ve gelişmekte olan ülkelere daha fazla esneklik sağlanması taraftarı. Türkiye, bu konuda G33 adı verilen ve tarım sektöründe ticaretin serbestleştirilmesine muhalif ülkelerin oluşturduğu grubun bir üyesi olarak Çin ve Hindistan’ın başı çektiği gelişmekte olan ülkelerin safında yer alıyor.

Türkiye açısından küresel ticaret çerçevesindeki en önemli konulardan birisi de tekstil ve hazırgiyim ticareti. Kotaların 2005 yılında kalkmasından bu yana küresel tekstil ve hazırgiyim üretimi ve ticareti, büyük yapısal değişiklikler geçirdi ve geçirmeye devam ediyor. Çin, kotaların geçici olarak tekrar uygulanmasına rağmen üretimini ve ihracatını artırıyor. Diğer yandan Çin’den bile daha ucuz maliyet sağlayabilen gelişmekte olan Asya ülkeleri de kota sonrası dönemin galipleri olarak ön plana çıkıyorlar. Bangladeş, Kamboçya, Endonezya ve Vietnam bu ülkelerin başında geliyor. Diğer yandan Mısır ve Fas’ın başını çektiği Kuzey Afrika ülkelerinde de bu alanda ciddi bir büyüme söz konusu. ABD, AB ve Hong Kong ile Kore gibi Asya’nın gelişmişülkeleri ise kan kaybetmeye devam ediyorlar.

Tüm bu gelişmeler bizlere hızlı yapısal değişiklikler karşısında kendilerini mağdur durumda gören ülkelerin ikili bazda korumacı önlemlerle zaman kazanmaya çalıştıklarını, ancak uzun vadede küresel tekstil ve hazırgiyim ticaretinde dengelerin oturmasının ve tüm tarafların tatmin olabileceği bir sistemin yerleşmesinin için ancak çok taraflı bir yapının geliştirilerek olgunlaşması yoluyla mümkün olabileceğini gösteriyor.

Tesktil ve hazırgiyim, her ne kadar çok taraflı bir yapıdan en fazla fayda sağlayacak sektörlerin başında gelmekteyse de, Doha Kalkınma Turu’nun gündeminde ilk sıralarda yer almıyor. Bununla birlikte Türkiye’nin bu alanda DTÖ nezdinde en aktif ülkelerden birisi olması da memnuniyet verici bir durum. Son olarak Türkiye, kotaların kalkmasından bu yana tekstil sektöründe yaşanan gelişmelerle ilgili olarak uluslararası kuruluşlar tarafından yapılan çalışmaların bir araya getirilerek DTÖ’de tartışmaya açılmasını ve tekstil ile ilgili kuralların şekillendirilmesinde bu çalışmalardan fayda sağlanmasını teklif etti ve 1 Temmuz 2008’deki konsey toplantısında da bu teklifini yineledi.

Sonuç olarak küresel ticaretin herkes için faydalı olması için Doha Kalkınma Turu’nun canlandırılması ve ikili anlaşmalar yerine çok taraflı bir düzenin güç kazanması gerekiyor. Ticaret engelleri gerçek anlamda sadece çok taraflı olarak ve kimseyi dışarıda bırakmadan, ayrımcılık yapmadan azaltılabilir. Bu olmayınca, belki ikili anlaşmalarla kısa vadeli kazançlar sağlanılabiliyor ve gün kurtarılabiliyor. Ancak sorunlar tam olarak çözülemiyor. Bunun en güzel kanıtı da yaşamakta olduğumuz gıda ürünleri ve petroldeki yüksek fiyat artışları.

Peki nasıl başaracağız bunu? Doha nasıl canlanacak? Cenevre’de görüşmelerin tıkanmasıyla ilgili olarak Arjantin Dışişleri Bakanı Jorge Taiana, başarısızlığın sebebinin ‘sanayileşmiş ülkelerin az verip çok almak istemeleri ve bunun da gelişmekte olan ülkeler tarafından kabul edilmemesi’ olduğunu söyledi. Taiana, durumu çok güzel özetliyor ve Doha’nın kurtarılabilmesi için de bu durumun değiştirilmesi, herkesin ne kadar veriyorsa o kadar almayı kabul ettiği bir düzenin (ki buna istisnalar yapıalacaksa bu gelişmiş değil gelişmekte olan ülkeler için olmalı) oluşması ve ‘Doha Kalkınma Turu’ derken ‘kalkınma’ kelimesinin altının çizilmesi gerekiyor. Bunun ne ölçüde ve ne hızda gerçekleşeceğini ise zaman gösterecek.

Print Friendly, PDF & Email
Bu yazı Ekonomi, Uluslararası İlişkiler kategorisine gönderilmiş ve , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.