Kalkınma ile Demokrasi Arasında Çin

resim.aspDemokrasi ile kalkınma arasındaki ikilem siyaset bilimi ve siyasi iktisat literatürlerinde sıklıkla karşılaşılan konuların başında geliyor. Buna göre demokrasinin özünde olan çoğulcu katılım, farklı görüş ve çıkarların uzlaşmasını gerektirmekte, bu da politika yapım ve uygulama süreçlerini yavaşlatmaktadır. Bu sebeple demokrasinin yüksek oranlı ekonomik kalkınma için elverişli bir ortam sağlamadığı düşünülmekte; buna karşılık otoriter rejimlerde kararların tek elden alınması nedeniyle daha yüksek bir istikrar sağlandığı, bu durumun da kalkınma sürecine hız kazandırdığı ileri sürülmektedir. Dolayısıyla demokrasi ile kalkınma arasında bir ikilem olduğu, ikisini birden elde etmenin zor olduğu ve ülkelerin birisini seçmek durumunda bulundukları vurgulanmaktadır.

Demokrasi ile kalkınma arasındaki ikilem özellikle Çin örneğinde çok tartışılıyor. 1970’lerin sonlarından itibaren ekonomisini serbestleştiren ve dünyaya açılmaya başlayan, düşük maliyetli üretimin sağladığı rekabet avantajıyla ihracatını hızla artırıp bir yandan da ağır sanayi ve altyapı yatırımlarıyla çift haneli büyüme oranlarını yakalayan Çin’in bu başarısının temel sebeplerinden birisi olarak tek parti sisteminin sağladığı siyasi istikrar ve toplumsal düzen gösteriliyor. 1970’lerin sonunda ve 1980’lerde bir yandan Sovyetler Birliği’ndeki gelişmeleri de yakından takip eden Çin yönetimi ekonomi ve siyaset alanında kademeli olarak açılımları düşünmeye başladı ve ekonomik ile siyasi açılımlar arasında bir denge oluşturma amacını güttü. 1989’daki öğrenci ayaklanmaları ve Tiananmen Olayı’ndan sonra ise siyasi reform konusu rafa kaldırıldı, hangi şartlar altında olursa olsun siyasi istikrarı Komünist Parti’nin devamlılığı üzerinden sağlama ve bu şekilde temin edilecek toplumsal düzen üzerine ekonomik reformları inşa etme yoluna gidildi.

Çin’in 1989 modeli

1989’da yapılan tercih Pekin nezdinde halen geçerliliğini koruyor. Ancak ülkenin ulaştığı kalkınmışlık noktasında, Çin’in dünyanın en büyük ikinci ekonomisi haline geldiği günümüzde çeyrek aşırı aşan bir geçmişi olan bu toplumsal mukavelenin sürekliliği tartışılıyor. Bu çerçevede ağırlıklı olarak öne sürülen argüman ise şöyle: Ekonomik refah arttıkça Çin toplumu gelişiyor, ihtiyaçları farklılaşıyor, ekonomik özgürlüklerin yanı sıra siyasi özgürlükler için de talepleri artıyor, bu durum da Komünist Parti üzerinde bir baskı oluşturuyor. Bu argümana göre Komünist Parti’nin tek parti yönetimi olarak meşruiyetini sürdürebilmesi için bu taleplere karşılık vermesi, başka bir deyişle demokrasi-kalkınma ikileminde ibreyi artık biraz daha demokrasi tarafına kaydırması gerekiyor.

2008 yılında dönemin başbakanı Wen Jiabao uluslararası bir televizyon kanalına verdiği mülakatta siyasi açılımların önemine değinmiş ve üç konunun önemini vurgulamıştı: Demokratik seçim sisteminin geliştirilerek gücün halka ait olmasını ve devlet gücünün halka hizmet için kullanılmasının sağlanması; hukuk sisteminin güçlendirilerek kanunun üstünlüğünün sağlanması; ve devletin halkın ve basının denetimine tabi olarak kamuda şeffaflığın sağlanması. 2012 yılında ise Wen söyleminin daha da keskinleştirdi ve siyasi reformlar olmadan ekonomik alandaki kazanımların da yitirilebileceğini, bununla birlikte siyasi reformların partiyi ve hükümeti de kapsaması gerektiğini ve tüm bu reformlar gerçekleştirilmez ve toplumda baş gösteren sıkıntılara çözüm getirilemezse Kültür Devrimi’nin yol açtığı trajedinin tekrar yaşanacağını ifade etti. Her ne kadar Hu Jintao-Wen Jiabao ikilisinin görev süresi bittikten sonra mevcut Xi Jinping-Li Keqiang yönetimi tarafından benzer ifadeler kullanılmadıysa da, hatta birçok açıdan siyasi açılımların gerçekleştirilmesi bir tarafa, kısıtlamaların ve otoriterliğin arttığı söylenebilirse de Wen’in ifadeleri Komünist Parti’nin bir yandan ekonomik kalkınmanın sürdürülebilirliğini sağlarken diğer yandan da siyasi açıdan reform ihtiyacının bilincinde olduğunu gösteriyor.

Komünist Parti aslında siyasi açıdan reforma, yeniliklere tamamen kapalı bir yapı değil. Özellikle son on beş yıldır parti de devlet organları da ciddi bir değişimden geçti. Parti içi süreçler düzenlendi, daha katılımcı bir hale getirildi; bunun dışında partinin kapıları iş çevrelerine ve diğer kesimlere açıldı. Tüm bunların yanı sıra başta ticaret hukuku, mülkiyet hakları, sivil haklar ve genel olarak yargı alanında iyileştirmeler yapıldı. Çin’den beklenmesi gereken bugünden yarına Batı tarzı bir liberal demokrasi haline dönüşmesi değil, kendi sisteminde ve kendi koşulları içerisinde iyileştirmeler yapması olmalı. Ancak bu konuda da ne kadar bir aşama kaydedildiği tartışılabilir. Bu boyuttan bakıldığında da pek iyimser olamayan gözlemcilerin sayısı oldukça fazla. Örneğin tanınmış Çin uzmanı David Shambaugh, geçtiğimiz aylarda yayınlanan bir makalesinde, Xi Jinping’in giderek otoriterleşen tarzının ve gerek muhalif seslere gerekse yolsuzluğa karşı sert bir tutum uygulayarak partinin gücünü koruma çabalarının aslında Çin’deki sistem ve toplum üzerinde ağır bir baskı oluşturarak kırılma noktasına götürdüğünü yazdı. Bu şekilde düşünenlerin sayısı hiç de az değil.

Kalkınma için demokrasi

Shambaugh’a katılsak da katılmasak da, Çin’in demokrasi ile kalkınma arasındaki ikilem içerisindeki konumunu anlayabilmek ve resmin tamamını görebilmek için tartışmayı siyasi reformlar ve toplumsal talepler ekseninden çıkartıp, bir de siyasi iktisat boyutuyla ele almak gerekiyor. Komünist Parti’nin siyasi istikrar ve kendi devamlılığı ile ilgili endişelerinden bağımsız olarak Çin’in ekonomik dönüşüm sürecini sürdürülebilmesi için demokratikleşme yoluna gitmesi, en azından bu yönde adımlar atması gerekiyor.

Çin, düşük maliyetli ve düşük katma değerli emek yoğun üretimle bugüne kadar yüksek bir büyüme sağladı, ancak gelmiş olduğu noktada artık teknoloji yoğun ürünlere, yükse katma değerli üretime geçiş yapması gerekiyor. Çin ekonomisinin karşısındaki en büyük meydan okuma bu ve Komünist Parti de durumun bilincinde. Son yıllarda açıklanan tüm plan ve raporlarda bu konuya değinildiğini, dönüşümün gerçekleştirilebilmesi için yol haritaları çıkartıldığını görüyoruz. Ancak bu şekilde bir dönüşüm öncelikle girişimciliğin ve rekabetçiliğin ön plana çıkmasını, ekonomide devletin görünmez elinden ziyade piyasa dinamiklerinin belirleyici olduğu bir yapıyı gerektiriyor. Böyle bir yapı da ancak demokratik kurumlarla sağlanabilir. Başka bir deyişle Çin demokratik açılımlara sadece toplumdan bu yönde talepler oluştuğu veya küresel ortam bunu gerektirdiği için değil, aynı zamanda ekonomik kalkınmasının sürdürülebilirliği çerçevesinde elzem olan yaratıcı, üretken, yenilikçi ve girişimci güçlerin ortaya çıkartılması için ihtiyaç duyuyor. Wen Jiabao’nun “siyasi reformlar olmadan ekonomik alandaki kazanımların da yitirilebileceği” şeklindeki ifadesi bu açıdan bakıldığında tam olarak yerine oturuyor.

İktisatçı Jagdish Bhagwati, demokrasi ile kalkınma arasındaki ikilemin kaçınılmaz bir durum olmadığını, demokrasinin piyasalar ve rekabetçilik ile birlikte geliştiğinde ekonomik büyümeye ciddi anlamda katkı sağlayacağını; demokrasinin kurumlarıyla piyasa ekonominin bir araya gelmesiyle sadece mal ve hizmetlerin değil, teknolojinin, fikrilerin ve bilginin akışının kolaylaşarak kalkınmanın sürdürülebilir hale getirebileceğini bildiriyor. Çin’in de gelinen noktada tam olarak böyle bir döngüye ihtiyacı var. Komünist Parti gerekli açılımları sağlayabildiği ölçüde hem Çin’i daha ileriye taşıyabilecek hem de kendi meşruiyetini devam ettirebilecek.

Print Friendly, PDF & Email
Bu yazı Ekonomi, Siyaset kategorisine gönderilmiş ve , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.