Çin, Küresel Ekonominin Yeni Egemen Gücü mü?

basliksiz-1-1466020950Çin, 2015 yılı verilerine göre 11 trilyon dolarlık toplam milli geliri ile dünyanın ABD’den sonraki en büyük ikinci ekonomisi konumunda; aynı zamanda dünyanın en fazla ihracat yapan ülkesi ve en büyük ithalatçılar liginde de yine ABD’den sonra ikinci sırada yer alıyor. Çin ekonomisi reform ve dışa açılmanın başladığı 1970’lerin sonundan yakın bir geçmişe kadar çift haneli oranlarda büyüdü ve küresel ekonominin başat aktörlerinden birisi haline geldi. Bugün ise büyümesi nispeten hız kesmiş olsa bile Çin, yüzde 6-7 aralığında büyümesini sürdürüyor ve küresel ekonominin dengeleri üzerinde belirleyici oluyor.

Çin ekonomisinin ulaşmış olduğu ölçek, ABD’den sonra dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olması ve hatta milli gelir/alım gücü paritesine göre hesaplandığında ilk sıraya yükselmesi, beraberinde Çin’in küresel ekonomi üzerindeki ABD egemenliğine meydan okuyan bir güç olup olmayacağı sorusunu getiriyor. 2008 yılında ABD piyasalarında patlak veren ve tüm dünyayı etkileyen küresel kriz, liberal piyasa ekonomilerinin bir kriziydi ve bu süreçten Çin gibi devletin baş aktör olarak tüm kontrolleri elinde bulundurduğu bir kapitalizm modelini uygulayan ülkeler daha az hasarla çıktılar. Kuramsal düzlemde Çin modelinin, Batı’nın uyguladığı liberal modele göre üstün olup olmadığı tartışıladursun, uygulama alanında Çin’in bölgesel ticaret entegrasyonu, küresel ekonomik yönetişim ve uluslararası parasal sistem konularında öncülük ettiği girişimler, Pekin yönetiminin küresel liderlik yönünde isteğini ortaya koyduğunu gösteriyor. Ancak ABD’nin egemenliğinin sona erdiğini ve Çin’in yeni egemen güç haline gelmekte olduğunu ilân etmeden önce bahsi geçen girişimleri mercek altına almak gerekiyor.

Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) kapsamında çok taraflı ticaret serbestleşmesine yönelik müzakerelerin çıkmaza girdiği günümüzde, ikili ticaret anlaşmaları ve bölgesel ticaret entegrasyonu projeleri hız kazanmış durumda. ABD’nin başı çektiği Trans-Atlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı (TTIP) ile Trans-Pasifik Ortaklığı (TPP) projeleri, söz konusu ülkenin küresel ticaret üzerindeki etkisini artıracak girişimler olarak öne plana çıkıyorlar. TTIP, ABD ile Avrupa Birliği’ni bir araya getirirken, TPP ise Pasifik Okyanusu’nun her iki kıyısında yer alan, ancak Çin’in aralarında bulunmadığı toplam on iki ülkeyi bir ticaret alanı kapsamında birleştiriyor.

TTIP/TPP bir ABD projesi olarak görülürken, Çin’in buna cevabı iki farklı koldan şekilleniyor. İlk olarak Asya’da alternatif bir ticaret alanı projesi olan Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık (Regional Comprehensive Economic Partnership–RCEP), 2013 yılında müzakere edilmeye başlandı. Çin’in öncülüğündeki bu girişimde, Güneydoğu Asya Ülkeleri Örgütü’nün (ASEAN) on üyesi; Japonya, Güney Kore, Hindistan, Avustralya ve Yeni Zelanda yer alıyor. İkinci olarak ise Çin’in Yeni İpek Yolu projesi, Asya ile Avrupa’yı ticaret ve yatırım üzerinden, ancak Çin’in öncelikleri doğrultusunda birleştirmeyi hedefleyen bir inisiyatif olarak sürdürülüyor. TTIP, TPP ve RCEP gibi projelerim hayata geçebilmeleri için onay süreçlerinin tamamlanması lazım ve bu da hiçbiri için kolay bir süreç olmayacak. Yeni İpek Yolu da iddialı bir proje, ancak henüz ilk aşamalarında ve birçok  belirsizlik taşıyor. ABD’nin küresel ticaret entegrasyonuna yönelik girişimlerine Çin kendi projeleriyle karşılık veriyor, ancak halen somut olarak işlerlik kazanmamış bu projelerin gelecekte küresel ekonominin dengelerini nasıl değiştireceği konusundaki ileri sürülen fikirler şimdilik tahmin ve temenninin ötesine gidemiyor.

Küresel ekonomik yönetişim mevcut yapısı, İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma ve o günden bugüne de her ne kadar küresel ekonomi hızla büyümüş, teknoloji ve üretim hızla gelişmişse de, kendisini pek de yenileyememiş bir yapı. Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası gibi kurumlar, halen kuruldukları dönemin güç dağılımını yansıtır nitelikteler. IMF içerisindeki oy dağılımına bakıldığında ABD’nin yüzde 16,7 ile ilk sırada yer aldığı, Çin’in oy oranının yüzde 6,1, diğer bir örnek olarak Almanya’nın oy oranının ise yüzde 5,4 olduğu görülüyor. Sahip olduğu oy oranı sayesinde ABD, IMF içerisindeki tek veto gücüne sahip üye ülke konumunda. IMF ve Dünya Bankası gibi kurumlar, küresel ekonominin geleceği için çalışırken, diğer yandan da ABD etkisi altında yer alıyorlar ve ABD’nin egemen gücünü sürdürmesine hizmet ediyorlar. Çin ise bir yandan IMF ve Dünya Bankası’nda reform yapılması gerektiğini savunuyor, diğer yandan da Asya Altyapı Yatırım Bankası (AIIB) gibi kendi kurumlarını devreye sokuyor. Ancak bu alanda da tüm girişimlerine rağmen Çin, henüz ABD’nin nüfuzundan çok uzak bir durumda.

Çin, kendi ekonomik büyümesine paralel olarak para birimi yuanın da uluslararası parasal sistem içerisinde etkili bir konuma gelmesi için çaba gösteriyor. Geçen yılın Kasım ayında IMF’nin Yuan’ın rezerv para statüsünü onaylayarak SDR sepetine dahil etmesi önemli bir gelişme. Son olarak Çin’in yuan cinsinden altın sabitlemesini başlatması da bu anlamda dikkat çekici bir uygulama. Çin, Türkiye de dahil olmak üzere birçok ülkeyle ticaret dolar ya da euro ile değil de yerel para birimleriyle yapılması için anlaşmalar imzaladı ve uluslararası ticarette yuan kullanımı da artıyor. Ancak halen küresel ticaretteki tüm ödemelerin yüzde 45’i Amerikan doları, yüzde 28’i de euro ile yapılıyor. Yuanin payı ise sadece yüzde 2. dünyadaki tüm ülkelerin döviz rezervlerinin toplamında doların payı ise yüzde 60’ın üzerinde. Çin’in kendisi dahi döviz rezervlerinin büyük bir kısmını dolar cinsinde tutuyor. Dolayısıyla doların tahtının Çin yuanı tarafından sarsılacağı gibi tahminlerde bulunmak için de henüz çok erken.

Çin, ekonomik olarak büyük bir güç ve küresel ekonomi üzerindeki etkisini artırmak için de girişimlerde bulunuyor. Bununla birlikte Çin ekonomisi esas olarak kendi içerisinde bir dönüşüm sürecinde. Çin, büyümesinin sürdürülebilirliği için yaklaşık otuz yıl boyunca yüksek büyüme oranları getiren düşük maliyetli emek-yoğun üretim, ihracat ve yüksek tasarruf oranları ile finanse edilen büyük ölçekli altyapı ve ağır sanayi yatırımlarından, ihracatın yanında iç tüketime ağırlık veren, yatırımlarda nicelikten çok niteliği, sermaye ve teknoloji yoğun üretimi ön planda tutan bir modele geçiş yapmak için çaba sarf ediyor. Bu bir gecede değil, zaman yayılarak şekillenen bir dönüşüm olacak ve Çin’in ABD gibi küresel ekonomi üzerinde egemenlik kuran bir güç olup olamayacağını tartışabilmemiz için öncelikle bu dönüşümün başarıyla tamamlanması gerekecek.

(Bu yazı ilk olarak 16 Haziran 2016 tarihli Karar gazetesinde yayınlanmıştır.)

Print Friendly, PDF & Email
Bu yazı Ekonomi kategorisine gönderilmiş ve , , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.