"Tarih" kategorisindeki yazıları görüntülüyorsunuz

Yetmiş yıl önce bugün ABD Hava Kuvvetleri’ne bağlı bir uçaktan Japonya’nın Hiroşima kentine atom bombası atıldı. Üç gün sonra ise diğer bir Japon kenti olan Nagazaki atom bombasının hedefi oldu. Her iki kentte on binlerce sivil hayatını kaybetti, çok daha fazlası sakat kaldı, radyasyonun etkisi yıllar boyunca sürdü ve insanlara zarar verdi. Tarih kitaplarında bu atom bombalarından sonra Japonya’nın teslim olduğunu ve İkinci Dünya Savaşı’nın sona erdiğini okuduk hep. Ancak bu trajedilerin yetmişinci yıldönümünde bir kez daha sorguluyoruz: Japonya’ya atom bombalarının atılması gerekli miydi? Savaş bu bombalar olmadan da sona erdirilemez miydi?

H21ABD’de atom bombasının gerekliliğini savunanlar yetmiş yıldır aynı tezi öne sürüyorlar. Atom bombaları atılmasa, savaş daha uzayacak, Almanya’nın olduğu gibi Japonya’nın da işgali gerekecek ve Japonlar kanlarının son damlasına kadar fanatikçe mücadele edecekleri için insan kaybı çok daha fazla olacaktı. Bu teze göre atom bombaları nedeniyle birçok Japon sivil öldü, ama daha fazla sivil ve askerin, özellikle de ABD askerlerinin ölmesi engellenmiş oldu. Bu tez iki açıdan sorunlu. İlk olarak atom bombası sadece atıldığı gün değil, radyasyon yüzünden yıllar boyunca ölümlere ve sakatlıklara yol açtı. Atom bombası atarak ABD’nin verdiği zarar, savaş devam etmiş olsa yaşanacak olan kayıplardan kesinlikle çok daha fazla oldu. Tabii ABD açısından şöyle bir durum var: her ne kadar çok daha fazla insan öldüyse de, ABD askerlerine hiç zarar gelmemiş oldu. Bu tabii ki hiç insancıl bir yaklaşım değil, ancak bombanın atılması kararını veren Truman yönetiminin düşünce tarzını bir ölçüde olsa açıklıyor: Amaç hem savaşı en kısa zamanda bitirmek hem de insan kaybını ABD askerlerinin değil Japon sivillerin üzerine yıkmaktı.

Atom bombası sayesinde savaşın daha kısa sürede sona erdirildiği ve böylece daha fazla can kaybının önüne geçilmiş olduğu tezi, 1945 yazına gelindiğinde Pasifik’teki savaşın sona ermesi için atom bombası ya da Japonya’nın ABD güçleri tarafından savaşarak ele geçirilmesinden başka bir yol olmadığı varsayımına dayanıyor, ki bu varsayım da sorunlu. Belki biraz daha uzun vakit alacak ancak insan kaybını azaltacak stratejiler de denenebilirdi. İlk akla gelen Japonya’nın topyekun ambargo altına alınarak teslim olmaya mecbur edilmesi oluyor. Bu yol tercih edilse belki savaş 1946’nın ortalarına kadar devam edecekti, ancak atom bombalarının yarattığı trajedi yaşanmayacak ve kayıp sayısı Japon siviller açısından ama özellikle de ABD askerleri açısından çok daha kısıtlı seviyede kalacaktı.

O halde ABD bombaları neden attı? ABD bombayı icat etmişti ve neye sahip olduğunu, başka bir deyişle neye muktedir olduğunu göstermek istiyordu denebilir. Bu bağlamda ileri sürülen ve bombayı atma kararını savaşın ortasından, yaklaşık 1943’ten itibaren belirginleşmeye başlayan ABD-SSCB rekabeti ile ilişkilendiren tezler var. Birinci teze göre savaşın mümkün olduğunca çabuk bitirilmesi gerekiyordu, aksi taktirde Batı’da Nazi belasından kurtulan SSCB, Japonya’ya savaş ilan edecek ve coğrafi yakınlığından faydalanarak Japonya’yı işgale başlayacaktı. Bu da savaş sonrasında ABD için sıkıntılı bir durum oluşturacak, hatta Kore yarımadasında yaşanan bölünmenin bir benzerinin Japonya’da da meydana gelmesine sebep olacaktı. İkinci teze göre, atom bombası savaş sonrası SSCB ile yaşanacak olan rekabette bu ülkeye daha en baştan bir gözdağı verilmesi, başka bir deyişle Soğuk Savaş’a bir adım önde başlamak için atıldı. Her iki tez de yeterince dayanağa sahip değil. SSCB, Japonya’ya 8 Ağustos 1945’te, yani Hiroşima’dan iki gün sonra, Nagazaki’den bir gün önce savaş ilan etti. Ancak bu karar çok daha önceden müttefiklerle birlikte alınmıştı ve savaş ilanı karşılığında SSCB, Kuril Adaları’nı aldı. SSCB, bombaya rağmen Japonya’yı işgal edebilir, ABD ile bir paylaşım mücadelesine girebilirdi. Ancak bunu, yeni bir sıcak savaşı kaldıracak gücü kalmamıştı. Bomba atılsa da atılmasa da, SSCB Japonya’yı işgal etmeyecekti. Diğer yandan bombayla SSCB’ye gözdağı verilmesi gibi bir tez de yeterli dayanağa sahip değil, çünkü SSCB, ABD’nin atom bombasına sahip olduğundan çoktan haberdardı ve kendisi de nükleer silah kapasitesine sahip olmak için çalışmalara başlamıştı.

Uzun lafın kısası, atom bombasını meşruiyet kazandırmak için öne sürülen tezler zayıf kalıyor. Neden tek bir tane değil de arka arkaya iki bomba atıldığı, Hiroşima’dan sonra Nagazaki’ye de atom bombasının neden atıldığı konusunda ise ortada bir meşruiyet kazandırma çabası bile yok. Hiroşima güç bela da olsa açıklanmaya çalışılırken, Nagazaki’yi hiçbir şekilde açıklamak mümkün değil. ABD, savaştaki amaçlarına atom bombası kullanmadan da ulaşabilirdi. Hele hele iki bombanın arka arkaya atılmasının tek bir izahatı bile yok.

Yetmiş yıl sonra bugün Hiroşima ve Nagazaki’den ne öğrendiğimize bakınca çok da bir mesafe alamadığımızı görüyoruz. Dünya tarihinde nükleer silahların tek kullanıldığı yer Hiroşima ve Nagazaki, sonrasında bu silahlar sivil ya da askeri hedeflere karşı hiç kullanılmadı. Ancak dünya üzerinde 2015 yılı itibariyle halen 15,850 parça nükleer silah var, ve bunların büyük çoğunluğu ABD ile Rusya’nın elinde. Bu silahların 4,300’ü kullanıma hazır durumda tutuluyor. Nükleer silahların kullanılmak için olmadığı, varlıklarıyla karşı taraf üzerinde caydırıcılık yarattığı düşüncesi ise çok basit bir soruya cevap veremiyor: karşılıklı olarak nükleer silahlara sahip olup diğer tarafı caydırmayı amaçlamaktansa dünya üzerinde hiç bir nükleer silah olmasa dünya daha barışçıl bir yer olmaz mı? Elbette olur, ancak karşılıklı güvensizlik nükleer silahların tamamen kaldırılmasını engelliyor. İşin kötü tarafı 1970’den beri yürürlükte olan Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması, bu güvensizliğin ortadan kaldırılmasını sağlamak bir yana devam etmesine yol açıyor. Anlaşmaya göre nükleer silahları olmayan ülkeler silahlanmayacak, nükleer silah sahibi ülkeler ise nükleer enerjinin barışçıl kullanımı konusunda diğer ülkelerle işbirliği yapacak, nükleer silahlarının azaltılması konusunda ise elinden geleni yapacak. Anlaşma beş ülkeyi (ABD, Fransa, İngiltere, Çin, Rusya) nükleer güç olarak tanıyor. Kuzey Kore anlaşmadan çekildi, Hindistan, Pakistan ve İsrail ise hiç imzalamadı. 27 Nisan-22 Mayıs 2015 tarihlerinde Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması Gözden Geçirme Konferansı yapıldı, taraflar son beş yıldaki gelişimi değerlendirdiler, ancak nükleer silahların tamamen elimine edilmesi konusunda bir karar taslağı üzerinde uzlaşmayı başaramadılar.

Hiroşima’da yapılan gerçekleştirilen anma törenlerinde Japonya Başbakanı Shinzo Abe ülkesinin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi nezdinde nükleer silahların tamamen yasaklanması için bir öneri sunacaklarını açıkladı. Ancak Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nın meşrulaştırdığı ikiyüzlülük, başka bir deyişle bir yandan ülkelere “nükleer silah yapamazsın” derken diğer yandan bazı güçlerin nükleer silah bulundurmalarına müsaade edilmesi sürdükçe bu tür önerilerin sonuç getirmesi zor gözüküyor. Hiroşima ve Nagazaki’nin ardından yetmiş yıl geçtikten sonra da insanoğlu gereken dersleri alabilmiş değil, umalım ki yüzüncü yıl geldiğinde durum farklı olsun.

PPP96846573

Print Friendly

İkinci Dünya Savaşı sırasında Japon donanmasının en büyük iki savaş gemisinden birisi olan ve 24 Ekim 1944 tarihinde ABD savaş uçakları tarafından Filipinler açıklarında batırılan Musashi zırhlısının yeri 71 yıl sonra tespit edildi. ABD’li milyarder ve Microsoft’un kurucularından Paul Allen’ın ekibiyle birlikte sekiz yıldır sürdürdüğü çalışmalar sonucunda bulunan Musashi’nin sualtı fotoğrafları Allen’ın twitter hesabı üzerinden yayınlandı.

Musashi zırhlısı savaş sırasında

Musashi zırhlısı savaş sırasında

“Çocukluğumdan beri İkinci Dünya Savaşı tarihi beni çok etkilemiştir” diyen Paul Allen, bu keşif ile askeri tarih ve sualtı arkeolojisi alanlarına önemli bir katkıda bulunmuş oldu. Ancak Musashi’nin bulunması bir tartışmayı tekrar alevlendireceğie benziyor. Denizler altında, yakın ve daha uzak geçmişteki savaşlardan kalan batıklarda tam olarak neler var? Denizlerde yapılan savaş batıklarına yönelik çalışmalar nasıl bir amaç taşıyor?

Şöyle düşünelim. Gelibolu Yarımadası çoğumuzun sık sık ziyaret ettiği, Birinci Dünya Savaşı’nın izlerini halen taşıyan, çok etkileyeci bir coğrafya. Burada yürürüken hala savaşın kalıntılarıyla karşılaşıyorsunuz. Mermi kovanları, şarapnel parçaları, düğmeler, kemer tokaları, ve hatta benim birkaç yıl önce bir yaz günü Tekke Koyu’nda bulduğum ve hemen bulduğum yere gömdüğüm kafatası parçası gibi… Çanakkale’de savaşın üzerinden yüz yıl geçti ve yüz yıl boyunca insanlar sürekli bu topraklarda yürüdüler, bir şeyler buldular, hatıra olarak aldılar, müzeye teslim ettiler, ya da buldukları yere bıraktılar. Çok büyük çoğunluğu saygısını gösterdi, küçük bir kısmı maddi kazanç amacı güttü. Denizlerin altındaki batıklarda ise böyle bir durum yok. Batan gemilere on yıllar boyunca insan eli değmiyor, sadece okyanusun etkileri aşındırıyor. Bu yüzden de batık gemilere ilk ulaşanlar, gemi battığı anda üzerinde bulunan materyali, tuzlu syun ve deniz canlılarının etkisine maruz kalmışsa da olduğu gibi buluyorlar.

Paul Allen’ı tenzih edelim, 17.5 milyar dolarlık servetiyle dünyanın en zengin 51. kişisi olan Allen’ın hazine avcılığı yapmaya tenezzül etmeyeceğini varsayalım. Ancak Pasifik Okyanusu’nda yapılan batık araştırmalarının son dönemlerde böyle bir boyutu da var. Japonların İkinci Dünya Savaşı sırasında işgal ettikleri Güneydoğu Asya’da el koydukları toplam değeri 1 milyar doları bulan altın külçelerinin gemilerle Japonya’ya taşınılmak istendiği, ancak ABD hava saldırıları karşısında bu gemilerin bir kısmının altınlarla birlikte okyanusun derinliklerine gömüldüğü ifade ediliyor. Bu yüzden bölgede batık araştırmalarının arttığı, hatta insanların yüzeye yakın yerlerdeki batıklarda şnorkelle bile şanslarını denedikleri söyleniyor.

Okyanusun derinliklerinde gerçekten Japonların kaçırdıkları altınlar var mı, varsa ne kadar var ve bunların bulunup gerçek sahiplerine teslim edilmesi için çalışmalar yapılacak mı? Bu konularda henüz yeterli bir veri yok elimizde. Ama Allen’ın Musashi’yi bulması gerçekten önemli. İçinde bulunduğumuz yıl 1. Dünya Savaşı’nın yüzüncü, 2. Dünya Savaşı’nın ise bitişinin yetmişinci yılına denk geliyor. Bu savaşlar tarih tünelinde bizlerden, mevcut kuşaklardan iyice geride kaldı ve tam anlamıyla tarih olmaya başladı. İşte bu yüzden savaşları artık günümüze referanslar veren ideolojik boyutlarından arındırıp iyice anlamamız ve insani boyutuyla dersler çıkartmamız gerekiyor. Savaşların günümüze kadar ulaşan fiziksel kalıntıları ise, Musashi batığında olduğu gibi, bizlerin kuramsal düşünce ile somut gerçekliği örtüştürmemize yardımcı oluyor. Savaşın ne kadar kötü bir şey lduğu hakında yüzlerce kitap okuyabilirsiniz, ama bir savaş meydanını ziyaret etmek, bir şehitlikte bulunmak çok daha fazla bir etki yaratabiliyor. Pasifik Savaşı deyince de bir tek Pearl Harbor’u biliyoruz. Halbuki devasa bir coğrafyada yıllar boyunca kan döküldü, binlerce hayat kaybedildi. Musashi gibi keşifler, “dünya” savaşının bu kısmını daha iyi anlamamıza yardımcı olacak.

B_GvBGjU4AAuZXY.jpg-largeB_G7x4tU8AAO-Dh.jpg-large

Print Friendly

İkinci Dünya Savaşı’nın sonu. Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarından sonra Japonya teslim olmuş durumda. Ülke galip güçler tarafından işgal ediliyor ve General Douglas MacArthur komutasındaki Amerikan birlikleri ülkede geçici bir işgal yönetimi kuruyorlar. Bu yönetimin öncelikli görevi ise “savaş suçlularını” yani mağlup tarafın yönetici ve komutanlarını mahkeme karşısına çıkartmak.

EMPEROR (Coming Soon)posterBugün izlediğim, yönetmenliğini Peter Webber’in yaptığı, başrollerini ise Tommy Lee Jones ile Matthew Fox’un paylaşdığı “Emperor” (İmparator) filmi, bu döneme odaklanıyor. Washington, MacArthur’a önemli bir görev veriyor: Japon İmparatoru Hirohito’nun savaştaki sorumluluğunu tespit etmek ve buna göre cezalandırılıp cezalandırılmayacağına karar vermek. MacArthur, sağ kolu General Bonner Fellers’i bu konuda araştırma yapmakla görevlendiriyor. Film boyunca Fellers’in çalışmalarını izliyoruz. Japon komutanların ve siyasetçilerin ifadelerini alıyor, Hirohito ile MacArthur arasında bir görüşme yapılmasını sağlıyor ve tüm bunların sonucunda Hirohito’nun Japonya’nın savaşa girmesindeki rolünün hiçbir zaman anlaşılamayacağına, bununla birlikte savaşın sona erdirilmesinde önemli rol oynadığına karar veriliyor. İmparatoru cezalandırmanın Japonya’yı karışıklığa, hatta iç savaşa sürükleyeceğini düşünen MacArthur ve adamları, ABD’nin savaş sonrası dönemde Sovyetler’in komünist tehdidine karşı Pasifik’in Batı yakasında istikrarlı ve kendi çzigisinde bir Japonya’ya ihtiyaç duyması sebebiyle Hirohito’ya dokunmuyorlar. Başka bir deyişle İmparator kurtarılıyor.

Film, bu tarihi süreci net bir şekilde ortaya koyuyor. Konunun derinliklerine inilmese de o dönemde ne olup bittiğini, Hirohito’nun nasıl tahtını koruyup, 1989’daki ölümüne kadar Japonya’nın sembolik lideri olarak kaldığını anlıyoruz. Filmin tarihsel gerçeklikten uzaklaştığı alan ise kahramanların özel hayatı ile ilgili. General Fellers ile 1930’ların başında ABD’de tanıştığı, sonra peşinden Japonya’ya gittiği Japon bir kız arasındaki aşk hikayesi filmin içerisine serpiştirilmiş. Kimilerinin hoşuna gidebilir, sonuçta bu bir belgesel değil, kimi için ise gereksiz olabilir. Ama şu bir gerçek ki, tarihte böyle bir hikaye yok. Fellers, 1925’te Amerikalı bir hanımla evlenmiş, işgal sırasında Japonya’da bulunduğu ve Japon kızı aradığı dönemde aslında gerçek hayatta ABD’de bir eşi ve 15 yaşında bir kızı var. Filmin bu konuda tarihsel gerçeklikten ciddi bir şekilde sapmış olması nedeniyle, Fellers’in ailesi gerçek hikayeyi anlatan bir web sitesini yayına sokmuş.

Film savaş sonrası Hirohito’nun durumunu derinlemesine bir analiz yapmasa da ana hatları ile anlatıyor. Bununla birlikte tarihi anlatmak adına filmde iki önemli nokta dikkatimi çekti. Bir sahnede Fellers’in sorguya çektiği eski Başbakan Fumimaro Konoe şöyle diyor:

Her ikimiz de suçluyuz… Evet, Çin’i işgal ettik. Ama bizden önce İngiltere ve hatta Portekiz de aynısını yapmadı mı? Evet, Singapur’u ve Malaya’yı aldık. Ama bunları İngilizler’den aldık. Filipinler’i Filipinlilerden değil Amerikalılardan aldık, onlar da İspanyollardan almıştı. Güç kullanarak toprak almak uluslararası bir suçsa eğer, İngiliz, Fransız, Hollandalı ve Amerikalı liderleri kim bunun için yargıladı? Kimse. Peki, Japonya’yı farklı kılan nedir? Hiçbir şey. Görüyorsunuz ya general, biz sadece sizden gördüğümüzü uyguluyoruz.

Mesele tabii ki Japonya’yı haklı çıkarmak değil. Ama bu sözler bize şunu hatırlatıyor: Savaşların sonunda kazanan ve kaybedenler olur. Ama bu kazananın suçsuz ve haklı, kaybedenin suçlu ve haksız olduğu anlamına gelmez. Aralarındaki tek fark birinin gücünün diğerine üstün gelmiş olmasıdır.

Filmde ilgimi çeken diğer bir husus ise bombalanmış Tokyo’yu ön plana çıkartması oldu. Hiroşima ve Nagazaki’ye ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Ancak Tokyo’nun Amerikan bombardıman uçakları tarafından aylar boyunca nasıl bombalanarak tam anlamıyla dümdüz edildiğini, bu bombardıman sonucunda Tokyo’da Hiroşima ve Nagazaki’ye nazaran çok daha fazla sayıda insanın öldüğünü, sakat ve evsiz kaldığını pek bilmiyoruz. Filmdeki şehir görüntüleri bu gerçeğe dikkatimizi çekiyor. Bence bu açıdan en çarpıcı sahne ise DVD versiyonunda bulabileceğiniz, çıkartılmış sahneler içerisinde yer alan bir görüntü: Evlerin enkazı üzerinde oynayan çocuklar ve paramparça olmuş bir piyanonun tuşlarına basarak piyano çalıyormuş gibi yapan bir küçük kız çocuğu. En az Isao Takahata’nın savaşın acılarını anlatan “Hotaru No Haka” (Ateşböceklerinin Mezarı) isimli çizgi filmi kadar insanın yüreğini burkan bir sahne.

IMG_0608

“Emperor” filmini beğendim. Filmin fragmanını buradan izleyebilirsiniz.

Print Friendly

Yasukuni’ye Gitmek ya da Gitmemek başlıklı yazıda Japonya Başbakanı Shinzo Abe’nin bahsi geçen tapınağa yaptığı ziyarete değinmiş ve bu ziyaretin Japon militarizmini yüceltmek anlamına gelmediği, amacının savaşlarda hayatını kaybedenleri anmak ve savaşı lanetlemek olduğuna yönelik sava bir yandan ziyaretin zamanlaması, diğer yandan tapınağın mekânsal düzeni nedeni gölge düştüğünü belirterek hemen yan tarafta yer alan savaş müzesine işaret etmiştim. Bu yazıda geçenlerde ziyaret ettiğim bu müzeyi, Yuşukan’ı, anlatmak istiyorum.

yus0Yuşukan savaş müzesi Yasukuni kompleksinin içerisinde, tapınağın hemen yanı başında yer alıyor. İki katlı bir binada yer alan müzede toplam on beş sergi odası var. Bu odalarda sırasıyla “Samuray Ruhu”, “Japon Askeri Geleneklerinin Tarihi”, “Meiji Restorasyonu”, “Satsuma İsyanı”, “Yasukuni Tapınağı’nın Kuruluşu”, “Çin-Japon Savaşı”, iki odayı kapsayacak şekilde “Rus-Japon Savaşı”, “Model Tapınak”, “Çin Olayı”, ve beş odayı kapsayacak şekilde “Büyük Doğu Asya Savaşı” (ya da bizim deyişimizle İkinci Dünya Savaşı’nın Pasifik cephesi) konularında objeler sergileniyor. Oldukça zengin bir koleksiyona sahip olan müze, askeri tarih meraklıları için çok değerli bir deneyim sunuyor.

Dünyanın hiçbir yerinde savaş müzelerinin tamamen objektif bir anlatı sunmalarını bekleyemezsiniz. Yaşanan savaşlar hangi ülkedeyseniz o ülkenin bakış açısından anlatılır; milliyetçi bir çizgi ön plandadır, kimi olaylar ön plana çıkartılır, bazen de biraz abartılır, kimi olaylar es geçilir ya da belirli bir bakış açısının dışına çıkmadan anlatılır, kimi zaman savaşın acılarına vurgu yapılır ama kimi zaman savaşın yüceltildiğine de tanık oluruz. Savaş müzeleri objektif bir tarih anlatısının olduğu yerler değildir; Yuşukan da bu kurala bir istisna teşkil etmiyor. Yuşukan’da da savaşların ve özellikle de İkinci Dünya Savaşı’nın tamamıyla Japon bakış açısından anlatıldığı, zaman zaman Japon militarizmini meşru gösterme çabasına giren ve bu militarizmin diğer ülkeler için acı sonuçlarını görmezden gelen ya da yüzeysel bir şekilde aktaran bir anlatı görüyoruz. Buna bir örnek verebiliriz.

“Çin Olayı” adını taşıyan odada Japonya’nın Temmuz 1937’de başlayan Çin işgaline yönelik objeler ve bilgiler ile karşılaşıyoruz. Bu dönem şüphesiz ki Japon tarihinin en parlak dönemlerinden birisi değil ve yaşanan olayların nasıl anlatıldığı merak uyandırıyor. Örneğin Aralık 1937’de Japon askerlerinin işgal ettiği ve birkaç hafta içerisinde 300 bine yakın Çinli sivilin katledildiği Nanjing şehri ile ilgili ne anlatılıyor diye baktığımızda bir duvarda iki paragraf görüyoruz. Şöyle diyor (İngilizcesinden benim tercümem):

Nanjing harekatının amacı başkenti kuşatmak ve işgal etmek, ve bu şekilde Çinlileri Japonlara karşı direnişten caydırmaktı. Garnizon komutanı Tang Shengzhi, Japonların teslim ol çağrısını göz ardı etti; ordusuna Nanjing’i ölümüne savunmaları emrini verdi ve kaçtı. Çatışmalardan sonra Nanjing 13 Aralık’ta düştü.

Japonlar Aralık 1937’de Nanjing’i kuşattıktan sonra General Matsui Iwane adamlarına yabancı yerleşimlerinin ve Güvenlik Bölgesi’nin kırmızı mürekkeple işaretlendiği haritalar dağıttı. Matsui adamlarına askeri disipline sıkı bir şekilde riayet etmelerini ve yasadışı eylemlerde bulunanların sert bir şekilde cezalandırılacağını söyledi. Mağlup Çinliler Xiaguan’a kaçtılar, ancak orada tamamen imha edildiler. Sivil kıyafetler içerisindeki Çinli askerler sert bir şekilde cezalandırıldı.

Müzenin kataloğunda da Yasukuni Tapınağı ile ilgili olarak tartışma konusu olan konuyla ilgili şöyle bir açıklama buluyoruz:

Yasukuni Tapınağı savaş suçlusu olarak idam edilenleri ve Büyük Doğu Asya Savaşı’nın sorumluluğunu üstlenerek kendi canlarına kıyanları “Şova Dönemi Şehitleri” olarak adlandırmaktadır. Savaşın sorumluluğunu üstlenmek amacıyla 15 Ağustos 1945’te intihar edenler içerisinde savaş bakanı Anami Korechika Mikoto ve “intihar saldırılarının fikir babası” olarak anılan Onishi Takijiro da vardır. Savaş suçlusu olarak idam edilenler arasında ülke içi ve dışında kurulan savaş mahkemelerinde suçlu bulunarak idam cezasına çarptırılan veya cezaevinde ölen, A sınıfı savaş suçlusu olarak adlandırılan, yaklaşık 1,000 kişi bulunmaktadır.

Japonlar şüphesiz ki tarihlerini istedikleri şekilde anlatabilirler. Ayrıca İkinci Dünya Savaşı, sadece Japonların şiddet uyguladığı Asya’ya kana buladıkları bir savaş değil, aynı zamanda masum Japon halkının derin acılar çektiği ve yaralarının hala onarılamadığı bir savaş. Ancak çekilen acılar konusunda olduğu kadar çektirilen acılar konusunda da daha fazla hassasiyete sahip olmak gerekiyor sanırım. Yuşukan’da bu şekilde anlatılar olunca, hemen yanı başındaki Yasukuni’ye yapılan ziyaretlerin amacının sadece çekilen acıları hatırlamak ve dersler çıkartmak olduğu söylendiğinde, bu tür beyanlar samimi bile olsa üzerlerine derin bir gölge düşüyor.

Müzenin girişinde yer alan bir kamikaze pilotu heykeli

Müzenin girişinde yer alan bir kamikaze pilotu heykeli

Yuşukan'dan bir fotoğraf: "Pearl Harbor'un Dokuz Kahramanı"

Yuşukan’dan bir fotoğraf: “Pearl Harbor’un Dokuz Kahramanı”

İlkokul öğrencilerinin yaptığı İkinci Dünya Savaşı dönemi Japon savaş uçağı resimlerinden oluşan bir sergi

İlkokul öğrencilerinin yaptığı İkinci Dünya Savaşı dönemi Japon savaş uçağı resimlerinden oluşan bir sergi

Print Friendly

Osmanlı döneminde birçok Türk seyyahın Çin’e gittiğini, bunların tüccar, devlet adamı, maceraperest ya da hangi sıfatla giderlerse gitsinler uzunca süre bu ülkede kalarak burada faaliyetlerde bulunduklarını, hatta birçoğunun kendisine yeni bir yaşam kurduğunu biliyoruz. 16. yüzyıldan günümüze kadar bu seyyahların kaleme aldıkları kitaplar, günlükler, hatıratlar, hem yaşadıkları dönemin Çin’i hakkında bize ilk elden bilgi sunuyor, hem de Osmanlı’nın Çin’i nasıl algıladığı konusunda ipuçları veriyor. Türk seyyahların, Cumhuriyet?in ilk dönemlerinde de Çin’e ilgi gösterdiklerini bu ülkeye giderek kendi faaliyet alanları doğrultusunda çalışmalar yaptıklarını biliyoruz.

“Pekin Müslüman Mektebi muallimi ve talebeleri”

Geçtiğimiz günlerde arşivleri karıştırırken böyle bir seyyahın izine rastladım. İsmi Abdullah Bey. İstanbul’un Fatih semtinde oturan, asker emeklisi (süvari albay) Abdullah Bey, 1927 yılında Türkiye’den ayrılmış, önce Mısır, sonra Hindistan, sonra da Şincan bölgesine (o dönemki kaynakların ifadesiyle “Türkistan-ı Çini”) gittikten sonra kendisini oldukça tehlikeli bir yolculuktan ve büyük badireler atlattıktan sonra Pekin’de buluvermiş. O dönem Pekin başkent değil; 1912’de kurulan Çin Cumhuriyeti’nin başkenti Nanjing, ve ülke Abdullah Bey’in gittiği dönemde milliyetçilerle komünistlerin arasındaki şiddetli iç savaşa sahne oluyor. Abdullah Bey, Pekin’e gittiğinde kendisine yeni açılan 600 öğrencili bir Müslüman okulunda Türkçe öğretmeni olarak çalışması teklif edilimiş ve Abdullah Bey de bu teklifi kabul ederek Pekin’deki Uygur Türklerinin ve diğer Müslüman azınlıkların çocuklarına Türkçe öğretmiş. Dönemin Türk basınında Abdullah Bey?den şöyle bahsediliyor:

Abdullah Efendi’nin talebelerinden pek çoğu Türk yavrularıdır ve asıllarının necabetile pek müftehir bulunan bu çocuklar Türkeli?ne olan muhabbetlerini Türkiye’den gelmiş bir Türkçe hocasının varlığı ile kuvvetlendirmektedirler. Abdullah Efendi onlara Anadolu Türkçesini öğretmekle beraber bugünkü Türkiye hakkında da malumat vermektedir? (Cumhuriyet, 17 Haziran 1933).

Aziz Sabir’den Türk basınında “Türkistan-ı Çini eşrafından milyoner bir Türk misyoneri” olarak bahsediliyor

Abdullah Bey’in Türkiye’ye gönderdiği mektuplardan, söz konusu okulun finansmanının Uygur Türklerinden varlıklı bir tüccar olan Aziz Sabir tarafından sağlandığını anlıyoruz. Abdullah Bey’in ne kadar süreyle bu okulda ders verdiğine dair ise bir bilgi, en azından benim elimde bulunmuyor. Yine bir mektubunda “Şimdilik buradayım. Bir kolayını bulursam ilk işim çok özlediğim yurduma dönmek olacaktır” diyor kendisi.

Abdullah Bey’in Çin seyahatinin üzerinden neredeyse 80 yıl geçti. Biz Türkiye’de bugün hala Çin’i anlamaya çalışıyoruz. Belki de Abdullah Bey gibi öncülerin yazdıklarına daha rahat ulaşabilsek, onları daha iyi çözümlesek, Türkiye ile Çin arasındaki bağların on yıllar hatta yüzyıllar boyunca nasıl oluşturulduğunu öğrensek bugünün Çin’ini de daha iyi anlayacak ve Türkiye’nin Çin ile olan ilişkilerini nasıl şekillendirmesi gerektiği konusunda daha sağlıklı kararlar verebileceğiz.

Print Friendly