"Güvenlik" kategorisindeki yazıları görüntülüyorsunuz

ABD Başkanı Barack Obama, 2011 yılının Kasım ayında Avustralya Parlamentosu’na hitaben yaptığı bir konuşmada, Ortadoğu’ya işaret ederek ülkesinin “önceki on yılda kendilerine can kaybı ve maddi kayıp anlamında yüksek maliyeti olan iki savaşa girdiğini” belirtmiş ve bundan sonra Asya-Pasifik bölgesindeki büyük potansiyele odaklanacaklarını ifade etmişti. “Geleceği burada görüyoruz” diyordu Obama: “Bu nedenle Başkan olarak bilinçli ve stratejik bir şekilde bu kararı aldım. ABD, bir Pasifik ülkesi olarak temel ilkelerine bağlı kalmak ve dost ile müttefiklerimizle de yakın bir ortaklık içerisinde bulunmak suretiyle bu bölgenin ve geleceğinin şekillendirilmesinde daha büyük ve daha uzun soluklu bir rol oynayacaktır.”

Ülkenin Irak ve Afganistan’daki savaşlar nedeniyle iyice yıprandığı ve aynı zamanda 2007-2008’de patlak veren küresel ekonomik krizin de şiddetini sürdürdüğü bir dönemde açıklanan bu karar, ABD’nin dış politika önceliklerinin Ortadoğu’dan Asya-Pasifik’e ve güvenlik merkezli bir yaklaşımdan ekonomik merkezli bir paradigmaya yönelişinin işareti olarak yorumlanmıştı. Ancak aradan geçen beş yıla yakın süre içerisinde Obama’nın açıkladığı bu Asya açılımı bekleneni veremedi; Obama’nın konuşmasında çizdiği vizyonun içi doldurulamadı.

Peki neden?

ABD’nin Asya-Pasifik’e odaklanamamasının en büyük sebebi, Ortadoğu’nun kaynayan kazanından bir türlü çıkamamış olması. Obama’nın Asya açılımını dile getirdiği dönemde patlak veren Arap ayaklanmaları, sonrasında Suriye’deki iç savaş, Libya, Irak ve Yemen’deki krizler, İran nükleer anlaşması ve tüm bunların yanında ortaya çıkan IŞİD terörü nedeniyle ABD, Ortadoğu’nun sarmallarında sıkışıp kalıverdi. Washington penceresinden bakılacak olursa, Ortadoğu bugünün tehdidi, Asya-Pasifik ise geleceğin fırsatı demek. Ancak mevcut durumda ABD, enerjisini bugünün tehditleriyle mücadelede tükettiği için geleceğin fırsatlarına yatırım yapamıyor.

resim-1.asp“Obama’nın Asya açılımı hiçbir işe yaramadı” demek aslında doğru olmaz. Avustralya’nın kuzeyindeki Darwin kentindeki üsse konuşlandırılan deniz piyadeleri, Singapur’a yerleştirilen savaş gemileri ve son aylarda Çin’in çevre denizlerdeki yayılmacılığına karşı Japonya, Avustralya ve Hindistan ile askerî işbirliğini geliştirme girişimleri gibi somut ancak küçük çaplı ve henüz sonucunun ne olacağı belli olmayan uygulamalar bir kenara bırakılacak olursa, Obama yönetiminin Asya-Pasifik konusunda iki başarısı olduğu söylenebilir. Bunlardan ilki, Pasifik Okyanusu’nun iki kıyısında yer alan toplam on iki ülkeyi içeren Trans-Pasifik Ortaklığı (TPP) ticaret anlaşmasının imzalanması; ikincisi ise Çin ile tüm gelgitlere ve krizlere rağmen iletişim ve işbirliği kanallarının açık ve işler hâlde tutulması.

ABD-Çin ilişkilerinde belirsizlikler

Bu iki gelişme her ne kadar olumlu görünse de ABD’nin Asya-Pasifik’te Obama’nın tahayyülündeki konuma erişebilmesi için yeterli değil. TPP, gerek Asya-Pasifik gerekse küresel ekonomi açısından önemli bir girişim. 4 Şubat 2016’da anlaşma imzalandı, ancak bu anlaşmanın üye ülkelerin parlamentoları tarafından onaylanması gerekecek ki bu kolay bir süreç olmayacak. Ayrıca TPP’nin Çin’i dışarıda bırakması, bu anlaşma üzerinden gelişecek olan bölgesel ticaret ağlarının sürdürülebilirliği konusunda şüpheler oluşmasına yol açıyor.

Diğer yandan ABD ile Çin hâlen güçlü bir diyalog içerisindeler ve aslında ekonomik olarak bu ülkelerin birbirlerine bağımlı durumda olmaları bu anlamda bir mecburiyet de yaratıyor. Ancak Çin’in Güney Çin Denizi’nde giderek agresifleşen tutumu, bu tutumun Japonya ve Güney Kore gibi ABD müttefikleri nezdinde oluşturduğu artan tehdit algıları ve ABD’nin de savaş gemileri göndererek ve müttefikleriyle tatbikatlar icra ederek konuya doğrudan dâhil olması ABD ile Çin arasındaki iletişim bağının giderek incelmesine yol açıyor. Eylül 2015’te Çin devlet başkanı Xi Jinping’in ABD ziyareti, her ne kadar iki ülke arasında siber güvenlik ve çevre konularında anlaşmalar imzalandıysa da sönük ve hatta soğuk denilebilecek bir ortamda gerçekleşti. Bununla birlikte TPP projesinde Çin olmadığı gibi, ABD de Çin’in hayata geçirdiği Asya Altyapı Yatırım Bankası projesinde yer almayı reddetti. Dolayısıyla ABD-Çin ilişkileri önümüzdeki dönem için ciddi soru işaretleri barındırıyor.

Gelinen bu noktada, ABD’de seçimlerin de yaklaştığını düşünerek yazının başlığında yer alan “Asya açılımı ne oldu?” sorusunu “Ne olacak?” şeklinde sormakta fayda var. ABD, Asya-Pasifik’te daha etkin olmak, hem Çin’in yükselen gücüne karşı bir denge oluşturmak hem de ekonomik anlamda karşılıklı bir bağımlılık içinde olduğu bu ülkenin küresel yönetişim yapıları içerisinde yapıcı bir şekilde yer almasını sağlamak istiyor. Ancak bu amaçlara nasıl ulaşılabileceği konusunda belirsizlikler var. Hâlen kampanyalarını sürdürmekte olan ABD başkan aday adaylarının söylemlerine bakıldığında bu anlamda, hemfikir olunan konular olduğu gibi, ciddi görüş ayrılıklarının da bulunduğu görülüyor.

Clinton, Asya konusunda tecrübeli

Demokrat adaylardan Hillary Clinton, tüm adaylar içerisinde Asya konusundaki en tecrübeli isim. Dışişleri Bakanı olduğu dönemde Asya-Pasifik’i öncelikli olarak ele alan ve Obama’nın Asya açılımının da mimarı sayılabilecek olan Clinton, bu bölgeye bakan olarak toplam 61, daha öncesinde first lady olarak da 19 kere resmî ziyaret gerçekleştirdi; dolayısıyla bölgeyi ve bölge ülkelerinin yöneticilerini iyi tanıyor. Clinton’ın başkan olması durumunda Asya açılımına yeni bir ivme kazandıracağını öngörmek mümkün. Bununla birlikte, Clinton’ın Çin’e yönelik eleştirilerinin bakan olduğu döneme göre ciddi bir şekilde sertleştiği de görülüyor. Bu da normal bir durum. Çünkü o dönemde ABD-Çin ilişkilerinde ana konu ekonomik karşılıklı bağımlılık iken ve Clinton “Her ikimiz de aynı gemideyiz, beraber kürek çekiyoruz; ya beraber çıkarız ya da beraber batarız” gibi ifadeler kullanırken bugün ilişkilerin odak noktası güvenlik alanına ve Güney Çin Denizi’ne kaymış durumda.

Diğer bir Demokrat aday Bernie Sanders’in, konuşmalarında Asya konularına fazla girmese de Çin’e karşı ılımlı ve işbirliğini öne çıkaran bir tutum içerisinde olduğu görülüyor. Sanders, Kuzey Kore konusunda Çin ile işbirliği yapılması gerektiğini ve Çin’in ekonomik büyümesinin ABD için bir tehdit olarak görülemeyeceğini ifade ediyor. Aynı zamanda yapılan kamuoyu araştırmaları Asya kökenli ABD vatandaşları arasında en popüler adayın Bernie Sanders olduğunu gösteriyor. Bununla birlikte Sanders, TPP’yi tamamen ülkesinin çıkarlarına aykırı bir anlaşma olarak görüyor ve bu konuda, Cumhuriyetçi aday Donald Trump ile aynı çizgiyi paylaşıyor.

Trump’ın sert söylemleri

Donald Trump, hemen hemen diğer tüm konularda olduğu gibi Asya ve Çin konusunda da en sert söyleme sahip olan aday konumunda. Trump’ın izolasyonist ve ayrıştırıcı retoriği, sadece Çin’de değil ABD’nin Asya’daki müttefiklerinde de endişelerin oluşmasına yol açıyor. Trump, ABD’nin Çin ile yaptığı ticaretin tamamen adaletsiz olduğu, bu ticaretin ABD’de dört ile yedi milyon arasında kişinin işini kaybetmesine yol açtığı ve dolayısıyla kendisinin de başkan olursa Çin’den gelecek mallara karşı yüksek vergiler uygulayacağını söylüyor. Aynı zamanda Güney Kore’nin güvenliğini ABD’nin sağladığı ve bu yüzden bu ülkenin kendilerine daha fazla para ödemesi gerektiği, Japonya’yı da korudukları ancak kendilerine bir saldırı olması durumunda Japonya’nın yardıma gelmeyeceği ve bunun da haksız bir durum oluşturduğu, TPP’nin de aslında Çin için tasarlanmış “korkunç” bir anlaşma ve “Obama yönetiminin Amerikan işçilerine ihaneti” olduğu, ABD için ise beladan başka bir şey sağlamayacağı gibi görüşlere sahip.

Diğer Cumhuriyetçi adaylar Ted Cruz ile John Kasich, Trump kadar sert bir dil kullanmasalar da Çin konusunda daha fazla önlem alınması gerektiğini savunuyorlar. ABD’nin Japonya ve Güney Kore gibi müttefikleri ile ilişkilerine daha fazla yatırım yapmasına ihtiyaç duyduğu fikrindeler. Her iki adayın da TPP’ye yaklaşımı Trump’dan farklı olarak olumlu, ama aynı zamanda temkinli.

Kısacası, Obama’nın 2011’de açıkladığı Asya açılımı bekleneni vermedi. Kasım 2016’daki seçimler öncesinde kampanyalarda söylenenlere bakılacak olursa, söz konusu açılıma yeniden hayat kazandırılması konusunda, Demokrat bir başkanın Cumhuriyetçi bir başkana nazaran daha istekli ve aktif olacağı izlenimi ortaya çıkıyor. Ancak seçim öncesi söylenenlerle, adayın başkan olduktan sonraki icraatı arasında büyük farklılıklar oluşabildiği gerçeğini de göz önünde bulundurmak lazım.

Print Friendly

resim.aspAsya-Pasifik coğrafyasında bir taraftan Doğu ve Güney Çin Denizi’nde paylaşım anlaşmazlıklarının artması ve bu süreç içerisinde Çin’in gerek söylem gerekse eylem düzeyinde giderek iddialı bir tutum sergilemesi, diğer taraftan da Kuzey Kore’nin art arda yaptığı nükleer denemeler nedeniyle tansiyon giderek yükseliyor. Bu durumun bir sonucu olarak bölge ülkeleri savunma harcamalarını artırıyor, ordularını olası ihtimallere karşı hazır duruma getirmeye çalışıyor; yeni ittifaklar ve işbirlikleri oluşturma çabalarına giriyor. Asya-Pasifik’te kısa vadede sıcak bir çatışma muhtemel görülmese de mevcut durum, orta ve uzun vade için soru işaretlerinin giderek keskinleşmesine yol açıyor.

Doğu Çin Denizi’nde Japonya ile bir paylaşım mücadelesi içinde olan, Güney Çin Denizi’nde ise toplam yüzölçümünün yaklaşık yüzde 80’i üzerinde hak iddia ederek diğer kıyıdaş ülkeler ile derin bir anlaşmazlık içerisine giren Çin, Güney Çin Denizi’nde mercan resiflerinin üzerine toprak doldurarak yapay adalar oluşturmaya başladı. Mevcut uydu fotoğrafları bu adaların üzerine havaalanı, liman gibi tesislerin kurulduğunu gösteriyor. Son olarak Tayvanlı ve ABD’li yetkililer Çin’in söz konusu adalara tarafından füze sistemleri konuşlandırdığı iddiasını ileri sürdü. Pekin yönetimi ise bu iddiaları yalanlamayarak, adalara “sınırlı miktarda, elzem savunma unsurlarının yerleştirildiğini” bildirdi.

Çin askerî harcamalarını da artırmaya devam ediyor. Mart ayı başında gerçekleştirilen Ulusal Halk Kongresi toplantılarında 2016 için savunma bütçesinin yüzde 7,6 oranında artırılacağı açıklandı. Bir önceki yıl, söz konusu artış yüzde 10,1 oranında olmuştu. Çin yavaşlayan ekonomisinin bir sonucu olarak askerî harcamalarında artışı sınırlandırıyor; ancak buna rağmen, 2015 itibariyle 145,8 milyar dolarlık bütçesiyle Asya’nın en büyük savunma bütçesine sahip ülkesi durumunda. Çin’in geçtiğimiz yıl yayınlanmış olan Ulusal Savunma Belgesi, ABD ve Japonya gibi ülkelerin politikaları nedeniyle bölgede güvenlik risklerinin arttığına dikkat çekerek orduda modernizasyona ve özellikle de deniz kuvvetlerinde kapasite artırımı ihtiyacına dikkat çekiyordu. Çin bu doğrultuda yatırımlarına devam ediyor. Bir yandan ikinci bir uçak gemisi inşası gibi projelerle donanma kuvvetlendirilirken, diğer yandan da 21’inci Yüzyıl Deniz İpek Yolu projesi ve Cibuti’de bir deniz üssü kurulması gibi girişimlerle Çin deniz kuvvetlerinin açık sulara erişiminin artırılması hedefleniyor.

Savunma bütçelerinde artış

Çin’in yakın denizlerdeki hak iddialarının ve uzak denizlerde güç projeksiyonunu artırmaya yönelik girişimlerinin yanı sıra Kuzey Kore’nin giderek daha sık aralıklarla gerçekleştirmeye başladığı nükleer testler ve füze denemeleri, Asya-Pasifik’teki diğer aktörlerin risk algılarının üst seviyelere çıkmasına yol açıyor. 2015 yılı içerisinde ABD ile olan güvenlik ittifakının kapsamını genişleten Japonya’da Shinzo Abe iktidarının göreve geldiği 2012 yılı sonundan bu yana savunma bütçesinde düzenli bir artış kaydedildi. Japonya, sahip olduğu teknolojik kapasiteyle savunma sanayiinde yüksek katma değerli üretim yapabiliyor ve bunu sadece kendi ihtiyaçları için planlamıyor. Ayrıca Çin’in yükselişini bir tehdit olarak algılayan ve bu nedenle savunma harcamalarını artıran diğer bölge ülkelerine ihracatı da gündeminde tutuyor. Şu anda henüz nihai kararlar alınmamışsa da Japonya’nın Hindistan’a altı, Avustralya’ya da on iki adet denizaltı satışı yapması ya da bu ülkelerle ortak üretim gerçekleştirmesi söz konusu.

Hindistan, sadece Asya’nın değil tüm dünyanın en büyük silah ithalatçısı konumunda. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) verilerine göre, 2011-2015 döneminde Hindistan, yüzde 14’lük payıyla küresel silah pazarında bir numaralı alıcıydı. 2006-2010 ve 2010-2015 dönemleri arasında Hindistan’ın savunma harcamalarını yüzde 90 artırmış olmasının temel nedeni Çin’in aktivizmi olarak görülüyor. 21’inci Yüzyıl Deniz İpek Yolu Projesi, Pakistan’ın Gwadar Limanı’nın bir kısmının bir Çin firmasına ait olması ve bu durumun söz konusu limanı Çin donanmasının etkin bir şekilde kullanımına açık hâle getirmesi ve son olarak geçtiğimiz Ocak ayında Çin donanmasına ait gemilerin Sri Lanka deniz kuvvetleriyle ortak tatbikat için Colombo Limanı’na demirlemeleri Hindistan açısından artan bir tehdit algısı oluşturuyor.

Avustralya da güvenlik konusunda daha proaktif bir tutum izlemeye başlayan bölge ülkelerinden birisi. Mart ayı başında açıklanan Ulusal Güvenlik Belgesi, ülkenin savunma harcamalarının yaklaşık 30 milyar Avustralya doları tutarında artırılarak 2020-2021’e kadar GSYH’nin yüzde 2’si seviyesine çıkartılmasını öngörüyor. Deniz kuvvetlerinin modernizasyonu ise söz konusu belgede öncelikli olarak yer alan bir konu.

ABD öncülüğünde yeni işbirlikleri

Japonya, Hindistan, Avustralya gibi ülkeler savunma harcamalarını artırmakla kalmayıp ortak hareket kapasitelerini de güçlendirme yönünde çaba sarf ediyorlar. Japonya Başbakanı Shinzo Abe’nin göreve geldiği ilk günlerde ileri sürdüğü, coğrafi olarak Japonya, Avustralya, Hindistan ve ABD’nin Hawaii eyaletini birleştiren ‘güvenlik elması’ konsepti yeniden canlandırılıyor. Söz konusu ülkelerin üst düzey devlet adamları Şubat ayı sonunda Tokyo’da bir araya geldiler ve ortak bir strateji oluşturma konusunu değerlendirdiler. Bu toplantıdan sadece bir hafta sonra ABD Pasifik Kuvvetleri Komutanı Harry B. Harris’in söz konusu ülkeler arasında işbirliğine dikkat çekmesi ve Çin’in adını zikretmese bile “güçlü ülkelerin küçük ülkeleri tehdit ve güç kullanarak zorlamalarına” karşı en iyi çözümün deniz kuvvetleri arasında geniş kapsamlı bir işbirliği olacağını ifade etmesi, söz konusu ortaklığa ABD’nin de sıcak baktığını gösteriyor.

ABD, her ne kadar Başkan Barack Obama’nın 2011’de ileri sürdüğü “Asya Açılımı”nın içini dolduramadıysa da hem Japonya ve Güney Kore gibi müttefikleri nezdinde güvenilirliğini sürdürmek hem de Asya-Pasifik’te Çin’e karşı bir güç dengesi oluşturmak arzusunda. Bunu da tek başına değil, mümkün olduğunca geniş bir koalisyon içerisinde yapmayı tercih ediyor.

Asya-Pasifik’in genelinde güvenlik riski algısında artış ve bunun doğal sonucu olarak da savunma alanında artan yatırımlar söz konusu. SIPRI verilerine göre Vietnam, silah alımlarını 2010-2015 döneminde bir önceki beş yıllık döneme göre yüzde 700 oranında artırdı ve başta Hollanda olmak üzere Batılı kaynaklardan deniz kuvvetlerini güçlendirmeye yönelik alımlarını sürdürüyor. Güney Kore, 2016-2020 döneminde savunma harcamalarını 205 milyar dolar tutarında artıracağını açıkladı. Çin’in tüm itirazlarına rağmen Seul yönetimi, Kuzey Kore tehdidine karşı topraklarında Amerikan yapımı THAAD füze savunma sistemleri konuşlandırmayı planlıyor. Singapur ise Güney Çin Denizi’ndeki çekişmenin dışında olmasına ve Kuzey Kore tehdidini de yakından hissetmemesine rağmen, Asya-Pasifik’in en büyük savunma bütçelerinden birisine sahip durumda. F-16 projesi kapsamında hava gücü unsurlarını yenileyen Singapur, deniz kuvvetlerinde de kıyı görev gemilerini yenileyerek modernizasyona gidiyor.

Asya Pasifik’te Çin’in Vietnam’ı 1979’daki işgalinden bu yana ülkeler arasında sıcak bir savaş söz konusu olmadı. Ama buna rağmen birçok noktada tansiyon yüksek seviyelerde seyretmeye devam etti ve Güney Çin Denizi’nde oluşan durum nedeniyle de riskler iyice arttı. Bölgede sadece savunma bütçeleri ve harcamaları artmıyor; siyasetçilerin söylemleri ve bu söylemlerle birbirlerini karşılıklı besler bir şekilde toplumlar nezdinde milliyetçilik de yükseliyor. Çin’in bölgede artan aktivizmine karşı, ABD’nin liderliğinde oluşturulacak bir koalisyonun girişimleri belli bir güç dengesi oluşturarak bölgeye istikrar kazandıracağı gibi, karşılıklı olarak militarizasyonun giderek artmasına da yol açabilir. Bu durumda da şu an için pek olası görülmeyen bir sıcak çatışma ortamının, ufak bir kıvılcım sonucu gerçek olması ihtimal dâhilinde olacaktır.

Print Friendly