"Kültür" kategorisindeki yazıları görüntülüyorsunuz

sochilogo22. Kış Olimpiyatları, Rusya’nın Soçi kentinde bu akşam yapılan açılış töreni ile başladı. 23 Şubat’a kadar sürecek oyunarda 88 ülkeden yaklaşık 2,800 sporcu 15 spor dalında mücadele edecek. Açılış töreni oldukça görkemliydi, müsabakaların da son derece heyecanlı geçeceğine şüphe yok. Kış sporları deyince akla öncelikle Kuzey Amerika ve Kuzey Avrupa ülkeleriyle tabii ki Rusya geliyor. Ancak bu sporlar, hangi iklim kuşağında olursa olsun, tüm dünyada giderek artan bir ilgi görüyor. Asya ülkelerinde de böyle bir durum söz konusu. Soçi’ye Asya’dan gelen takımlara bakacak olursak, şu ülkeleri görüyoruz: Çin (66 sporcu), Tayvan (3), Hong Kong (1), İran (5), Japonya (113), Kazakistan (52), Güney Kore (71), Kırgızistan (1), Lübnan (2), Moğolistan (2), Nepal (1), Pakistan (1), Filipinler (1), Tacikistan (1), Tayland (2), Doğu Timor (1), Özbekistan (3). Okyanusya’dan ise Avustralya (61), Yeni Zelanda (15) ve Tonga (1) katılıyor.

Bu ülkeler arasında en iddalı görülen, Çin, Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Kazakistan’a yakından bakmakta fayda var.

Fan Kexin (Çin)

Fan Kexin (Çin)

Çin, kış oyunları tarihinde bugüne kadar 9 altın madalya kazandı, bunların 7’si kısa kulvar sürat pateninden geldi. Soçi’de de Çin’in en iddalı olduğu branş sürat pateni olacak. 2010 Vancouver’da iki altın madalya kazanan Zhou Yang ile genç yetenek Fan Kexin dikkat edilmesi gereken isimler. Diğer branşlarda ise artistik patinajda Vancouver’ın gümüş madalyalı çifti Pang Qing ile Tong Jian, serbest stil kayakta Xu Mengtao ve Li Nina, Vancouver’ın bronz madalyalı Çin bayan curling takımı, Çin’in madalya beklediği diğer sporcular.

Mao Asada (Japonya)

Mao Asada (Japonya)

Japonya, 1998’de kendi evinde, Nagano’da, düzenlediği ve 5’i altın olmak üzere toplam 10 madalya kazandığı oyunlardan sonra kış olimpiyatlarında bekleneni veremedi. 1998’den bu yana Japonya’nın sadece tek bir altın madalyası var, o da 2006’da Torino’da yapılan oyunlarda artistik patinajda altın madalya kazanarak bu başarıyı yakalayan Asya’dan ilk kadın sporcu olma ünvanını kazanan Shizuka Arakawa. Soçi’de Japonya’nın umutları yine artistik patinajda olacak. Bayanlarda 2010’un gümüş madalyalı ismi ve halen dünya sıralamasında ikinci sırada olan Mao Asada ile erkeklerde Yuzuru Hanyu performansları merakla beklenen isimler. Kayakla atlamada Noriaki Kasai ile Sara Takanashi, sürat pateninde Keiichire Nagashima ve serbest stil kayakta Aiko Uemura, Japonya’nın diğer madalya ümitleri.

Kim Yu-na (Güney Kore)

Kim Yu-na (Güney Kore)

Güney Kore, Asya’nın kış olimpiyatlarındaki en başarılı ülkesi. 1948’den bu yana Koreliler 45 madalya kazandı ve bu madalyaların tamamı sürat pateni ile artistik patinajdan geldi. Kore takımının heyecanla beklenen ismi bayanlar artistik patinajda altın madalya kazanan Kim Yu-na. 23 yaşındaki sporcu yeni bir sakatlık geçirdi, ancak Soçi’de de ilk sırada yer alarak meşhur Katarina Witt’ten sonra üst üste iki olimpiyatta altın madalya kazanan ikinci sporcu olmayı hedefliyor. Sürat pateninde Vancouver’ın altın madalyalı isimleri Lee Sang-hwa, Mo Tae-bum ve Lee Seung-hoon ile genç yetenek Shim Suk-hee, Soçi’de zirveye oynayacaklar.

Torah Bright (Avustralya)

Torah Bright (Avustralya)

Avustralya, serbest stil kayak ile snowboard branşlarında oldukça iddialı. Serbest stil kayakta 2006’ın altın, 2010’un gümüş madalyalı ismi Dale Begg Smith ile Vancouver’da Olimpiyat şampiyonu olan Lydia Lassila takımın ön planda çıkan isimleri. Snowboard’da ise erkeklerde geçen yılın dünya şampiyonu Alex Pullin ile bayanlarda Olimpiyat altın madalyalı Torah Bright, Soçi’de de zirvede yer almak için mücadele edecekler.

Kazakistan, 2010 Vancouver’da tek bir madalya (gümüş) kazanmış, o da bayanlar biatlonda gelmişti. Soçi’de bu sayıyı artırmak isteyen Kazak takımının en umutlu olduğu isimler kros kayakta Vancouver’de beşinci olan Alexey Poltoranin ile 2013’de sürat pateninde dünya şampiyonluğu kazanan Denis Kuzin.

Soçi’de bizleri son derece heyecanlı iki hafta bekliyor. Bu fazla aşina olmadığımız kış sporlarını da daha iyi tanımak için iyi bir fırsat.

Print Friendly

İkinci Dünya Savaşı’nın sonu. Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarından sonra Japonya teslim olmuş durumda. Ülke galip güçler tarafından işgal ediliyor ve General Douglas MacArthur komutasındaki Amerikan birlikleri ülkede geçici bir işgal yönetimi kuruyorlar. Bu yönetimin öncelikli görevi ise “savaş suçlularını” yani mağlup tarafın yönetici ve komutanlarını mahkeme karşısına çıkartmak.

EMPEROR (Coming Soon)posterBugün izlediğim, yönetmenliğini Peter Webber’in yaptığı, başrollerini ise Tommy Lee Jones ile Matthew Fox’un paylaşdığı “Emperor” (İmparator) filmi, bu döneme odaklanıyor. Washington, MacArthur’a önemli bir görev veriyor: Japon İmparatoru Hirohito’nun savaştaki sorumluluğunu tespit etmek ve buna göre cezalandırılıp cezalandırılmayacağına karar vermek. MacArthur, sağ kolu General Bonner Fellers’i bu konuda araştırma yapmakla görevlendiriyor. Film boyunca Fellers’in çalışmalarını izliyoruz. Japon komutanların ve siyasetçilerin ifadelerini alıyor, Hirohito ile MacArthur arasında bir görüşme yapılmasını sağlıyor ve tüm bunların sonucunda Hirohito’nun Japonya’nın savaşa girmesindeki rolünün hiçbir zaman anlaşılamayacağına, bununla birlikte savaşın sona erdirilmesinde önemli rol oynadığına karar veriliyor. İmparatoru cezalandırmanın Japonya’yı karışıklığa, hatta iç savaşa sürükleyeceğini düşünen MacArthur ve adamları, ABD’nin savaş sonrası dönemde Sovyetler’in komünist tehdidine karşı Pasifik’in Batı yakasında istikrarlı ve kendi çzigisinde bir Japonya’ya ihtiyaç duyması sebebiyle Hirohito’ya dokunmuyorlar. Başka bir deyişle İmparator kurtarılıyor.

Film, bu tarihi süreci net bir şekilde ortaya koyuyor. Konunun derinliklerine inilmese de o dönemde ne olup bittiğini, Hirohito’nun nasıl tahtını koruyup, 1989’daki ölümüne kadar Japonya’nın sembolik lideri olarak kaldığını anlıyoruz. Filmin tarihsel gerçeklikten uzaklaştığı alan ise kahramanların özel hayatı ile ilgili. General Fellers ile 1930’ların başında ABD’de tanıştığı, sonra peşinden Japonya’ya gittiği Japon bir kız arasındaki aşk hikayesi filmin içerisine serpiştirilmiş. Kimilerinin hoşuna gidebilir, sonuçta bu bir belgesel değil, kimi için ise gereksiz olabilir. Ama şu bir gerçek ki, tarihte böyle bir hikaye yok. Fellers, 1925’te Amerikalı bir hanımla evlenmiş, işgal sırasında Japonya’da bulunduğu ve Japon kızı aradığı dönemde aslında gerçek hayatta ABD’de bir eşi ve 15 yaşında bir kızı var. Filmin bu konuda tarihsel gerçeklikten ciddi bir şekilde sapmış olması nedeniyle, Fellers’in ailesi gerçek hikayeyi anlatan bir web sitesini yayına sokmuş.

Film savaş sonrası Hirohito’nun durumunu derinlemesine bir analiz yapmasa da ana hatları ile anlatıyor. Bununla birlikte tarihi anlatmak adına filmde iki önemli nokta dikkatimi çekti. Bir sahnede Fellers’in sorguya çektiği eski Başbakan Fumimaro Konoe şöyle diyor:

Her ikimiz de suçluyuz… Evet, Çin’i işgal ettik. Ama bizden önce İngiltere ve hatta Portekiz de aynısını yapmadı mı? Evet, Singapur’u ve Malaya’yı aldık. Ama bunları İngilizler’den aldık. Filipinler’i Filipinlilerden değil Amerikalılardan aldık, onlar da İspanyollardan almıştı. Güç kullanarak toprak almak uluslararası bir suçsa eğer, İngiliz, Fransız, Hollandalı ve Amerikalı liderleri kim bunun için yargıladı? Kimse. Peki, Japonya’yı farklı kılan nedir? Hiçbir şey. Görüyorsunuz ya general, biz sadece sizden gördüğümüzü uyguluyoruz.

Mesele tabii ki Japonya’yı haklı çıkarmak değil. Ama bu sözler bize şunu hatırlatıyor: Savaşların sonunda kazanan ve kaybedenler olur. Ama bu kazananın suçsuz ve haklı, kaybedenin suçlu ve haksız olduğu anlamına gelmez. Aralarındaki tek fark birinin gücünün diğerine üstün gelmiş olmasıdır.

Filmde ilgimi çeken diğer bir husus ise bombalanmış Tokyo’yu ön plana çıkartması oldu. Hiroşima ve Nagazaki’ye ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Ancak Tokyo’nun Amerikan bombardıman uçakları tarafından aylar boyunca nasıl bombalanarak tam anlamıyla dümdüz edildiğini, bu bombardıman sonucunda Tokyo’da Hiroşima ve Nagazaki’ye nazaran çok daha fazla sayıda insanın öldüğünü, sakat ve evsiz kaldığını pek bilmiyoruz. Filmdeki şehir görüntüleri bu gerçeğe dikkatimizi çekiyor. Bence bu açıdan en çarpıcı sahne ise DVD versiyonunda bulabileceğiniz, çıkartılmış sahneler içerisinde yer alan bir görüntü: Evlerin enkazı üzerinde oynayan çocuklar ve paramparça olmuş bir piyanonun tuşlarına basarak piyano çalıyormuş gibi yapan bir küçük kız çocuğu. En az Isao Takahata’nın savaşın acılarını anlatan “Hotaru No Haka” (Ateşböceklerinin Mezarı) isimli çizgi filmi kadar insanın yüreğini burkan bir sahne.

IMG_0608

“Emperor” filmini beğendim. Filmin fragmanını buradan izleyebilirsiniz.

Print Friendly

Kung Hei Fat Choy! Çin yeni yılını bu sene Hong Kong’da kutladık… Kentin en işlek caddesi olan Nathan Road’a yapılan geçit törenini seyretmek için mahşeri bir kalabalık içerisinde saatlerce ayakta bekledik, ama ilginç bir deneyim oldu. Töreni izlerken aklıma iki konu takıldı.

Birincisi, ticarileşme meselesi. Sadece Asya’da değil, Batı’da da, ülkemizde de bayramların, önemli günlerin ticarileşmesinden; hatta bazen de sırf ticarileşme üzerinden önemli günler yaratılıyor olmasından (Sevgililer Günü gibi) şikayet ediyoruz. Çin yeni yılı da bu durumdan nasibini alıyor sanırım. Hong Kong gibi Asya kapitalizminin en keskin modelini uygulayan bir yerde farklı bir durum beklenemezdi tabii. Ancak ortaya şöyle bir görüntü çıkıyor: Geleneksel geçit töreninde farklı farklı temalar arka arkaya geçit yaparken, Çin yeni yılı deyince akla gelen ilk şeyleri, mesela uzun ejderhaları, canbazları vs görüyoruz görmesine. Ancak onlardan daha fazla büyük firmaların, markaların reklamları geçit yapıyor. Hong Kong’da izlediğim törende geçitin en başına ne bir ejderha, ne de bu yıl Çin takviminde At Yılı olduğu için at konulu unsurlar vardı. İlk geçen, törenin sponsoru olan havayollarının dev bir uçak maketi ve onunla birlikte halka el sallayarak yürüyen kabin görevlileri oldu. Şüphesiz ki para olmadan, sponsor olmadan bu tür etkinlikleri gerçekleştirmek mümkün değil. Ama sanırım denge daha iyi kurulabilir.

İkinci bir konu da kültürel boyut ile ilgili. Çin yeni yılı, dünyanın dört bir yanında kutlanıyor. Çin’de, Hong Kong gibi geniş Çin alanına dahil olarka kabul edebileceğimiz ülkelerde, Çin diasporasının yoğun olarak yaşadığı ülkelerde, Chinatown olan kentlerde… Bunların dışında başka yerlerde de Çin devletinin sponsorluğunda kutlamalar yapılıyor. Örneğin ben Hong Kong’dayken İstanbul’da Boğaziçi Üniversitesi bünyesindeki Konfüçyus Enstitüsü oldukça zengin bir kutlama töreni gerçekleştirmiş ve öğrencilerden büyük ilgi görmüş. Tüm bu etkinlikler Çin kültürünün dünya çapında tanıtılmasına fayda sağlıyor. Uluslararası ilişkiler perspektifinden bakarsak bu durum Çin’in kürsel boyutta “yumuşak güç” artırma hedefiyle uyumlu bir girişim teşkil ediyor. O zaman soru şu: Batı kültürünün bir parçası olan Noel, tüm dünyada ilgi görür; kimi zaman olduğu gibi, kimi zaman da dini içeriğinden ayrışmış bir şekilde yeni yıl kutlaması olarak geniş kitleler tarafından benimsenirken, Çin kendi yeni yılını da bu seviyeye getirebilir mi? Günün birinde biz de 31 Aralık akşamı ağaç kurup hindi dolma yaptığımız gibi Ocak sonu Şubat başında da at, tavşan, ejderha, kaplan yılını kutlar mıyız? Kim bilir…

Anna Maria Beylunioğlu'nun kamerasından Hong Kong'da Çin yeni yılı... Burada ejderha figürleri geçiyor.

Anna Maria Beylunioğlu’nun kamerasından Hong Kong’da Çin yeni yılı… Burada ejderha figürleri geçiyor…

Bu da AVM'lerin geçişi.

Bu da AVM’lerin geçişi.

Print Friendly

sh1Konferans için Şanghay’da bulunduğum süre içerisinde yeni açılan Çin Sanat Müzesi’ni ziyaret etme fırsatını buldum. 2010 yılında yapılan Şanghay Expo sırasında Çin Pavyonu olarak faaliyet gören ve Çin geleneksel mimarisi ile modern çizgileri birleştiren etkileyici yapı 2012 yılında sanat müzesi olarak düzenlenmiş ve 63 metrelik yüksekliği, toplam 166 bin metrekarelik alanıyla Asya’nın en büyük sanat müzesi ünvanını kazanmış. Müze, yaklaşık 14 bin parça sanat eserine ev sahipliği yapıyor.

Çin Sanat Müzesi, modern Çin sanatına ağırlık veren bir müze ve dönemsel sergiler haricinde iki sürekli bölümü var. Bunlardan bir tanesi “Tanınmış Ressamlar” adını taşıyor ve ziyaretçileri Çin modern sanatının önde gelen isimlerinin eserleriyle bir araya getiriyor. Bu isimler: He Tianjian, Xie Zhiliu, Cheng Shifa, Lin Fengmian, Guan Liang, Wu Guanzhong, Hua Tianyou.

sh2
Diğer sürekli bölüm ise “Çin Modern ve Çağdaş Sanatının Kökenleri” başlığı altında ziyaretçilerle buluşuyor. Bu bölümde eserle üç dönem altında sergileniyor: Qing Hanedanı, Çin Cumhuriyeti ve Çin Halk Cumhuriyeti dönemleri. Bu bölümde benim en çok ilgimi çeken eserler, son dönem sanatçılara ait yağlıboya tablolar oldu. Çin ve Şanghay tarihinden kesitler resmeden tablolar Çin’in ve Komünist Parti’nin ulusal anlatısını rönesansın realist üslubuyla tuvale aktarmaları nedeniyle oldukça ilgi çekiciler. Çin Sanat Müzesi’nde bu yağlıboya tablolar dışında geleneksel Çin resmi ve heykel sanatından da son derece ilgi çekici eserler bulunuyor.

"Şanghay'da 1843 Kışı" (Liu Yaping, 2012)

“Şanghay’da 1843 Kışı” (Liu Yaping, 2012)

"Einstein, Şanghay'ı Ziyaret Ediyor" (Yu Xiaofu, Sun Yuhong, Guan Guoyu, Liu Jianbin, 2012)

“Einstein, Şanghay’ı Ziyaret Ediyor” (Yu Xiaofu, Sun Yuhong, Guan Guoyu, Liu Jianbin, 2012)

"Şanghay Muharebesi" (Yao Erchang, 2011)

“Şanghay Muharebesi” (Yao Erchang, 2011)

"1949'un Genç Öncüleri" (Chen Yanyin, 2009)

“1949’un Genç Öncüleri” (Chen Yanyin, 2009)

"Şehir Işıkları - 20.Yüzyıl Başında Şanghay'ın Silüeti" (Han Zijian, 2012)

“Şehir Işıkları – 20.Yüzyıl Başında Şanghay’ın Silüeti” (Han Zijian, 2012)

Print Friendly

Adama Samassékou

Bugün Afrika?nın yetiştirdiği gerçek bir aydın ile tanışma ve fikir alışverişinde bulunma şansına sahip oldum. Adama Samassékou, Afrika Diller Akademisi ve UNESCO bünyesindeki Uluslararası Felsefe ve İnsani Bilimler Konseyi?nin başkanı. Bir dönem ülkesi Mali?de Milli Eğitim Bakanı ve hükümet sözcüsü olarak da görev yapmış olan Samassékou, Boğaziçi Üniversitesi Asya Çalışmaları Merkezi olarak düzenlediğimiz bir konferansa katıldı ve çok değerli katkılarda bulundu. Konferansta Batı-merkezci dünya görüşünün bir eleştirisini yaptık ve Asya çalışmaları üzerine farklı perspektifleri tartıştık. Samassékou?nun konuya Afrika bakış açısından getirdiği yorumlar ise çok önemliydi. Bu çerçevede sunmuş olduğu bir örneği sizlerle paylaşmak istiyorum.

İnsanlığın ve uygarlığın Afrika?da doğmuş olduğuna dikkat çeken Samassékou, bugün ?son derece yorgun olan? kıtanın tarihinde yüzyıllar boyunca bazı değerlerin nesillerden nesillere aktarılması suretiyle bir uzlaşı geleneğinin insanlığa hediye edilmiş olduğunu belirtti ve ?Mandé Yemini?ne dikkat çekti. Bu yemin, Kurukan Fuga?da, yani 13.-17. yüzyıllar arasında tarih sahnesinde yer almış olan Mali İmparatorluğu?nun anayasası sayılabilecek bir metinde yer alıyor. Yeminden bir alıntı:

Atalarımız derdi ki,
?Bir birey olarak insan,
Kemik ve etten ibarettir,
İlik ve sinirden,
Ve tüylerle kaplı deriden de.
Yer ve içer,
Ancak ruhunun yaşayabilmesi için üç şey gerekir:
Görmek istediğini görebilmek,
Söylemek istediğini söyleyebilmek,
Ve yapmak istediğini yapabilmek.
Bunlardan birisi eksik olursa,
Ruh acı çeker,
Ve sonunda çürüyüp gider.?
Bu sözler üzerine Sanene ve Kontron?un çocukları
Şunları söylediler:
?Artk herkesin hayatı kendisine aittir,
Herkes hareketlerinde serbesttir,
Ülkesinin kanunlarını çiğnemediği müddetçe.
İşte bu Mandé Yemini?dir,
Tüm dünyanın kulakları duysun diye.?

13. yüzyılda Afrika?nın batısında kurulan bir imparatorluk, bu metinle insan haklarını tanımlamış, barış, hoşgörü, adalet ve eşitliği temel alan bir sosyal düzeni ortaya koymuş. Samassékou?nun bizlerle paylaştığı alıntı son derece çarpıcı, ancak metnin tamamına bakıldığında (internet üzerinden birçok kaynakta bulunabilir), 1789?da Fransa?da ilan edilen İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi?nden, 1948?de imzalanan İnsan Hakları Evrensel Bildirisi?nden yüzyıllar önce ilan edilmiş, insan haklarına saygıyı esas alan bir toplumsal mukavele olduğunu görüyoruz. Mandé Yemini, 1215?te İngiltere?de ilan edilen Magna Carta Libertatum ile aynı dönemde Afrika?da yükselmiş olan bir özgürlük haykırışı, ancak kaçımızın ne kadar haberi var? Magna Carta?yı Fransız Devrimi?ni, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi?ni çok iyi biliyoruz ve şüphesiz ki bunlar insanlık tarihinin önemli kilometre taşları. Ancak insan uygarlığı kolektif bir birikim; evrensel değerlerin farklı kültürlerin etkileşimi yoluyla ortaya çıktığı ve ilerleme sağladığı bir süreç. Tek bir kültürün ortaya koyduğu değerlerin evrensellik söylemine büründürülüp diğer kültürlere ?öğretildiği? ya da ?hediye edildiği? bir olgu değil. Biz farkında olsak da olmasak da insan uygarlığı tüm insanlığın el ele vermesiyle yükseliyor ve bu bağlamda evrensel insan hakları da Batı?nın ?icat ettiği? bir kavram değil, ?evrensel? olarak ve ?insan? tarafından yüzyılların mücadelesiyle ince ince işlenerek bugüne gelen ve bundan sonra da daha yoluna devam edecek olan bir ideal olarak karşımıza çıkıyor. Bugün bir ?insan? olarak ?haklarımızdan? bahsediyor, talepkar oluyorsak bize yol gösterenler sadece Magna Carta?yı yapan İngilizler, 1789?un Fransız devrimcileri ya da İnsan Hakları Evrensel Bildirisi?ni hazırlayan İkinci Dünya Savaşı galipleri değil. Onlar ile birlikte, en az onlar kadar, 13. yüzyılın Malilileri. Ve de daha hala haberdar olmadığımız, hala kıramadığımız Batı-merkezci bakış açımızın, dünya görüşümüzün filtresine takılan niceleri.

Print Friendly