"Siyaset" kategorisindeki yazıları görüntülüyorsunuz

135198333_14582114696281nÇin Halk Cumhuriyeti Başbakanı Li Keqiang, geçtiğimiz hafta içerisinde Pekin’de toplanan Ulusal Halk Kongresi’nde hükümetin 2015 yılı çalışma raporunu sundu. Kongre, Çin’in tüm idari bölgelerinden yaklaşık üç bin delegenin katılımıyla her yıl toplanıyor ve bu açıdan dünyanın en büyük parlamenter yapısı olma özelliğini taşıyor. Her yıl kongre açılışında başbakan tarafından sunulan hükümet çalışma raporu ise bir önceki yılın muhasebesinin yapılması ve gelecek dönem için hedef ve politikaların ortaya konulması açısından önem arz ediyor.

Çin ekonomisinin zor bir süreçten geçtiği, artık sürdürülebilirliğini yitirmiş olan emek-yoğun düşük maliyetli üretim, bu ürünlerin ihracatı ve ağır sanayi ile altyapıya yüksek ölçekli yatırımlara dayalı bir kalkınma modelinden, daha çok teknoloji ve sermaye yoğun üretime, iç tüketime ve nicelikten ziyade niteliğe ağırlık veren yatırımlara dayanan yeni bir modele geçiş için çaba sarf edilen ve bu süreç içerisinde büyüme oranlarının da hız kestiği bir döneme denk gelen 2015 yılının çalışma raporu, Çin’i yönetenlerin konuya nasıl yaklaştıkları ve bundan sonra nasıl bir yaklaşım sergileyecekleri konusunda önemli ipuçları barındırıyor.

Öncelikle hükümetin, sorunları göz ardı eden pembe bir tablo çizmediğini, mevcut sorunlara gerçekçi yaklaştığını belirtmekte fayda var. Örneğin raporun bir yerinde şu tespit yapılıyor: “Mevcut tüm faktörlerin kapsamlı bir tahlili sonucunda Çin’in bu sene kalkınma konusunda çok daha fazla sayıda ve daha ciddi sorunlar ve meydan okumalarla karşı karşıya kalacağı görülmektedir. Bu nedenle daha zorlu bir mücadeleye tam anlamıyla hazırlıklı olmalıyız.” Raporda küresel ekonomide yaşanan zayıflıkların Çin’i de etkilediği belirtilirken, ülke içerisinde de “yıllardır birikmekte olan sorun ve risklerin giderek daha belirgin hale geldiği” ifade ediliyor.

Çin hükümeti, büyüme tahminlerini de aşağıya çekmiş durumda. 2015 yılının GSYH büyüme oranının yüzde 6,9 olarak gerçekleşmesinden sonra 2016 için tahmin yüzde 7’den yüzde 6,5-7 aralığına indirildi. Bununla birlikte raporda, 2020 yılına kadar toplam GSYH’nin ve kişi başına düşen milli gelirin 2010 seviyesinin iki katına çıkartılması hedefi ortaya konuyor. Bu hedefin tutturulabilmesi için önümüzdeki beş yıl içerisinde Çin’in daha fazla hız kesmeden ortalama yüzde 6,5 oranında büyümeyi devam ettirmesi gerekiyor. Bu imkansız bir hedef değil, ancak gerçekleşebilmesi için yapısal reformların ertelenmeden, ödün verilmeden, etkili bir şekilde hayata geçirilmesi lazım. Küresel ekonomi kuruluşları, Çin için daha düşük büyüme oranları öngörüyorlar. Örneğin OECD’nin 2017 tahmini yüzde 6,2’lik bir büyüme, IMF ise yüzde 6,3 öngörüyor. Başka bir deyişle Çin, hedefine doğru çok ince bir çizgi üzerinde yürüyor olacak.

Çin’in belirlediği hedefe erişebilmesi için ne yapması gerekiyor? Li Keqiang’ın raporunda 2016-2020 dönemine kapsayan ve önümüzdeki günlerde açıklanacak olan 13. Beş Yıllık Plan’ın içerdiği altı öncelikli alana dikkat çekiliyor. Bu alanlar şu şekilde sıralanıyor:

  1. Büyümeye orta-yüksek seviyede istikrar kazandırılması ve endüstrinin orta-yüksek seviyeye doğru geliştirilmesi: Bunun için 2020 yılına kadar üretim süreçlerine teknolojinin daha fazla katılmasıyla ileri seviye imalat, modern bir hizmet sektörü ve stratejik özelliğe sahip olan sektörlerin geliştirilmesi hedefleniyor.
  2. İnovasyonun kalkınmanın itici gücü olması: İnovasyona gerek kamu yatırımları gerekse özel girişim sayesinde hız kazandırılması ve bu şekilde Çin’in  “gelişmiş ve yüksek kaliteli ürünler üreten bir ülke” olarak konumlandırılması hedefleniyor.
  3. Kentler ile kırsal kesimler arasındaki eşitsizliklerin azaltılması: Burada Çin’in “yeni ve insan merkezli bir kentleşme” stratejisi var. Bu çerçevede kırsal kesimde yaşayan yaklaşık 100 milyon kişinin ülkenin batı ve orta kesimlerindeki kentlerde yaşamaya ve çalışmaya başlamasının sağlanması hedefleniyor. Amaç, 2020 yılına kadar Çin nüfusunun yüzde 60’ının kalıcı olarak kentlerde yaşıyor olması.
  4. Çevre dostu büyüme, çalışma ve yaşam: Raporda Çin’in “gökyüzünün mavi, yerin yeşil ve suyun temiz olduğu” bir ülke haline getirilmesi amacı ifade ediliyor. Bunun için öncelikle hava kirliliğinin kontrol altına alınması ve sonrasında su tüketimi, enerji tüketimi ve karbondioksit emiliminin sürdürülebilir bir temele oturtulması amaçlanıyor.
  5. Reform sürecinin derinleştirilmesi ve kalkınma için yeni kurumların oluşturulması: “Kalkınma, reforma ve açılımlara bağlıdır” denilen raporda ekonomide piyasa dinamiklerinin daha fazla belirleyici olması gerektiğine vurgu yapılırken, diğer yandan da “devletin kaynakların tahsisindeki rolünü daha etkin bir şekilde icra etmesi ve ekonomik kalkınma sürecindeki yeni normalin yönlendirilmesi için sistemlerin, mekanizmalarının ve bir büyüme modelinin oluşturulması” gerekliliği ifade ediliyor
  6. Hayat şartlarının geliştirilmesi ve “herkesin kalkınmanın nimetlerinden faydalanmasının” sağlanması: Büyümenin aynı zamanda eşitlik de getirmesi Çin hükümetinin öncelikli hedeflerinden birisi. Bu kapsamda yoksullukla mücadeleye yönelik önlemlerin etkinleştirilmesi, eğitimde standartların yükseltilmesi, ortalama yaşam süresinin bir yıl artırılmasına yönelik sağlık alanında geliştirmelerin yapılması, şehirlerde 50 milyon kişilik yeni istihdam yaratılması ve kentleşme sürecinin desteklenmesi amacıyla 20 milyon yeni konut inşa edilmesi hedefleniyor.

Hükümet çalışma raporunda bu çerçeve içerisinde kısa vadede yapılacak uygulamalara da yer veriliyor. Buna göre 2016 yılında makroekonomik politikaların istikrarlı bir şekilde sürdürülmesi, özel sektörü ve girişimciliği destekleyen uygulamaların hayata geçirilmesi, üretimde maliyetlerin düşürülmesi ve atıl kapasitenin azaltılması, genel olarak mal ve hizmet arzında kalitenin iyileştirilmesi, kamu iktisadi teşekküllerinde reformun hızlandırılması, iç talepteki potansiyelin ve tüketimin artırılması, yatırımların büyümeyi destekleyecek şekilde yapılması, tarımda modernizasyon sağlanması ve  kırsal kesimlerde kamu hizmetlerinin yaygınlaştırılması gibi hedefler ön plana çıkartılıyor.

Programda uluslararası ekonomik ilişkilere de yer veriliyor. Yeni İpek Yolu olarak da bilinen “Bir Kuşak, Bir Yol” projesi bu anlamda ön plana çıkartılırken, dış ticaretin artırılması için yeni teşvikler, yeni iş modelleri ve ticareti çeşitlendirmeye yarayacak uygulamalara işaret ediliyor. Dış yatırımlar ve diğer ülkelere sanayi alanında yeni işbirlikleri bu dönemde Çin’in daha fazla gündeme alacağı konular olarak göze çarpıyor.

Çin hükümeti, Başbakan Li Keqiang’ın sunduğu çalışma raporunda da görüldüğü gibi gerçekçi bir şekilde sorunları değerlendiriyor ve buna karşı kapsamlı, gerçekçi ve yapıcı önlemleri formüle ediyor. Ancak esas mesele, bu önlemelerin hayata geçirilmesinde yatıyor. Çin hükümeti, elinde doğru bir yol haritası tutuyor, ancak uygulamada bu önlemler ne kadar hayata geçirilebilecek, ne ölçüde başarı sağlanabilecek, bunlar başka bir konu. 2015 yılı bazı alanlarda başarı sağlandıysa da, reform sürecinin istene hızda yürütülemediği, hatta menkul kıymetler piyasasında ve para politikasında yaşanan gelişmelerde gözlemlendiği üzere ciddi karışıklıkların yaşandığı bir yıl oldu. Çin, orta vadede büyümeyi yüzde 6,5 civarında sabitlemek istiyor. Bunu başarabilmesi için belirlenen politikaların tam olarak, etkin bir şekilde uygulamaya geçirilmesi şart.

Print Friendly

2015 yılını geride bırakmaya hazırlandığımız şu saatlerde Asya’da yıl içerisinde yaşanan önemli gelişmeleri hatırlamakta fayda var.

2016_11. Çin’in Güney Çin Denizi’ndeki suni adaları. Yıl boyunca Güney Çin Denizi’nde gerilim hiç eksik olmadı. Çin’in hak iddia sularda yer alan mercan resifleri üzerinde taşıma toprak ve kum ile denizi doldurup üzerine havaalanları ve sivil tesisler inşa etmesi meseleyi bambaşka bir boyuta taşıdı. Çin, söz konusu denizin toplam alanının yaklaşık yüzde 80’i üzerinde hak iddia ediyor ve bu nedenle denize kıyısı olan diğer ülkeler ile sorunlar yaşıyor. Sorunun temelinde ise esas olarak bir paylaşım mücadelesi var. Güney Çin Denizi büyük ekonomik değere sahip. Küresel denizcilik hatlarının önemli bir kısmı buradan geçiyor ve bu hatlar üzerinden yapılan ticaretin yıllık değeri beş trilyon doları buluyor. Ekim ayı sonunda ABD donanmasına ait savaş gemisi USS Lassen’in Güney Çin Denizi’nde Çin’in hak iddia ettiği sulara girmesi ve üzerinde üs inşa ederek etrafında 12 deniz miline kadar karasuları ilan ettiği bir mercan resifinin yakınından geçmesi iki ülke arasında gerginliğe yol açtı. Pekin, söz konusu eylemi kendi egemenliğine karşı provokatif bir saldırı olarak yorumlayıp protesto etti. Washington ise geminin geçişinin seyrüsefer özgürlüğü kapsamında olduğunu ve uluslararası hukukun belirlediği sınırların dışarısına çıkılmadığını savundu.

2016_22. Singapur’un kurucusu Lee Kuan Yew vefat etti. 1965 yılında bağımsızlığını ilan eden Singapur’un ellinci yıl kutlamalarını yaptığı bir dönemde ülkenin kurucusu Lee Kuan Yew, 91 yaşında hayata gözlerini yumdu. Lee’nin mirasına iki farklı perspektiften bakmak mümkün. Bir taraftan Lee döneminde Singapur, hiçbir doğal kaynağı olmayan, fakirliğin hüküm sürdüğü küçük bir ada ülkesiyken, Asya’nın ekonomik açıdan en gelişmiş ülkelerinden birisi, sadece kıtanın değil tüm dünyanın ticaret ve finans merkezi haline geldi. Ancak diğer bir açıdan baktığımızda da Lee’nin bu gelişimi otoriter bir kapitalizm anlayışı içerisinde hayata geçirdiğini, başka bir deyişle ekonomik büyüme adına bireysel özgürlüklerin arka plana atılmasının meşrulaştığı bir yapının ortaya konulduğunu görüyoruz. Ancak sonuçta Singapur’un elli yıl içerisinde ekonomik gelişmişlik ve insani kalkınma açısından gelmiş olduğu nokta son derede takdire şayan ve bu başarının mimarı olarak Lee Kuan Yew’in hakkını vermek gerekiyor.

2016_33. Nepal’de deprem. Yılın en acı haberi 25 Nisan’da Nepal’den geldi. Merkez üssü başkent Katmandu yakınlarındaki Lamjung vilayeti olmak üzere Richter ölçeğinde 7.8 şiddetinde gerçekleşen deprem sonucunda 9 bin kişi hayatını kaybetti, 23 binin üzerinde kişi ise yaralandı. Yüzbinlerce insan evsiz kalırken, Katmandu Vadisi’nde yer alan ve UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan tarihi yapılar da deprem felaketinden büyük hasar gördüler. Felaketten sonra dünyanın bir çok ülkesinden kamu kurumları ve devlet dışı kurumlar Nepal’in yardımına koştular. Türkiye’den de Nepal’e AFAD aracılığıyla 96 kişilik bir yardım ve kurtartma ekibinin yanı sıra çadır, su, gıda, çocukların ihtiyaçlarına yönelik malzemeleri içeren toplam 16 tonluk yardım malzemesi gönderildi.

2016_44. Çin’de menkul kıymetler borsası sarsıldı. Çin ekonomisindeki büyümenin hız kestiği bir dönemde menkul kıymetler borsasında oluşan balon Haziran ayında patladı. Bir ay içerisinde endeks toplam yüzde 40 oranında değer kaybetti. Şanghay ve Shenzhen borsalarında işlem gören hisse senetlerindeki toplam değer kaybın bu süre içerisinde 3,9 trilyon dolar seviyesine ulaştı. Pekin yönetimi, borsadaki kan kaybını durdurmak için müdahale etti. Bazı hisse senetleri işleme kapatıldı, yeni halka arzlar durduruldu, devlet eliyle 19 milyar dolarlık bir fon oluşturularak aracı kurumların borsada alım yapmaları sağlandı ve bu şekilde düşüşün önüne geçilmesi amaçlandı. Bu önlemler borsada suların bir ölçüde durulmasını sağladıysa da ilerleyen dönemlerde borsada günlük bazda değer kayıpları devam etti. Ağustos ayı içerisinde ise ulusal para birimi yuan, Merkez Bankası’nın uygulamaları sonucu toplam yüzde 4,4 oranında değer kaybetti. Yetkililer yuan’da yaşanan bu değer kaybının kurun belirlenmesinde piyasa dinamiklerinin belirleyici olmasına yönelik alınan kararın bir sonucu olduğunu, büyük çaplı bir devalüasyon beklenmemesi gerektiğini bildirdiler.

2016_55. Trans-Pasifik Ortaklığı (TPP) Anlaşması imzalandı. Pasifik Okyanusu’nun her iki kıyısında yer alan ve küresel ekonominin GSYİH büyüklüğü olarak yaklaşık yüzde 40’ına tekabül eden 12 ülkeyi (ABD, Avustralya, Kanada, Japonya, Malezya, Meksika, Peru, Vietnam, Brunei, Şili, Yeni Zelanda, Singapur) kapsayan TPP Anlaşması yedi yıl süren müzakerelerden sonra Ekim ayında imzalandı. Bu anlaşma ile Asya-Pasifik’te ticaret engelleri azalacak, bu şekilde ticarete konu olan ürün ve hizmetlerin fiyatları düşecek, aynı zamanda çalışma koşulları ve çevre gibi konularda bir takım standartlar oluşturulacak. Ancak TPP’nin hayata geçirilebilmesi için öncelikle üye ülkelerin parlamentolarında onaylanması gerekiyor, bu da tabii ki kolay ve çabuk bir süreç olmayacak. Diğer yandan Çin’in bu anlaşmaya dahil olmaması da uygulamaya yönelik soru işaretlerinin ortaya çıkmasına yol açıyor.

2016_66. Myanmar’da seçimler. Kasım ayında Myanmar’da gerçekleştirilen parlamento seçimlerinde Aung San Suu Kyi’nin liderliğindeki Ulusal Demokrasi Birliği (NLD) oyların yüzde 80’ini alarak iktidar partisini koltuğundan etti. İktidarı kaybeden Dayanışma Birliği ve Kalkınma Partisi’nin (USDP) ve bu partinin arkasında olan generallerin sonucu kabullenmesi ve güç kullanarak sonucu göz ardı etme girişiminde bulunmaması Myanmar’da demokrasi açısından önemli bir gelişme oldu. Ancak demokrasinin gelişimi için bundan sonra ne gibi açılımların ve reformların hayata geçirileceği önem kazanacak. Seçimlerde Arakan Müslümanları dahil yüz binlerce kişiye oy kullanma hakkı verilmedi ve ülkede farklı etnik gruplar arasında çatışmalar devam ediyor. Diğer yandan parlamentodaki sandalyelerin yüzde 25’i halen seçimle gelmeyen ordu temsilcilerine ayrılıyor. 2015 seçimleri Myanmar demokrasisi için önemli bir adım oldu, ancak bundan sonar çok da deneyimli olmayan NLD’nin yapması gereken önemli işler olacak.

2016_77. Çin-Tayvan görüşmesi. Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulduğu 1949 yılından bu yana ilk kez Çin ve Tayvan liderleri bir araya gelerek el sıkıştılar. Aralık ayında Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile Tayvan Devlet Başkanı Ma Ying-jeou’yu Singapur’da bir araya getiren görüşme her ne kadar çok fazla bir içerik taşımasa da güçlü bir sembolizm taşıyor. Son yıllarda Çin ile Tayvan arasındaki ilişkilerde gözle görülür oranda bir iyileşme var ve bunda da güçlenene ekonomi ve ticaret bağları büyük rol oynuyor. Xi-Ma görüşmesi özellikle her iki ülkenin kamuoyları nezdinde söz konusu olumlu süreci perçinleyen bir etki yarattı. Tayvan’da Ocak 2016’da yapılacak seçimlerin sonucu bu sürecin ne yöne doğru evrileceği konusunda belirleyici olacak.

2016_88. ASEAN Topluluğu hayata geçirildi. Güneydoğu Asya Ülkeleri Örgütü’nü (ASEAN) oluşturan on ülke, Kasım ayında Malezya’nın başkenti Kuala Lumpur’da gerçekleştirdikleri zirvede ASEAN Topluluğu’nu kurma kararını aldılar ve bu kurum 31 Aralık 2015 tarihi itibariyle resmen hayata geçirilmiş oldu. ASEAN Topluluğu’nun Ekonomik Topluluk, Siyasi-Güvenlik Topluluğu ve Sosyo-Kültürel Topluluk olmak üzere üç temel üzerine inşa edilmesi öngörülüyor. ASEAN Topluluğu fikri söz konusu ülkeler arasında çok boyutlu entegrasyonun artırılması ve derinleştirilmesi için önem taşıyor, ancak bu fikrin ne kadar somut bir gerçekliğe dönüştürülebileceğini, bu yönde ne ölçüde adımlar atılabileceğini zaman gösterecek.

2016 yılının tüm dünyaya daha fazla barış, huzur ve refah getirmesi dileğiyle…

Print Friendly

resim.aspDemokrasi ile kalkınma arasındaki ikilem siyaset bilimi ve siyasi iktisat literatürlerinde sıklıkla karşılaşılan konuların başında geliyor. Buna göre demokrasinin özünde olan çoğulcu katılım, farklı görüş ve çıkarların uzlaşmasını gerektirmekte, bu da politika yapım ve uygulama süreçlerini yavaşlatmaktadır. Bu sebeple demokrasinin yüksek oranlı ekonomik kalkınma için elverişli bir ortam sağlamadığı düşünülmekte; buna karşılık otoriter rejimlerde kararların tek elden alınması nedeniyle daha yüksek bir istikrar sağlandığı, bu durumun da kalkınma sürecine hız kazandırdığı ileri sürülmektedir. Dolayısıyla demokrasi ile kalkınma arasında bir ikilem olduğu, ikisini birden elde etmenin zor olduğu ve ülkelerin birisini seçmek durumunda bulundukları vurgulanmaktadır.

Demokrasi ile kalkınma arasındaki ikilem özellikle Çin örneğinde çok tartışılıyor. 1970’lerin sonlarından itibaren ekonomisini serbestleştiren ve dünyaya açılmaya başlayan, düşük maliyetli üretimin sağladığı rekabet avantajıyla ihracatını hızla artırıp bir yandan da ağır sanayi ve altyapı yatırımlarıyla çift haneli büyüme oranlarını yakalayan Çin’in bu başarısının temel sebeplerinden birisi olarak tek parti sisteminin sağladığı siyasi istikrar ve toplumsal düzen gösteriliyor. 1970’lerin sonunda ve 1980’lerde bir yandan Sovyetler Birliği’ndeki gelişmeleri de yakından takip eden Çin yönetimi ekonomi ve siyaset alanında kademeli olarak açılımları düşünmeye başladı ve ekonomik ile siyasi açılımlar arasında bir denge oluşturma amacını güttü. 1989’daki öğrenci ayaklanmaları ve Tiananmen Olayı’ndan sonra ise siyasi reform konusu rafa kaldırıldı, hangi şartlar altında olursa olsun siyasi istikrarı Komünist Parti’nin devamlılığı üzerinden sağlama ve bu şekilde temin edilecek toplumsal düzen üzerine ekonomik reformları inşa etme yoluna gidildi.

Çin’in 1989 modeli

1989’da yapılan tercih Pekin nezdinde halen geçerliliğini koruyor. Ancak ülkenin ulaştığı kalkınmışlık noktasında, Çin’in dünyanın en büyük ikinci ekonomisi haline geldiği günümüzde çeyrek aşırı aşan bir geçmişi olan bu toplumsal mukavelenin sürekliliği tartışılıyor. Bu çerçevede ağırlıklı olarak öne sürülen argüman ise şöyle: Ekonomik refah arttıkça Çin toplumu gelişiyor, ihtiyaçları farklılaşıyor, ekonomik özgürlüklerin yanı sıra siyasi özgürlükler için de talepleri artıyor, bu durum da Komünist Parti üzerinde bir baskı oluşturuyor. Bu argümana göre Komünist Parti’nin tek parti yönetimi olarak meşruiyetini sürdürebilmesi için bu taleplere karşılık vermesi, başka bir deyişle demokrasi-kalkınma ikileminde ibreyi artık biraz daha demokrasi tarafına kaydırması gerekiyor.

2008 yılında dönemin başbakanı Wen Jiabao uluslararası bir televizyon kanalına verdiği mülakatta siyasi açılımların önemine değinmiş ve üç konunun önemini vurgulamıştı: Demokratik seçim sisteminin geliştirilerek gücün halka ait olmasını ve devlet gücünün halka hizmet için kullanılmasının sağlanması; hukuk sisteminin güçlendirilerek kanunun üstünlüğünün sağlanması; ve devletin halkın ve basının denetimine tabi olarak kamuda şeffaflığın sağlanması. 2012 yılında ise Wen söyleminin daha da keskinleştirdi ve siyasi reformlar olmadan ekonomik alandaki kazanımların da yitirilebileceğini, bununla birlikte siyasi reformların partiyi ve hükümeti de kapsaması gerektiğini ve tüm bu reformlar gerçekleştirilmez ve toplumda baş gösteren sıkıntılara çözüm getirilemezse Kültür Devrimi’nin yol açtığı trajedinin tekrar yaşanacağını ifade etti. Her ne kadar Hu Jintao-Wen Jiabao ikilisinin görev süresi bittikten sonra mevcut Xi Jinping-Li Keqiang yönetimi tarafından benzer ifadeler kullanılmadıysa da, hatta birçok açıdan siyasi açılımların gerçekleştirilmesi bir tarafa, kısıtlamaların ve otoriterliğin arttığı söylenebilirse de Wen’in ifadeleri Komünist Parti’nin bir yandan ekonomik kalkınmanın sürdürülebilirliğini sağlarken diğer yandan da siyasi açıdan reform ihtiyacının bilincinde olduğunu gösteriyor.

Komünist Parti aslında siyasi açıdan reforma, yeniliklere tamamen kapalı bir yapı değil. Özellikle son on beş yıldır parti de devlet organları da ciddi bir değişimden geçti. Parti içi süreçler düzenlendi, daha katılımcı bir hale getirildi; bunun dışında partinin kapıları iş çevrelerine ve diğer kesimlere açıldı. Tüm bunların yanı sıra başta ticaret hukuku, mülkiyet hakları, sivil haklar ve genel olarak yargı alanında iyileştirmeler yapıldı. Çin’den beklenmesi gereken bugünden yarına Batı tarzı bir liberal demokrasi haline dönüşmesi değil, kendi sisteminde ve kendi koşulları içerisinde iyileştirmeler yapması olmalı. Ancak bu konuda da ne kadar bir aşama kaydedildiği tartışılabilir. Bu boyuttan bakıldığında da pek iyimser olamayan gözlemcilerin sayısı oldukça fazla. Örneğin tanınmış Çin uzmanı David Shambaugh, geçtiğimiz aylarda yayınlanan bir makalesinde, Xi Jinping’in giderek otoriterleşen tarzının ve gerek muhalif seslere gerekse yolsuzluğa karşı sert bir tutum uygulayarak partinin gücünü koruma çabalarının aslında Çin’deki sistem ve toplum üzerinde ağır bir baskı oluşturarak kırılma noktasına götürdüğünü yazdı. Bu şekilde düşünenlerin sayısı hiç de az değil.

Kalkınma için demokrasi

Shambaugh’a katılsak da katılmasak da, Çin’in demokrasi ile kalkınma arasındaki ikilem içerisindeki konumunu anlayabilmek ve resmin tamamını görebilmek için tartışmayı siyasi reformlar ve toplumsal talepler ekseninden çıkartıp, bir de siyasi iktisat boyutuyla ele almak gerekiyor. Komünist Parti’nin siyasi istikrar ve kendi devamlılığı ile ilgili endişelerinden bağımsız olarak Çin’in ekonomik dönüşüm sürecini sürdürülebilmesi için demokratikleşme yoluna gitmesi, en azından bu yönde adımlar atması gerekiyor.

Çin, düşük maliyetli ve düşük katma değerli emek yoğun üretimle bugüne kadar yüksek bir büyüme sağladı, ancak gelmiş olduğu noktada artık teknoloji yoğun ürünlere, yükse katma değerli üretime geçiş yapması gerekiyor. Çin ekonomisinin karşısındaki en büyük meydan okuma bu ve Komünist Parti de durumun bilincinde. Son yıllarda açıklanan tüm plan ve raporlarda bu konuya değinildiğini, dönüşümün gerçekleştirilebilmesi için yol haritaları çıkartıldığını görüyoruz. Ancak bu şekilde bir dönüşüm öncelikle girişimciliğin ve rekabetçiliğin ön plana çıkmasını, ekonomide devletin görünmez elinden ziyade piyasa dinamiklerinin belirleyici olduğu bir yapıyı gerektiriyor. Böyle bir yapı da ancak demokratik kurumlarla sağlanabilir. Başka bir deyişle Çin demokratik açılımlara sadece toplumdan bu yönde talepler oluştuğu veya küresel ortam bunu gerektirdiği için değil, aynı zamanda ekonomik kalkınmasının sürdürülebilirliği çerçevesinde elzem olan yaratıcı, üretken, yenilikçi ve girişimci güçlerin ortaya çıkartılması için ihtiyaç duyuyor. Wen Jiabao’nun “siyasi reformlar olmadan ekonomik alandaki kazanımların da yitirilebileceği” şeklindeki ifadesi bu açıdan bakıldığında tam olarak yerine oturuyor.

İktisatçı Jagdish Bhagwati, demokrasi ile kalkınma arasındaki ikilemin kaçınılmaz bir durum olmadığını, demokrasinin piyasalar ve rekabetçilik ile birlikte geliştiğinde ekonomik büyümeye ciddi anlamda katkı sağlayacağını; demokrasinin kurumlarıyla piyasa ekonominin bir araya gelmesiyle sadece mal ve hizmetlerin değil, teknolojinin, fikrilerin ve bilginin akışının kolaylaşarak kalkınmanın sürdürülebilir hale getirebileceğini bildiriyor. Çin’in de gelinen noktada tam olarak böyle bir döngüye ihtiyacı var. Komünist Parti gerekli açılımları sağlayabildiği ölçüde hem Çin’i daha ileriye taşıyabilecek hem de kendi meşruiyetini devam ettirebilecek.

Print Friendly

Suriye’deki savaştan kaçan mülteciler umuda yolculuklarını tüm risklere karşı sürdürürken sadece Avrupa değil tüm dünya bu konuda ne yapılabileceğini tartışıyor. Tartışmanın en yoğun olduğu ülkelerden birisi de Avustralya. Son olarak Avustralya hükümeti, yaşanmakta olan acil durum karşısında, her yıl belirli bir program çerçevesinde kabul etmekte olduğu 13,750 mülteciye ek olarak, Suriye ve Irak’tan 12,000 mülteciye daha kapılarını açacağını açıkladı. Bu mülteciler halihazırda Suriye’ye komşu ülkelerde bulunan ve buralardan yasal olarak başvuru yapan kişiler arasından seçilecek.

Avustralya’nın yıllık düzenli mülteci alımını 2018 yılına kadar 18,750’ye çıkartacak olması ve halihazırda mültecileri barındıran bölge ülkelerine mali yardımda bulunması da olumlu gelişmeler. Ancak Avustralya’nın mülteci politikalarının bir başka boyutu daha var. Canberra hükümeti ülkeye deniz yolundan kaçak olarak gelmeye çalışan mültecilere kesinlikle müsamaha göstermiyor. Teknelerle okyanusu aşarak Avustralya’ya gelmeye çalışan mülteciler koşulları ne olursa olsun Avustralya’da iskan edilmiyorlar.

multeciAvustralya’nın halen uygulamakta olduğu ve uluslararası toplum tarafından da tepki çeken mülteci politikası uyarınca denizleri aşmaya çalışan mülteci tekneleri Avustralya donanmasına ait gemiler tarafından durdurulup geri çevriliyor. Denizde batmak üzere olan veya batan teknelerden kurtarılan mülteciler ile Avustralya’ya ulaşmayı başaranların ise Avustralya’ya iltica başvurusunda bulunma hakları yok. Bu kişiler üçüncü ülkelerdeki “işlem merkezlerine”, etrafı dikenli tellerle çevirili kamplara gönderiliyorlar. Halen Papua Yeni Gine ile küçük bir Pasifik ada ülkesi olan Nauru’da bulunan merkezlerde iltica başvuruları değerlendiriliyor; reddedilenler ülkelerine geri yollanıyor, kabul edilenlerin ise Avustralya’ya değil bahsi geçen ada ülkelerine yerleştirilmeleri sağlanıyor. Son olarak 2013 sonlarında göreve gelen Tony Abbott hükümetinin başlattığı bir uygulamayla mültecilerin karşılıklı bir anlaşma kapsamında Kamboçya’da iskan edilmesine başlandı.

Uluslararası toplumun bu uygulamalara yönelik eleştirilerinin merkezinde mültecilerin gönderildiği kamplardaki şartların olumsuzluğu yer alıyor. Mart ayında Birleşmiş Milletler’in (BM) işkence konusundaki özel raportörü Juan Mendez’in hazırladığı ve 68 ülkeyi içeren raporun Avustralya ile ilgili kısmında şu ifadeler yer aldı: “(Kamplarda) göz altında tutma için uygun koşulları yerine getirmeyen Avustralya hükümeti, çocukların göz altında tutulması uygulamasını devam ettirerek ve bölgesel işlem merkezlerinde artan şiddet ve gerilimi sona erdiremeyerek çocuklar da dahil olmak üzere mültecilerin işkence, insanlık dışı ve aşağılayıcı muameleden uzak tutulma haklarını çiğnemiştir.” Basında yer alan kamplardaki kötü koşullara, bu kamplarda güvenlik güçleri ile mülteciler arasında yaşanan şiddet olayları ile can kayıplarına yönelik haberler, Mendez’in eleştirilerinin uluslararası kamuoyunda yaygın bir şekilde kabul görmesine ve Avustralya hükümeti üzerindeki baskının artmasına yol açıyor.

Bu noktada kesin bir hükümde bulunmadan Avustralya hükümetinin argümanlarına da kulak vermekte fayda var. Canberra’nın mevcut politikasının ardında aslında kuvvetli bir gerekçe var. Teknelerle gelen kişilerin Avustralya’ya kabul edilmeleri durumunda bunun insanların okyanusları aşmaya çalışmalarının, ciddi ölüm riskini göze almalarının teşvik edeceğini öne süren Avustralyalı siyasetçiler (ki bu konuda halen iktidardaki Liberal-Ulusal Parti koalisyonu ile muhalefetteki İşçi Partisi’nin büyük ölçüde bir uzlaşı içerisinde olduğunu görüyoruz) son dönemde 1,200 kişinin Avustralya’ya ulaşmaya çalışırken boğularak hayatını kaybettiğini hatırlatıyorlar. Bu görüşe göre esas sorun, söz konusu mültecilerin kabul edilmesi durumunda ölümcül deniz yolculuklarını organize eden ve bundan milyonlarca dolarlık gelir elde eden insan kaçakçılarının ve yasadışı örgütlerin ekmeğine yağ sürülmesi. Özetle Avustralya’nın verdiği mesaj, yasal yollardan daha fazla mülteci alacağı, ancak diğer yollardan gelecek olanlara karşı yasadışılığı teşvik etmemek adına kapıların kapatılacağı şeklinde.

Papua Yeni Gine ve Nauru’daki olumsuz koşullar ve özellikle de mültecilerin Kamboçya’ya yerleştirilemeye çalışılması kabul edilebilir değil. Ama burada bir moral ikilem söz konusu. Avustralya bağımsız ve egemen bir ülke ve kanunlarınca tanımlanmayan bir şekilde oluşan her duruma karşı önlem alması doğal bir hakkı. Teknelerle çıkılan yolculukların Avustralya’da yerleşim hakkı ile sonuçlanması birçok insanın ve ailenin hayatını kurtaracaktır, ancak bunun insan kaçakçılığını teşvik edeceği de bir gerçek. Diğer yandan Avustralya hükümeti, teknelerle her gelmeye çalışan kişinin gerçek birer mülteci olmadığını ileri sürüyor ki bu da doğru. Ancak diğer taraftan gerçekten sığınma ihtiyacında olan mültecilerin bu şekilde geri çevrilmesi hem insan vicdanına aykırı bir durum hem de uluslararası hukuk ile çelişiyor. Avustralya’nın sadece imza koyarak taraf olduğu değil, bilfiil metnini hazırladığı 1951 tarihli BM Mülteci Sözleşmesi’ne göre mülteci tanımına uyan kişilerin ülkeye geliş yöntemleri ne olursa olsun koruma altına alınmaları gerekiyor. Kurunun yanında yanan çok fazla yaş var.

Peki şimdi ne olacak? Avustralya’nın üçüncü ülkelerde işlem ve iskan uygulaması sürdürülebilir bir çözüm değil. Ancak çözüm Avustralya’nın her tekneyi buyur etmesi, her geleni mülteci olarak kabul ederek kendi sınırları içerisinde iskan etmesi de değil. Sorun aslında Avustralya’dan da kaynaklanmıyor; esas mesele İkinci Dünya Savaşı sonrasında o dönemin koşullarına göre tasarlanan mülteci rejiminin günümüz şartlarına cevap veremiyor olması. Avrupa hükümetlerinin şu anda ne yapacaklarına karar veremiyor olması da, Schengen ilkelerinin rafa kaldırılması da, Avustralya’nın günü kurtarmak için tropik adalarda çare aramasının da arkasında 1951 rejiminin yetersizliği yer alıyor. Dolayısıyla yapılması gereken tüm paydaşların BM çatısı altında bir araya gelerek 1951 sözleşmesini yeniden kaleme almaları. Gerçek mülteciyi diğer göçmenlerden ayırt edecek, tüm yükü ev sahibi ülkelerin üzerine yıkmadan gerçekçi bir maliyet paylaşımı yapılmasını sağlayacak, bir yandan insanlarını ölümle sonuçlanacak yolculukları göze almalarını gerektirmeyerek bir yandan da insan kaçakçılığıyla mücadeleyi ön plana çıkartarak iltica konusunun istismar edinmesine mani olacak yeni bir uluslararası mülteci rejimine ihtiyacı var.

Avustralya bu yeni rejimin inşasında başrol oynayabilir. Gerek almakta olduğu mülteci akışı, gerekse 1951’i hazırlayan taraflardan biri olması nedeniyle böyle bir yükümlülüğü de var. Ayrıca yaşanan soruna tek defaya mahsus çözümlerle değil sistemik değişimle cevap verilmesi, Avustralya’nın mülteciler için ayırdığı kaynakları da daha verimli kullanabilmesini sağlayacak. Avustralya hükümetinin açıkladığı rakamlara göre bir mülteciyi 12 ay boyunca üçüncü bir ülkedeki işlem merkezinde tutmanın maliyeti yaklaşık 420 bin Avustralya doları iken, aynı mültecinin geçici bir vize ile ülke içerisinde yerleştirilmesinin maliyeti 25 bin dolar civarında.

Avustralya milli marşında şöyle bir satır var: “For those who’ve come across the seas, we’ve boundless plains to share”: Denizlerin ötesinden gelenler için uçsuz bucaksız topraklarımız var. Mülteciler konusunu yeniden düşünülüp yeni bir düzen kurulacaksa, bu süreçte başrolü milli marşında bu sözlere yer veren bir ülkeden daha iyi kim oynayabilir ki?

Print Friendly

01062015211004-O4XMXGeride bıraktığımız haftalarda Çin ile Avrupa Birliği (AB) arasında diplomatik ilişkilerin tesis edilmesinin kırkıncı yılı kutlandı. 6 Mayıs 1975 tarihinde Çin Halk Cumhuriyeti ile o dönemki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu arasında imzalanan anlaşma ile ilişkiler kurulmuş, 1985’teki ticari ve ekonomik işbirliği anlaşması ve 2003’te imza altına alınan stratejik ortaklık anlaşması ile de Çin ile Avrupa arasındaki ilişkilerin güçlü bir şekilde sürdürülmesi için gerekli altyapı oluşturulmuştu. 2013 yılında taraflarca kabul edilen “AB-Çin 2020 Stratejik Gündemi” belgesi ile mevcut stratejik ortaklığın somut parametreleri belirlendi ve Çin ile AB arasındaki ilişkilerin üç sacayağı—ekonomik ve sektörel diyalog, siyasi diyalog ve toplumlar arası diyalog—üzerinden güçlendirilmesi için bir yol haritası ortaya kondu.

Kırk yılın geride bırakıldığı bu dönemde Çin ile AB arasındaki ilişkiler açısından ilk bakışta son derece olumlu bir tablo göze çarpıyor. Mayıs ayında AB Dışişleri ve Güvenlik Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini’nin Pekin’de gerçekleştirdiği temaslardan sonra Haziran ayında Brüksel’de 17. AB-Çin Zirvesi gerçekleştirilecek. Başka bir deyişle diplomatik trafik hızlı bir şekilde işlemeye devam ediyor. Ancak bu noktada bir konuya dikkat etmek gerekiyor. Çin ile AB arasındaki ilişkiler farklı alanları kapsıyor, ancak her alanda aynı derecede ilerleme söz konusu değil. Madalyonun farklı yüzleri var. Bir yüzde ekonomik ilişkilerin son derece hızlı geliştiği görülüyor. Madalyonun diğer yüzünde tüm olumlu söylemlerine rağmen ağır aksak ilerleyen, pek de mesafe alınamayan güvenlik alanındaki işbirliği var.

Ekonomi alanında ilişkiler güçleniyor

Ekonomik ilişkilerde küresel kriz sonrası AB’nin Çin’den gelecek sermayeye, Çin’in ise AB pazarlarına ihtiyacının giderek arttığı bir ortamda hız kazanan, karşılıklı fayda ilkesi çerçevesinde şekillenen bir durum söz konusu. Halen Çin, AB’nin en fazla ithalat yaptığı ülke ve ihracatta da en büyük ikinci pazarı konumunda. 2014 yılında Çin ile AB arasındaki ticaret 467,3 milyar euro olarak gerçekleşti; bunun 164,7 milyar euro’sunu AB’nin Çin’e ihracatı, 302,6 milyar euro’luk kısmını ise AB’nin Çin’den ithalatı oluşturdu. Başka bir deyişle AB’nin Çin’e karşı bir ticaret açığı söz konusu; ancak bu açık giderek kapanıyor. Son beş yıllık verilere bakıldığında AB’nin Çin’den ithalatının yılda ortalama yüzde 1,6 oranında arttığı, buna karşılık Çin’e yapılan ihracattaki artışın ise yüzde 9,8 seviyesinde olduğu görülüyor. Bununla birlikte AB’den yapılan ithalat Çin için de ciddi bir sorun yaratmıyor. Bir yandan tüketime odaklı bir büyüme modeline geçiş sürecinde olan Çin için AB’den gelen yüksek kaliteli ithal ürünler değer sağlıyor, diğer yandan da ihracata yönelik üretimi için yaklaşık yüzde 33 oranında ithal ara mallara ihtiyaç duyan, diğer bir ifadeyle üreterek ihraç edeceği her 1 dolarlık mal için 33 cent’lik ara mal ithal etmek durumunda olan Çin için AB güvenilir ve katma değer sağlayan bir kaynak sağlıyor.

Çin ile AB arasındaki yatırım ilişkileri de son dönemlerde hız kazandı. AB, hâlen Çin’deki en büyük yabancı yatırımcılardan birisi konumda. Çin’deki yabancı yatırımın yaklaşık yüzde 20’si AB kökenli, ve burada da başı Alman yatırımları çekiyor. Diğer yandan Çin’in AB’deki yatırımları da özellikle stratejik şirket alımları vasıtasıyla son birkaç yıl içerisinde ciddi bir şekilde artmış durumda. Pekin ile Brüksel arasında müzakereleri devam etmekte olan çift taraflı yatırım anlaşmasının sonuçlandırılmasıyla hem Çin yatırımlarının başta rekabet avantajına sahip oldukları altyapı projeleri, enerji, taşımacılık gibi sektörlerde AB’ye daha düzenli ve etkili girebilmesini, hem de Avrupalı yatırımcıların Çin pazarlarına ve özellikle de Çin’de çok büyük bir pasta oluşturan kamu ihaleleri ve hizmet sektörüne erişim sağlamasını kolaylaştıracak. Çin tarafından öne sürülen ve halen geliştirilmekte olan Yeni İpek Yolu projesi ise şüphesiz ki Çin ile Avrupa arasındaki taşımacılık ve lojistik bağlarının güçlendirilmesi yoluyla taraflar arasındaki ekonomik ve ticari ilişkiler üzerinde olumlu bir etki yaratacak.

Devlet kademelerindeki söylemlere bakacak olursak, ekonomik alandaki bu güçlü ilişkilerin güvenlik konularında işbirliğine de yansıması arzu ediliyor. Mogherini, Pekin temasları çerçevesinde verdiği bir demeçte Çin ile AB’nin “bölgesel ve küresel sorunlar karşısında ortak bir rol oynayabilecekleri” konusunda tam bir mutabakat içerinde olduklarını ve “coğrafi olarak uzakta olsalar bile küresel meselelerin sınır tanımadığını” söyledi. Bu bakış açısı en azından retorik seviyesinde Çin tarafından kabul görse de, mevcut koşullar altında iyimser bir temenni olmanın ötesine gidemiyor.

Güvenlik konularında işbirliği asgari seviyede

Ekonomi alanında ilişkiler çok iyi giderken, güvenlik alanında işbirliğinin yetersiz kalmasının temel sebebi, AB ile Çin’in güncel küresel jeopolitik içerisinde kendilerini farklı şekilde konumlandırmaları. Ortak ekonomik çıkarlara karşı doğrudan tehdit oluşturan unsurlar konusunda Çin ile AB’nin bir ölçüde uyumlu olabildikleri gözlemleniyor. Örneğin Ortadoğu petrollerini ciddi bir şekilde tehdit eden IŞİD ile Çin ile Avrupa arasındaki ticaret yollarını tehdit eden Aden Körfezi’ndeki korsanlık olayları konusunda taraflar bir uyum içerisinde hareket edebiliyorlar. Ancak ortak çıkarların yeterince mevcut olmadığı, buna karşılık küresel jeopolitik hesaplamaların öne çıktığı güvenlik meselelerinde ise Çin ile AB’nin ortak bir paydada buluşmakta zorluk çektikleri görülüyor. Ukrayna krizi, Suriye’deki iç savaş ve İran’ın nükleer programı gibi konularda, söz konusu sorunlara barışçıl çözümler getirmek için kolektif çaba gösterilmesinden ziyade, bu sorunların her birinde bir tarafında Batı ülkelerinin diğer tarafında ise Çin ile Rusya’nın oturduğu satranç tahtalarının kurulması şeklinde bir durum oluştu. Bu durum AB ile Çin’in bölgesel ve küresel güvenlik meselelerinde ortak bir çizgide buluşmasını engellediği gibi, Çin’in Asya’daki başta Güney Çin Denizi olmak üzere hassas güvenlik konularında giderek iddialı ve agresif bir tutum izlemesi, Çin ile AB arasında güvenlik alanında işbirliği açısından yeni engellerin yükselmesine ve uçurumların genişlemesine yol açıyor.

Çin ile AB arasında ilişkiler ekonomik alanda hız kazanarak devam edecek. Ancak güvenlik konusunda ise farklı bir durum söz konusu. Ortak çıkarlar tehdit altına girmediği müddetçe Çin ile AB’yi aynı saflarda görmek en azından şimdilik pek mümkün değil. Küresel jeopolitiğin yeniden şekillendiği, aktörlerin pozisyonlarını yeniden belirlediği, bir yandan Asya’da ve dünyanın birçok yerinde milliyetçi söylemler güçlenirken diğer yandan Çin ile Rusya arasında olduğu gibi yeni ittifakların kurulduğu bir dönemde, Pekin ile Brüksel’in bölgesel ve küresel güvenlik konularında aynı dilden konuşmaları kolay olmayacak. Ancak tabii ki bu durum 21. yüzyılın neoliberal dünyasında karşılıklı ticaret ve yatırımların hızla artmasına, Çinliler ile Avrupalıların birbirleriyle daha fazla iş yapıp beraber para kazanmasına engel değil.

Print Friendly