"Uluslararası İlişkiler" kategorisindeki yazıları görüntülüyorsunuz

Kore Yarımadası’nda gerginlik giderek tırmanıyor. Kuzey Kore yönetimi nükleer silah ve füze denemelerine devam ederken, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) yönetiminin bu girişimlere “askeri seçenek de dahil olmak üzere” her türlü karşılığı verebileceğini beyan etmesi ve özellikle de Donald Trump’ın Kuzey Kore’ye “tarihin bugüne kadar görmediği ölçüde ateş ve öfke” ile cevap verileceği şeklindeki ifadeleri, meselenin çözümsüz bir döngüye dönüşmesine yol açıyor. Birleşmiş Milletler (BM) çözümü ekonomik yaptırımlarda arıyor; ancak meselenin ekonomik boyutları yakından incelendiğinde çözümün aslında hiç de kolay olmadığı ortaya çıkıyor.

Ekonomik yaptırımların amacı, Kuzey Kore’nin dış mali kaynaklarını keserek Kim Jong-un yönetimini iflasın eşiğine getirmek ve nükleer silah ile füze denemelerini sona erdirmeye mecbur bırakmak. Ancak rakamlar, Kuzey Kore ekonomisinin aslında bunun tersi bir istikamette yol aldığını gösteriyor. Güney Kore Merkez Bankası’nın yaptığı hesaplamalara göre, Kuzey Kore ekonomisi 2016 yılında son on yedi yılın en yüksek oranını yakalayarak yüzde 3,9 büyüdü ve 28,5 milyar dolarlık bir hacme ulaştı.

Ülkede 2011 yılında başlatılan piyasa reformlarının, her ne kadar şu aşamada başlangıç seviyesinde olsalar da bu büyümede etkisi var. Ülkede özel teşebbüse giderek daha fazla alan açılıyor, fabrika yönetimlerine karar süreçlerinde özerklik tanınıyor, insanların kurulan pazar yerlerinde satış yaparak kazanç elde etmeleri mümkün kılınıyor ve tarım kolektifleri yerine aile bazlı çiftçilik sistemine geçilerek hasadın artırılması sağlanıyor.

Tüm bunlar Kuzey Kore ekonomisi için kayda değer gelişmeler olsa da, ekonomik büyümenin ardındaki esas dinamik Çin ile yapılan ve giderek artan ticaret. Kuzey Kore dış ticaretinin yüzde 90’dan fazlasını komşusu Çin ile yapıyor. Kuzey Kore, yer altı zenginliklerine ve düşük maliyetli işgücünün sağladığı imalatta rekabet avantajına sahip bir ülke. 2016 yılında Kuzey Kore Çin’e 1,16 milyar dolarlık kömür, 724 milyon dolarlık tekstil ürünü, 225 milyon dolarlık demir cevheri ve 190 milyon dolarlık deniz ürünü ihraç etti. Kuzey Kore için Çin yegane pazar, Çin için ise Kuzey Kore ihtiyaç duyulan ürünlerin düşük fiyatlarla temin edilebileceği bir kaynak.

Uluslararası ekonomik yaptırımlar, her şeyden önce Kuzey Kore’nin bu yaşam hattını kesmeyi hedefliyor ve Çin de söz konusu yaptırımlara uyacağını beyan ediyor. Çin şubat ayı itibarıyla Kuzey Kore’den kömür alımını durdurduğunu açıkladı ve ardından ülkede faaliyet gösteren Kuzey Koreli firmaların faaliyetlerini sona erdirme kararı aldı. Ancak istatistiklere bakıldığında, iki ülke arasındaki ticaretin azalmadığı, tam tersine arttığı görülüyor.

2017 yılının ilk yarısında Çin ile Kuzey Kore arasındaki ticaretin hacmi bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 10,5 artarak 2,55 milyar dolar olarak gerçekleşti. Bu artışın sebebi, durdurulan kömür ticaretine rağmen devam eden demir cevheri ticareti ve aynı zamanda Kuzey Kore’nin enerji ihtiyacını karşılamak için Çin’den yaptığı petrol alımları. Diğer yandan Çin’in Kuzey Kore sınırına yakın Dandong kentinde kurulan sınır ticaret bölgesi, Dandong’u Liaoning eyaletinin başkenti Shenyang’a bağlayan hızlı tren hattı ve iki ülke arasında 2015 yılının sonunda faaliyete geçen konteyner gemi taşımacılığı hattı, Çin ile Kuzey Kore arasındaki ticari ilişkilerin gelişmesine katkıda bulunmaya devam ediyor. Çin dahil yaklaşık 50 ülkede çalışan ve sayılarının 100 bine ulaştığı tahmin edilen Kuzey Kore vatandaşlarının, her yıl ülkelerine gönderdikleri 1 milyar dolar da Kuzey Kore ekonomisini ayakta tutan güçlü bir etken.

Çin, Kuzey Kore’ye uygulanan yaptırımlara iştirak eder gibi görünse de aslında bunu tam olarak yapmıyor. Kuzey Koreliler Hong Kong’da şirket kurup Çin’de ofis açıyorlar ve Çin bankalarını kullanarak dış dünya ile mali işlemlerini gerçekleştirebiliyorlar. ABD’li bir araştırma şirketinin raporuna göre, geçtiğimiz yıl dünyada 248 şirket Kuzey Kore’nin dış dünya ile ekonomik ilişkilerine aracılık etmiş ve bu şirketlerin 160’ı Hong Kong’da kayıtlı. Diğer yandan üçüncü ülke bandıralarını taşıyan gemiler, Kuzey Kore’nin ticaretine aracılık etmeye devam ediyorlar.

Çin’in tercihi Kuzey Kore’nin provokatif eylemlerine son vermesi, ancak bir yandan da yaptırımların ülkede bir rejim değişikliğine ya da çöküşe yol açacak derecede şiddetli olmaması. Kuzey Kore içinde meydana gelecek bir sosyal patlama, Kim rejiminin sona ermesine ve yerinde bir güç boşluğu oluşmasına, milyonlarca Kuzey Koreli mültecinin Çin’e göç etmesine yol açabilir ki bu da Pekin yönetimi tarafından istenmiyor. Yine iki Kore’nin birleşmesi de, Güney’de yerleşik olan ABD birliklerinin Çin sınırına kadar gelmelerine yol açacağından, Pekin tarafından tercih edilmeyen bir durum. Tüm bu nedenlerden dolayı Çin’in istediği, yaptırımların (tabir yerindeyse) Kim Jong-un’u dize getirmesi, ancak Kim’i koltuğundan edecek kadar da şiddetli olmaması ve yarımadada statükonun devam ederek Kuzey Kore’nin Çin ile Güney Kore arasındaki tampon bölge özelliğini sürdürmesi.

ABD yönetimi bu nedenle yaptırımlarda giderek Çin’i merkeze koyuyor ve Kuzey Kore ile iş yapan Çin şirketlerini de kapsam içerisine alıyor. Burada ABD’nin ciddi bir yaptırım gücü var ve Çinli firmalara “ya Kuzey Kore’yle ilişkilerinizi kesersiniz, ya da ABD piyasalarına erişiminizi engellerim” diyebiliyor. Son olarak, ABD’den aldığı parçaları İran ve Kuzey Kore’ye sattığı tespit edilen Çinli büyük bir telekomünikasyon firmasına ABD 1,2 milyar dolarlık ceza kesti. ABD hükümetinin verdiği para cezası bir Çin firması üzerinde bağlayıcı olamasa da, ABD pazarını kaybetmek istemeyen Çinliler, cezayı ödeyip Kuzey Kore ile ilişkilerini kestiler.

Ekonomik yaptırımlar, her ne kadar son dönemlerde kapsamı artırılmışsa da tek başına Kuzey Kore meselesine bir çözüm getirme kapasitesine sahip değil. Yaptırımların yanı sıra, taraflar arasında mutlaka diyalog kurulması ve bu diyaloğun yapıcı olarak sürdürülmesi gerekiyor. Diğer yandan, meselenin ekonomik boyutu mercek altına alındığında ortaya önemli bir soru daha çıkıyor: İki Kore’nin birleşmesinin olası ekonomik sonuçları nelerdir? İçinde bulunduğumuz, arka arkaya füzelerin atıldığı ve nükleer denemelerin yapıldığı bu dönem, Kore Yarımadası’nda birleşmeyi konuşmak için oldukça erken bir vakit olarak görülebilir. Ancak uzun vadeli hesapların içine bu seçeneği de katmak gerekiyor.

Her şeyden önce, Almanya’da olduğu gibi, Kore’lerin birleşmesinin de bir ekonomik maliyeti olacak. Bu maliyet için, 50 milyar ile 6 trilyon dolar arasında geniş bir aralıkta değişen farklı tahminler yapılıyor. Birleşmenin maliyetine nazaran getirisiyle ilgili öngörüler ise daha net. Kore Yarımadası’nın kuzeyi doğal kaynaklar açısından zengin ve ayrıca düşük maliyetli geniş bir işgücü havuzuna sahip. Yarımadanın güneyi ise doğal kaynaklar açısından fakir olsa da gelişmiş bir ekonomiye, sermayeye ve teknolojiye sahip. Bu ikisinin bir araya gelmesi, Asya’da yeni bir ekonomik süpergücün oluşmasına yol açabilir. ABD’li bir yatırım bankasının tahminlerine göre Birleşik Kore, 30 ila 40 yılda Japonya, Almanya ve Fransa ekonomilerini geçecek bir potansiyele sahip. Kore Uluslararası Ekonomi Politikaları Enstitüsü’nün bir araştırması ise Birleşik Kore’nin 2055 yılına kadar 8,7 trilyonluk bir ekonomik büyüklüğe ulaşabileceğini öngörüyor. Böylesine büyük bir ekonomik gücün, Çin başta olmak üzere, bölgedeki rakipler tarafından ne kadar arzu edilecek bir durum olduğu da ayrı bir tartışma konusu.

Kuzey Kore, dışarıdan bakıldığında bir çılgın tarafından yönetilen, ekonomisi iflas etmiş, dışa tamamen kapalı bir ülke gibi görünse de, gerçekte henüz son derece ilkel bir şekilde de olsa piyasa ekonomisini geliştiren, Çin ve diğer üçüncü ülkeler üzerinden kurduğu ticaret ilişkilerinden beslenen bir ülke ve yaptırımlara rağmen bu bağlar gücünü koruyor. Kuzey Kore meselesini tahlil ederken, sadece nükleer silahlar ve siyasilerin sert söylemlerine odaklanmayıp, tüm bu gelişmeleri içerisine alan ekonomik çerçeveyi de incelemekte fayda var.

(Bu yazı ilk olarak Anadolu Ajansı tarafından yayınlanmıştır.)

Print Friendly

BRICS Zirvesi

Bugün CRI Türk (China Radio International) canlı yayınında değerli Kamil Erdoğdu ile Xiamen’de yapılacak olan BRICS zirvesini değerlendirdik. Yayınının özeti CRI Türk web sitesinde ve aşağıda yer alıyor.

Atlı, BRICS Zirvesini CRI TÜRK’e Değerlendirdi

Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi Asya Çalışmaları Programı uzmanı Altay Atlı, 3 ve 5 Eylül’de Çin’in Xiamen kentinde toplanacak; Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’dan oluşan BRICS zirvesini değerlendirdi.

Büyük ve kalkınmakta olan ülkelerden oluşan BRICS içindeki ülkelerin çok fazla ortak paydası olmadığı gibi, bazı ülkeler arasında da büyük bir rekabet olduğunu belirten Atlı, BRICS’in dünyada Batıya alternatif bir güç odağı olarak hareket etmesi konusunda bir takım soru işaretleri olduğunu dile getirdi.

Altay Atlı, aralarında sorun varken liderleri bir araya getiriyor oluşuyla çok önemli bir platform olmasına rağmen, Avrupa Birliği gibi bağlayıcı, kurumsal bir yapıya sahip olmayan BRICS’in bir diyalog platformu olduğunu vurguladı.

CRI TÜRK’te Kâmil Erdoğdu’nun hazırlayıp sunduğu Manşet programında Atlı, Xiamen’de yapılacak zirvenin en önemli konusunun; Çin ile Hindistan arasındaki çatışma ortamı olduğunu söyledi.

Shanghai işbirliği örgütü ve BRICS düşünüldüğünde, Çin ve Rusya’nın ön plana çıkan ülkeler olduğunu ama Brezilya’nın da yaşadığı ekonomik ve politik sıkıntılarla gündeme geleceğini belirten Atlı, en dikkat çekici ülkenin Hindistan olduğunu, çünkü ekonomisindeki hızlı bir büyüme oranının Çin’le eşit ancak nüfusunun Çin’den daha hızlı artmakta olduğu için birkaç sene içinde, Hindistan’ın dünyanın en kalabalık ülkesi olarak Çin’i geçeceğinin üzerinde durdu.

Print Friendly

Bu sabah CRI (China Radio International) Türkçe yayınında değerli Kamil Erdoğdu ile Türkiye’nin Çin’in öncülüğünde hayata geçirilen Yeni İpek Yolu’nda dışlandığı yolunda son dönemde ortaya atılan iddiaları konuştuk. Söyleşinin bir özeti CRI Türkçe web sitesinde yer aldı, aşağıda da okuyabilirsiniz.

news_a5e9f9c9b12f71d1f9cd0f151e8e2d19-627x268

İstanbul Politika Merkezi’nden Uzakdoğu Uzmanı Dr.Altay Atlı Çin’in Bir Kuşak Bir Yol diye adlandırılan Yeni İpek Yolu projesinin tek bir yoldan oluşmadığını çok taraflı olduğunu ve farklı alternatifler içerdiğini söyledi. Atlı, Türkiye’nin bu projeden dışlanabileceği şeklindeki iddialarla ilgili olarak “bunun için sebep yok, anlamı da yok, resmi açıklama da yok” diye konuştu.

Bu iddianın sahiplerinin Çin’in Gürcistan ve Kıbrıs’ın güneyindeki liman çalışmalarına işaret ettiklerini hatırlatan Atlı, Çin’in Yunanistan’da daha fazla benzer yatırımları olduğuna dikkati çekti. Atlı, Çin’in Pire limanının neredeyse tamamının sahibi olduğunu, Arnavutluk ve Makedonya’da hızlı demiryolu hatları inşa ettiğini anlattı. Atlı, CRI TÜRK FM’e Çin’in seçeneklerini çeşitlendirip Avrupa’ya birkaç yoldan ulaşmayı hedeflediğini söyledi.

2015’teki G20 Antalya Zirvesi’nde Türkiye ile Çin arasında Yeni İpek Yolu Projesi ile Orta Koridor’u uyumlaştırma anlaşması imzalandığını hatırlatan Atlı Bakü-Tiflis-Kars hattının bunun önemli parçası olduğunu belirtti. İki ülke arasında Kars-Edirne hızlı tren anlaşması imzalandığını ve TBMM’den geçtiğini kaydeden Atlı bu projelerin 40 milyar dolar değerinde olduğu bilgisini verdi.

Dr. Altay Atlı son günlerde Shanghai İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ile ilgili tartışmaların AB ile geçilen zor dönemde AB’te referans olarak gündeme geldiğini belirtti. ŞİÖ’nün AB gibi devletler üstü entegrasyon projesi olmadığını, bir işbirliği platformu olduğunu söyleyen Atlı, “Türkiye, Avrasya’daki bu gelişmelerin dışında kalamaz” yerini alır” dedi. Konuya Türkiye’nin menfaatleri açısından bakılması gerektiğini belirten Atlı, Türkiye’nin ŞİÖ kapsamındaki Enerji Kulübü’nün dönem başkanlığını üstlendiğine dikkati çekti.

Print Friendly

karar2Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) ve genel olarak Batı ile ilişkilerinin zor bir dönemeçten geçtiği şu günlerde diğer bir işbirliği platformu olan Şanghay İşbirliği Örgütü’nü (ŞİÖ) ve Türkiye’nin de 2012’den bu yana diyalog ortağı konumunda olduğu bu oluşuma tam üyeliğinin ne gibi getirileri olabileceğini tartışıyoruz. Bu çerçevede tartışmalar büyük ölçüde ŞİÖ’nün ülkemiz için AB’ye karşı bir alternatif olup olamayacağı ekseninde şekilleniyor; ancak bir taraftan da Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecinden bağımsız olarak, Çin, Rusya ve Orta Asya ülkeleri gibi küresel siyaset ve ekonominin önemli aktörlerini bünyesinde barındıran ve 2017 yılında Hindistan ve Pakistan gibi iki nükleer gücü de tam üyeliğe alarak genişleyecek olan bu örgütle daha kuvvetli bir etkileşim içerisinde olması gerektiği yönünde bir görüş oluşmuş durumda.

Bu noktada ŞİÖ’yü daha yakından incelemek ve Türkiye için ne gibi getirileri olabileceğini iyi tahlil etmek önem kazanırken, meseleyi stratejik boyutunun yanı sıra ekonomik boyutu ile de ele almak gerekiyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre 2015 yılında Türkiye, ihracatının yüzde 44,5’ini AB üyesi ülkelere yaptı; AB üyesi olmayan Avrupa ülkeleri de eklenince bu oran yüzde 54,3’e yükseliyor. ŞİÖ’de başı çeken Rusya ile Çin ise Türkiye’nin ağırlıklı olarak ithalat yaptığı ülkeler; sadece bu iki ülkenin 2015 yılında Türkiye’nin toplam ithalatındaki payı yüzde 21,8’di. Türkiye’ye gelen doğrudan yabancı yatırımlara bakıldığında da en büyük kaynağın AB ülkeleri olduğu görülüyor. Bu tablo içerisinde AB’nin yerini ŞİÖ’nün alması en azından kısa ve orta vadede mümkün görünmüyor. Ancak ŞİÖ, Çin, Rusya ve (2017’den itibaren) Hindistan gibi küresel ekonominin başat konumdaki aktörlerini, başka bir deyişle BRICS ülkelerinin beşte üçünü, ve aynı zamanda Orta Asya’nın enerji açıdan zengin ve kültürel açıdan da Türkiye’ye yakın olan cumhuriyetlerini içeriyor. ŞİÖ ile daha kuvvetli bir diyalogun ve/veya olası bir tam üyeliğin Türkiye’ye ekonomik açıdan faydalı olması için bu örgütün AB’nin yerini alması gerekmiyor.

ŞİÖ, 2001 yılında kurulduğu zaman güvenlik alanında işbirliği odaklı olarak kurulmuştu ve özellikle de Avrasya coğrafyasında üye ülkeler arasında terörizme, bölücü ve aşırı hareketlere karşı mücadeleye öncelik vermekteydi. Son dönemlerde ise her ne kadar güvenlik konusu ön planda kalsa da ekonomik işbirliğinin de ŞİÖ içerisinde ağırlık kazanmakta olduğu görülüyor. 2015 yılında Rusya’nın Ufa kentinde gerçekleştirilen zirvede ŞİÖ Kalkınma Stratejisi benimsenmiş ve bu çerçevede önümüzdeki on yıl içerisinde finans, yatırım ve ticaret alanlarında işbirliğinin kuvvetlendirilmesi öngörülmüştü. Bu yıl Taşkent’te yapılan zirvede ise üye ülkelerin kalkınma stratejilerinin eşleştirilmesi ile ekonomik ve ticari programlarının koordine edilmesi hedef olarak belirlenerek, bu hedef doğrultusunda atılacak somut adımlar da tespit edildi.

Kağıt üzerinde oldukça iyi duran bu hedeflerin bugüne kadar pratikte etkin bir şekilde hayata geçirilememesinin ve 2010’da gündeme getirilen ŞİÖ Kalkınma Bankası kurulması gibi planların rafta tozlanmasının en önemli sebebi başta Rusya ve Çin olmak üzere üye ülkelerin ekonomik çıkarlarının yeterince örtüşmemesiydi. Rusya, Çin’in ekonomik gücü sayesinde Orta Asya’yı nüfuzu altına almasından çekinirken, başta enerji alanı olmak üzere Avrasya coğrafyasındaki ekonomik hegemonyasını korumak arzusundaydı. Örneğin ŞİÖ Kalkınma Bankası kurulabilse bunun en büyük sermayedarı, düşük petrol doğalgaz fiyatlarından muzdarip ve nakit sıkıntısıyla boğuşan Rusya değil, 3 trilyon doları aşan döviz rezervleriyle Çin olacaktı. Bu da hayata geçirilecek projelerde Çin’in ağırlıklı olarak finansman sağlaması ve dolayısıyla Çin’in çıkarlarına öncelik verilmesi anlamına gelecekti.

Son dönemlerde ŞİÖ bünyesinde ekonomik işbirliğinin giderek ağırlık kazanmasının en büyük sebebi ise Rusya ile Çin arasında karşılıklı bağımlılığın ve dolayısıyla ortak fayda beklentilerinin artması. Rus ekonomisi zor bir süreçten geçiyor. Küresel piyasalarda enerji fiyatlarının düşük seyretmesi, ekonomisi büyük ölçüde petrol ve doğalgaz ihracatına bağlı olan Rusya’yı olumsuz etkilediği gibi buna ek olarak 2014’te patlak veren Ukrayna Krizi sonrasında Batı’nın Rusya’yı izole etmesi de Rus ekonomisini iyice çıkmaza sürüklüyor. Çin ekonomisi bir dönüşüm sürecinden geçiyor, ihracata ve yatırıma bağımlı olan ekonomisini iç tüketim ve yüksek katma değerli üretime odaklanan yeni bir modele geçirmek için çaba gösteriyor. Bu süreç içerisinde de Çin’in büyümesi giderek hız kesiyor. Her ikisi de ekonomik kırılganlıklar yaşayan Rusya ile Çin, birbirleriyle ikili ve bölgesel anlamda işbirliğine daha fazla ihtiyaç duyuyorlar.

Bu coğrafyada Rusya ve Çin’in öncülüğünde kurulan ekonomik işbirliği yapıları halihazırda mevcut. Rusya, Orta Asya ve genel olarak eski Sovyetler Birliği alanını kapsayacak şekilde bir serbest ticaret bölgesi oluşturan Avrasya Ekonomik Birliği’ni ve projelere finansman sağlayacak Avrasya Kalkınma Bankası’nı hayata geçirdi. Çin’in ise Yeni İpek Yolu olarak da adlandırılan Bir Kuşak, Bir Yol projesi boydan boya tüm Avrasya’yı kat ediyor ve söz konusu hat üzerinde ortak yatırımlarla refah artışı oluşturulmasını hedefliyor. Yine Çin’in başlıca finansörü olduğu Asya Altyapı Yatırım Bankası da faaliyette. Pekin ve Moskova, artık ayrı ayrı hareket etmek yerine, bu projeleri entegre etmeyi, ya da en azında birbiriyle uyumlu ve ortak katma değeri artıracak bir şekilde ele almayı hedefliyorlar. Geçtiğimiz yıl Mayıs ayında Çinli mevkidaşı Xi Jinping ile Kremlin’de bir araya gelen Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in şu sözleri büyük önem taşıyor: “Avrasya Ekonomik Birliği ile İpek Yolu projelerinin birbirleriyle bütünleştirilmesi, (iki ülke arasında) ortaklığın yeni bir seviyeye taşınması ve esas olarak kıtada ortak bir ekonomik alan oluşması anlamına geliyor.” Ekonomik anlamda işlerliği artan ve bünyesine dünyanın en büyük yedinci ekonomisi olan Hindistan’ı da katan bir ŞİÖ, Avrasya kıtasında böyle bir ekonomik alanın oluşması konusunda önemli işlev görebilir.

Türkiye’nin şüphesiz ki bu sürecin dışında kalmaması gerekiyor. Rusya, Türkiye için önemli bir ticaret ortağı; Rusya’dan doğalgaz alıyoruz ve bu ülkeye gıda ürünleri başta olmak üzere birçok kalemde ihracat yapıyoruz ve belki de daha önemlisi Rusya, Türk inşaat şirketleri için hayati bir pazar. Rusya ile yaşanan kriz ve yaptırımlar, sadece Türkiye’ye değil her iki tarafın ekonomisini de olumsuz etkiledi. Son aylarda hız kazanan normalleşme süreci ise olumlu ve ekonomik ilişkilerde güvenin tekrar tesis edilmesi bu açıdan çok önemli. Çin ile ise Türkiye’nin büyük bir ticaret açığımız var. Bu açığı kapatmak pek de mümkün görünmüyor, ancak daha dengeli, Türkiye’ye daha fazla fayda sağlayacak bir ilişki kurmak olası. Bunun için de ihracatı artıracak çalışmalar yapılırken, ithalatın ülkemize nasıl daha fazla katma değer sağlayacak şekilde yapılacağını da tartışmamız gerekiyor. Çin değişiyor, Türkiye’nin de Çin’den alabilecekleri değişiyor, eskiden oyuncak, tekstil ürünü vs. ithal ediyorken iken şimdi daha yüksek teknolojili ürünler alma imkanı var. Bununla birlikte Çin’den daha fazla yatırım çekilmesi, açığın dengelenmesi açısından önem taşıyor. Orta Asya ülkelerine gelecek olursak, Türkiye bu ülkelerde petrol ve doğal gaz dışındaki alanlarda öncü bir yatırımcı konumda ve bu yatırımlar ticareti de olumlu etkiliyor. Türkiye, ŞİÖ üyesi tüm ülkelerle ikili olarak ilişkilerini geliştirmek için çabalarını sürdürdüğü gibi Avrasya Ekonomik Birliği’ne ilgi gösteriyor, Asya Altyapı Yatırım Bankası’na halihazırda üye, Çin’in İpek Yolu projesini de yakından takip ediyor. Hatta Türkiye ile Çin arasında Kasım 2015’te imzalanan “Türkiye-Çin Demiryolu İşbirliği Anlaşması” ve “Türkiye’nin Orta Koridor Projesi ile Çin’in Bir Kuşak, Bir Yol Projesinin Uyumlulaştırılması Anlaşması”, yakın bir gelecekte Türkiye ile Çin arasında özellikle altyapı konusunda ortak girişimlerin artacağına işaret ediyor. Tüm bu projeler, Türkiye’nin gerek söz konusu bölgelere ekonomik anlamda daha rahat açılmasını—özellikle Orta Asya, Kuzey Afrika ve Körfez’e ihracat hatlarının savaş, terörizm ve kapalı sınırlar nedeniyle kapandığı bir dönemde—sağlayacağı gibi, Türkiye’nin kendi topraklarındaki fiziksel altyapı gelişimine de katkı sağlayabilir. Şii’de daha aktif bir şekilde yer almak ise, bu anlamda Türkiye’nin üye ülkelerle daha kuvvetli ve daha sağlıklı bir diyalog içerisinde olmasını sağlayarak bu sürece destek olabilir.

ŞİÖ, Türkiye açısından bir pazar olarak AB’nin yerini tutamasa bile, Türkiye için ekonomik anlamda gerek üye ülkelerle ikili ilişkilerin geliştirilmesi için bir zemin olarak, gerekse çok taraflı bir sinerji oluşturulması ve bölgesel işbirliği yoluyla farklı getirileri olabilir. Bunun için sadece Türkiye’nin ŞİÖ’yü yapıcı bir şekilde ele alması yeterli değil, ŞİÖ’nün de ekonomi boyutunu kuvvetlendirmesi, Rusya ve Çin’in büyük projelerinin birbirlerine rakip değil ŞİÖ platformu üzerinden tamamlayıcı olmaları, ve Hindistan ile Pakistan’ın üyeliğiyle sağlanacak genişlemenin ekonomik açılımı kısıtlamayıp tam tersine ivme kazandırması gerekiyor.

(Bu yazı ilk olarak 25 Kasım 2016 tarihli Karar gazetesinde yayınlanmıştır.)

Print Friendly

Endonezya, Asya-Pasifik coğrafyasında ve küresel düzen içerisinde önemli bir konuma sahip, ancak buna rağmen uluslararası ekonomi ve siyasetin gündeminde nadiren ön planda yer alan bir ülke. Dünyanın en büyük on altıncı ekonomisine sahip olan Endonezya, zengin doğal kaynakları ve Çin ile Avrupa arasındaki ticaret hatları üzerindeki stratejik konumu nedeniyle küresel ekonomi içerisinde anahtar bir konuma sahip. Endonezya’nın 2016 yılı verilerine göre 258 milyonluk bir nüfusu var; bu da ülkeyi Çin, Hindistan ve ABD’den sonra dünyanın en fazla nüfusa sahip dördüncü ülkesi yapıyor. Bu nüfusun yaklaşık yüzde 90’ının İslam dinine mensup olması nedeniyle Endonezya aynı zamanda dünyanın en fazla Müslüman nüfusa sahip ülkesi konumunda. Diğer yandan Endonezya, bir G20 üyesi ve Türkiye, Meksika, Güney Kore ve Avustralya gibi küresel sistemin başat orta güçte ülkelerini içine alan MIKTA grubunda da yer alıyor.

Bu ağırlıklı konumuna rağmen, Endonezya bugüne kadar bölgesel ve küresel tartışmaların ön planında yer almadı. Bunun sebebi de büyük ölçüde 1998 yılında Asya ekonomik krizinin tetiklediği sosyal çalkantılar sonucunda devlet başkanı Suharto’nun otoriter rejiminin sona ermesiyle birlikte başlayan demokratikleşme sürecinde ülkeyi yönetenlerin ekonomik faydayı ön planda tutarken aynı zamanda statükoyu korumaya yönelik, proaktif değil reaktif olarak nitelendirilebilecek bir dış politika anlayışını benimsemeleriydi. 2014’te seçimleri kazanarak devlet başkanlığı koltuğuna oturan Joko Widodo’nun döneminde ise Endonezya’nın daha iddialı bir dış politika arayışı içerisinde olduğu, yeni yönetimin ülkeyi bölgesel ve küresel düzen içerisinde yeniden konumlandırmak için çaba sarf ettiği gözlemleniyor. Endonezya ölçeğindeki bir ülkenin dış politikasındaki değişim, başta Asya-Pasifik coğrafyasında olmak üzere uluslararası dengelerin yeniden şekillendirilmesinde etkili olacak.

Endonezya Devlet Başkanı Joko Widodo

Endonezya Devlet Başkanı Joko Widodo

Endonezya’nın dış politikası bugüne değin ülkenin demokratikleşme ve ekonomik kalkınma süreçlerini destekleyen, bunu diğer aktörlerle uyum içerisinde ve Birleşmiş Milletler ve Güneydoğu Asya Ülkeleri Örgütü (ASEAN) gibi çok taraflı kurumlar üzerinden gerçekleştirmeyi hedefleyen bir yaklaşım üzerine inşa edilmişti. Joko Widodo’nun (ya da uluslararası kamuoyunda yaygın olarak tanındığı şekilde Jokowi’nin) selefi Susilo Bambang Yudhoyono’nun 2009 yılında öne sürmüş olduğu “Seribu sahabat tanpa musuh” (Bin dost, sıfır düşman) politikası bu dönemin anlayışını ortaya koyar nitelikte. Buna göre Endonezya bölgesel bir lider olmak için çaba gösterecek, ancak bunu ASEAN içerisinde, diğer ülkelerle çatışarak değil işbirliğine yönelik ilişkiler kurarak ve özellikle de karşılıklı ekonomik fayda prensibini gözeterek gerçekleştirecekti. Bununla birlikte Asya-Pasifik’in iki büyük gücü Çin ve ABD ile ilişkiler de mesafeli ancak yapıcı olarak sürdürülecekti. Bu dönemde Endonezya çatışmalardan uzak kaldı, ASEAN içerisinde merkezi konumunu sürdürdü, ve Bali Demokrasi Forumu gibi inisiyatiflerle ülkeler arasında diyaloğun kuvvetlendirilmesine katkıda bulundu.

Çok taraflı işbirliğinden önce ulusal çıkarlar

Jokowi ile birlikte Endonezya’nın ulusal çıkarlarını çok taraflı işbirliğinin önünde tutan, ülkenin faydasına olacak durumlarda karşılıklı ilişkilerdeki uyum ve çatışmasızlıktan ödün vermeye ve risk almaya hazır bir dış politika anlayışının oluşmaya başladığı görülüyor.

Jokowi’nin göreve geldikten sonra ilk icraatlarından birisi uyuşturucu kaçakçılığından hüküm giymiş ve içlerinde başta Avustralya olmak üzere yabancı ülke vatandaşlarının da bulunduğu mahkûmların idam cezasını onaylamak oldu. İdamlar tüm dünyanın tepkisini çekerken, Jokowi bu konuda taviz verilmeyeceğini ifade etti. Ülke çıkarları söz konusu olduğunda dış baskılara boyun eğilmeyeceğine ve gerekirse çatışma ortamına da girilebileceğine yapılan vurgu, son dönemlerde esas olarak Güney Çin Denizi’nde şiddetlenen paylaşım mücadeleleri üzerinden güç kazanıyor. Söz konusu denizde adalar ve kaya parçaları üzerinde karşılıklı hak iddiaları, bu iddialar üzerinden yapılandırılan karasuyu ve münhasır ekonomik bölge bildirimleri ve diğer ülkelerin de hak iddia ettiği suların doğrudan savaş gemileri ile olmasa da balıkçı tekneleri ve diğer sivil araçlarla ihlal edilmesi gibi olaylar giderek artıyor. Endonezya’nın da durum karşısında tutumu giderek sertleşirken mevcut politikası gereği Endonezya sularına giren yabancı gemilere el konuluyor, mürettebatlar gözaltına alınıyor ve dahası tekneler imha ediliyor. Jokowi başa geçtiğinden bu yana toplam 170 yabancı bandıralı gemi imha edildi. Resmi makamların bildirdiğine göre ise her gün neredeyse 5,000 yabancı balıkçı teknesi Endonezya sularında yasadışı bir şekilde avlanıyor ve bu durum Endonezya’nın ekonomisine ciddi bir darbe vuruyor.

Endonezya’nın kurucularından olduğu ASEAN, ülkenin dış politikasında merkezi bir konuma sahipken, Jokowi’nin ulusal çıkarları çok taraflı işbirliğinden önce tutan dış politika söylemi, bu kurumun da Endonezya açısından farklı bir konuma gelmesine yol açıyor. Endonezya, ASEAN bağlamındaki ekonomik entegrasyona ve özellikle Güney Çin Denizi konusunda ASEAN’ın diğer ülkeleriyle işbirliğine muhtaç durumda. Ancak son dönemlerde ASEAN’ın Endonezya açısından bir amaçken, araç haline geldiğini, ASEAN’ın artık ancak ülkenin ulusal çıkarlarına hizmet ettiği müddetçe bir değeri olduğunu söylemek mümkün.

Endonezya, bölgesinde ve dünyada iddia taşıyan, çıkarları doğrultusunda gerektiği ölçüde risk alan ve diğer aktörlerle çatışmaya girmekten çekinmeyen ve Yudhoyono’nun “bin dost, sıfır düşman” sloganından Jokowi’nin bir konuşmasında dile getirdiği “bize sadece dezavantaj getirecekse çok sayıda dosta sahip olmanın ne anlamı var ki?” anlayışına evrilen bir dış politika paradigması geliştirme sürecine girmiş durumda. Bu süreç içerisinde diğer bölge ülkeleriyle ilişkilerin ne yönde gelişeceği, ASEAN’ın Endonezya dış politikası açısından konumunun ne olacağı büyük önem taşıyor. Ancak Jokowi ve ekibinin önündeki en büyük görev, Endonezya dış politikasının bel kemiğini oluşturacak bir Çin politikası geliştirmek olacak.

Çin’e karşı tutum

Endonezya bugüne kadar Çin’e mesafeli durdu; karşılıklı ekonomik ilişkileri ön planda tutarak çatışmaya girmemeye, aynı zamanda tamamen Çin’in önceliklerine hizmet eden bir aktör konumunda da yer almamaya çalıştı. Bugün halen bu tutum sürüyor. Sularına giren Vietnam ve Malezya bandıralı balıkçı tekenlerie el koyan ve bunları imha eden Endonezya, aynı ihllalleri yapan Çin teknelerine karşı daha temkinli davranıyor.

Geçtiğimiz aylarda Endonezya karasularında yer alan Natuna adaları civarında gerçeklesen bir olay, Çin’e karşı tutumun sorgulanmasına yol açtı. Endonezya’nın tam egemenliğinin söz konusu olduğu karasularına giren bir Çinli balıkçı teknesi, Endonezya güvenlik güçleri tarafından önce uyarıldı sonra mürettebatı gözaltına alınarak kıyıya çekilmeye başlandı. Bu esnada olay mahalline intikal eden bir Çin sahil güvenlik gemisi şiddet kullanarak balıkçı teknesinin serbest kalmasını sağladı. Söz konusu sularda Çin’in hiçbir hakkı olmasa da Çinli yetkililer eylemi buraların Çinliler için “geleneksel avlanma alanı” olduğu gibi zayıf ve hiçbir hukuki dayanağı olmayan bir sav ile gerekçelendiriyorlar.

Natuna krizi atlatıldıysa da, bir yenisinin patlak vermesi an meselesi. Endonezya bundan sonra ya Çin’in taleplerine boy eğecek, balıkçı teknelerine göz yumacak ve Çin’in Güney Çin Denizi’ndeki hak iddialarını kabul etmiş olacak; ya da kendi çıkarlarını ödün vermeden savunmaya devam edecek. Birinci seçenekte Jokowi yönetimi kendi politikasıyla çelişkiye düşmüş olur ve güvenirliliğini yitirir; ikinci seçenek ise Endonezya’nın tek başına gücünün yetemeyebileceği, ASEAN’dan uzaklaşmayı değil tam tersine ASEAN’la daha fazla kenetlenmeyi gerektirecek, hatta ABD ile de daha yakın ilişkiler kurulmasını şart kılacak bir seçenek. Dolayısıyla Jokowi’nin önünde zor bir Çin sınavı var.

Endonezya, Asya’nın uyuyan deviydi, şimdi uyanıyor. Ancak bu uyanış, iyi yönetilmesi gereken, bir yandan Endonezya’yı daha iddialı bir hale getirirken diğer yandan da bazı dengelerini korunmasını gerektirecek bir süreç.

Print Friendly