karar3

Dönemin Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov tarafından yirmi altı yıl önce, 16 Ekim 1990 tarihinde açıklanan Ulusal Ekonominin Stabilizasyonu ve Piyasa Ekonomisine Geçiş programı, çöküş içerisinde olan bir ekonomiyi devlet müdahalesini azaltıp serbest girişime ve piyasa dinamiklerine ağırlık vererek yeniden canlandırma amacını taşıyordu. Program, SSCB’nin dağılmasını engelleyemediyse de, birliğin en büyük mirasçısı olan Rusya Federasyonu’nun 1990’ların başıyla girdiği, merkezi planlama üzerine kurulu sosyalist bir ekonomik yapıdan devlet kapitalizmi olarak adlandırabilecek piyasa koşulları üzerinden şekillenmekle birlikte devletin yönlendirici olmaya devam ettiği bir yapıya dönüşüm sürecinin temelini oluşturdu. Ancak, Gorbaçov’dan yaklaşık çeyrek asır sonra Rus ekonomisini gelmiş olduğu nokta, bu sürecin ne kadar başarılı olduğu, yapısal dönüşümün ne ölçüde tamamlanabildiği konularında ciddi soru işaretleri oluşmasına yol açıyor.

1991’de SSCB’nin sona ermesinden sonra Rusya Federasyonu’nun ilk devlet başkanı Boris Yeltsin döneminde hızlı bir serbestleştirme ve piyasa ekonomisine geçiş denemesi yapıldı. Fiyatlar üzerindeki kontrollerin tamamına yakını neredeyse bir gecede kaldırıldı ve agresif bir özelleştirme programı dahilinde iki sene içerisinde kamu şirketlerinin yüzde 70’i özel mülkiyete geçti. Ne var ki, bu serbestleştirme sürecine paralel olarak mali sistemi kuvvetlendirecek, piyasalara şeffaflık ve öngörülebilirlik sağlayacak, üretkenliği artıracak ve gelir dağılımındaki eşitsizlikleri giderecek yapısal reformlar hayata geçirilemedi. Başta petrol ve doğal gaz olmak üzere tabii kaynakların ihracatından gelen gelirler ekonominin güçlenmesine ve istikrara kavuşmasına değil, zengin bir “oligark” kesimi oluşurken halkın büyük bir kısmının yoksulluk sarmalına kapılmasına yol açtı. 1992-1998 arası dönemde yapısal yetersizliklerin üzerine bir de siyasi istikrarsızlık ve Çeçenistan’daki savaşın faturası eklenince Rusya’nın gayrı safi yurtiçi hasılası (GSYH) yaklaşık yarı yarıya küçüldü, enflasyon yüzde 80’in üzerine fırladı, vergi geliri azaldı, bütçe açıkları kronikleşti, borçlar arttı ve sonucunda Rus ekonomisi derin bir kriz içerisine girdi. 17 Ağustos 1998 tarihinde ruble devalüe edildi ve Rus hükümeti dış borçları üzerinde moratoryum ilan etti.

Kriz ertesinde Rus ekonomisinin toparlanarak daha olumlu bir sürece girdiğini görüyoruz. Küresel piyasalarda petrol ve doğal gaz fiyatlarının yüksek seviyelerde seyretmesi toplam gelirlerinin yarısını bu kaynaktan elde eden Rusya için önemli bir avantaj sağladı. Diğer yandan düşük değerli ruble, ihracatı artıran bir etki yarattı. 2000’de Vladimir Putin’in devlet başkanı olmasıyla birlikte, 1990’lara göre siyasi anlamda da istikrarın nispeten arttığı bir döneme girildi. Ekonomide petrol ve doğal gaz gelirlerinin toplandığı bir Stabilizasyon Fonu hayata geçirilerek 1998 benzeri krizlerin önüne geçilmesi hedeflendi. Üretim arttı, gelir dağılımındaki eşitsizlikler tam olarak giderilemese de genel bir refah artışıyla birlikte olarak bu anlamda iyileştirmeler sağlandı. 2005 yılında Rus hükümeti, SSCB’den kalan son borçlarını da ödedi. Petrol ve doğal gaz alanında yeni boru hattı projeleriyle Rusya küresel enerji piyasasındaki konumunu güçlendirdi. 1990’larda (1997 ve 1999 hariç) sürekli küçülmüş olan Rus ekonomisi, 2007 yılına gelindiğinde artık yılda ortalama yüzde 6,5’lik—başka bir deyişle Çin’in günümüzdeki büyüme oranları kadar—bir GSYH artışı yakalamıştı.

Sorun şu ki, bu büyümeyi sürdürülebilir hale getirecek yapısal reformlar, ilk adımları 1990’da atılan piyasa ekonomisine dönüş süreci, yeterince gerçekleştirilemedi. Rusya’nın yapması gereken, petrol ve doğal gaz kaynaklarından gelen gelirleri reel ekonominin gelişimi için kullanmak, imalat sektörüne, inovasyona, araştırma ve geliştirmeye yatırım yaparak, ekonominin doğal kaynaklara bağımlılığını kırmak, verimsiz kamu şirketlerini eleyerek ya da reforme ederek özel girişimin de daha etkili ve üretken olmasını sağlayacak bir zemin oluşturmak olmalıydı. Ancak Putin döneminde her ne kadar bir takım piyasa reformları yapıldıysa da bu sıraladığımız hedeflerin çok uzağına kalındı. Bu nedendendir ki, 2008’de patlak veren küresel mali kriz Rusya’yı kötü etkiledi ve 2009 yılında Rus ekonomisi yüzde 7,8 oranında küçüldü.

Bugün, petrol ve doğal gaz halen Rusya’nın ihracatının yaklaşık yüzde 70’ini (madenleri de eklersek bu oran yüzde 80’i aşıyor), merkezi hükümet bütçe gelirlerinin ise yüzde 50’sini oluşturuyor. Dünya Bankası’nın hesaplamalarına göre Rusya’nın sahip olduğu petrol doğal gaz, kömür ve diğer madenlerin toplam değeri 75 trilyon doların üzerinde. Ancak bu durum Rus ekonomisi için ağır bir kırılganlık yaratıyor, çünkü küresel piyasalardaki petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki şiddetli dalgalanmalar Rusya’nın gelirlerini olumsuz yönde etkiliyor. İmalat sektörü ise yeterince gelişememiş durumda. İmalat ürünleri Rusya’nın ihracatının ancak yüzde 15-20’si arasına tekabül ediyor, ki bu oran Almanya, Japonya gibi kalkınmış ülkelerde yüzde 75’in üzerinde. Bu durum, Rusya’nın doğal kaynaklara bağımlılığını devam etmesine yol açıyor. Modern bir imalat sektörünün gelişmesine ve Rusya’nın küresel ekonomide sadece sahip olduğu doğal kaynaklar değil üreteceği yüksek katma değerli ürünlerle de bir rekabet avantajı sağlamasına engel olan diğer faktörler arasında araştırma ve geliştirmeye yeterince kaynak ayırılmaması, şirketlerin inovasyona yanaşmaması, ekonominin yüzde 50’sin halen kamu yönetiminde olması ve kamu şirketlerinin verimliliğinin özel sektöre göre yarı yarıya hatta bazı sektörlerde üçte iki oranında düşük olması, yolsuzluğun ve bürokratik engellerin devam etmesi yer alıyor. Rusya’nın kendi kaderini petrol ve doğal gaz fiyatlarının insafına bırakmadan, yapısal reformları yaparak bu alanlarda güçlenmesi gerekiyor.

2008’deki küresel krizden sonra da Rus ekonomisi yüksek petrol ve doğal gaz fiyatları sayesinde çabuk toparlanmıştı. Ancak ekonominin yapısal anlamdaki kırılganlıkları 2014’ten sonra Rus ekonomisini tekrar zor bir döneme soktu. Bahsi geçen yılda varil başına 100 doların üzerini gören petrol fiyatlarının yıl sonuna kadar 53 dolara, 2016 başında ise 33 dolara kadar inmesi Rusya için derin bir darbe oldu (bu yazının kaleme alındığı an itibariyle ham petrol varil fiyatı 51 dolar). Mart 2014’te Rusya’nın Kırım’ı ilhakı üzerine Batı ülkelerinin Rusya’ya ambargo uygulaması ve bu nedenle bir yandan ihraç gelirleri azalırken diğer yandan Rus bankaları ve firmalarına yaptırımların da uygulanması Moskova açısından durumu daha da kötüleştirdi.

Bugün Rus ekonomisi tarihinin belki de en sıkıntılı dönemlerini yaşıyor. 2015’de GSYH yüzde 3,7 küçüldü ve bu durumdan tüm Rus halkı etkileniyor. Son üç yılda fakirlik sınırı altında yaşayan vatandaşların oranı yüzde 50 arttı. Petrol ve doğal gaz fiyatlarının artışı geçici bir rahatlama sağlayabilir, ama önemli olan sürdürülebilirliği temin etmek. Bunun için de yapısal reformların ödün verilmeden hayata geçirilmesi ve Rusya’nın enerji sektörüne bağımlılıktan kurtularak, teknolojisi ve katma değeri yüksek modern bir ekonomi haline gelmesi gerekiyor. Eski devlet başkanı Gorbaçov, geçtiğimiz aylardaki bir röportajında “ekonomik krize karşı bir program hazırlanması ve tüm toplumun bu programı desteklemesi gerektiğini” söylemişti. Amaç sadece krizden çıkmak değil, Gorbaçov zamanında ilk adımı atılan yapısal dönüşümü tamamlayarak Rus ekonomisini farklı bir kulvara taşımak olmalı. Bu noktada Rusya’nın en büyük avantajı da Putin’in halen halkın çok büyük bir kesiminin desteğine sahip olması. Yapısal reformlar için güçlü bir siyasi irade ve toplumsal destek olmazsa olmaz bir koşul.

(Bu yazı ilk olarak 15 Ekim 2016 tarihli Karar gazetesinde yayınlanmıştır.)

Print Friendly