ejder-ve-hilal_final_page_01Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) bünyesinde faaliyet gösteren Türk-Çin İş Konseyi için kaleme aldığım “Asya Yüzyılında Ejder ve Hilal: Türkiye-Çin Ekonomik İlişkilerinin Geliştirilmesi İçin Bir Yol Haritası” başlıklı raporu, Wyndham Grand Hotel’de yapılan bir basın toplantısıyla kamuoyuna tanıttık. DEİK Başkanı Ömer Cihad Vardan ile Türk-Çin İş Konseyi Başkanı Murat Kolbaşı’nın da katıldığı toplantıya basının ve iş dünyasının ilgisi sevindirici düzeydeydi. Raporun tam metnini DEİK’in web sitesinden indirmek mümkün. Yönetici özetini ise aşağıda bulabilirsiniz. 

Yönetici Özeti

Mevcut Türkiye-Çin Halk Cumhuriyeti ticari ve ekonomik ilişkilerinde Türkiye açısından dengesiz bir durum söz konusudur.

Türkiye, Çin’e ihraç ettiği her bir dolarlık mal karşılığı bu ülkeden on doların üzerinde mal ithal etmektedir.

İki ülke arasındaki mevcut ticaret açığı her geçen yıl büyümektedir.

Karşılıklı yatırım ve hizmet ticareti ilişkilerinde ise son dönemlerde nispeten bir canlanma olsa da henüz iş hacimleri düşük seviyelerdedir.

Çin ile olan ticaret açığını kapatmak kısa ve orta vadede olası görünmemekle birlikte ikili ekonomik ilişkileri daha dengeli ve sürdürülebilir bir düzleme oturtmak mümkündür.

Bu raporda Türkiye ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin ekonomik gelişimleri ve küresel ekonomik eğilimler dikkate alınarak ikili ekonomik ilişkilerinin dengeli ve sürdürülebilir bir düzleme oturtulması için aşağıda maddeler halinde belirtilen yol haritası önerilmektedir.

Altay Atlı, Ömer Cihad Vardan, Murat Kolbaşı

Altay Atlı, Ömer Cihad Vardan, Murat Kolbaşı

1.1 Türkiye’nin Çin’e ihracatında artış potansiyeli taşıyan ürünlere odaklanarak bu ürünlerde pazar paylarının artırılmasına yönelik çalışmalar yapılması.

Raporda Gümrük Tarife İstatistik Pozisyonlarında (GTİP) dört haneye inilerek 1,200 ürün pozisyonu için değerlendirme yapılmış ve Türkiye’nin Çin’e ihracat potansiyeli taşıyan ürünler belirlenmiştir. Bu ürünlerin özet listesi beş ana grup altında, her grubun özellikleri ve o ürün grubu için önerilen eylem planı ile birlikte aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Bu ürünlere yönelik olarak ilgili kamu kuruluşları ve özel sektör temsilci kuruluşlarının ortak çalışmaları sonucunda Çin pazarında kalıcılık sağlanabilir.

Çin yavaşlayan ekonomik büyümesine rağmen, ülke ekonomisi düşük maliyetli ihracata dayalı büyüme modelinden daha çok iç pazardaki tüketime ağırlık veren bir modele doğru geçiş yapmaktadır.

Çin’deki iç tüketim artışının sağlayacağı imkânlardan etkili bir şekilde faydalanabilmek için Türkiye’nin ihracatında hedefleri net olarak belirlemesi ve çalışmalarını bu hedeflere yönelik olarak yoğunlaştırması önem kazanmaktadır.

1.2 Türkiye’nin Çin’den ithalatında Türk ekonomisine yüksek katma değer sağlayan kalemlerin belirlenerek ithalatın Türk ekonomisine en fazla getiriyi sağlayacak şekilde planlanması.

Rapor sunumu

Rapor sunumu

Türkiye’nin Çin’den yaptığı ithalat ekonomi üzerinde cari açığı arttırıcı bir yük oluştururken, üreticilerin daha uygun fiyatlarla ara mamullere ulaşmasını sağlayarak imalat sanayisinin rekabet gücüne katkıda bulunmakta ve aynı zamanda tüketicinin de alım gücünü artırmaktadır.

Dolayısıyla ticaret açığını önlemek için korumacı önlemler almaktansa, ithalatın mümkün olduğunca Türkiye ekonomisine yüksek katma değer sağlayacak, ekonominin ihtiyaçlarına karşılık verecek şekilde yapılmasını temin etmek önem kazanmaktadır.

Türkiye’nin Çin’den ithalatında esas olarak ara mamul ithalatı üzerine odaklanılması ve buradan alınan verimin yükseltilmesi için çalışmalar yapılması gerekmektedir.

Türkiye, teknoloji kapasitesini yükseltmek için çaba göstermekte olan bir ülkedir.

Bu amaç doğrultusunda ülke içerisinde eğitim, araştırma geliştirme ve inovasyona yönelik çalışmaların yanı sıra, yurtdışından teknoloji ve yüksek teknoloji içeren ara mamullerin ithalatı önem kazanmaktadır. Çin, son dönemlerde düşük katma değer ve emek yoğun sektörlerden daha yüksek katma değerli, sermaye ve teknoloji yoğun sektörlere doğru bir geçiş yapmaktadır.

Bu nedenle Türkiye’nin Çin’den ithalatında uzun vadeli bir vizyon oluşturarak, Çin’in teknoloji alanında atılım yaptığı sektörlere odaklanması ve buralardan ara mamul ithalatına ağırlık vermesi önem kazanmaktadır.

Çin’in bu bağlamda öncelikli olarak belirlediği sektörler, Çin’deki imalat kalite ve kapasitesini artırmayı, imalat sürecinin her kademesinde teknolojiyi ön plana çıkartmayı hedefleyen “Made in China 2025” programı çerçevesinde ortaya konulmuştur.

Söz konusu program kapsamında yer alan sektörlerdeki gelişim, ülkemiz için kaliteli, teknoloji içerikli ve düşük maliyetli ara mamul ithalatı için cazip kaynaklar oluşturacaktır.

1.3 Ticaret açığının telafi edilmesi ve Türk ekonomisine katma değer sağlanması için Türkiye’nin Çin’den daha fazla yatırım çekmesi; bu bağlamda yüksek potansiyel sunan sektörlere odaklanılarak bu alanlarda karşılıklı fayda prensibi temelinde yatırım ilişkileri oluşturulması.

Türkiye, Çin sermayesinin son dönemlerde ilgi gösterdiği ülkeler arasında yer alsa da, halen Çin’in Türkiye’deki yatırımları, bu ülkenin tüm dünyadaki yatırımları arasında küçük bir yer tutmaktadır.

Türkiye’deki Çin sermayeli firmaların büyük bir çoğunluğu toptan ve perakende ticaret alanında faaliyet göstermektedir.

Bu firmaların tamamına yakını tüketici ürünlerinin Çin’den Türkiye’ye ithal edilmesi ve Türkiye pazarındaki dağıtımına yönelik çalışmaktadır.

Ancak Türkiye için önemli olan Çin’den daha yüksek katma değere sahip, Türkiye’nin sürdürülebilir ve yenilikçi üretime dayalı kalkınmasına katkı sağlayacak yatırımları çekmektir.

Çin ekonomisi emek yoğun ve düşük teknolojili üretimden sermaye yoğun ve yüksek teknoloji odaklı bir yapıya doğru dönüşüm geçirmekte, Ar-Ge ve inovasyon çalışmalarını desteklemektedir.

2015 yılında Ar-Ge faaliyetlerine 350 milyar ABD Dolarının üzerinde yatırım yapmış olan Çin dünyada bu alanda en fazla yatırım yapan ülkelerden birisi olduğu gibi yakın geçmişte ABD’yi geçerek en fazla patentin alındığı ülke haline de gelmiştir.

Çin’in artan teknolojik kapasitesinden faydalanabilmek için teknoloji transferi ve ortak üretim imkânlarını içeren, güçlü Ar- Ge potansiyeli olan yatırım projelerinin Türkiye’ye çekilmesi teşvik edilmelidir.

Bu durum, Türkiye açısından faydalı olacağı gibi, Türkiye pazarında daha büyük pay sahibi olmak isteyen ve Türkiye’nin merkezinde olduğu Yeni İpek Yolu projesini geliştirmek için çaba gösteren Çin açısından da fayda sağlayacaktır.

Oluşan bu karşılıklı fayda yatırım ilişkilerinin uzun vadede sürdürülebilirliğini sağlayacaktır.

Bu çerçevede çalışmaların Çin’in yurt dışına açılımında öncelikli olarak belirlediği demiryolu, elektrik, telekomünikasyon, makine imalat, otomotiv, uçak imalat ve elektronik sektörlerinde yoğunlaştırılması fayda sağlayacaktır.

1.4 Çin’deki Türk yatırımlarının, bu ülkedeki yatırım teşvik rejimine yönelik yeni uygulamalardan istifade ederek, rekabetin daha düşük ve teşviklerin daha fazla olduğu bölgeleri hedef alarak ve hizmet sektöründeki imkânlardan faydalanarak, artırılması.

Türkiye’nin Çin’deki yatırımları henüz oldukça düşük seviyede olduğu gibi Türk firmaları açısından Çin’deki genel yatırım ortamı da giderek zorlaşmaktadır.

Çin pazarındaki rekabetin yüksekliği, ticarette olduğu gibi Türk firmalarının yatırım yoluyla da Çin’e girişlerini güçleştiren bir etkendir.

Diğer yandan uzun yıllardır Çin’i yabancı yatırımcılar için cazip bir pazar haline getiren düşük maliyet avantajı giderek ortadan kalkmakta ve yatırımcıların kullandıkları tüm girdilerin maliyeti

yükselmektedir.

Ancak Çin’in ülkeye daha yüksek katma değerli yabancı yatırım çekmek için yeni uygulamaları hayata geçirmesi Türk firmaları açısından yeni olanakların oluşmasını sağlamaktadır.

Emek yoğun Türk yatırımları için lokasyon tercihi olarak maliyetlerin çok yükseldiği ülkenin kalkınmış doğu bölgeleri yerine daha uygun koşullar sağlayan Çin’in orta bölgelerine odaklanılması faydalı olacaktır.

Ülkenin batısında da Sincan Uygur Özerk Bölgesi de özel konumu ve Türkiye ile kültürel bağları nedeniyle Türk yatırımcılar için önemli bir potansiyel sunmaktadır.

Çin ekonomik büyüme sürecinde özellikle düşük maliyet avantajına sahip imalat sektöründe yabancı yatırım almışsa da son dönemlerde yabancı sermaye daha çok hizmet sektörüne yönelmektedir.

Başta eğitim, finansal hizmetler, turizm ve sağlık sektörü olmak üzere farklı alanlarda Çin içerisinde oluşan talebe karşılık verecek şekilde konumlanan yabancı firmalar pazarda yerini almış durumdadır.

Bu sektörlerde uluslararası tecrübeye sahip olan Türk şirketleri için Çin’in büyük bir pazar olmasının yanında Çin hükümetinin hizmet sektörüne yönelik uygulamaları ve mevzuattaki iyileştirmeleri sayesinde olumlu bir yatırım ortamı sunulmaktadır.

1.5 Türkiye’nin Çin ile hizmet ticaretinin artırılması ve bu kapsamda turizm ilişkilerine ağırlık verilmesi.

Çin’de hızla büyüyen orta sınıfın artan harcanabilir gelirleriyle hizmet sektörüne dönük artan talepleri, Türkiye’den Çin’e hizmet ihracatı potansiyelini arttırmaktadır.

Türkiye’nin, mal ticaretinin aksine hizmet ticaretinde ticaret fazlası bulunmaktadır.

Türkiye’nin en güçlü olduğu hizmet sektörü turizmdir ve bu sektörü sırasıyla taşımacılık ve inşaat takip etmektedir.

Çin ise Türkiye’den farklı olarak hizmet sektöründe dış ticaret açığı veren bir ülkedir ve Çin’in en fazla hizmet alımı açık arayla turizm sektöründe olmaktadır.

Bu nedenle Türkiye’nin Çin’e hizmet ihracatında en büyük potansiyel turizm sektöründe görülmektedir.

Çin’den yurtdışına turizm amaçlı olarak 2015 yılında 120 milyon çıkış yapılmıştır ve önümüzdeki beş yıl içerisinde bu rakamın 155 milyona ulaşması beklenmektedir.

Çin’den daha fazla turist çekilebilmesi için çalışmalar yapılması ve bu kapsamda Türkiye’nin genel turizm promosyon çalışmalarının yanı sıra Çin’e ve Çinli turiste yönelik çalışmaların hayata geçirilmesi önem kazanmaktadır.

1.6 Çin ile iş yapmaya yönelik kalifiye iş gücünün geliştirilmesi ve etkin bir şekilde istihdam edilmesi.

Çin ile iş yapacak her Türk firmasının Çince bilen, Çin’i ve Çin insanını iyi tanıyan, Çinlilerin düşünce tarzını ve iş yapma anlayışını iyi bilen personel istihdam etmesi faydalı olacaktır.

Mevcut durumda Türk firmaları tarafından ya mevcut personel Çin’e gönderilerek yetiştirilmekte ya da Uygur Türkü kökenli çalışanlar Çince bilgileri nedeniyle tercih edilmektedirler.

Ancak bu şekilde bir insan gücü oluşturma yaklaşımı, Türkiye’nin Çin ile artan ekonomik ilişkileri göz önünde bulundurulduğunda yetersiz kalmaktadır.

Buna karşılık Çin’de üniversite eğitimi almış, yüksek lisans ve doktora yapan Türk öğrencileri, hedeflenen kalifiye işgücü için önemli bir kaynak oluşturmaktadır.

Bu kaynak sistemli bir şekilde değerlendirilmeli ve istihdamı sağlanmalıdır.

1.7 Türkiye’nin ülke markasının ve Türk malı imajının Çin toplumu nezdinde güçlendirilmesi

Çinli tüketici nezdinde bir Türkiye imajı henüz oluşmamıştır.

Bu yüzden, Türkiye’nin ülke markasının oluşturulmasına yönelik projelerin yanı sıra, Çin pazarına ve Çinli tüketiciye yönelik bir olumlu algı oluşturma çalışması yürütülmesi önem kazanmaktadır.

1.8 Ticaret ve yatırım ilişkilerimi destekleyen finansman imkânlarının artırılması.

Çin ile kurulacak ticaret ve yatırım ilişkileri için sağlıklı bir finansman altyapısı sağlanması da gerekmektedir.

İki ülke bankalarının karşılıklı olarak diğer ülkede faaliyet göstermesi ve bankacılık hizmetleri sunması bu açıdan önemlidir.

Çin bankalarının Türkiye’de faaliyet göstermesine ilaveten Çin’de temsilcilik ofisi seviyesinde faal olan Türk bankalarının da bankacılık hizmetleri vermeye başlaması ilişkilerin finansman altyapısının tamamlanması açısından gereklidir.

1.9 Türkiye’nin Çin ile ekonomik ilişkilerinde tüm paydaşları kurumsal bir yapı içerisinde bir araya getirerek koordinasyonu ve güç birliğini sağlayacak bir mekanizmanın oluşturulması.

Çin’e yönelik ekonomik ilişkilerle ilgili kamu, özel sektör ve sivil topluma ait tüm paydaşlar arasında yapılandırılmış, kurumsallaştırılmış ve kesintisiz bir eşgüdüm mekanizmasının oluşturulması, bu raporda ortaya konan yol haritasının da daha etkin bir şekilde hayata geçirilmesine katkı sağlayacaktır.

Bu amaç doğrultusunda bir kamu ve özel sektör, sivil toplum ve akademik kuruluşlarının katılımıyla “Çin ile Ekonomik İlişkiler Koordinasyon Kurulu’nun hayata geçirilmesi faydalı olacaktır.

Yukarıda belirtilen adımların etkili bir şekilde atılması ve bu yol haritasının uygulanması konusunda devamlı bir süreç oluşturulması halinde, Türkiye’nin Çin ile ekonomik ilişkilerinde daha sürdürülebilir, daha dengeli ve ülke ekonomisine daha yüksek katma değer sağlayan bir yapıya ulaşması mümkün olacaktır.

Son dönemlerde iki ülke arasında artan karşılıklı diyalog, istişare ve iletişim, ekonomik işbirliğinin daha üst seviyelere taşınabilmesi için uygun ortamı sağlamaktadır.

Küresel ekonomideki Asyalaşma ve ekonomik gücün Batı’dan Doğu’ya kayışı sürecinde Çin dünyanın en büyük ikinci ekonomik gücü olarak yaptığı atılımlarla küreselleşme sürecinin öncü aktörlerinden birisi haline gelmektedir.

Dolayısıyla Türkiye için de Çin ile daha yüksek hacimli, daha kaliteli ve daha yüksek katma değerli ekonomik işbirliklerini sürdürülebilir ve dengeli bir düzlemde tesis etmek, bir tercihten öte bir mecburiyet olarak ortaya çıkmaktadır.

Print Friendly

Bu sabah CRI (China Radio International) Türkçe yayınında değerli Kamil Erdoğdu ile Türkiye’nin Çin’in öncülüğünde hayata geçirilen Yeni İpek Yolu’nda dışlandığı yolunda son dönemde ortaya atılan iddiaları konuştuk. Söyleşinin bir özeti CRI Türkçe web sitesinde yer aldı, aşağıda da okuyabilirsiniz.

news_a5e9f9c9b12f71d1f9cd0f151e8e2d19-627x268

İstanbul Politika Merkezi’nden Uzakdoğu Uzmanı Dr.Altay Atlı Çin’in Bir Kuşak Bir Yol diye adlandırılan Yeni İpek Yolu projesinin tek bir yoldan oluşmadığını çok taraflı olduğunu ve farklı alternatifler içerdiğini söyledi. Atlı, Türkiye’nin bu projeden dışlanabileceği şeklindeki iddialarla ilgili olarak “bunun için sebep yok, anlamı da yok, resmi açıklama da yok” diye konuştu.

Bu iddianın sahiplerinin Çin’in Gürcistan ve Kıbrıs’ın güneyindeki liman çalışmalarına işaret ettiklerini hatırlatan Atlı, Çin’in Yunanistan’da daha fazla benzer yatırımları olduğuna dikkati çekti. Atlı, Çin’in Pire limanının neredeyse tamamının sahibi olduğunu, Arnavutluk ve Makedonya’da hızlı demiryolu hatları inşa ettiğini anlattı. Atlı, CRI TÜRK FM’e Çin’in seçeneklerini çeşitlendirip Avrupa’ya birkaç yoldan ulaşmayı hedeflediğini söyledi.

2015’teki G20 Antalya Zirvesi’nde Türkiye ile Çin arasında Yeni İpek Yolu Projesi ile Orta Koridor’u uyumlaştırma anlaşması imzalandığını hatırlatan Atlı Bakü-Tiflis-Kars hattının bunun önemli parçası olduğunu belirtti. İki ülke arasında Kars-Edirne hızlı tren anlaşması imzalandığını ve TBMM’den geçtiğini kaydeden Atlı bu projelerin 40 milyar dolar değerinde olduğu bilgisini verdi.

Dr. Altay Atlı son günlerde Shanghai İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ile ilgili tartışmaların AB ile geçilen zor dönemde AB’te referans olarak gündeme geldiğini belirtti. ŞİÖ’nün AB gibi devletler üstü entegrasyon projesi olmadığını, bir işbirliği platformu olduğunu söyleyen Atlı, “Türkiye, Avrasya’daki bu gelişmelerin dışında kalamaz” yerini alır” dedi. Konuya Türkiye’nin menfaatleri açısından bakılması gerektiğini belirten Atlı, Türkiye’nin ŞİÖ kapsamındaki Enerji Kulübü’nün dönem başkanlığını üstlendiğine dikkati çekti.

Print Friendly

karar2Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) ve genel olarak Batı ile ilişkilerinin zor bir dönemeçten geçtiği şu günlerde diğer bir işbirliği platformu olan Şanghay İşbirliği Örgütü’nü (ŞİÖ) ve Türkiye’nin de 2012’den bu yana diyalog ortağı konumunda olduğu bu oluşuma tam üyeliğinin ne gibi getirileri olabileceğini tartışıyoruz. Bu çerçevede tartışmalar büyük ölçüde ŞİÖ’nün ülkemiz için AB’ye karşı bir alternatif olup olamayacağı ekseninde şekilleniyor; ancak bir taraftan da Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecinden bağımsız olarak, Çin, Rusya ve Orta Asya ülkeleri gibi küresel siyaset ve ekonominin önemli aktörlerini bünyesinde barındıran ve 2017 yılında Hindistan ve Pakistan gibi iki nükleer gücü de tam üyeliğe alarak genişleyecek olan bu örgütle daha kuvvetli bir etkileşim içerisinde olması gerektiği yönünde bir görüş oluşmuş durumda.

Bu noktada ŞİÖ’yü daha yakından incelemek ve Türkiye için ne gibi getirileri olabileceğini iyi tahlil etmek önem kazanırken, meseleyi stratejik boyutunun yanı sıra ekonomik boyutu ile de ele almak gerekiyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre 2015 yılında Türkiye, ihracatının yüzde 44,5’ini AB üyesi ülkelere yaptı; AB üyesi olmayan Avrupa ülkeleri de eklenince bu oran yüzde 54,3’e yükseliyor. ŞİÖ’de başı çeken Rusya ile Çin ise Türkiye’nin ağırlıklı olarak ithalat yaptığı ülkeler; sadece bu iki ülkenin 2015 yılında Türkiye’nin toplam ithalatındaki payı yüzde 21,8’di. Türkiye’ye gelen doğrudan yabancı yatırımlara bakıldığında da en büyük kaynağın AB ülkeleri olduğu görülüyor. Bu tablo içerisinde AB’nin yerini ŞİÖ’nün alması en azından kısa ve orta vadede mümkün görünmüyor. Ancak ŞİÖ, Çin, Rusya ve (2017’den itibaren) Hindistan gibi küresel ekonominin başat konumdaki aktörlerini, başka bir deyişle BRICS ülkelerinin beşte üçünü, ve aynı zamanda Orta Asya’nın enerji açıdan zengin ve kültürel açıdan da Türkiye’ye yakın olan cumhuriyetlerini içeriyor. ŞİÖ ile daha kuvvetli bir diyalogun ve/veya olası bir tam üyeliğin Türkiye’ye ekonomik açıdan faydalı olması için bu örgütün AB’nin yerini alması gerekmiyor.

ŞİÖ, 2001 yılında kurulduğu zaman güvenlik alanında işbirliği odaklı olarak kurulmuştu ve özellikle de Avrasya coğrafyasında üye ülkeler arasında terörizme, bölücü ve aşırı hareketlere karşı mücadeleye öncelik vermekteydi. Son dönemlerde ise her ne kadar güvenlik konusu ön planda kalsa da ekonomik işbirliğinin de ŞİÖ içerisinde ağırlık kazanmakta olduğu görülüyor. 2015 yılında Rusya’nın Ufa kentinde gerçekleştirilen zirvede ŞİÖ Kalkınma Stratejisi benimsenmiş ve bu çerçevede önümüzdeki on yıl içerisinde finans, yatırım ve ticaret alanlarında işbirliğinin kuvvetlendirilmesi öngörülmüştü. Bu yıl Taşkent’te yapılan zirvede ise üye ülkelerin kalkınma stratejilerinin eşleştirilmesi ile ekonomik ve ticari programlarının koordine edilmesi hedef olarak belirlenerek, bu hedef doğrultusunda atılacak somut adımlar da tespit edildi.

Kağıt üzerinde oldukça iyi duran bu hedeflerin bugüne kadar pratikte etkin bir şekilde hayata geçirilememesinin ve 2010’da gündeme getirilen ŞİÖ Kalkınma Bankası kurulması gibi planların rafta tozlanmasının en önemli sebebi başta Rusya ve Çin olmak üzere üye ülkelerin ekonomik çıkarlarının yeterince örtüşmemesiydi. Rusya, Çin’in ekonomik gücü sayesinde Orta Asya’yı nüfuzu altına almasından çekinirken, başta enerji alanı olmak üzere Avrasya coğrafyasındaki ekonomik hegemonyasını korumak arzusundaydı. Örneğin ŞİÖ Kalkınma Bankası kurulabilse bunun en büyük sermayedarı, düşük petrol doğalgaz fiyatlarından muzdarip ve nakit sıkıntısıyla boğuşan Rusya değil, 3 trilyon doları aşan döviz rezervleriyle Çin olacaktı. Bu da hayata geçirilecek projelerde Çin’in ağırlıklı olarak finansman sağlaması ve dolayısıyla Çin’in çıkarlarına öncelik verilmesi anlamına gelecekti.

Son dönemlerde ŞİÖ bünyesinde ekonomik işbirliğinin giderek ağırlık kazanmasının en büyük sebebi ise Rusya ile Çin arasında karşılıklı bağımlılığın ve dolayısıyla ortak fayda beklentilerinin artması. Rus ekonomisi zor bir süreçten geçiyor. Küresel piyasalarda enerji fiyatlarının düşük seyretmesi, ekonomisi büyük ölçüde petrol ve doğalgaz ihracatına bağlı olan Rusya’yı olumsuz etkilediği gibi buna ek olarak 2014’te patlak veren Ukrayna Krizi sonrasında Batı’nın Rusya’yı izole etmesi de Rus ekonomisini iyice çıkmaza sürüklüyor. Çin ekonomisi bir dönüşüm sürecinden geçiyor, ihracata ve yatırıma bağımlı olan ekonomisini iç tüketim ve yüksek katma değerli üretime odaklanan yeni bir modele geçirmek için çaba gösteriyor. Bu süreç içerisinde de Çin’in büyümesi giderek hız kesiyor. Her ikisi de ekonomik kırılganlıklar yaşayan Rusya ile Çin, birbirleriyle ikili ve bölgesel anlamda işbirliğine daha fazla ihtiyaç duyuyorlar.

Bu coğrafyada Rusya ve Çin’in öncülüğünde kurulan ekonomik işbirliği yapıları halihazırda mevcut. Rusya, Orta Asya ve genel olarak eski Sovyetler Birliği alanını kapsayacak şekilde bir serbest ticaret bölgesi oluşturan Avrasya Ekonomik Birliği’ni ve projelere finansman sağlayacak Avrasya Kalkınma Bankası’nı hayata geçirdi. Çin’in ise Yeni İpek Yolu olarak da adlandırılan Bir Kuşak, Bir Yol projesi boydan boya tüm Avrasya’yı kat ediyor ve söz konusu hat üzerinde ortak yatırımlarla refah artışı oluşturulmasını hedefliyor. Yine Çin’in başlıca finansörü olduğu Asya Altyapı Yatırım Bankası da faaliyette. Pekin ve Moskova, artık ayrı ayrı hareket etmek yerine, bu projeleri entegre etmeyi, ya da en azında birbiriyle uyumlu ve ortak katma değeri artıracak bir şekilde ele almayı hedefliyorlar. Geçtiğimiz yıl Mayıs ayında Çinli mevkidaşı Xi Jinping ile Kremlin’de bir araya gelen Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in şu sözleri büyük önem taşıyor: “Avrasya Ekonomik Birliği ile İpek Yolu projelerinin birbirleriyle bütünleştirilmesi, (iki ülke arasında) ortaklığın yeni bir seviyeye taşınması ve esas olarak kıtada ortak bir ekonomik alan oluşması anlamına geliyor.” Ekonomik anlamda işlerliği artan ve bünyesine dünyanın en büyük yedinci ekonomisi olan Hindistan’ı da katan bir ŞİÖ, Avrasya kıtasında böyle bir ekonomik alanın oluşması konusunda önemli işlev görebilir.

Türkiye’nin şüphesiz ki bu sürecin dışında kalmaması gerekiyor. Rusya, Türkiye için önemli bir ticaret ortağı; Rusya’dan doğalgaz alıyoruz ve bu ülkeye gıda ürünleri başta olmak üzere birçok kalemde ihracat yapıyoruz ve belki de daha önemlisi Rusya, Türk inşaat şirketleri için hayati bir pazar. Rusya ile yaşanan kriz ve yaptırımlar, sadece Türkiye’ye değil her iki tarafın ekonomisini de olumsuz etkiledi. Son aylarda hız kazanan normalleşme süreci ise olumlu ve ekonomik ilişkilerde güvenin tekrar tesis edilmesi bu açıdan çok önemli. Çin ile ise Türkiye’nin büyük bir ticaret açığımız var. Bu açığı kapatmak pek de mümkün görünmüyor, ancak daha dengeli, Türkiye’ye daha fazla fayda sağlayacak bir ilişki kurmak olası. Bunun için de ihracatı artıracak çalışmalar yapılırken, ithalatın ülkemize nasıl daha fazla katma değer sağlayacak şekilde yapılacağını da tartışmamız gerekiyor. Çin değişiyor, Türkiye’nin de Çin’den alabilecekleri değişiyor, eskiden oyuncak, tekstil ürünü vs. ithal ediyorken iken şimdi daha yüksek teknolojili ürünler alma imkanı var. Bununla birlikte Çin’den daha fazla yatırım çekilmesi, açığın dengelenmesi açısından önem taşıyor. Orta Asya ülkelerine gelecek olursak, Türkiye bu ülkelerde petrol ve doğal gaz dışındaki alanlarda öncü bir yatırımcı konumda ve bu yatırımlar ticareti de olumlu etkiliyor. Türkiye, ŞİÖ üyesi tüm ülkelerle ikili olarak ilişkilerini geliştirmek için çabalarını sürdürdüğü gibi Avrasya Ekonomik Birliği’ne ilgi gösteriyor, Asya Altyapı Yatırım Bankası’na halihazırda üye, Çin’in İpek Yolu projesini de yakından takip ediyor. Hatta Türkiye ile Çin arasında Kasım 2015’te imzalanan “Türkiye-Çin Demiryolu İşbirliği Anlaşması” ve “Türkiye’nin Orta Koridor Projesi ile Çin’in Bir Kuşak, Bir Yol Projesinin Uyumlulaştırılması Anlaşması”, yakın bir gelecekte Türkiye ile Çin arasında özellikle altyapı konusunda ortak girişimlerin artacağına işaret ediyor. Tüm bu projeler, Türkiye’nin gerek söz konusu bölgelere ekonomik anlamda daha rahat açılmasını—özellikle Orta Asya, Kuzey Afrika ve Körfez’e ihracat hatlarının savaş, terörizm ve kapalı sınırlar nedeniyle kapandığı bir dönemde—sağlayacağı gibi, Türkiye’nin kendi topraklarındaki fiziksel altyapı gelişimine de katkı sağlayabilir. Şii’de daha aktif bir şekilde yer almak ise, bu anlamda Türkiye’nin üye ülkelerle daha kuvvetli ve daha sağlıklı bir diyalog içerisinde olmasını sağlayarak bu sürece destek olabilir.

ŞİÖ, Türkiye açısından bir pazar olarak AB’nin yerini tutamasa bile, Türkiye için ekonomik anlamda gerek üye ülkelerle ikili ilişkilerin geliştirilmesi için bir zemin olarak, gerekse çok taraflı bir sinerji oluşturulması ve bölgesel işbirliği yoluyla farklı getirileri olabilir. Bunun için sadece Türkiye’nin ŞİÖ’yü yapıcı bir şekilde ele alması yeterli değil, ŞİÖ’nün de ekonomi boyutunu kuvvetlendirmesi, Rusya ve Çin’in büyük projelerinin birbirlerine rakip değil ŞİÖ platformu üzerinden tamamlayıcı olmaları, ve Hindistan ile Pakistan’ın üyeliğiyle sağlanacak genişlemenin ekonomik açılımı kısıtlamayıp tam tersine ivme kazandırması gerekiyor.

(Bu yazı ilk olarak 25 Kasım 2016 tarihli Karar gazetesinde yayınlanmıştır.)

Print Friendly

Türkiye’nin Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üyeliği konusu son günlerde gündemin üst sıralarında yer alıyor. BBC Türkçe Servisi’nden Özge Özdemir’in hazırladığı kapsamlı analize ben de yorumlarımla katkıda bulundum. Analizi BBC Türkçe web sitesinde ve aşağıda bulabilirsiniz.

9261Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın açıklamalarıyla Şanghay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) üyelik konusu tekrar gündemde. Ekonomik açıdan da tartışılan ŞİÖ hakkındaki genel kanı, Türkiye’ye ticari ilişkiler açısından yeni bir vizyon vaat etmediği yönünde.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) yerine ŞİÖ’ye üye olabileceğini söylemiş; ŞİÖ üyeleri Çin ve Rusya’dan da bu yönde olumlu sinyaller gelmişti.

Bölgesel bir işbirliği örgütü olan ŞİÖ’nün üyeleri, Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Özbekistan.

Örgütün, bugün altı üyesinin yanı sıra altı gözlemcisi ve Türkiye’nin de içinde bulunduğu altı “diyalog ortağı” bulunuyor.

Örgüt son dönemde ekonomik işbirliğine de yöneldi

“Şanghay İşbirliği Örgütü, Türkiye’nin ticari ilişkilerine merhem olur mu?” sorusuyla ilgili uzmanların ilk çekincesi, örgütün yapısıyla ilgili olarak geliyor.

BBC Türkçe’ye konuşan Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi Asya Çalışmaları Uzmanı Dr. Altay Atlı, örgütün ilk amacının “güvenlik ve terörizmle mücadele” konularında işbirliği olduğunu vurguluyor.

Ancak Atlı’ya göre örgüt son zamanlarda Çin ve Rusya ekonomilerinin zora girmesi dolayısıyla ekonomik işbirliğine de yönelmiş durumda:

“Ekonomisi petrol ve doğalgaz fiyatlarına aşırı derecede bağımlı olan Rusya, bir yandan fiyatların düşük seyretmesi, diğer yandan Avrupa’nın uyguladığı yaptırımlarla karşı karşıya kalması nedeniyle ekonomik bir darboğaza girdi. Çin ise ihracat ve yatırıma dayalı bir kalkınma modelinden iç tüketim ve yüksek katma değere dayalı bir modele geçmek için çaba gösteriyor ve bu süreçte ekonomik büyümesi hız kesiyor.”

Atlı, Pekin ve Moskova’nın bu yüzden ekonomik işbirliği projelerine giriştiğini belirtiyor.

Ekonomik işbirliği değil, siyasi ittifak

BBC Türkçe’nin sorularını yanıtlayan Enerji Piyasaları ve Politikaları Enstitüsü (EPPEN) Başkanı Dr. Volkan Özdemir ise örgütün ekonomik bir işbirliği değil, siyasi bir ittifak olduğuna dikkat çekiyor.

Volkan Özdemir bu görüşünü, “Her şeyden önce ŞİÖ, gelişim sürecini henüz tamamlamamış olan ve iktisadi işbirliğinden ziyade üye ülkeler arası terörizmle mücadele, kaçakçılık, köktencilik gibi konularda siyasi ittifakın varolduğu uluslararası bir örgüttür” sözleriyle açıklıyor.

Özdemir ayrıca, “NATO üyesi bir ülkenin resmi üyeliği söz konusu olamayacağı ve iktisadi birliktelik olmaması hasebiyle Türkiye’ye ek bir ticari fırsat oluşturmayacağını iddia edebiliriz” açıklamasında bulunuyor.

Çin ile dengeli bir ticari ilişki kurulmalı

Türkiye’nin Çin ve Rusya ile ticari ilişkilerine baktığımızda büyük bir dengesizlik göze çarpıyor.

Türkiye ile Çin arasındaki ticaret dengesi, Türkiye aleyhine işliyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre 2016 Ocak-Eylül döneminde Türkiye’nin en büyük ithalat ortağı Çin.

Türkiye, Çin’den 19,3 milyar dolarlık bir ithalat gerçekleştirirken ihracatı 1,5 milyar dolar seviyesinde.

Asya uzmanı akademisyen Atlı da Çin ile ticaret açığının büyüklüğüne vurgu yaparak, “Sattığımız her bir dolarlık mal karşılığında bu ülkeden on doların üzerinde alım yapıyoruz. Çin ile açığı kapatamayız, ancak daha dengeli bir ekonomik ilişki kurabiliriz” açıklamasında bulunuyor.

Rusya ile güven tesis edilmeli

Rusya ile de özellikle uçak krizinin ardından ticari dengesizliğin büyüdüğü fark ediliyor.

TÜİK verilerine göre, Türkiye’nin 2016’nın Ocak-Eylül döneminde Rusya’ya ihracatı yaklaşık 1,2 milyar dolar iken bu ülkeden yapılan ithalat 11,3 milyar dolar seviyesinde.

Türkiye sınırları içinde bir Rus uçağının 24 Kasım 2015’te düşürülmesinin ardından iki ülke ilişkileri neredeyse durma noktasına gelmişti. Rusya’nın Türkiye’ye uyguladığı ekonomik yaptırımlar ticari ilişkilere zarar verirken, normalleşme süreci kurulan diplomatik temasların ardından bu yılın ikinci yarısında başlamıştı.

Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi Asya Çalışmaları’ndan Atlı’ya göre Türkiye ve Rusya arasında ekonomik ilişkileri iyileştirmek için güveni tesis etmek önemli bir yer tutuyor.

Atlı, Rusya’dan doğalgaz alan ve Rusya’ya gıda ürünleri ve inşaat hizmetleri ihracatı yapan Türkiye için Rusya’nın önemli bir ticari ortak olduğunu vurguluyor.

Atlı, “Uçak krizinden sonra, ekonomik yaptırımların da uygulanmasıyla büyüyen kriz, iki tarafa da ekonomik anlamda zarar verdi. Türkiye, turizm ve gıda pazarlarını kaybederken, Türkiye’den alım yapmamak Rusya’da enflasyonu tetikleyen bir etki yarattı” diyor.

Türkiye, Avrasya Ekonomik Birliği’ne katılmalı

EPPEN Başkanı Dr. Volkan Özdemir ise ŞİÖ yerine Çin ve Rusya’nın başını çektiği farklı projelere yönelmenin daha iyi olacağı görüşünde.

Özdemir, “Çin dünya ölçeğinde üretim ekonomisiyle mallarını pazarlara daha kolay ve çeşitli yollarla aktaracak başta Yeni İpek Yolu gibi projelere odaklanmaktadır” açıklanmasında bulunarak Çin ve Rusya arasındaki ticari vizyon farkına dikkati çekiyor.

ŞİÖ’de kalkınma bankası ya da serbest ticaret bölgesinin kurulmasını uzak bir ihtimal olarak gören Özdemir, “Çin’in geliştirdiği ve odağında enerji ile ulaşım projeleri yer alan Yeni İpek Yolu’na aktif katılım Türkiye’ye yarar sağlar. Rusya ise ağırlığını daha çok Avrasya Ekonomik Birliği’ne vermektedir” diyor.

Bu yüzden Özdemir’e göre Türkiye’nin Avrasya Ekonomik Birliği’ne katılımı daha pozitif olur.

Ermenistan, Belarus, Kazakistan, Kırgızistan ve Rusya’nın üye olduğu bölgesel ve ekonomik bir işbirliğini temel alan Avrasya Ekonomik Birliği, 2014’te kuruldu. Üye ülkeler arasında bir serbest ticaret bölgesi yaratıldı.

Özdemir, “Türkiye’nin bu birliğe katılımı mevcut üye ülkelere göre rekabetçi üretim yapısı nedeniyle kendisi için yararlı. Bu ülkelerle yapılacak gümrüksüz ticarette ihracatımız ithalatımıza oranla kat ve kat artacaktır. Bunun nedeni başta Rusya olmak üzere üye ülkelerin ihracatının enerjiye dayanması ve bunun zaten tarafımızca şu anda da ithal edilmesidir” diyor.

ŞİÖ üyeliği, projelerde avantaj yaratabilir

Çin ve Rusya ile ticari ilişkilerin geliştirilmesi için Dr. Atlı halihazırda sürdürülen işbirliklerinin güçlendirilmesi gerektiğini vurguluyor.

“Rusya’nın başı çektiği ‘Avrasya Ekonomik Topluluğu’ ve Çin’in büyük yatırımlar yaptığı, Yeni İpek Yolu olarak da adlandırdığımız ‘Bir Kuşak, Bir Yol’ projesi oldukça iddialı; bu projeler özellikle Orta Asya’da coğrafi anlamda örtüşüyor” diyen Atlı, Türkiye’nin bu projelerde önemli roller üstlendiğine dikkati çekiyor.

“Rusya ve Orta Asya’da Türkiye’nin büyük yatırımları ve inşaat projeleri var” açıklamasında bulunan Atlı, Türkiye ve Çin arasında altyapı konusunda ortak girişimlerin artacağı görüşünde. Atlı’ya göre Türkiye’nin ŞİÖ üyeliği bu projelerde Türkiye’yi avantajlı bir konuma geçirebilir.

AB’ye alternatif olamaz

Diğer yandan iki uzman da Şanghay İşbirliği Örgütü’nün ticaret açısından Avrupa Birliği’ne alternatif oluşturamayacağını söylüyor.

Türkiye’nin AB ile ticaret hacminin büyüklüğü ve gümrük birliği anlaşması göz önünde bulundurulduğunda ŞİÖ’nün küçük bir potansiyel teşkil ettiği vurgulanıyor.

TÜİK verilerine göre Türkiye’nin 2016’nın Ocak-Eylül döneminde AB’ye ihracatı 50.5 milyar dolar seviyesinde.

Atlı bu durumu, “Ticaret açısından baktığımızda Türkiye’nin halen ihracatının yarısını AB ülkelerine yaptığını, pazar büyüklüğü ve derinliği açısından ŞİÖ ülkelerinin AB ile yapılan ticarete bir alternatif oluşturabilmekten henüz çok uzakta olduğunu belirtmek lazım” diyerek özetliyor.

Print Friendly

karar3

Dönemin Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov tarafından yirmi altı yıl önce, 16 Ekim 1990 tarihinde açıklanan Ulusal Ekonominin Stabilizasyonu ve Piyasa Ekonomisine Geçiş programı, çöküş içerisinde olan bir ekonomiyi devlet müdahalesini azaltıp serbest girişime ve piyasa dinamiklerine ağırlık vererek yeniden canlandırma amacını taşıyordu. Program, SSCB’nin dağılmasını engelleyemediyse de, birliğin en büyük mirasçısı olan Rusya Federasyonu’nun 1990’ların başıyla girdiği, merkezi planlama üzerine kurulu sosyalist bir ekonomik yapıdan devlet kapitalizmi olarak adlandırabilecek piyasa koşulları üzerinden şekillenmekle birlikte devletin yönlendirici olmaya devam ettiği bir yapıya dönüşüm sürecinin temelini oluşturdu. Ancak, Gorbaçov’dan yaklaşık çeyrek asır sonra Rus ekonomisini gelmiş olduğu nokta, bu sürecin ne kadar başarılı olduğu, yapısal dönüşümün ne ölçüde tamamlanabildiği konularında ciddi soru işaretleri oluşmasına yol açıyor.

1991’de SSCB’nin sona ermesinden sonra Rusya Federasyonu’nun ilk devlet başkanı Boris Yeltsin döneminde hızlı bir serbestleştirme ve piyasa ekonomisine geçiş denemesi yapıldı. Fiyatlar üzerindeki kontrollerin tamamına yakını neredeyse bir gecede kaldırıldı ve agresif bir özelleştirme programı dahilinde iki sene içerisinde kamu şirketlerinin yüzde 70’i özel mülkiyete geçti. Ne var ki, bu serbestleştirme sürecine paralel olarak mali sistemi kuvvetlendirecek, piyasalara şeffaflık ve öngörülebilirlik sağlayacak, üretkenliği artıracak ve gelir dağılımındaki eşitsizlikleri giderecek yapısal reformlar hayata geçirilemedi. Başta petrol ve doğal gaz olmak üzere tabii kaynakların ihracatından gelen gelirler ekonominin güçlenmesine ve istikrara kavuşmasına değil, zengin bir “oligark” kesimi oluşurken halkın büyük bir kısmının yoksulluk sarmalına kapılmasına yol açtı. 1992-1998 arası dönemde yapısal yetersizliklerin üzerine bir de siyasi istikrarsızlık ve Çeçenistan’daki savaşın faturası eklenince Rusya’nın gayrı safi yurtiçi hasılası (GSYH) yaklaşık yarı yarıya küçüldü, enflasyon yüzde 80’in üzerine fırladı, vergi geliri azaldı, bütçe açıkları kronikleşti, borçlar arttı ve sonucunda Rus ekonomisi derin bir kriz içerisine girdi. 17 Ağustos 1998 tarihinde ruble devalüe edildi ve Rus hükümeti dış borçları üzerinde moratoryum ilan etti.

Kriz ertesinde Rus ekonomisinin toparlanarak daha olumlu bir sürece girdiğini görüyoruz. Küresel piyasalarda petrol ve doğal gaz fiyatlarının yüksek seviyelerde seyretmesi toplam gelirlerinin yarısını bu kaynaktan elde eden Rusya için önemli bir avantaj sağladı. Diğer yandan düşük değerli ruble, ihracatı artıran bir etki yarattı. 2000’de Vladimir Putin’in devlet başkanı olmasıyla birlikte, 1990’lara göre siyasi anlamda da istikrarın nispeten arttığı bir döneme girildi. Ekonomide petrol ve doğal gaz gelirlerinin toplandığı bir Stabilizasyon Fonu hayata geçirilerek 1998 benzeri krizlerin önüne geçilmesi hedeflendi. Üretim arttı, gelir dağılımındaki eşitsizlikler tam olarak giderilemese de genel bir refah artışıyla birlikte olarak bu anlamda iyileştirmeler sağlandı. 2005 yılında Rus hükümeti, SSCB’den kalan son borçlarını da ödedi. Petrol ve doğal gaz alanında yeni boru hattı projeleriyle Rusya küresel enerji piyasasındaki konumunu güçlendirdi. 1990’larda (1997 ve 1999 hariç) sürekli küçülmüş olan Rus ekonomisi, 2007 yılına gelindiğinde artık yılda ortalama yüzde 6,5’lik—başka bir deyişle Çin’in günümüzdeki büyüme oranları kadar—bir GSYH artışı yakalamıştı.

Sorun şu ki, bu büyümeyi sürdürülebilir hale getirecek yapısal reformlar, ilk adımları 1990’da atılan piyasa ekonomisine dönüş süreci, yeterince gerçekleştirilemedi. Rusya’nın yapması gereken, petrol ve doğal gaz kaynaklarından gelen gelirleri reel ekonominin gelişimi için kullanmak, imalat sektörüne, inovasyona, araştırma ve geliştirmeye yatırım yaparak, ekonominin doğal kaynaklara bağımlılığını kırmak, verimsiz kamu şirketlerini eleyerek ya da reforme ederek özel girişimin de daha etkili ve üretken olmasını sağlayacak bir zemin oluşturmak olmalıydı. Ancak Putin döneminde her ne kadar bir takım piyasa reformları yapıldıysa da bu sıraladığımız hedeflerin çok uzağına kalındı. Bu nedendendir ki, 2008’de patlak veren küresel mali kriz Rusya’yı kötü etkiledi ve 2009 yılında Rus ekonomisi yüzde 7,8 oranında küçüldü.

Bugün, petrol ve doğal gaz halen Rusya’nın ihracatının yaklaşık yüzde 70’ini (madenleri de eklersek bu oran yüzde 80’i aşıyor), merkezi hükümet bütçe gelirlerinin ise yüzde 50’sini oluşturuyor. Dünya Bankası’nın hesaplamalarına göre Rusya’nın sahip olduğu petrol doğal gaz, kömür ve diğer madenlerin toplam değeri 75 trilyon doların üzerinde. Ancak bu durum Rus ekonomisi için ağır bir kırılganlık yaratıyor, çünkü küresel piyasalardaki petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki şiddetli dalgalanmalar Rusya’nın gelirlerini olumsuz yönde etkiliyor. İmalat sektörü ise yeterince gelişememiş durumda. İmalat ürünleri Rusya’nın ihracatının ancak yüzde 15-20’si arasına tekabül ediyor, ki bu oran Almanya, Japonya gibi kalkınmış ülkelerde yüzde 75’in üzerinde. Bu durum, Rusya’nın doğal kaynaklara bağımlılığını devam etmesine yol açıyor. Modern bir imalat sektörünün gelişmesine ve Rusya’nın küresel ekonomide sadece sahip olduğu doğal kaynaklar değil üreteceği yüksek katma değerli ürünlerle de bir rekabet avantajı sağlamasına engel olan diğer faktörler arasında araştırma ve geliştirmeye yeterince kaynak ayırılmaması, şirketlerin inovasyona yanaşmaması, ekonominin yüzde 50’sin halen kamu yönetiminde olması ve kamu şirketlerinin verimliliğinin özel sektöre göre yarı yarıya hatta bazı sektörlerde üçte iki oranında düşük olması, yolsuzluğun ve bürokratik engellerin devam etmesi yer alıyor. Rusya’nın kendi kaderini petrol ve doğal gaz fiyatlarının insafına bırakmadan, yapısal reformları yaparak bu alanlarda güçlenmesi gerekiyor.

2008’deki küresel krizden sonra da Rus ekonomisi yüksek petrol ve doğal gaz fiyatları sayesinde çabuk toparlanmıştı. Ancak ekonominin yapısal anlamdaki kırılganlıkları 2014’ten sonra Rus ekonomisini tekrar zor bir döneme soktu. Bahsi geçen yılda varil başına 100 doların üzerini gören petrol fiyatlarının yıl sonuna kadar 53 dolara, 2016 başında ise 33 dolara kadar inmesi Rusya için derin bir darbe oldu (bu yazının kaleme alındığı an itibariyle ham petrol varil fiyatı 51 dolar). Mart 2014’te Rusya’nın Kırım’ı ilhakı üzerine Batı ülkelerinin Rusya’ya ambargo uygulaması ve bu nedenle bir yandan ihraç gelirleri azalırken diğer yandan Rus bankaları ve firmalarına yaptırımların da uygulanması Moskova açısından durumu daha da kötüleştirdi.

Bugün Rus ekonomisi tarihinin belki de en sıkıntılı dönemlerini yaşıyor. 2015’de GSYH yüzde 3,7 küçüldü ve bu durumdan tüm Rus halkı etkileniyor. Son üç yılda fakirlik sınırı altında yaşayan vatandaşların oranı yüzde 50 arttı. Petrol ve doğal gaz fiyatlarının artışı geçici bir rahatlama sağlayabilir, ama önemli olan sürdürülebilirliği temin etmek. Bunun için de yapısal reformların ödün verilmeden hayata geçirilmesi ve Rusya’nın enerji sektörüne bağımlılıktan kurtularak, teknolojisi ve katma değeri yüksek modern bir ekonomi haline gelmesi gerekiyor. Eski devlet başkanı Gorbaçov, geçtiğimiz aylardaki bir röportajında “ekonomik krize karşı bir program hazırlanması ve tüm toplumun bu programı desteklemesi gerektiğini” söylemişti. Amaç sadece krizden çıkmak değil, Gorbaçov zamanında ilk adımı atılan yapısal dönüşümü tamamlayarak Rus ekonomisini farklı bir kulvara taşımak olmalı. Bu noktada Rusya’nın en büyük avantajı da Putin’in halen halkın çok büyük bir kesiminin desteğine sahip olması. Yapısal reformlar için güçlü bir siyasi irade ve toplumsal destek olmazsa olmaz bir koşul.

(Bu yazı ilk olarak 15 Ekim 2016 tarihli Karar gazetesinde yayınlanmıştır.)

Print Friendly