rio-image
31. Yaz Olimpiyat Oyunları, 5-21 Ağustos 2016 tarihlerinde Rio de Janeiro’da 205 ülkeden yaklaşık 12 bin 500 sporcunun katılımıyla gerçekleştirilecek. Ev sahibi Brezilya’yı zorlu bir sınav bekliyor. Derin bir siyasi istikrarsızlık ile ekonomik durgunluk yaşamakta olan Brezilya, Olimpiyatları başarılı bir şekilde hayata geçirirse uluslararası toplum nezdinde imajını güçlendirecek ve kendi krizlerinin üstesinden gelebilmek adına önemli bir avantaj sağlamış olacak. Organizasyonun olası bir başarısızlığı ise Brezilya’nın sorunlarının daha da derinleşmesi ihtimalini barındırıyor.

Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) tarafından 2016 Oyunları’na Rio’nun ev sahipliği yapacağının açıklandığı 2009 yılında, Brezilya bugünkünden çok farklı bir konumdaydı. Yaşanmakta olan küresel krizden asgari ölçüde etkilenen ülke, açık denizlerde bulduğu yeni enerji kaynakları sayesinde ekonomik anlamda yeni bir ivme kazanmıştı. Dönemin devlet başkanı Lula da Silva, gerek ülke içerisinde gerekse dışarıda destek buluyor, ekonomi ise yüzde 3,5-4 aralığında istikrarlı büyüyor, hatta 2010’daki gibi yüzde 7’ye varan büyüme oranları söz konusu oluyordu. Brezilya, BRICS’in yıldızı parlayan üyesiydi. 1964’te Japonya, 1988’de Güney Kore, 2008’de ise Çin ekonomik yükselişlerini nasıl Olimpiyatlara ev sahipliği yaparak taçlandırmışsa, Brezilya da aynısını 2016’da yapacaktı.

Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. Kamu petrol şirketi Petrobras’ta başlayan bir yolsuzluk skandalı devletin en üst kademelerine yayılarak giderek derinleşen bir siyasi kriz hâline dönüştü ve bu kriz Lula’nın halefi Dilma Rousseff’in senato tarafından azledilmesine yol açtı. Diğer yandan petrol, soya fasulyesi ve demir cevheri gibi Brezilya’nın ihracatını yaptığı emtia kalemlerinde küresel fiyatların sert bir şekilde düşmesi, Brezilya ekonomisini büyük bir zorluğa soktu; siyasi kriz nedeniyle gerekli önlemlerin yeterince alınamaması ise ekonomik durgunluğu derinleştirdi. 2015 yılında Brezilya ekonomisi yüzde 3,8 küçüldü; borçlar ve işsizlik giderek artarken Brezilya ekonomisinin kredibilitesi de azalmaya başladı.

Rio’ya giden zorlu yol

Brezilya, Rio Olimpiyatları’na bu şartlar altında hazırlandı ve her ne kadar oyunların başlamasına sayılı günler kala hâlâ tamamlanmamış tesisler, açılmamış metro hatları ve ciddi endişeler olsa da Brezilya hükümeti oyunlardan güçlenerek çıkmayı hedefliyor. Bunun için de oyunların ekonomik olarak Rio ve Brezilya’ya katkı sağlaması ve organizasyonun da başarıyla, ülkenin son yıllarda örselenen imajını düzeltecek şekilde hayata geçirilmesi gerekiyor. Ancak her iki alanda da Brezilya’nın karşı karşıya olduğu tehditler var.

Ekonomisi küçülmekte olan bir ülkenin Olimpiyat düzenlemesi oldukça zor bir iş. Oxford Üniversitesi tarafından yayınlanan bir rapora göre Rio Olimpiyatları’nın toplam maliyeti 4,6 milyar dolar. 1960’dan bugüne düzenlenen tüm olimpiyatların günümüz fiyatlarıyla ortalama maliyeti ise Yaz Olimpiyatları için 5,2 milyar dolarken Kış Olimpiyatları için 3,1 milyar dolar. Başka bir deyişle Rio, gerek Yaz Olimpiyatları’nın ortalamasına, gerekse maliyeti 15 milyar doları bulan Londra 2012 Yaz Olimpiyatları ve 21 milyar dolarlık Soçi 2014 Kış Olimpiyatları gibi gösterişli organizasyonlara göre daha ekonomik bir organizasyon olacak. Buna rağmen, Brezilya’nın bütçeyi denkleştirmekte büyük zorluklar çektiğini not düşmekte fayda var. Son olarak Brezilya Ulusal Kalkınma Bankası, Rio şehir merkezini Olimpiyat Parkı’na bağlayacak metro hattı için yerel yönetime açılan kredinin 280 milyon dolarlık dilimini, önceki geri ödemelerde sorunlar yaşandığı için serbest bırakmayı reddetti. Rio Valisi Francisco Dornelles, Haziran ayında, başka bir deyişle oyunların başlamasına iki aydan az bir süre kala “mali bir facianın” eşiğinde oldukları şeklinde oldukça sert bir açıklama yaptı. Buna karşılık olarak gelen Devlet Başkan Vekili Michel Temer’in yerel yönetimlerin borçlarının yıl sonuna kadar erteleneceğine yönelik açıklaması ise günü kurtardı.

Uzun vadeli getiriler

Maliyetler güçlükle karşılanırken, Brezilyalılar oyunların ekonomik getirisini mümkün olduğunca yüksek tutmayı hedefliyorlar. Bu ise ancak uzun vadede ve doğru politikaların etkin olarak hayata geçirilmesiyle mümkün olabilir. Olimpiyat organizasyonlarında doğrudan gelirler (bilet ve ürün satışları gibi), toplam maliyetin ancak yüzde 20-25’ini karşılayabiliyor. Sponsorluk ve televizyon yayın hakları gibi yüksek tutarlı diğer gelirlerde ise IOC, yüzde 70’e varan bir kısmı kendisine ayırıyor, ev sahibine pastanın ancak küçük dilimi kalıyor. Dolayısıyla oyunlar sayesinde artacak olan turizm gelirleri gibi dolaylı gelirler Rio için önem taşıyor, ancak bu noktada da Brezilya’nın Avrupa’ya coğrafi olarak uzaklığı ve ülkede salgına yol açan Zika virüsünün yarattığı sağlık endişeleri olumsuz bir durum oluşturuyor. Yurt dışından gelecek izleyici sayısı isteneni veremez, ekonomik krizin etkisi nedeniyle bilet fiyatlarını karşılayamayan ve önemli bir kesimi de kentin acil ihtiyaçları varken kaynakların Olimpiyatlar için kullanılmasına tepki gösteren yerel halk da müsabakalara yeterince ilgi göstermezse organizatörler zor durumda kalabilir.

Uzun vadede oyunlardan ekonomik getiri sağlanabilmesi için öncelikle oyunlar için inşa edilen tesislerin ve altyapının oyunlar sonrasında da sosyal yapıya, topluma ve yerel ekonomiye katkı sağlayacak şekilde kullanılabilmesi gerekiyor. Yapılan konutların, metro hatlarının ve diğer toplu taşıma altyapısının, oyunlardan sonra da kentin ekonomisine ve toplumsal hayata değer sağlaması ve benzer şekilde oyunlar için inşa edilen spor tesislerinin de oyunlardan sonra sportif müsabakalar için işler hâlde kalması ya da bu mümkün değilse farklı amaçlara yönelik kullanılabilmeleri için gerekli düzenlemelerin yapılması bu kapsamda önem kazanıyor. Diğer yandan oyunlar sırasında Rio’ya sponsor, hizmet tedarikçisi veya herhangi başka bir rolle gelen yabancı ve çok uluslu şirketlerin Brezilya’da iş yapmaya devam etmelerinin sağlanması, Olimpiyatların uzun vadede ekonomik katkılarından birisi olacak.

Sağlık ve güvenlik endişeleri

Oyunların iki haftalık süre içerisinde başarıyla ve mümkün olduğunca sorunsuz bir şekilde icra edilmesi Brezilya açısından hayati önem taşıyor. Ülke iki yıl önce Futbol Dünya Kupası’na ev sahipliği yaptı ve tüm sorunlara rağmen Olimpiyatların da altından kalkabilecek kapasiteye sahip. Ancak iki konu bu anlamda tehdit oluşturuyor: sağlık koşulları ve güvenlik. Zika virüsü, bazı sporcuların katılımlarını iptal etmelerine yol açtı ve ülkeyi ziyaret edecek sporseverler açısından da ciddi bir endişe yaratıyor. Ancak sağlık ile ilgili tehdit sadece Zika’dan kaynaklanmıyor; esas olarak çevre kirliliği en büyük sorunu oluşturuyor. Her gün Rio’nun kanallarından binlerce litre atık su okyanusa dökülüyor ve bunun ancak üçte ikisi işlemden geçiriliyor. Sonuç olarak tüm çabalara rağmen kentin sahilleri ciddi bir kirlilik içerisinde. Örneğin, yelken yarışlarının yapılacağı Guanabara Körfezi’ndeki kirlilik alarm verici seviyelerde.

Oyunlar sırasında güvenliğin sağlanması için 88 bin asker, polis ve sivil güvenlik görevlisi istihdam edildi ve oyunların başlamasına üç hafta kala federal hükümet ekonomik darboğaza rağmen silahlı kuvvetlere oyunlar için 24 milyon dolarlık bir ek kaynak aktardı. Buna karşılık kentte suç oranının yüksek seyretmesi, Copacabana Plajı’na ceset parçalarının vurması, Haziran ayında ön hazırlıklar için kentte bulunan Avustralyalı sporcuların saldırıya uğramaları ve Brezilyalı yıldız futbolcu Rivaldo’nun güvenli olmadığı için turistlere Rio’ya gelmemeleri yönünde uyarıda bulunması, bu konunun oyunlar boyunca gündemde kalacağını gösteriyor.

Her şeye rağmen iki hafta boyunca tüm dünyanın gözü Rio’da olacak ve sporun büyüsü, bugün terörden, savaştan, şiddetten bunalmış olan insanlığın kısa süreliğine de olsa bir nefes almasını sağlayacak. Bu nedenle Brezilya’nın oyunları başarıyla gerçekleştirmesi, sadece bu ülkenin geleceği açısından değil tüm dünya için önem taşıyor.

Print Friendly

Çin ekonomisinde büyüme hız kesiyor. 2016 yılının ilk çeyreğinde yüzde 6,7’lik bir GSYİH artışı kaydeden ekonomi, uzun yıllar boyunca elde ettiği çift haneli büyüme oranlarından giderek uzaklaşıyor. Ancak her ne kadar son dönemlerde menkul kıymetler piyasasında yaşanan şiddetli düşüşler ve zoraki devalüasyonlar aksini düşündürtse de bu yavaşlamayı, Çin ekonomisindeki kaçınılmaz bir çöküşün işareti olarak değerlendirmek ve azalan büyüme oranları üzerinden felaket senaryoları yazmak doğru değil. Çin ekonomisi, yapısal bir dönüşüm içerisinde ve bu sürecin doğal bir sonucu olarak yüksek hızlı büyümeden orta hızlı bir büyüme performansına geçiş yapıyor. Bugüne kadar düşük maliyetlerden yararlanarak emek-yoğun ürünlerin ihracatı ve altyapı ile ağır sanayide yüksek ölçekli yatırımlarla büyümesini sağlayan Çin, artık ihracatın yanında iç tüketime, teknoloji ve sermaye-yoğun üretime ve yatırımlarda yüksek katma değere odaklanan bir modele doğru yapısal bir dönüşüm için çaba sarf ediyor.

Çin hükümetinin hedeflediği gibi büyüme oranına yüzde 6,5 seviyelerinde istikrar kazandırılabilmesi için söz konusu yapısal dönüşüm sürecinin etkin bir şekilde sürdürülebilmesi gerekiyor. Bugüne değin Çin, küresel anlamda rekabet avantajını başta işgücü olmak üzere düşük maliyetten sağladı. Ancak maliyetlerin de arttığı bir ortamda yüksek katma değerli bir ekonomik yapıya geçiş için Çin’in artık rekabet avantajını, üretimin içeriğini geliştirerek ve başka ülkelerde üretilmeyeni üreterek sağlaması gerekiyor. Bu nedenle, geldiği noktada Çin’in ekonomide atması gereken bir sonraki adım, teknolojik kapasitesini arttırmak ve bunun için de daha fazla inovasyon yapabilen bir seviyeye erişmek. Çin bunu ne ölçüde başarabilir?

20252016-2020 dönemini kapsayan Çin’in 13. Beş Yıllık Kalkınma Planı, teknoloji ve inovasyonun önemine geniş yer ayırıyor. Geçtiğimiz yıl yürürlüğe giren ve belirli sektörlerde Çin’in teknoloji içeriğini artırarak dünya çapında rekabet gücü yüksek ürünler üretmesini öngören “Made in China 2025” programı da aynı temel fikir üzerinde kurgulanmış durumda. Çin’in liderleri de giderek artan bir şekilde teknoloji ve inovasyonun önemine değiniyor, şirketleri ve bireyleri bu alana davet ediyor. Devlet Başkanı Xi Jinping, 31 Mayıs’ta yaptığı bir konuşmada bilim ve teknolojinin Çin ekonomisi için önemli bir darboğaz oluşturduğunu, bu alanlarda dışa bağımlılığın sürdüğünü ve ülkenin inovasyon kapasitesi konusunda derin bir uçurum ile karşı karşıya bulunduğunu bildirdi. Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi ve Devlet Konseyi tarafından açıklanan plana göre Çin’in, 2020’ye kadar inovasyon yapabilen bir ülke, 2030’a kadar dünyanın öncü inovasyon ülkelerinden birisi ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşunun yüzüncü yılına denk gelen 2049’a kadar da küresel bir bilim ve teknoloji süper gücü olması hedefleniyor.

Çin’in teknoloji ve inovasyon yatırımları

Çin hükümeti, ekonomideki yavaşlamanın kontrol altında tutulabilmesi ve büyümenin sürdürülebilirliği için teknoloji ve inovasyonun olmazsa olmaz bir koşul olduğunun bilincinde. Bu alanda Xi’nin söylemini destekleyen birtakım somut inisiyatifler de hayata geçiriliyor. “Made in China 2025” programı henüz ilk aşamalarında olsa da bu konuda iyi bir örnek. Pekin’deki Zhongguancun ve Şanghay’daki Zhangjiang “ulusal inovasyon özel bölgeleri”nde teknoloji, araştırma geliştirme (Ar-Ge) ve inovasyona yönelik faaliyetlere teşvikler sağlanıyor. Yakın gelecekte Fujian ve Anhui eyaletlerinde açılacak yeni bölgelerle birlikte bu bölgelerin sayısı dörde çıkarılacak. Diğer yandan tüm bu faaliyetleri destekleyen geniş bir finansman tabanı da söz konusu. Çin, Ar-Ge faaliyetlerine dünyada en fazla kaynak ayıran ülkelerden birisi durumunda. OECD verilerine göre Çin, 2014 yılında bu alana toplam 344,7 milyar dolarlık yatırım yaptı. Bir kıyaslama yapılacak olursa söz konusu tutar, Japonya için 159,2 milyar dolar, Almanya için 97,7 milyar dolar, AB-28 için toplamda 334,3 milyar dolar, ABD için ise OECD’nin bu ülke için yayınladığı son veri olan 2013 yılı rakamlarına göre 432,6 milyar dolar.

Çin’in Ar-Ge çalışmalarına ve inovasyona yönelik yatırımlara geniş kaynaklar ayırabiliyor olması önemli bir avantaj. Bunun yanı sıra ülkede bilim ve mühendislik alanında her yıl 30 bin öğrenci doktora derecesini tamamlıyor ve bu mezunlar Çin’in ekonomisine kademe atlatacak insan gücünü oluşturuyor. Diğer yandan Çinli bilim insanları ve araştırmacılar da yoğun bir şekilde çalışıyorlar. Dünya Fikrî Mülkiyet Örgütü (WIPO) verilerine göre Çin, dünyada en fazla patent başvurusunun yapıldığı ülke konumunda. 2014 yılında tüm dünyada toplam 2,7 milyon başvuru gerçekleştirilirken, bu başvuruların 928 bini Çin’de yapıldı. Çin’i 579 bin başvuru ile ABD, onu da 326 bin başvuru ile Japonya takip etti.

China+International+Rail+Transit+Technology+LyJ7TYV5uuSlÖzetleyecek olursak Çin’de teknoloji ve inovasyon kapasitesini arttırmak için gerekli siyasi irade, maddi imkânlar, yetişmiş insan gücü var ve hâlihazırda Çin patentlerde dünya lideri konumunda. Bu durumda Çin’in ekonomisi için hayati önem taşıyan o büyük adımı atmış olduğu söylenebilir mi?

İnovasyon karşısındaki engeller

Çin’in teknoloji ve inovasyon konusunda güçlü tarafları olduğu kadar zayıf yanları da mevcut. İlk olarak, yapılan harcamaların ve alınan patentlerin ekonomiye katma değer sağlayabilmesi için, yapılan inovasyonun ticarileşmesi, başka bir deyişle, piyasaya sunulabilecek nihai ürünler hâline getirilmesi gerekiyor. Çin ekonomisinde iç tüketimin artması, özellikle de yeni gelişmekte olan ve nispeten yüksek alım gücüne sahip bir orta sınıfın varlığı, geliştirilecek olan ürünlere talebin oluşması açısından olumlu bir durum. Ancak ticarileşme sürecinde, işin doğası gereği, özel sektörün, girişimcilerin ve piyasa dinamiklerinin ön planda olduğu bir eko-sistem gerekiyor ki Çin bu konuda henüz istenen seviyeye gelmiş değil.

İkinci olarak, fikri mülkiyet haklarının korunmasında devam eden zayıflıklar Çin’de Ar-Ge, teknoloji ve inovasyona yönelik çalışmalar açısından kırılgan bir durum yaratıyor. Yakın bir geçmişe kadar fikri mülkiyet hırsızlığının ve sahte ürünlerin çok yaygın olduğu Çin, son dönemlerde fikri mülkiyet haklarının korunmasına yönelik hukuki altyapıyı kuvvetlendirdi. Ancak kâğıt üzerindeki kanunlarla sahadaki uygulama eşit ölçüde gelişmiyor; kanunlar yeterli iken kanunların uygulanmasında yetersizlikler yaşanabiliyor. Bu durum da Çin içerisindeki inovasyona yönelik faaliyetleri ve Çin’e yapılacak teknoloji ve bilgi (know-how) transferini olumsuz yönde etkiliyor.

Üçüncü olarak ise ülkedeki Ar-Ge iklimine yönelik eleştiriler ön plana çıkıyor. İnovasyon için fikirlerin ortaya çıkması, geliştirilmesi ve desteklenmesi lazım. Üniversitelerin ve araştırma kurumlarının maddi olarak desteklenmesi şüphesiz ki bu açıdan olumlu bir faktör. Ancak diğer yandan birtakım kısıtlayıcı uygulamalar olumsuz bir etki oluşturuyor. Örneğin, Çin’de birçok web sitesine erişimin yasak olması, Çin’de yaşayan araştırmacı ve bilim insanlarının sadece belli başlı arama motorlarına değil, Batı’daki birçok haber kaynağına ve bilimsel veri tabanına da ulaşımlarının mümkün olmaması Ar-Ge’ye önem veren ve inovasyonu teşvik eden bir anlayışla taban tabana çelişiyor.

Çin, düşük maliyetle ucuz mal üreten bir ülke olmaktan çıkıyor ve yüksek katma değerli, teknolojik içeriğe sahip ürünleri üreten bir ülke olma yönünde ilerliyor. Bu doğrultuda atılması gereken bir sonraki adım, teknoloji ve inovasyon kapasitesini geliştirmek. Sahip olduğu maddi kaynaklar ve yetişmiş insan gücü, bu adımın atılması için Çin’e bir avantaj sağlasa da ekonomide devlet müdahalesinden ziyade piyasa dinamiklerine ağırlık veren bir yapı tam anlamıyla oluşmadan, fikrî mülkiyet hakları daha etkin bir şekilde korunmadan ve internet yasakları nedeniyle bilimsel çalışmaların olumsuz etkilenmesine mani olunmadan Çin’in hedeflerine ulaşması mümkün olmayacak.

resim-3.asp

 

Print Friendly

basliksiz-1-1466020950Çin, 2015 yılı verilerine göre 11 trilyon dolarlık toplam milli geliri ile dünyanın ABD’den sonraki en büyük ikinci ekonomisi konumunda; aynı zamanda dünyanın en fazla ihracat yapan ülkesi ve en büyük ithalatçılar liginde de yine ABD’den sonra ikinci sırada yer alıyor. Çin ekonomisi reform ve dışa açılmanın başladığı 1970’lerin sonundan yakın bir geçmişe kadar çift haneli oranlarda büyüdü ve küresel ekonominin başat aktörlerinden birisi haline geldi. Bugün ise büyümesi nispeten hız kesmiş olsa bile Çin, yüzde 6-7 aralığında büyümesini sürdürüyor ve küresel ekonominin dengeleri üzerinde belirleyici oluyor.

Çin ekonomisinin ulaşmış olduğu ölçek, ABD’den sonra dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olması ve hatta milli gelir/alım gücü paritesine göre hesaplandığında ilk sıraya yükselmesi, beraberinde Çin’in küresel ekonomi üzerindeki ABD egemenliğine meydan okuyan bir güç olup olmayacağı sorusunu getiriyor. 2008 yılında ABD piyasalarında patlak veren ve tüm dünyayı etkileyen küresel kriz, liberal piyasa ekonomilerinin bir kriziydi ve bu süreçten Çin gibi devletin baş aktör olarak tüm kontrolleri elinde bulundurduğu bir kapitalizm modelini uygulayan ülkeler daha az hasarla çıktılar. Kuramsal düzlemde Çin modelinin, Batı’nın uyguladığı liberal modele göre üstün olup olmadığı tartışıladursun, uygulama alanında Çin’in bölgesel ticaret entegrasyonu, küresel ekonomik yönetişim ve uluslararası parasal sistem konularında öncülük ettiği girişimler, Pekin yönetiminin küresel liderlik yönünde isteğini ortaya koyduğunu gösteriyor. Ancak ABD’nin egemenliğinin sona erdiğini ve Çin’in yeni egemen güç haline gelmekte olduğunu ilân etmeden önce bahsi geçen girişimleri mercek altına almak gerekiyor.

Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) kapsamında çok taraflı ticaret serbestleşmesine yönelik müzakerelerin çıkmaza girdiği günümüzde, ikili ticaret anlaşmaları ve bölgesel ticaret entegrasyonu projeleri hız kazanmış durumda. ABD’nin başı çektiği Trans-Atlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı (TTIP) ile Trans-Pasifik Ortaklığı (TPP) projeleri, söz konusu ülkenin küresel ticaret üzerindeki etkisini artıracak girişimler olarak öne plana çıkıyorlar. TTIP, ABD ile Avrupa Birliği’ni bir araya getirirken, TPP ise Pasifik Okyanusu’nun her iki kıyısında yer alan, ancak Çin’in aralarında bulunmadığı toplam on iki ülkeyi bir ticaret alanı kapsamında birleştiriyor.

TTIP/TPP bir ABD projesi olarak görülürken, Çin’in buna cevabı iki farklı koldan şekilleniyor. İlk olarak Asya’da alternatif bir ticaret alanı projesi olan Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık (Regional Comprehensive Economic Partnership–RCEP), 2013 yılında müzakere edilmeye başlandı. Çin’in öncülüğündeki bu girişimde, Güneydoğu Asya Ülkeleri Örgütü’nün (ASEAN) on üyesi; Japonya, Güney Kore, Hindistan, Avustralya ve Yeni Zelanda yer alıyor. İkinci olarak ise Çin’in Yeni İpek Yolu projesi, Asya ile Avrupa’yı ticaret ve yatırım üzerinden, ancak Çin’in öncelikleri doğrultusunda birleştirmeyi hedefleyen bir inisiyatif olarak sürdürülüyor. TTIP, TPP ve RCEP gibi projelerim hayata geçebilmeleri için onay süreçlerinin tamamlanması lazım ve bu da hiçbiri için kolay bir süreç olmayacak. Yeni İpek Yolu da iddialı bir proje, ancak henüz ilk aşamalarında ve birçok  belirsizlik taşıyor. ABD’nin küresel ticaret entegrasyonuna yönelik girişimlerine Çin kendi projeleriyle karşılık veriyor, ancak halen somut olarak işlerlik kazanmamış bu projelerin gelecekte küresel ekonominin dengelerini nasıl değiştireceği konusundaki ileri sürülen fikirler şimdilik tahmin ve temenninin ötesine gidemiyor.

Küresel ekonomik yönetişim mevcut yapısı, İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma ve o günden bugüne de her ne kadar küresel ekonomi hızla büyümüş, teknoloji ve üretim hızla gelişmişse de, kendisini pek de yenileyememiş bir yapı. Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası gibi kurumlar, halen kuruldukları dönemin güç dağılımını yansıtır nitelikteler. IMF içerisindeki oy dağılımına bakıldığında ABD’nin yüzde 16,7 ile ilk sırada yer aldığı, Çin’in oy oranının yüzde 6,1, diğer bir örnek olarak Almanya’nın oy oranının ise yüzde 5,4 olduğu görülüyor. Sahip olduğu oy oranı sayesinde ABD, IMF içerisindeki tek veto gücüne sahip üye ülke konumunda. IMF ve Dünya Bankası gibi kurumlar, küresel ekonominin geleceği için çalışırken, diğer yandan da ABD etkisi altında yer alıyorlar ve ABD’nin egemen gücünü sürdürmesine hizmet ediyorlar. Çin ise bir yandan IMF ve Dünya Bankası’nda reform yapılması gerektiğini savunuyor, diğer yandan da Asya Altyapı Yatırım Bankası (AIIB) gibi kendi kurumlarını devreye sokuyor. Ancak bu alanda da tüm girişimlerine rağmen Çin, henüz ABD’nin nüfuzundan çok uzak bir durumda.

Çin, kendi ekonomik büyümesine paralel olarak para birimi yuanın da uluslararası parasal sistem içerisinde etkili bir konuma gelmesi için çaba gösteriyor. Geçen yılın Kasım ayında IMF’nin Yuan’ın rezerv para statüsünü onaylayarak SDR sepetine dahil etmesi önemli bir gelişme. Son olarak Çin’in yuan cinsinden altın sabitlemesini başlatması da bu anlamda dikkat çekici bir uygulama. Çin, Türkiye de dahil olmak üzere birçok ülkeyle ticaret dolar ya da euro ile değil de yerel para birimleriyle yapılması için anlaşmalar imzaladı ve uluslararası ticarette yuan kullanımı da artıyor. Ancak halen küresel ticaretteki tüm ödemelerin yüzde 45’i Amerikan doları, yüzde 28’i de euro ile yapılıyor. Yuanin payı ise sadece yüzde 2. dünyadaki tüm ülkelerin döviz rezervlerinin toplamında doların payı ise yüzde 60’ın üzerinde. Çin’in kendisi dahi döviz rezervlerinin büyük bir kısmını dolar cinsinde tutuyor. Dolayısıyla doların tahtının Çin yuanı tarafından sarsılacağı gibi tahminlerde bulunmak için de henüz çok erken.

Çin, ekonomik olarak büyük bir güç ve küresel ekonomi üzerindeki etkisini artırmak için de girişimlerde bulunuyor. Bununla birlikte Çin ekonomisi esas olarak kendi içerisinde bir dönüşüm sürecinde. Çin, büyümesinin sürdürülebilirliği için yaklaşık otuz yıl boyunca yüksek büyüme oranları getiren düşük maliyetli emek-yoğun üretim, ihracat ve yüksek tasarruf oranları ile finanse edilen büyük ölçekli altyapı ve ağır sanayi yatırımlarından, ihracatın yanında iç tüketime ağırlık veren, yatırımlarda nicelikten çok niteliği, sermaye ve teknoloji yoğun üretimi ön planda tutan bir modele geçiş yapmak için çaba sarf ediyor. Bu bir gecede değil, zaman yayılarak şekillenen bir dönüşüm olacak ve Çin’in ABD gibi küresel ekonomi üzerinde egemenlik kuran bir güç olup olamayacağını tartışabilmemiz için öncelikle bu dönüşümün başarıyla tamamlanması gerekecek.

(Bu yazı ilk olarak 16 Haziran 2016 tarihli Karar gazetesinde yayınlanmıştır.)

Print Friendly

Endonezya, Asya-Pasifik coğrafyasında ve küresel düzen içerisinde önemli bir konuma sahip, ancak buna rağmen uluslararası ekonomi ve siyasetin gündeminde nadiren ön planda yer alan bir ülke. Dünyanın en büyük on altıncı ekonomisine sahip olan Endonezya, zengin doğal kaynakları ve Çin ile Avrupa arasındaki ticaret hatları üzerindeki stratejik konumu nedeniyle küresel ekonomi içerisinde anahtar bir konuma sahip. Endonezya’nın 2016 yılı verilerine göre 258 milyonluk bir nüfusu var; bu da ülkeyi Çin, Hindistan ve ABD’den sonra dünyanın en fazla nüfusa sahip dördüncü ülkesi yapıyor. Bu nüfusun yaklaşık yüzde 90’ının İslam dinine mensup olması nedeniyle Endonezya aynı zamanda dünyanın en fazla Müslüman nüfusa sahip ülkesi konumunda. Diğer yandan Endonezya, bir G20 üyesi ve Türkiye, Meksika, Güney Kore ve Avustralya gibi küresel sistemin başat orta güçte ülkelerini içine alan MIKTA grubunda da yer alıyor.

Bu ağırlıklı konumuna rağmen, Endonezya bugüne kadar bölgesel ve küresel tartışmaların ön planında yer almadı. Bunun sebebi de büyük ölçüde 1998 yılında Asya ekonomik krizinin tetiklediği sosyal çalkantılar sonucunda devlet başkanı Suharto’nun otoriter rejiminin sona ermesiyle birlikte başlayan demokratikleşme sürecinde ülkeyi yönetenlerin ekonomik faydayı ön planda tutarken aynı zamanda statükoyu korumaya yönelik, proaktif değil reaktif olarak nitelendirilebilecek bir dış politika anlayışını benimsemeleriydi. 2014’te seçimleri kazanarak devlet başkanlığı koltuğuna oturan Joko Widodo’nun döneminde ise Endonezya’nın daha iddialı bir dış politika arayışı içerisinde olduğu, yeni yönetimin ülkeyi bölgesel ve küresel düzen içerisinde yeniden konumlandırmak için çaba sarf ettiği gözlemleniyor. Endonezya ölçeğindeki bir ülkenin dış politikasındaki değişim, başta Asya-Pasifik coğrafyasında olmak üzere uluslararası dengelerin yeniden şekillendirilmesinde etkili olacak.

Endonezya Devlet Başkanı Joko Widodo

Endonezya Devlet Başkanı Joko Widodo

Endonezya’nın dış politikası bugüne değin ülkenin demokratikleşme ve ekonomik kalkınma süreçlerini destekleyen, bunu diğer aktörlerle uyum içerisinde ve Birleşmiş Milletler ve Güneydoğu Asya Ülkeleri Örgütü (ASEAN) gibi çok taraflı kurumlar üzerinden gerçekleştirmeyi hedefleyen bir yaklaşım üzerine inşa edilmişti. Joko Widodo’nun (ya da uluslararası kamuoyunda yaygın olarak tanındığı şekilde Jokowi’nin) selefi Susilo Bambang Yudhoyono’nun 2009 yılında öne sürmüş olduğu “Seribu sahabat tanpa musuh” (Bin dost, sıfır düşman) politikası bu dönemin anlayışını ortaya koyar nitelikte. Buna göre Endonezya bölgesel bir lider olmak için çaba gösterecek, ancak bunu ASEAN içerisinde, diğer ülkelerle çatışarak değil işbirliğine yönelik ilişkiler kurarak ve özellikle de karşılıklı ekonomik fayda prensibini gözeterek gerçekleştirecekti. Bununla birlikte Asya-Pasifik’in iki büyük gücü Çin ve ABD ile ilişkiler de mesafeli ancak yapıcı olarak sürdürülecekti. Bu dönemde Endonezya çatışmalardan uzak kaldı, ASEAN içerisinde merkezi konumunu sürdürdü, ve Bali Demokrasi Forumu gibi inisiyatiflerle ülkeler arasında diyaloğun kuvvetlendirilmesine katkıda bulundu.

Çok taraflı işbirliğinden önce ulusal çıkarlar

Jokowi ile birlikte Endonezya’nın ulusal çıkarlarını çok taraflı işbirliğinin önünde tutan, ülkenin faydasına olacak durumlarda karşılıklı ilişkilerdeki uyum ve çatışmasızlıktan ödün vermeye ve risk almaya hazır bir dış politika anlayışının oluşmaya başladığı görülüyor.

Jokowi’nin göreve geldikten sonra ilk icraatlarından birisi uyuşturucu kaçakçılığından hüküm giymiş ve içlerinde başta Avustralya olmak üzere yabancı ülke vatandaşlarının da bulunduğu mahkûmların idam cezasını onaylamak oldu. İdamlar tüm dünyanın tepkisini çekerken, Jokowi bu konuda taviz verilmeyeceğini ifade etti. Ülke çıkarları söz konusu olduğunda dış baskılara boyun eğilmeyeceğine ve gerekirse çatışma ortamına da girilebileceğine yapılan vurgu, son dönemlerde esas olarak Güney Çin Denizi’nde şiddetlenen paylaşım mücadeleleri üzerinden güç kazanıyor. Söz konusu denizde adalar ve kaya parçaları üzerinde karşılıklı hak iddiaları, bu iddialar üzerinden yapılandırılan karasuyu ve münhasır ekonomik bölge bildirimleri ve diğer ülkelerin de hak iddia ettiği suların doğrudan savaş gemileri ile olmasa da balıkçı tekneleri ve diğer sivil araçlarla ihlal edilmesi gibi olaylar giderek artıyor. Endonezya’nın da durum karşısında tutumu giderek sertleşirken mevcut politikası gereği Endonezya sularına giren yabancı gemilere el konuluyor, mürettebatlar gözaltına alınıyor ve dahası tekneler imha ediliyor. Jokowi başa geçtiğinden bu yana toplam 170 yabancı bandıralı gemi imha edildi. Resmi makamların bildirdiğine göre ise her gün neredeyse 5,000 yabancı balıkçı teknesi Endonezya sularında yasadışı bir şekilde avlanıyor ve bu durum Endonezya’nın ekonomisine ciddi bir darbe vuruyor.

Endonezya’nın kurucularından olduğu ASEAN, ülkenin dış politikasında merkezi bir konuma sahipken, Jokowi’nin ulusal çıkarları çok taraflı işbirliğinden önce tutan dış politika söylemi, bu kurumun da Endonezya açısından farklı bir konuma gelmesine yol açıyor. Endonezya, ASEAN bağlamındaki ekonomik entegrasyona ve özellikle Güney Çin Denizi konusunda ASEAN’ın diğer ülkeleriyle işbirliğine muhtaç durumda. Ancak son dönemlerde ASEAN’ın Endonezya açısından bir amaçken, araç haline geldiğini, ASEAN’ın artık ancak ülkenin ulusal çıkarlarına hizmet ettiği müddetçe bir değeri olduğunu söylemek mümkün.

Endonezya, bölgesinde ve dünyada iddia taşıyan, çıkarları doğrultusunda gerektiği ölçüde risk alan ve diğer aktörlerle çatışmaya girmekten çekinmeyen ve Yudhoyono’nun “bin dost, sıfır düşman” sloganından Jokowi’nin bir konuşmasında dile getirdiği “bize sadece dezavantaj getirecekse çok sayıda dosta sahip olmanın ne anlamı var ki?” anlayışına evrilen bir dış politika paradigması geliştirme sürecine girmiş durumda. Bu süreç içerisinde diğer bölge ülkeleriyle ilişkilerin ne yönde gelişeceği, ASEAN’ın Endonezya dış politikası açısından konumunun ne olacağı büyük önem taşıyor. Ancak Jokowi ve ekibinin önündeki en büyük görev, Endonezya dış politikasının bel kemiğini oluşturacak bir Çin politikası geliştirmek olacak.

Çin’e karşı tutum

Endonezya bugüne kadar Çin’e mesafeli durdu; karşılıklı ekonomik ilişkileri ön planda tutarak çatışmaya girmemeye, aynı zamanda tamamen Çin’in önceliklerine hizmet eden bir aktör konumunda da yer almamaya çalıştı. Bugün halen bu tutum sürüyor. Sularına giren Vietnam ve Malezya bandıralı balıkçı tekenlerie el koyan ve bunları imha eden Endonezya, aynı ihllalleri yapan Çin teknelerine karşı daha temkinli davranıyor.

Geçtiğimiz aylarda Endonezya karasularında yer alan Natuna adaları civarında gerçeklesen bir olay, Çin’e karşı tutumun sorgulanmasına yol açtı. Endonezya’nın tam egemenliğinin söz konusu olduğu karasularına giren bir Çinli balıkçı teknesi, Endonezya güvenlik güçleri tarafından önce uyarıldı sonra mürettebatı gözaltına alınarak kıyıya çekilmeye başlandı. Bu esnada olay mahalline intikal eden bir Çin sahil güvenlik gemisi şiddet kullanarak balıkçı teknesinin serbest kalmasını sağladı. Söz konusu sularda Çin’in hiçbir hakkı olmasa da Çinli yetkililer eylemi buraların Çinliler için “geleneksel avlanma alanı” olduğu gibi zayıf ve hiçbir hukuki dayanağı olmayan bir sav ile gerekçelendiriyorlar.

Natuna krizi atlatıldıysa da, bir yenisinin patlak vermesi an meselesi. Endonezya bundan sonra ya Çin’in taleplerine boy eğecek, balıkçı teknelerine göz yumacak ve Çin’in Güney Çin Denizi’ndeki hak iddialarını kabul etmiş olacak; ya da kendi çıkarlarını ödün vermeden savunmaya devam edecek. Birinci seçenekte Jokowi yönetimi kendi politikasıyla çelişkiye düşmüş olur ve güvenirliliğini yitirir; ikinci seçenek ise Endonezya’nın tek başına gücünün yetemeyebileceği, ASEAN’dan uzaklaşmayı değil tam tersine ASEAN’la daha fazla kenetlenmeyi gerektirecek, hatta ABD ile de daha yakın ilişkiler kurulmasını şart kılacak bir seçenek. Dolayısıyla Jokowi’nin önünde zor bir Çin sınavı var.

Endonezya, Asya’nın uyuyan deviydi, şimdi uyanıyor. Ancak bu uyanış, iyi yönetilmesi gereken, bir yandan Endonezya’yı daha iddialı bir hale getirirken diğer yandan da bazı dengelerini korunmasını gerektirecek bir süreç.

Print Friendly

Çin’in öncülüğünde ve Türkiye’nin de dahil olduğu 57 ülkenin katılımıyla kurulan ve geride bıraktığımız Ocak ayında resmen faaliyete geçen Asya Altyapı Yatırım Bankası’nın (AIIB) finansman sağlayacağı ilk büyük projelerle ilgili bilgiler kamuoyuyla paylaşıldı. Bu projelerin Haziran ayından itibaren hayata geçirilmesi ve AIIB’nin 2016 yılı boyunca Asya genelindeki altyapı projelerine yaklaşık 1,2 milyar dolarlık finansman sağlaması bekleniyor.

Çin, halen AIIB’nin en büyük hissedarı konumunda ve bu kurumda yüzde 26,06’lık oy hakkı var. Çin’i yüzde 7,5 ile Hindistan, yüzde 5,93 ile Rusya ve yüzde 4,5 ile Almanya takip ediyor. Türkiye’nin ise yüzde 2,52’lik bir oy hakkı bulunuyor.

9002
İlk projelerin detayları Çin’in AIIB’den beklentilerine ve bankanın gelecekte izleyeceği çizgiye dair ipuçları da sunuyor. ABD ile Japonya’nın katılım sağlamadığı AIIB’nin Asya’nın giderek artan kalkınma finansmanı ihtiyacına karşılık verecek bir kurum olmasının ötesinde Çin’in stratejik amaçlarına hizmet edip etmeyeceği, Çin’in buradaki esas gayesinin ne olduğu, bankanın Çin tarafından Dünya Bankası ve Asya Kalkınma Bankası (ADB) gibi halihazırda faal olan finansman sağlayıcılara bir alternatif mi, yoksa onları tamamlayıcı bir unsur olarak mı tasarlandığı konusunda kapsamlı tartışmalar yürütülmüştü. AIIB’nin fonlayacağı ilk projelerin detayları, AIIB’nin mevcut uluslararası kurumlarla birlikte çalışacağını, ancak projelerin seçiminde Çin’in stratejik önceliklerinin ön planda tutulacağına işaret ediyor.

Bahsi geçen projeler Pakistan, Tacikistan, Kazakistan ve Özbekistan’da yer alıyor. Bu ülkelerin tamamının Çin’in Yeni İpek Yolu olarak da bilinen “Bir Kuşak, Bir Yol” projesinin güzergahı üzerinde yer aldığı ilk bakışta dikkat çeken bir husus. Yine aynı zamanda bu ülkelerin tamamının Çin ve Rusya’nın başı çektiği Şanghay İşbirliği Örgütü’nün üyesi oldukları görülüyor (Pakistan’ın üyeliği geçen yılın Temmuz ayında onaylandı, prosedürlerin tamamlanmasıyla birlikte üyelik süreci sonuçlanmış olacak).

AIIB, Pakistan’ın Pencap eyaletinde yer alan 64 kilometre uzunluğundaki bir karayolu inşaatı için finansman sağlayacak. Projenin toplam değeri 300 milyon dolar ve AIIB bu tutarın yarısını karşılarken, diğer yarıyı da ADB finanse edecek. İmzalar geçtiğimiz hafta Frankfurt’ta yapılan ADB yıllık toplantılarında atıldı. ADB’nin Japon başkanı Takehiko Nakao’nun kendisine yöneltilen “projeye öncelik verilmesinin Çin’in Pakistan’la yakın ilişkilerinden kaynaklanıp kaynaklanmadığına” yönelik sorulara “kolay hayata geçirilebilir bir proje olduğu için öne alındığı” şeklindeki cevabı ilgi çekiciydi. Ancak esas ilginç olan Çin’in başı çektiği AIIB’nin ilk projelerinden birisine Japonya’nın etkisinin ağırlıkta olduğu ADB ile birlikte giriyor olması.

AIIB, Tacikistan’ın başkenti Duşanbe’yi ülkenin Özbekistan ile olan sınıra bağlayacak diğer bir karayolu projesinde Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD),  Kazakistan’ın Almatı kentindeki bir otoban projesi için de yine EBRD ve ayrıca Dünya Bankası ile ortak finansman sağlayacak. Geçtiğimiz ay AIIB ile Dünya Bankası arasında Washington’da imzalanan bir anlaşma ile bu iki kurum arasında işbirliği için gerekli zemin oluşturulmuş, anlaşmada yer alan Dünya Bankası’nın ortak projeleri “kendi politika ve standartlarına uygun bir şekilde hazırlayıp denetleyeceğine” yönelik maddeler ile başta ABD olmak üzere uluslararası kamuoyunda AIIB’nin kalkınma finansmanında küresel anlamda kabul edilmiş norm ve standartlara uygun davranmayacağına yönelik var olan endişeler kısmen de olsa giderilmişti.

Görülen o ki, Çin AIIB ile, tabir yerindeyse, bir taşla iki kuş vurmayı hedefliyor. AIIB üzerinden sağlanacak altyapı yatırım finansmanı, bir yandan Çin’in stratejik çıkarlarına ve “Bir Kuşak, Bir Yol” projesinin gelişimine hizmet edecek, diğer yandan da Dünya Bankası, ADB, EBRD gibi kurumlarla işbirliği yapılarak hem masraflar paylaşılmış olacak, hem de Çin dünyaya AIIB’nin rekabet değil işbirliği amacı taşıdığını gösterecek. Asya’nın önümüzdeki on yıl içerisinde 8 ile 10 trilyon dolar arasında bir altyapı yatırımına ihtiyacı olacağı tahmin ediliyor. Sonuç olarak AIIB’nin başarısını bu ihtiyacı ne ölçüde karşılayabildiği belirleyecek.

Print Friendly