(Bu yazı ilk olarak 4 Kasım 2000 tarihinde Dünya gazetesinde yayınlanmıştır.)

Pasifik Adaları deyince aklınıza ilk olarak ne geliyor? Filmlerde gördüğünüz ve özellikle Türkiye’de havaların iyice soğumaya başladığı şu günlerde “ah keşke orada olsaydım” dediğiniz tropik tatil cennetleri mi? Masmavi deniz, pırıl pırıl kumsallar ve rengarenk mercan resifleri mi? Sanırım hepimizin aklına bunlar geliyor. Ancak maalesef bu güzel manzaraların ardında yatan gerçekler hiç de insanın içini ısıtan türden değil. Adalarda yaşanan huzursuzluk, bölgeyi Balkanlar veya Ortadoğu seviyesine getirmek üzere.

Pasifik Adaları’ndaki bu durumdan geçtiğimiz yaz aylarına kadar dünyanın pek haberi olmadı. Ne var ki kısa süre içerisinde zincirleme olarak patlak veren olaylar, ilgileri bir anda bu “sahte cennet”e çekiverdi. Önce Fiji’de müflis işadamı George Speight, adanın yerlilerinin Hint kökenliler tarafından ikinci sınıf vatandaş muamelesi gördüğü tezi ile yola çıkarak bir darbe yaptı ve ülkenin başbakanı ile bakanlar kabinesini haftalarca rehin tuttu. Uzunca bir süre bu duruma sesini çıkarmayan ordu daha sonra darbecileri etkisiz hale getirerek rehineleri özgürlüğe kavuşturdu. Speight ve adamları cezaevine kondu, ancak Hint kökenli olan eski başbakan, seçimle gelmiş olduğu koltuğuna tekrar oturamadı. Onun yerine ordu, yerli kökenli Laisenai Qarase’yi başbakan yaptı. Fiji’de bunlar olurken Solomon Adaları’nda da benzer bir senaryo sahneleniyordu. Kendisine Malaita Kartal Kuvveti adını veren bir gerilla grubu, başkent Honiara’yı işgal etti. Bu grup başkenti hâlâ kontrol altında tutuyor ve kendi kurduğu bir hükümeti de iş başına geçirmiş durumda.

Geçtiğimiz hafta bölgede yer alan ondört ada ülkesinin lideri ile Avustralya ve Yeni Zelanda’nın başbakanı, Pasifik Adaları Forumu’nun yıllık toplantısı için ekvator çizgisi üzerindeki Kiribati’nin başkenti Tarawa’da buluşarak yaşanan sorunları masaya yatırdılar. Kiribati Devlet Başkanı Teburoro Tito’nun “Sanırım cennet imajını yitirmek üzereyiz” sözleriyle başlayan toplantıda öncelikli olarak demokrasi konusu ele alındı ve Biketawa Deklarasyonu adı altında gelecekte meydana gelebilecek darbelere karşı üye ülkelerin ortak önlem almalarını öngören bir bildiri yayınlandı. Bu bildirinin ne ölçüde hayata geçirilebileceği ise şüpheli. Bildiri önlem alınmasını talep ediyor ama bu önlemlerin ne seviyede olacağı konusunda ciddi görüş ayrılıkları var.

Pasifik Adaları Forumu yıllık toplantısının en önemli konusu, aslında resmi gündemde yer almayan Batı Papua idi. Papua Adası ortadan düz bir çizgiyle ikiye bölünmüş durumda. Adanın doğu kısmı Papua Yeni Gine adı altında bağımsız bir ülke. Batıda ise etnik olarak doğudakilerle aynı kökene sahip olan Papualılar yaşıyor. Ancak bu kısım, Endonezya’nın bir eyaleti ve adı da Irian Jaya. Kendi geleceklerini kendileri tayin etme hakkını isteyen Batı Papualılar, haziran ayında bir meclis oluşturdular ve üzerinde yaşadıkları toprakların hiçbir zaman Endonezya’ya ait olmadığını ve olmayacağını ilan ettiler. Bunun üzerine Endonezya Hükümeti tavrını sertleştirdi ve bölgeye asker yığmaya başladı. Silahlı güvenlik güçleri ile ok-yay kullanan yerliler arasında yaşanan çatışmalarda şimdiye kadar 40 kişi hayatını kaybetti.

Batı Papualılar, Nauru ve Vanuatu ada ülkelerinden destek alarak konuyu Pasifik Adaları Forumu toplantısına taşımayı da başardılar. Forum üyesi ülkelerin bazıları Batı Papua’nın yanında yer alırken, Avustralya tam tersi istikamette ve oldukça net bir tavır ortaya koydu. Başbakan John Howard, söz konusu bölgenin Endonezya’nın bir parçası olduğunu ve bu ülkenin toprak bütünlüğüne yönelik bir girişimi kesinlikle onaylamayacaklarını söyledi. Avustralya’nın bu tavrı son derece anlaşılır bir sebebe dayanıyor. Endonezya ile arası Doğu Timor yüzünden yeterince gergin olan Avustralya, ilişkileri iyice kopma noktasına getirmek istemiyor. Pasifik’teki ada ülkeler Batı Papua’nın bağımsızlığını isterken Avustralya ise bu ükeler tarafından dışlanma pahasına Endonezya ile ilişkilerini iyi tutmaya çalışıyor. Dışişleri Bakanı Alexander Downer, ada ülkelerin liderlerine “Batı Papua’yı Endonezya’dan koparmaya çalışırsanız inanın ki ortalık kan gölüne döner” şeklinde bir uyarıda bulundu bile.

Pasifik Adaları Forumu’nda bu konular tartışılırken ekonomi konusuna pek değinilmedi. Ada ülkelerin ekonomileri büyük ölçüde turizm, balıkçılık ve adalar arasında yapılan son derece kısıtlı ticarete dayanıyor. Fiji ve Solomon Adaları’ndaki darbeler yüzünden oluşan güvensiz ortam, turizmi büyük ölçüde baltalamış durumda. Ancak asıl tehlike küresel ısınmadan geliyor. Bölgeye turistleri çeken en önemli özellik olan mercan resifleri ile bazı balık türleri, Pasifik Okyanusu’nun ortalama sıcaklığının gün geçtikçe yükselmesi nedeniyle yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. Greenpeace’in hazırladığı bir rapora göre küresel ısınma yüzünden Pasifik Adaları’nın ekonomileri 2020 yılına kadar yüzde 20 oranında küçülecek. Ada ülkeler bu yüzden son derece çaresiz bir durumdalar.

Hep gitmek istediğimiz, ancak bir türlü ya bütçeyi denkleştirmediğimiz ya da zaman bulamadığımız için televizyondan izlemekle yetindiğimiz Pasifik cennetlerinde işte bunlar olup bitiyor. Aslına bakarsanız, hiç de şaşırmamak, hayal kırıklığına uğramamak lazım. Dünyanın her tarafında olduğu gibi Pasifik’te de doğa insanlara cenneti veriyor, insanlar ise alıp cehenneme çeviriyor.

Print Friendly

(Bu yazı ilk olarak 21 Ekim 2000 tarihinde Dünya gazetesinde yayınlanmıştır.)

Çok değil, bundan iki-üç sene kadar önce “Asya krizi” adını verdiğimiz tek dişli canavar, Tayland’dan çıkıp önce Doğu Asya’yı sonra da tüm dünyayı sarsmış; Rusya, aktarmalı olarak ülkemize uğramayı da ihmal etmemişti. Doğu Asya ülkeleri, kriz sonrasında gerçekleştirdikleri ekonomik ve sosyal reformlarla toparlanmaya ve kriz öncesi büyüme hızlarına geri dönmeye başladılar. Ancak son dönemlerde hızla artan petrol fiyatlarının bölge ekonomilerine muhtemel etkileri yüzünden kafalarda yeniden soru işaretleri beliriyor. Acaba kriz geri mi geliyor? Yoksa Doğu Asya, hafif bir soğuk algınlığı mı geçiriyor?

Doğu Asya ülkeleri, kriz sonrasında kendi üzerlerine düşeni büyük ölçüde yerine getirdiler. Ekonomik rahatsızlık yüzünden sokaklara dökülen insanlar, hükümetleri değiştirip demokrasinin önünü açtılar. Mali reformlar başlatıldı, ekonomileri içten çökerten yolsuzluklara karşı savaş açıldı, şirketlere çekidüzen verildi. Ancak birşey hâlâ eksik ki o da yatırımcının güveni. Kriz ilk olarak Temmuz 1997′de Tayland’da patlak verdiğinde yabancı yatırımcılar “burada olduysa diğerlerinde de olur” diyerek Asya’yı tamamen terketmişler ve krizin bir anda bulaşıcı bir hastalık gibi yayılmasına sebep olmuşlardı. Yatırıcımlar kriz öncesine nazaran çok daha temkinli olarak bölgeye geri dönmeye başladılar. Ancak tam olarak bir güven söz konusu olmadığı için en ufak bir rahatsızlıkta benzer olayların yaşanmasından korkuluyor.

Petrol fiyatlarındaki artış yüzünden bu ölçüde bir rahatsızlık oluşmadıysa da Doğu Asya’da önemli bir tedirginlik yaşandığı da bir gerçek. OPEC üyesi Endonezya dışında bölgedeki tüm ülkeler petrol ihtiyaçlarını ithalat yoluyla karşılıyorlar. Ekonomik büyüme ile enerji talebi arasında doğru orantı olduğunu düşünürsek Asya krizinin yaralarını sarmaya çalışan ülkelerin durumunu daha iyi anlayabiliriz. Fiyatlar yükseldiği için talep yeterince karşılanamayacak, dolayısıyla da büyüme sekteye uğrayacak. Petrol fiyatlarının bu seneyi ortalama olarak 30 dolardan kapatmaları durumunda Doğu Asya’nın büyüme hızından yüzde 0.5 ile yüzde 1 arasında bir eksilme olacağı tahmin ediliyor.

Tüm dünyada artan petrol fiyatları yüzünden Doğu Asya’nın ihraç mallarına Avrupa ile ABD’den gelen talebin azalması ve dolayısıyla dış ticaret rakamlarının olumsuz olarak etkilenmesi bekleniyor. Enflasyonun da artış göstermesi kaçınılmaz bir sonuç olacak. Kriz sonrasında yatırımcıların güvenini yeniden kazanmaya çalışan Doğu Asya ülkeleri için bunlar çok önemli konular. Her ne kadar birkaç puan artan enflasyon oranı ile bir parça azalan büyüme hızı doğrudan ekonomileri felakete sürüklemese de bölgenin “toparlanma süreci”ne olan kuşkuları artırabilir ve yatırımların gelişinin ertelenmesine yol açabilir.

Asya kıtası kalkındıkça petrole olan talebi de arttı. 1990 yılında dünya petrolünün yüzde 11′ini tüketen Asyalılar, şu anda bu oranı yüzde 17′e yükseltmiş durumdalar. Sadece Doğu Asya’da günde 600,000 varil petrol tüketiliyor. Japonya, petrole alternatifler geliştirdiği ve ayrıca önemli derecede de stratejik rezervlere sahip olduğu için yükselen fiyatlar nedeniyle bir tehlike yaşamıyor. Bölgenin en büyük petrol ithalatçıları ve dolayısıyla da tehlikeye en çok açık olan ülkeler başta Güney Kore olmak üzere Tayland, Tayvan ve Filipinler. Bu ülkeler petrol fiyatlarına bağlı sıkıntıları çekmeye başladılar bile. Koreli ekonomistler 29 dolarlık ortalama petrol fiyatının ekonomilerine 8 milyar dolarlık bir fatura çıkartabileceğini belirtiyorlar.

Doğu Asya’nın tek önemli petrol üreticisi Endonezya ise artan fiyatlarla cebini doldurmak bir yana dursun, trajikomik bir şekilde ne yapacağını şaşırmış durumda. Bu ülke petrol ihracatçısı olmasına rağmen dizel benzini ithal ediyor ve hükümet teşvikleri yüzünden varili uluslararası piyasalarda 40 dolar olan benzini 15 dolardan satıyor. Önümüzdeki aylarda kaldırılacak olan teşvikler yüzünden benzin fiyatları artınca hem araba sahipleri üzülecek hem de zaten sabıkalı olan Endonezya ekonomisi iyice güvenilirliğini yitirecek.

Doğu Asya’da her ülke petrol fiyatlarına bağlı sorunlar yaşıyor. Kimi daha az, kimi daha çok. Ancak yine de ekonomik göstergelerin kontrolden çıkmaları; buna bağlı olarak yabancı yatırımcıların paniğe kapılarak paralarını kaçırmaları ve ekonomilerin bir kez daha domino taşları misali teker teker yıkılması şimdilik ihtimal dahilinde değil. Büyüme biraz yavaşlasa da devam edecek. Ancak şu da bir gerçek ki dünyadaki petrol kaynakları hızla tükeniyor. Bu yüzden Doğu Asya’nın şimdiden daha büyük sıkıntılara hazırlanması gerekiyor. Bunun için de yapılması gereken en önemli şey Asya krizinden sonra başlatılan reformların tamamlanması ve yatırımcıların güveninin bir daha kolay kolay kaybedilmeyecek şekilde kazanılması. Bunları yapmak yerine Doğu Asya’da pek popüler olan büyük sorunları küçük bahanelerin arkasına saklama yoluna gidilirse işte o zaman tek dişli canavar geri döner.

Print Friendly

(Bu yazı ilk olarak 9 Eylül 2000 tarihinde Dünya gazetesinde yayınlanmıştır.)

Geçtiğimiz hafta sonu Melbourne kentinin gözde mekanlarından Fitzroy’da bir Türk grubuyla öğle yemeği yedim. Eşleri Avustralyalı olan Türkler kendi aralarında bir grup oluşturmuşlar ve haftasonları bir araya geliyorlarmış. Bu sefer beni de davet ettiler. Bu insanların birçoğunu yeni tanıyordum, ama tanıştıkça Avustralya’da yaşayan Türkler’in toplumda ne kadar önemli yerlere geldiklerini gördüm. Birkaç örnek verecek olursam elini sıktığım kişiler arasına Avustralya Hentbol Milli Takımı Antrenörü, Melbourne Senfoni Orkestrası’nın bir üyesi, üniversiteden bir öğretim görevlisi ve dış ticarete yönelik çalışan bir işadamı vardı. 1960′larda eline çantasını alıp dünyanın öbür ucu diyebileceğimiz bu ülkeye gelen gurbetçilerimiz ile başlayan ve hala sınırlı bile olsa devam eden göçlerle Avustralya’da yüzbin kişilik bir Türk toplumu oluşmuş. Bu insanlarımız çalışıyorlar, üretiyorlar ve çok önemli işlere imza atıyorlar.

Avustralya ile ilişkilerimiz 1915′e dayanıyor. Çanakkale Savaşı sırasında Gelibolu’ya çıkartma yapan ve aylarca süren siper savaşlarından sonra başarısızlığa uğrayıp geri dönen birlikler arasında Avustralyalılar önemli bir yeri teşkil ediyorlardı. Bu savaşta onbinlerce genç insan öldü. Ancak Avustralyalılar’ın bir hiç uğruna buralara gönderilmiş olmaları, gösterdikleri onurlu mücadele ve savaş esnasında iki tarafın askerleri arasında genellikle sigara ve yiyecek değiş-tokuşu şeklinde gelişen yakınlaşmalar nedeniyle iki ülke arasında savaştan sonra düşmanlık değil dostluk bağları oluştu. Atatürk, Avustralyalı annelere “onlar artık bizim de oğlumuz, içiniz rahat etsin” dedi. 85 yıldır her mart ve nisan aylarında her iki ülkede Çanakkale Savaşı anılıyor ve iki taraf için de şiirler okunuyor, şarkılar söyleniyor. Bu dünya tarihinde çok az rastlanan bir olaydır.

Avustralya ile mevcut olan tüm bağlarımıza rağmen ticaret hacmimiz oldukça düşük. Bunun en önemli sebebi şüphesiz ki aradaki mesafe ve dolayısıyla taşıma masraflarının yüksekliği. Avustralya’dan ithalatımız 1998 yılında 350 milyon Amerikan doları civarında iken 1999′da 140 milyon dolara kadar düşmüş. ihracatımız ise 68 milyon dolardan 76 milyon dolara çıkmış. Bu ülkeye daha çok yaş ve kuru meyve, fındık, ev eşyaları ve inşaat malzemeleri satıyor; karşılığında da kömür, yün ve pirinç alıyoruz. Toplam ithalatımızın yüzde 0.9′unu Avustralya’dan alırken, Avustralya’nın ithalatı içindeki payımız sadece yüzde 0.1. Kısacası ticaret ilişkilerimizde bir dengesizlik var. 1999 yılında Avustralya ile olan ticaret açığımız büyük ölçüde kapandıysa da bunun sebebi daha çok ihracat yapmamız değil, ithalatı kısmamızdı.

Bu arada bir parantez açalım. Türkiye ile Avustralya arasında iki taraflı diyebileceğimiz ama daha çok Türkiye’den Avustralya istikametinde çalışan bir “bavul ticareti” var. Melbourne ve Sydney’de birçok Türk dükkanı mevcut ve bu dükkanlar sattıkları ürünleri doğrudan kendi bağlantıları ile Türkiye’den getiriyorlar. Bugün örneğin Melbourne’de Türkler’in yoğun olarak yaşadıkları Brunswick semtine gidecek olursanız videocudan dönerciye, bakkaldan kasaba kadar değişik işyerlerine rastlayabilir ve buralarda Türkiye’de iken kullanmakta olduğunuz her türlü mamüle ve markaya ulaşabilirsiniz.

Aslında kanguruların ülkesi ile yapabileceğimiz çok iş var. Doğrudan Türk şirketleri ile iş yapmak veya bu şirketlerle işbirliğine girip Avustralya pazarına girmek mümkün. Avustralya’daki diplomatik misyonlarımızdaki ticaret ataşeliklerinin yanı sıra Türk girişimcilerin bir araya gelerek oluşturdukları Avustralya Türk Ticaret Odası ile Melbourne Türk Ticaret ve Sanayi Odası gibi kuruluşlar Avustralya ile iş yapmak isteyenlere destek vermeye hazırlar. Ayrıca Türkiye’deki Avustralya misyonlarında yer alan Austrade (Avustralya Ticaret Komisyonu) bürolarından da yardım alınabilir.

Tabii ki Avustralya’ya ihracat veya yatırım yapmak için bu ülkedeki bir Türk şirketi ile ortaklık kurma mecburiyeti yok. Aradaki mesafeyi ve 24 saatlik uçak yolculuğunu göze alanlar için bir çok iş imkanı var. Akılda tutulması gereken önemli bir nokta, Avustralya ekonomisinin diğer birinci dünya ülkelerinin tersine sanayi veya teknoloji ürünleri üzerine değil madencilik, yün, deri ve tarım gibi “birincil üretim” üzerine kurulu olduğu. 1999 rakamlarına göre Avustralya’nın bu ürünlerde yaklaşık 23 milyar dolarlık ticaret fazlası var. Sanayi ürünlerinde ise 36.5 milyar dolarlık ticaret açığı mevcut. Kısacası kişi başına üç koyun düşen bu ülke, birincil ürünlerini tüm dünyaya satıyor, ancak sanayi ürünlerinde dışarıya bağımlı. Gerçi Türkiye’nin Avustralya’ya mevcut ihracatında da tarım ürünleri önemli bir paya sahip, ancak ürün yelpazesini çeşitlendirmek ve sanayi ürünlerine de ağırlık vermek mümkün olabilir.

Avustralya hükümeti “Avustralya iş adamlarına ‘hoşgeldin’ diyor!” sloganı altında ülkede iş kurmak isteyenlere vize kolaylığı sağlıyor. Son dönemlerde kaçak göçmenlerle başı iyice derde giren ve bu yüzden Birleşmiş Milletler’e bile rest çekmek zorunda kalan hükümet, artık basit bir turist vizesi için birçok formalite çıkartıyor. Ancak belirli şartları yerine getiren ve gerçekten de Avustralya ile iş yapmak istediğini belgeleyenlere kapılar açık. Şunu da belirtelim ki, Avustralya, Asya-Pasifik piyasalarına açılmak isteyenler için de bir “merkez üs” olabilir.

Eğer şu anda aklınıza bazı iş fikirleri geldiyse isterseniz onları 15 günlüğüne erteleyin. Avustralya’da daha önce halledilecek başka işlerimiz var. Halil Mutlu, Harun Doğan, Natalia Nasaridze ve tüm olimpiyat takımı sporcuları, getirin o altınları Türkiye’ye!

Print Friendly

(Bu yazı ilk olarak 26 Ağustos 2000 tarihinde Dünya gazetesinde yayınlanmıştır.)

Genç diplomatlarımızdan Mehmet Öğütçü’nün “Geleceğimiz Asya’da mı?” isimli kitabında çok güzel bir saptaması var: “Hep Avrupa’da treni kaçırmaktan korkuyoruz; ancak unutmayalım ki Asya’daki tren de kaçıyor olabilir.” Aslında treni kaçırmıyoruz da yolcu sayımız çok az. Asya’daki imkanları işadamlarımız yeni yeni keşfetmeye başladılar. Bazı şirketlerimiz halihazırda çok önemli işlere imza atıyor. Ancak artık Asya’ya daha bir “alıcı gözle” bakmamız ve varlığımızı daha çok hissettirmemiz gerekiyor. Evet, Şark Ekspresi kalkıyor! İlk durak ise Çin Halk Cumhuriyeti…

Çin deyince aklımıza ilk gelenler 1.3 milyarlık nüfusun oluşturduğu dev pazar, ülkenin WTO’ya (Dünya Ticaret Örgütü) üyelik yolunda hızla ilerlemesi ve bu süreçte doğan ve gelecekte doğacak olan yeni imkanlar. Öncelikle şunu bilmek gerekiyor ki, Çin kesinlikle altın yumurtlayan bir tavuk değil; ancak işini tam anlamıyla profesyonelce yapanlar için altın imkanlar var. Özellikle girişimci ruha sahip olan ve Çinliler’in “guanxi” diye bilinen kişisel bağlantılara dayalı iş kültürüne Batılı meslektaşlarına göre daha yakın olan Türk işadamları için keşfedilecek alanların sayısı sınırsız. 2000 yılının ilk beş aylık döneminde Türkiye’nin Çin’den ithalatı 389 milyon dolar tutarında iken ihracat hacmi sadece 26 milyon dolar seviyesindeydi. Artık bu açığı kapatmaya başlamanın zamanı geldi.

Geçtiğimiz yıl kasım ayında ABD ile Çin arasında imzalanan anlaşmadan bu yana Çin’in WTO üyeliği konusu gündemden inmedi. Bu süre içerisinde Çin, mayıs ayında Avrupa Birliği ile yapılan anlaşma da dahil olmak üzere birçok önemli adım attı. Türkiye ise ABD ve AB’den çok daha önce, 15 Aralık 1997 tarihinde imzaladığı anlaşma ile Çin’e “hoşgeldin” demişti. WTO’ya dahil olarak ticaret rejimini uluslararası sistem ile entegre etmesi, Çin’in 1978 yılında reformist lider Deng Xiaoping zamanında kapılarını dünyaya açmasından beri gerçekleştireceği en önemli politika değişikliği olarak gösteriliyor. Çin pazarlarının açılması, mevcut gümrük tarifelerinin indirilmesi ve tüm ticaret sisteminin WTO standartlarına getirilmesi ile olacak. Şu anda yüzde 17 olan ağırlıklı tarife ortalaması, 2005 yılına kadar kademeli olarak yüzde 10.2′ye inecek. Ayrıca telekomünikasyon da dahil olmak üzere önceden kapalı olan bazı sektörlere yabancı yatırımın girmesine izin verilecek.

WTO üyeliği şüphesiz ki Çin’in ithalatında önemli artışlara yol açacak. ABD’deki Uluslararası Ekonomi Ensitüsü’nün hazırladığı bir çalışmaya göre 1999 yılında 165.8 milyar dolar, 2000 yılının ilk 6 aylık döneminde ise 102.1 milyar dolar olan ithalat hacmi WTO üyeliğinden sonra yüzde 21.3 oranında büyüyerek yılda 200 milyar dolar seviyesine ulaşacak. Bütün bu gelişmeler önümüzdeki 5 yıl içinde kademeli olarak gerçekleştirilecek; ancak Türk şirketlerinin şimdiden kolları sıvamaları ve kendilerine en uygun şekilde pazara giriş için hazırlanmaya başlamaları gerekiyor. Böylesine hızlı büyüyen pasta tüm dünyanın iştahını kabartıyor. Geç kalanlar sadece ufak dilimlerle ve kırıntılarla yetinecek.

Bu noktada bir parantez açmalıyız. Son aylarda Çin hükümeti, doğudaki Pekin, Şangay, Guangzhou gibi son derece gelişmiş bölgelere göre çok geri kalmış olan ülkenin batısı ve orta kısımları için kalkındırma atağına geçti. Buralarda yapılacak altyapı ve endüstri yatırımları için önemli vergi avantajları ve teşvikler veriliyor. Birçok demiryolu, karayolu, havaalanı, doğalgaz ve su boru hattı projeleri için yabancı yatırımcı bekleniyor. Eski Sovyet cumhuriyetlerinde muazzam işler gerçekleştiren Türk taahhüt şirketleri neden Çin’e de el atmasınlar ki?

Çin’de iş imkanı çok. Ancak madalyonun bir de öbür yüzü var. Çinliler sadece satın almıyorlar, aynı zamanda satıyorlar da. Çin’in WTO üyeliği sadece Çin pazarlarını dünyaya açmayacak, dünya pazarlarını da Çin’e açacak ve herkes için dev bir rakip yaratacak. Türkiye için ise en önemli tehdit tekstil sektöründe. Şu anda Çin’in yılda 25 milyar kilometrekarelik bir tekstil üretim hacmi var ve bu üretim son derece düşük işçilik maliyetiyle yapılıyor. 1998 rakamlarına göre Çin’in tekstil ihracatı ise 41 milyar dolar. Ürünler daha çok Japonya, ABD ve Avrupa’ya gidiyor. WTO üyeliği ile Çin tekstil ürünlerinin bu piyaslarda karşılaştığı kota sınırlamaları kademeli olarak gevşetilecek. Başbakan Zhu Rongji, geçtiğimiz aylarda yapılan Dokuzuncu Ulusal Halk Kongresi’ne sunduğu hükümet çalışma raporunda mevcut piyasalar yanında Afrika, Latin Amerika, Doğu Avrupa ve eski Sovyet cumhuriyetlerine girmek için büyük çaba gösterileceğini üstüne basa basa söyledi. Kısacası rekabet kızışıyor. Türkiye’nin tekstil konusundaki rekabet avantajlarını iyi değerlendirmesi ve mevcut piyasalardaki pozisyonunu güçlendirmenin yanı sıra mutlaka yeni pazar imkanlarını araştırması şart.

Eski cumhurbaşkanlarımızdan Kenan Evren zamanında “keşke her Çinli’ye bir portakal satabilsek” demiş ve Çin’deki potansiyeli vurgulamıştı. Gerçi o 1.3 milyarlık nüfusun büyük bir kısmı kendi ürettiğiyle yaşayan ve alım gücü olmayan çiftçilerden oluşuyor. Üstüne üstlük tüketici bilinci de yok denecek kadar az. Ama yine de pazar potansiyeli çok büyük. Düşünsenize nüfusun sadece yüzde 5′ine ulaşsanız bu 65 milyon demek. Yani bir Türkiye nüfusu kadar! Çin’in WTO üyeliği ile bu pazara giriş için engeller de azalacak. Ancak Çin’de para kazanabilmenin bazı ön koşulları var. Öncelikle çok yönlü bir araştırma yapmak, hayallere kapılmamak, mutlaka sabırlı olmak ve kısa vadeli hedefler yerine orta ve uzun vadeli hedeflere kenetlenmek gerekiyor. Çin’i ve Çinliler’i iyi anlamak ve Çin’de para kazanmanın yanı sıra Çin’e de bir şeyler kazandırmayı ilke edinmek de çok önemli. Bütün bu ön koşulları yerine getirerek biletlerini almış olan şirketlerimiz artık Şark Ekspresi’ndeki koltuklarına kurulabilirler.

Print Friendly

(Bu yazı ilk olarak 12 Ağustos 2000 tarihinde Dünya gazetesinde yayınlanmıştır.)

Geçtiğimiz hafta Asya’da tüm gözler Tayland’ın başkenti Bangkok’ta gerçekleştirilen ASEAN (Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği) Dışişleri Bakanları Zirvesi’nde idi. 6 gün süren zirvede güzel sözler söylendi, basına el ele tutuşarak pozlar verildi. Zirvenin son bölümündeki toplantılara ABD ve AB gibi bölgenin “diyalog ortakları” da katıldı. Asya’nın üç devi Çin, Güney Kore ve Japonya da ASEAN+3 oluşumu altında üye ülkelere kalkınma programları için daha çok destek vereceklerini bildirdiler. Hatta Japonya ilk adımı atarak bölgedeki bilişim teknolojisi yatırımları için 15 milyar dolarlık bir kaynak ayırdığını açıkladı. ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, Kuzey Koreli meslektaşı ile şu meşhur füze meselesini konuşmakla kalmadı, kapanış yemeğinde bir şarkı bile söyledi. Peki, o zaman, Uzakdoğu’da her şey günlük güneşlik mi? ASEAN, bir Avrupa Birliği seviyesine gelip bölgenin kalkınmasına katkıda bulunabilecek mi?

ASEAN’ı Güneydoğu Asya’da yer alan 10 ülke (Singapur, Tayland, Malezya, Endonezya, Kamboçya, Filipinler, Brunei, Vietnam, Myanmar ve Laos) oluşturuyor. Bu ülkeler toplam yarım milyarlık bir nüfusa ve 720 milyar dolarlık bir ticaret hacmine sahip. Ancak üye ülkeler arasında büyük sosyal ve ekonomik farklılıklar var. Örneğin kişi başına yıllık GSMH’lere bakıldığında 32,000 dolarlık Singapur ile 300 dolar civarında seyreden Vietnam da aynı birliğin çatısı altındalar. Birliğin içinde komünist yönetimler de var, askeri idareler de, demokrasiler de…

ASEAN, 1967 yılında iki temel amaç ile kuruldu. Birincisi, bölgede ekonomik büyüme ile sosyal kalkınmayı sağlamak. İkincisi ise barış ve istikrar ortamını güvence altına almak. Ne var ki, ASEAN şu ana kadar ne Japonya, Güney Kore ve Çin gibi devlerin ekonomik kalkınmadaki süratlerine yaklaşabildi, ne de bölgesel tehditlere karşı sağlam bir güvenlik şemsiyesi oluşturulması konusunda çözümler üretebildi. Bangkok’taki zirvede ise birkaç istisna hariç olumlu bir adım atılmadı.

Zirve bünyesinde gerçekleştirilen Asya Bölgesel Forumu’nda ise konu Kuzey Kore’ydi. Yıllardır dünyadan izole olmuş Stalinist yapısı yüzünden bir yandan insanları açlıktan telef olurken bir yandan da uzun menzilli balistik füze denemeleri yapan Kuzey Kore, 23. üye olarak bu güvenlik forumuna dahil edildi. Haziran ayında devlet başkanları düzeyinde yapılan Kuzey-Güney Kore görüşmelerinden sonra kısa sürede ASEAN ülkeleri ile diplomatik ilişkiler kurmaya başlayan Kuzey Kore’nin Dişişleri Bakanı Paek Nam-sun, Madeleine Albright’la da görüştü. Ancak nasıl olup da Kuzey Kore’nin birden bire “uslu çocuk” olduğunu anlayabilen yok. Kuzey Kore, balistik füze programını sona erdireceğini, ancak karşılığında uzay araştırmaları için yardım istediğini söylüyor. Kuzey Kore halkı sefalet içinde sürünürken, hangi uzay araştırmalarından bahsedildiği ise meçhul. Bu konudaki en ilginç yorumu herhalde ABD Başkanı Bill Clinton yaptı: “Teklifin ne olduğunu ve karşılığında ne istendiğini tam olarak anlayamadım, ancak incelemeye değer.” Bu arada bölgedeki anlaşmazlıkların çözülmesi için üç dışişleri bakanının oluşturacağı bir kurul oluşturulması kararlaştırıldı; ancak mekanizmanın nasıl işleyeceği belirlenmedi.

Ekonomi cephesinde de yeni birşey yok. Hatırlanacağı gibi 1997-98′deki Asya Krizi’nden en çok etkilenen ülkeler Endonezya ve Tayland gibi ASEAN ülkeleri idi. Genel olarak bütün bölge 1999′dan itibaren toparlanmaya başladı. Finansal sektörlerde gerçekleştirilen reformlar ve özelleştirme atağı ile kriz beklenilenden çabuk atlatıldı. Ancak her ne kadar bazı yaralar kapandıysa da izleri kalmış gibi gözüküyor. En büyük problem, ekonomiler tekrar rayına oturduğu için reformcuların bir nevi “rehavete” kapılmış olmaları ve bu yüzden de ekonomik reformların yavaşlaması ve hatta durması. Sürdürülebilir büyüme ve kalkınma için iplerin elden bırakılmaması ve reformların devam ettirilmesi gerekiyor. Ancak, ASEAN’ın bu konuda çabaları pek yeterli değil. Ekonomik anlamda bölgesel işbirliği ve entegrasyon konusunda çok ağır hareket ediliyor.

Her ne kadar bölge ekonomileri krizden sonra bellerini doğrultmayı başarmışlarsa da, “sütten ağzı yanan” yatırımcıyı geri getiremediler. 1997′de 21.5 milyar dolar olan bölgedeki toplam dolaysız yabancı yatırım hacmi, 1999′da 13 milyar dolara kadar düştü. ASEAN üyesi ülkelerden sadece Singapur, yabancı yatırımını eski seviyesine çıkartmayı başarabildi. Dış ticaretin liberalleştirilmesi ve sürdürülebilir büyüme için şart olan yabancı yatırımların bölgeye getirilebilmesi için ASEAN’ın ekonomik entegrasyon yolunda daha büyük adımlar atması ve kaybedilen güveni geri kazanmayı başarması gerekiyor. Şu anda AFTA adı altında bir ASEAN Serbest Ticaret Bölgesi oluşturulması öngörülüyor; ancak bunun ne zaman ve nasıl olacağı belli değil. Üye ülkelerin sosyal ve ekonomik yapılarının birbirinden çok farklı olması, entegrasyonu zorlaştırıyor. Bu arada bazı ülkelerin ulusal paralarının Amerikan Doları karşısında son bir ay içinde önemli oranlarda düşüşe geçmesi yüzünden tehlike çanları çalmaya başladı.

Türkiye’nin şu anda Singapur dışındaki ASEAN üyeleri ile önemli bir ticaret veya yatırım ilişkisi yok. Hani derler ya, “dış ticarete en büyük engel gümrüklerde değil kafalardadır” diye. Biz de bu engeli aşıp bir türlü piyasaya giremiyoruz. ASEAN, bu engeli ortadan kaldırmadıkça; yani imajını yenileyip kafalardaki soru işaretlerini silmedikçe, ihtiyaç duyduğu ticaret ve yatırım akışını ne bizden ne de başkasından alabileceğe benzemiyor. İşadamları ve yatırımcılar, her fırsatta bir araya gelip golf turnuvaları düzenleyen Asyalı bürokratlardan artık daha somut ve etkili işler bekliyor.

Print Friendly