(Bu yazı ilk olarak 2 Aralık 2000 tarihinde Dünya gazetesinde yayınlanmıştır.)

Gazetelerde her gün yolsuzluk haberleri okumaya ne kadar da alıştık. Zimmete para geçirmeler, adam kayırmalar, banka hortumlamalar derken bu tür olaylar gündelik yaşantımızın bir parçası oldu. Ancak, Türkiye değişiyor. Artık hiçbir şey yapanın yanına kalmıyor, ya da en azından kalmaması için çaba gösteriliyor. Dünyada yolsuzluk olaylarının ve yolsuzlukla mücadelenin en çok gündemde olduğu yer herhalde Uzakdoğu; yani Doğu Asya’dır. Bölge ülkelerinde 1997-98 dönemindeki mali krize kadar yolsuzluk görmezden gelindi. Basın özgürlüğü ve sivil toplum hareketleri de sınırlanmış olduğu için yolsuzluk iyice kronikleşti ve hatta kurumsallaştı. Zaten ekonomik büyüme arttıkça ve halkın refah seviyesi yükseldikçe kimin nereyi hortumladığı da pek kimsenin umrunda olmuyordu. Kriz yüzünden her şey birdenbire altüst olunca, sistemin aslında içten çürümeye başladığı görüldü. Bugün tüm Doğu Asya ülkeleri yolsuzlukla mücadele için önlemler alıyor ve zaman zaman da çok ağır cezalara başvuruyor. Birçok ülkede yolsuzluğa karıştığı tespit edilen bürokratlar, makamları ne olursa olsun, idama bile gönderiliyorlar. Amaç bu konudaki kararlılığı göstermek ve yabancı ülkelerin (ve tabii ki yatırımcıların) siyasi sistemlerine güvenlerini tekrar kazanmak.

Son olayların en önemli yolsuzluk olayı ise Filipinler’de patlak verdi. Hem de bu sefer suçlanan ve görevden alınması istenen kişi devletin en yukarısında; Devlet Başkanı Joseph Estrada ya da halk arasıdaki adıyla “Erap”. Estrada, iki yıl önce yapılan seçimlerde rakiplerine büyük bir fark atarak göreve gelmişti. Eskiden Filipinler’in en meşhur aktörlerinden biri olan Estrada, renkli kişiliği ile halkın sevgisini kazanmış ve yedi tane gayrimeşru çocuğunun varlığı bile bu sevgiyi azaltamamıştı. Kendi adına kurduğu web sayfası (www.erap.com) ve sürekli halkın içinde olması popülaritesini artırdı. Ancak geçtiğimiz ay başında işler değişiverdi. Bir eyalet valisi, Estrada’nın bazı yasadışı kumarhanelere göz yumarak, karşılığında 15 milyon dolar aldığını ve tütün vergileri üzerinden belirli bir oranı da kendi hesabına geçirttiğini iddia etti. Önümüzdeki perşembe günü Filipinler adaleti, devlet başkanını yargılamaya başlayacak. Estrada, suçlu bulunması durumunda görevinden azledilen ilk Filipinler Devlet Başkanı olacak.

Filipinler halkı Estrada ile ilgili suçlamalar konusunda ikiye ayrılmış durumda. 1986 yılında diktatör Ferninand Marcos’u, “Halkın Gücü” olarak anılan bir ayaklanma ile yerinden eden Filipinliler, bu sefer bu kadar kararlı değiller. Halkın bir kısmı Estrada’ya güveniyor ve suçsuzluğuna inanıyor. Diğer bir kısmı ise Estrada karşıtı gösteriler ile sokağa dökülüyor. Ancak bu gösterilerde şiddet, en azından şimdilik, söz konusu olmuyor. Geçtiğimiz gün başkent Manila ile beraber 43 değişik şehirde organize olan göstericiler, yol kapama eylemleri yaptılar ve kendilerini izleyenlere yiyecek ikram ettiler. Polis her türlü önlemi aldı, ancak eylemcileri dağıtmadı. Borsa çalışanları, ülkelerinin geleceği hakkındaki kaygılarını göstermek amacıyla siyah kolluk takarak görevlerini yapıyorlar.

Olayın aslında çok daha önemli bir boyutu var. Filipinler’deki muhalefet partileri ve iş çevreleri de daha çok bu boyutun altını çiziyorlar. Filipinler ekonomisi zaten sallantıda. Para birimi pezo, zor günler geçiriyor ve önümüzdeki 12 ay içinde de Amerikan Doları’na karşı yüzde 16 oranında düşmesi bekleniyor. Ekonomik büyüme oranı bu sene için yüzde 3.5, önümüzdeki sene içinse yüzde 2.8 olarak bekleniyor .Yabancı yatırım, ülkeyi terk ediyor. 1997′de 1.2 milyar dolar olan doğrudan yatırım tutarı, 1999′da 700 milyon dolara kadar indi ve inmeye de devam ediyor. Asya krizinden en çok etkilenen ülkelerden biri olan Tayland’da bile bu oran 6 milyar dolar civarında. Acil olarak siyasi istikrar, ekonomik yapılanma ve yabancı yatırımcıya ihtiyaç duyan bir ülkenin devlet başkanının yargılanıyor olması tabii ki hiç de olumlu bir durum değil. Bu yüzden bu yolsuzluk olayının daha ciddi sonuçlar doğurmasından endişe eden çevreler, Estrada’dan hemen istifa etmesini ve bu olayın kapanmasını istiyorlar. Filipinler’in önde gelen sanayicilerinden Jose Consepcion, Associated Press’e verdiği bir demeçte, şöyle dedi: “İstifa ederse, bütün bir ülkeyi acı çekmekten kurtaracak.” Bu arada Estrada, suçsuz olduğunu ve bu yüzden de istifa etmesinin söz konusu olamayacağını söylüyor.

Yargılamanın sonucu ne olursa olsun, Filipinler’in bu olaydan zararlı çıkacağı kesin. Ülkenin tek kazancı belki de yolsuzlukla mücadele ve demokrasi konusunda kararlılığını ispat etmiş olması. Bu açıdan bakarsak, Estrada davasından çıkartmamız gereken dersler bile olabilir. Kimse ülke çıkarlarının üzerinde olamaz, kimse “dokunulmaz” değildir. En üst düzey devlet yöneticileri bile.

(Bu yazı ilk olarak 18 Kasım 2000 tarihinde Dünya gazetesinde yayınlanmıştır.)

Brunei, Güney Çin Denizi’ndeki Borneo Adası’nın üzerinde yer alan 300 bin nüfuslu küçük bir ülke. Monarşi ile yönetilen bu petrol ve doğalgaz zengini ülkenin adı, genellikle lideri Sultan Hassanal Bolkiah’ın milyarca dolarlık serveti ile beraber anılırdı. Geçtiğimiz hafta ise Brunei, ev sahipliğini yaptığı APEC (Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği) zirvesi ile dünya kamuoyunun gündemine girdi. Pasifik Okyanusu’na kıyısı olan 21 ülkenin devlet başkanları ve ticaret bakanları, başkent Bandar Seri Begawan’da biraraya gelerek uluslararası ticaretin geleceğini tartıştılar.

APEC, Kuzey ve Güney Amerika ile Doğu Asya ve Okyanusya’yı biraraya getiren bir oluşum. Dünya nüfusunun üçte ikisi bu bölgede yaşadığı gibi küresel üretimin yüzde 60′ı ve uluslararası ticaretin yüzde 50’si de buradan çıkıyor. 1989 yılında kurulan APEC, üye ülkelerden gelişmiş olanların 2010′a, gelişmekte olanların ise 2020′ye kadar serbest ticarete geçmesini ilke olarak benimsedi. Her ne kadar azaltılan ticaret ve yatırım engelleri sayesinde bölgede son on yıl içerisinde 195 milyon kişiye istihdam yaratıldıysa da asıl amaç olan çok taraflı serbest ticaret konusunda şimdiye kadar önemli bir gelişme kaydedilemedi. Bu seneki zirvede de durum pek farklı değildi.

İki safhada gerçekleştirilen zirve, 12-13 Kasım tarihlerinde ticaret bakanları düzeyinde yapılan toplantılarla başladı. Burada iki değişik görüş ortaya çıktı. ABD, Avustralya, Kanada ve Japonya’nın başını çektiği gelişmiş ülkeler, geçen sene Seattle’de sivil toplum kuruluşlarının gösterileri yüzünden başarısızlığa uğrayan WTO (Dünya Ticaret Örgütü) görüşmelerinin ardından yeni bir müzakere turunun (”round”) önümüzdeki sene içinde mutlaka başlatılmasını istiyorlar. Ancak, gelişmekte olan ülkeler bu konuda hemfikir değiller. Küreselleşmenin “Batı’nın değerlerini kabul etmek” anlamına gelmemesi gerektiğini düşünen Güneydoğu Asya ülkeleri, uluslararası ticaret konusunda da bu düşünceyi savunuyorlar ve gelişmiş ülkelerin dikte ettireceği müzakereleri kabul etmiyorlar. Malezya Ticaret Bakanı Rafidah Aziz, yeni WTO müzakere turunu aceleye getirmektense önce hem gelişmiş, hem de gelişmekte olan ülkelere yarayacak bir gündem üzerinde mutabık kalınması ve yeni müzakere turunda bu gündemin izlenmesi gerektiğini söyledi. Aziz’e en önemli destek 2002 yılında WTO başkanlık koltuğuna oturacak olan Tayland Ticaret Bakanı Supachai Panitchpakdi’den geldi. Panitchpakdi, gelişmekte olan ülkelerin avantajlı oldukları doğal kaynaklar ve ucuz işgücü konularının söz konusu gündeme dahil edilmemesi gerektiğini vurguladı.

15-16 Kasım tarihlerinde devlet başkanları toplantısında bu görüşler değerlendirildi ve her iki tarafın da isteklerine cevap veren bir bildiri açıklandı. Buna göre yeterince geniş bir tabana sahip ve herkesin çıkarlarını koruyacak bir gündem belirlenecek ve bu gündeme uygun olarak yeni bir WTO müzakere turu başlatılacak. Bütün bunlar 2001 yılı bitmeden gerçekleştirilecek. Tabii ki bu bildiride yazılanlar hayata geçirilebilirse Malezya’nın da ABD’nin de işine yarayacak. Ancak bir sene gibi kısa bir süre içerisinde gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olan ülkeler arasındaki görüş ayrılıklarının sağlıklı bir şekilde aşılması hiç de kolay değil. Ayrıca üye ülkelerin büyük bir bölümünün kendi içlerinde siyasi sorunlar yaşamakta olduğu da bir gerçek.

Bu arada gelişmekte olan ülkelerin başka sıkıntıları da var. Elektronik ticaret yarışında geri kalmaktan ve bilişim teknolojileri konusunda gelişmiş ülkeler ile aralarındaki farkın iyice açılmasından endişe ediyorlar. Ayrıca yükselen petrol fiyatları da özellikle Asya krizinden sonra toparlanma sürecinde olan ekonomiler için büyük tedirginklik yaratıyor.

Zirvenin en verimli tarafı ise ikili düzeyde birçok görüşme yapılması oldu. APEC üyesi 21 ülkenin 17’si Brunei’de ikili ticaret anlaşmalarına imza koydu. Bu anlaşmalar sadece tarife indirimleri değil, havacılık hizmetleri ve elektronik ticaretin de dahil olduğu birçok değişik konuda yapıldı. Üye ülkelerin ekonomileri arasındaki büyük farklılıklar nedeniyle herkesi ortak bir platformda buluşturmak mümkün olamadığı için çok taraflı düzeyde işler zora girdikçe ülkeler, serbest ticaret konusunu kendi aralarında çözme yoluna gidiyorlar. Kısacası kimse işini WTO’ya veya APEC’e bırakmak istemiyor; kendisi hallediyor. Bunun sonucu olarak da APEC içerisinde gruplaşmalar oluşuyor. Zirve sonunda açıklanan bildiride ikili anlaşmaların, WTO çerçevesinde gerçekleştirilecek olacak çok taraflı serbest ticaret için “yapı taşları” olduğu belirtildi. Bu iyimserliğin ne ölçüde gerçeğe dönüşeceğini zaman gösterecek.

Sonuç olarak APEC, asıl amacı olan çok taraflı düzeyde ticaret liberalleştirilmesi için sadece “umut” verdi. Ticareti bir kenara bırakırsak APEC zirvelerinin en büyük faydasının Asya ile Amerika kıtalarının liderlerine biraraya gelme ve ekonomi, politika, güvenlik gibi konularda görüşme fırsatı vermesi olduğunu söyleyebiliriz.

(Bu yazı ilk olarak 4 Kasım 2000 tarihinde Dünya gazetesinde yayınlanmıştır.)

Pasifik Adaları deyince aklınıza ilk olarak ne geliyor? Filmlerde gördüğünüz ve özellikle Türkiye’de havaların iyice soğumaya başladığı şu günlerde “ah keşke orada olsaydım” dediğiniz tropik tatil cennetleri mi? Masmavi deniz, pırıl pırıl kumsallar ve rengarenk mercan resifleri mi? Sanırım hepimizin aklına bunlar geliyor. Ancak maalesef bu güzel manzaraların ardında yatan gerçekler hiç de insanın içini ısıtan türden değil. Adalarda yaşanan huzursuzluk, bölgeyi Balkanlar veya Ortadoğu seviyesine getirmek üzere.

Pasifik Adaları’ndaki bu durumdan geçtiğimiz yaz aylarına kadar dünyanın pek haberi olmadı. Ne var ki kısa süre içerisinde zincirleme olarak patlak veren olaylar, ilgileri bir anda bu “sahte cennet”e çekiverdi. Önce Fiji’de müflis işadamı George Speight, adanın yerlilerinin Hint kökenliler tarafından ikinci sınıf vatandaş muamelesi gördüğü tezi ile yola çıkarak bir darbe yaptı ve ülkenin başbakanı ile bakanlar kabinesini haftalarca rehin tuttu. Uzunca bir süre bu duruma sesini çıkarmayan ordu daha sonra darbecileri etkisiz hale getirerek rehineleri özgürlüğe kavuşturdu. Speight ve adamları cezaevine kondu, ancak Hint kökenli olan eski başbakan, seçimle gelmiş olduğu koltuğuna tekrar oturamadı. Onun yerine ordu, yerli kökenli Laisenai Qarase’yi başbakan yaptı. Fiji’de bunlar olurken Solomon Adaları’nda da benzer bir senaryo sahneleniyordu. Kendisine Malaita Kartal Kuvveti adını veren bir gerilla grubu, başkent Honiara’yı işgal etti. Bu grup başkenti hâlâ kontrol altında tutuyor ve kendi kurduğu bir hükümeti de iş başına geçirmiş durumda.

Geçtiğimiz hafta bölgede yer alan ondört ada ülkesinin lideri ile Avustralya ve Yeni Zelanda’nın başbakanı, Pasifik Adaları Forumu’nun yıllık toplantısı için ekvator çizgisi üzerindeki Kiribati’nin başkenti Tarawa’da buluşarak yaşanan sorunları masaya yatırdılar. Kiribati Devlet Başkanı Teburoro Tito’nun “Sanırım cennet imajını yitirmek üzereyiz” sözleriyle başlayan toplantıda öncelikli olarak demokrasi konusu ele alındı ve Biketawa Deklarasyonu adı altında gelecekte meydana gelebilecek darbelere karşı üye ülkelerin ortak önlem almalarını öngören bir bildiri yayınlandı. Bu bildirinin ne ölçüde hayata geçirilebileceği ise şüpheli. Bildiri önlem alınmasını talep ediyor ama bu önlemlerin ne seviyede olacağı konusunda ciddi görüş ayrılıkları var.

Pasifik Adaları Forumu yıllık toplantısının en önemli konusu, aslında resmi gündemde yer almayan Batı Papua idi. Papua Adası ortadan düz bir çizgiyle ikiye bölünmüş durumda. Adanın doğu kısmı Papua Yeni Gine adı altında bağımsız bir ülke. Batıda ise etnik olarak doğudakilerle aynı kökene sahip olan Papualılar yaşıyor. Ancak bu kısım, Endonezya’nın bir eyaleti ve adı da Irian Jaya. Kendi geleceklerini kendileri tayin etme hakkını isteyen Batı Papualılar, haziran ayında bir meclis oluşturdular ve üzerinde yaşadıkları toprakların hiçbir zaman Endonezya’ya ait olmadığını ve olmayacağını ilan ettiler. Bunun üzerine Endonezya Hükümeti tavrını sertleştirdi ve bölgeye asker yığmaya başladı. Silahlı güvenlik güçleri ile ok-yay kullanan yerliler arasında yaşanan çatışmalarda şimdiye kadar 40 kişi hayatını kaybetti.

Batı Papualılar, Nauru ve Vanuatu ada ülkelerinden destek alarak konuyu Pasifik Adaları Forumu toplantısına taşımayı da başardılar. Forum üyesi ülkelerin bazıları Batı Papua’nın yanında yer alırken, Avustralya tam tersi istikamette ve oldukça net bir tavır ortaya koydu. Başbakan John Howard, söz konusu bölgenin Endonezya’nın bir parçası olduğunu ve bu ülkenin toprak bütünlüğüne yönelik bir girişimi kesinlikle onaylamayacaklarını söyledi. Avustralya’nın bu tavrı son derece anlaşılır bir sebebe dayanıyor. Endonezya ile arası Doğu Timor yüzünden yeterince gergin olan Avustralya, ilişkileri iyice kopma noktasına getirmek istemiyor. Pasifik’teki ada ülkeler Batı Papua’nın bağımsızlığını isterken Avustralya ise bu ükeler tarafından dışlanma pahasına Endonezya ile ilişkilerini iyi tutmaya çalışıyor. Dışişleri Bakanı Alexander Downer, ada ülkelerin liderlerine “Batı Papua’yı Endonezya’dan koparmaya çalışırsanız inanın ki ortalık kan gölüne döner” şeklinde bir uyarıda bulundu bile.

Pasifik Adaları Forumu’nda bu konular tartışılırken ekonomi konusuna pek değinilmedi. Ada ülkelerin ekonomileri büyük ölçüde turizm, balıkçılık ve adalar arasında yapılan son derece kısıtlı ticarete dayanıyor. Fiji ve Solomon Adaları’ndaki darbeler yüzünden oluşan güvensiz ortam, turizmi büyük ölçüde baltalamış durumda. Ancak asıl tehlike küresel ısınmadan geliyor. Bölgeye turistleri çeken en önemli özellik olan mercan resifleri ile bazı balık türleri, Pasifik Okyanusu’nun ortalama sıcaklığının gün geçtikçe yükselmesi nedeniyle yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. Greenpeace’in hazırladığı bir rapora göre küresel ısınma yüzünden Pasifik Adaları’nın ekonomileri 2020 yılına kadar yüzde 20 oranında küçülecek. Ada ülkeler bu yüzden son derece çaresiz bir durumdalar.

Hep gitmek istediğimiz, ancak bir türlü ya bütçeyi denkleştirmediğimiz ya da zaman bulamadığımız için televizyondan izlemekle yetindiğimiz Pasifik cennetlerinde işte bunlar olup bitiyor. Aslına bakarsanız, hiç de şaşırmamak, hayal kırıklığına uğramamak lazım. Dünyanın her tarafında olduğu gibi Pasifik’te de doğa insanlara cenneti veriyor, insanlar ise alıp cehenneme çeviriyor.

(Bu yazı ilk olarak 21 Ekim 2000 tarihinde Dünya gazetesinde yayınlanmıştır.)

Çok değil, bundan iki-üç sene kadar önce “Asya krizi” adını verdiğimiz tek dişli canavar, Tayland’dan çıkıp önce Doğu Asya’yı sonra da tüm dünyayı sarsmış; Rusya, aktarmalı olarak ülkemize uğramayı da ihmal etmemişti. Doğu Asya ülkeleri, kriz sonrasında gerçekleştirdikleri ekonomik ve sosyal reformlarla toparlanmaya ve kriz öncesi büyüme hızlarına geri dönmeye başladılar. Ancak son dönemlerde hızla artan petrol fiyatlarının bölge ekonomilerine muhtemel etkileri yüzünden kafalarda yeniden soru işaretleri beliriyor. Acaba kriz geri mi geliyor? Yoksa Doğu Asya, hafif bir soğuk algınlığı mı geçiriyor?

Doğu Asya ülkeleri, kriz sonrasında kendi üzerlerine düşeni büyük ölçüde yerine getirdiler. Ekonomik rahatsızlık yüzünden sokaklara dökülen insanlar, hükümetleri değiştirip demokrasinin önünü açtılar. Mali reformlar başlatıldı, ekonomileri içten çökerten yolsuzluklara karşı savaş açıldı, şirketlere çekidüzen verildi. Ancak birşey hâlâ eksik ki o da yatırımcının güveni. Kriz ilk olarak Temmuz 1997′de Tayland’da patlak verdiğinde yabancı yatırımcılar “burada olduysa diğerlerinde de olur” diyerek Asya’yı tamamen terketmişler ve krizin bir anda bulaşıcı bir hastalık gibi yayılmasına sebep olmuşlardı. Yatırıcımlar kriz öncesine nazaran çok daha temkinli olarak bölgeye geri dönmeye başladılar. Ancak tam olarak bir güven söz konusu olmadığı için en ufak bir rahatsızlıkta benzer olayların yaşanmasından korkuluyor.

Petrol fiyatlarındaki artış yüzünden bu ölçüde bir rahatsızlık oluşmadıysa da Doğu Asya’da önemli bir tedirginlik yaşandığı da bir gerçek. OPEC üyesi Endonezya dışında bölgedeki tüm ülkeler petrol ihtiyaçlarını ithalat yoluyla karşılıyorlar. Ekonomik büyüme ile enerji talebi arasında doğru orantı olduğunu düşünürsek Asya krizinin yaralarını sarmaya çalışan ülkelerin durumunu daha iyi anlayabiliriz. Fiyatlar yükseldiği için talep yeterince karşılanamayacak, dolayısıyla da büyüme sekteye uğrayacak. Petrol fiyatlarının bu seneyi ortalama olarak 30 dolardan kapatmaları durumunda Doğu Asya’nın büyüme hızından yüzde 0.5 ile yüzde 1 arasında bir eksilme olacağı tahmin ediliyor.

Tüm dünyada artan petrol fiyatları yüzünden Doğu Asya’nın ihraç mallarına Avrupa ile ABD’den gelen talebin azalması ve dolayısıyla dış ticaret rakamlarının olumsuz olarak etkilenmesi bekleniyor. Enflasyonun da artış göstermesi kaçınılmaz bir sonuç olacak. Kriz sonrasında yatırımcıların güvenini yeniden kazanmaya çalışan Doğu Asya ülkeleri için bunlar çok önemli konular. Her ne kadar birkaç puan artan enflasyon oranı ile bir parça azalan büyüme hızı doğrudan ekonomileri felakete sürüklemese de bölgenin “toparlanma süreci”ne olan kuşkuları artırabilir ve yatırımların gelişinin ertelenmesine yol açabilir.

Asya kıtası kalkındıkça petrole olan talebi de arttı. 1990 yılında dünya petrolünün yüzde 11′ini tüketen Asyalılar, şu anda bu oranı yüzde 17′e yükseltmiş durumdalar. Sadece Doğu Asya’da günde 600,000 varil petrol tüketiliyor. Japonya, petrole alternatifler geliştirdiği ve ayrıca önemli derecede de stratejik rezervlere sahip olduğu için yükselen fiyatlar nedeniyle bir tehlike yaşamıyor. Bölgenin en büyük petrol ithalatçıları ve dolayısıyla da tehlikeye en çok açık olan ülkeler başta Güney Kore olmak üzere Tayland, Tayvan ve Filipinler. Bu ülkeler petrol fiyatlarına bağlı sıkıntıları çekmeye başladılar bile. Koreli ekonomistler 29 dolarlık ortalama petrol fiyatının ekonomilerine 8 milyar dolarlık bir fatura çıkartabileceğini belirtiyorlar.

Doğu Asya’nın tek önemli petrol üreticisi Endonezya ise artan fiyatlarla cebini doldurmak bir yana dursun, trajikomik bir şekilde ne yapacağını şaşırmış durumda. Bu ülke petrol ihracatçısı olmasına rağmen dizel benzini ithal ediyor ve hükümet teşvikleri yüzünden varili uluslararası piyasalarda 40 dolar olan benzini 15 dolardan satıyor. Önümüzdeki aylarda kaldırılacak olan teşvikler yüzünden benzin fiyatları artınca hem araba sahipleri üzülecek hem de zaten sabıkalı olan Endonezya ekonomisi iyice güvenilirliğini yitirecek.

Doğu Asya’da her ülke petrol fiyatlarına bağlı sorunlar yaşıyor. Kimi daha az, kimi daha çok. Ancak yine de ekonomik göstergelerin kontrolden çıkmaları; buna bağlı olarak yabancı yatırımcıların paniğe kapılarak paralarını kaçırmaları ve ekonomilerin bir kez daha domino taşları misali teker teker yıkılması şimdilik ihtimal dahilinde değil. Büyüme biraz yavaşlasa da devam edecek. Ancak şu da bir gerçek ki dünyadaki petrol kaynakları hızla tükeniyor. Bu yüzden Doğu Asya’nın şimdiden daha büyük sıkıntılara hazırlanması gerekiyor. Bunun için de yapılması gereken en önemli şey Asya krizinden sonra başlatılan reformların tamamlanması ve yatırımcıların güveninin bir daha kolay kolay kaybedilmeyecek şekilde kazanılması. Bunları yapmak yerine Doğu Asya’da pek popüler olan büyük sorunları küçük bahanelerin arkasına saklama yoluna gidilirse işte o zaman tek dişli canavar geri döner.

(Bu yazı ilk olarak 9 Eylül 2000 tarihinde Dünya gazetesinde yayınlanmıştır.)

Geçtiğimiz hafta sonu Melbourne kentinin gözde mekanlarından Fitzroy’da bir Türk grubuyla öğle yemeği yedim. Eşleri Avustralyalı olan Türkler kendi aralarında bir grup oluşturmuşlar ve haftasonları bir araya geliyorlarmış. Bu sefer beni de davet ettiler. Bu insanların birçoğunu yeni tanıyordum, ama tanıştıkça Avustralya’da yaşayan Türkler’in toplumda ne kadar önemli yerlere geldiklerini gördüm. Birkaç örnek verecek olursam elini sıktığım kişiler arasına Avustralya Hentbol Milli Takımı Antrenörü, Melbourne Senfoni Orkestrası’nın bir üyesi, üniversiteden bir öğretim görevlisi ve dış ticarete yönelik çalışan bir işadamı vardı. 1960′larda eline çantasını alıp dünyanın öbür ucu diyebileceğimiz bu ülkeye gelen gurbetçilerimiz ile başlayan ve hala sınırlı bile olsa devam eden göçlerle Avustralya’da yüzbin kişilik bir Türk toplumu oluşmuş. Bu insanlarımız çalışıyorlar, üretiyorlar ve çok önemli işlere imza atıyorlar.

Avustralya ile ilişkilerimiz 1915′e dayanıyor. Çanakkale Savaşı sırasında Gelibolu’ya çıkartma yapan ve aylarca süren siper savaşlarından sonra başarısızlığa uğrayıp geri dönen birlikler arasında Avustralyalılar önemli bir yeri teşkil ediyorlardı. Bu savaşta onbinlerce genç insan öldü. Ancak Avustralyalılar’ın bir hiç uğruna buralara gönderilmiş olmaları, gösterdikleri onurlu mücadele ve savaş esnasında iki tarafın askerleri arasında genellikle sigara ve yiyecek değiş-tokuşu şeklinde gelişen yakınlaşmalar nedeniyle iki ülke arasında savaştan sonra düşmanlık değil dostluk bağları oluştu. Atatürk, Avustralyalı annelere “onlar artık bizim de oğlumuz, içiniz rahat etsin” dedi. 85 yıldır her mart ve nisan aylarında her iki ülkede Çanakkale Savaşı anılıyor ve iki taraf için de şiirler okunuyor, şarkılar söyleniyor. Bu dünya tarihinde çok az rastlanan bir olaydır.

Avustralya ile mevcut olan tüm bağlarımıza rağmen ticaret hacmimiz oldukça düşük. Bunun en önemli sebebi şüphesiz ki aradaki mesafe ve dolayısıyla taşıma masraflarının yüksekliği. Avustralya’dan ithalatımız 1998 yılında 350 milyon Amerikan doları civarında iken 1999′da 140 milyon dolara kadar düşmüş. ihracatımız ise 68 milyon dolardan 76 milyon dolara çıkmış. Bu ülkeye daha çok yaş ve kuru meyve, fındık, ev eşyaları ve inşaat malzemeleri satıyor; karşılığında da kömür, yün ve pirinç alıyoruz. Toplam ithalatımızın yüzde 0.9′unu Avustralya’dan alırken, Avustralya’nın ithalatı içindeki payımız sadece yüzde 0.1. Kısacası ticaret ilişkilerimizde bir dengesizlik var. 1999 yılında Avustralya ile olan ticaret açığımız büyük ölçüde kapandıysa da bunun sebebi daha çok ihracat yapmamız değil, ithalatı kısmamızdı.

Bu arada bir parantez açalım. Türkiye ile Avustralya arasında iki taraflı diyebileceğimiz ama daha çok Türkiye’den Avustralya istikametinde çalışan bir “bavul ticareti” var. Melbourne ve Sydney’de birçok Türk dükkanı mevcut ve bu dükkanlar sattıkları ürünleri doğrudan kendi bağlantıları ile Türkiye’den getiriyorlar. Bugün örneğin Melbourne’de Türkler’in yoğun olarak yaşadıkları Brunswick semtine gidecek olursanız videocudan dönerciye, bakkaldan kasaba kadar değişik işyerlerine rastlayabilir ve buralarda Türkiye’de iken kullanmakta olduğunuz her türlü mamüle ve markaya ulaşabilirsiniz.

Aslında kanguruların ülkesi ile yapabileceğimiz çok iş var. Doğrudan Türk şirketleri ile iş yapmak veya bu şirketlerle işbirliğine girip Avustralya pazarına girmek mümkün. Avustralya’daki diplomatik misyonlarımızdaki ticaret ataşeliklerinin yanı sıra Türk girişimcilerin bir araya gelerek oluşturdukları Avustralya Türk Ticaret Odası ile Melbourne Türk Ticaret ve Sanayi Odası gibi kuruluşlar Avustralya ile iş yapmak isteyenlere destek vermeye hazırlar. Ayrıca Türkiye’deki Avustralya misyonlarında yer alan Austrade (Avustralya Ticaret Komisyonu) bürolarından da yardım alınabilir.

Tabii ki Avustralya’ya ihracat veya yatırım yapmak için bu ülkedeki bir Türk şirketi ile ortaklık kurma mecburiyeti yok. Aradaki mesafeyi ve 24 saatlik uçak yolculuğunu göze alanlar için bir çok iş imkanı var. Akılda tutulması gereken önemli bir nokta, Avustralya ekonomisinin diğer birinci dünya ülkelerinin tersine sanayi veya teknoloji ürünleri üzerine değil madencilik, yün, deri ve tarım gibi “birincil üretim” üzerine kurulu olduğu. 1999 rakamlarına göre Avustralya’nın bu ürünlerde yaklaşık 23 milyar dolarlık ticaret fazlası var. Sanayi ürünlerinde ise 36.5 milyar dolarlık ticaret açığı mevcut. Kısacası kişi başına üç koyun düşen bu ülke, birincil ürünlerini tüm dünyaya satıyor, ancak sanayi ürünlerinde dışarıya bağımlı. Gerçi Türkiye’nin Avustralya’ya mevcut ihracatında da tarım ürünleri önemli bir paya sahip, ancak ürün yelpazesini çeşitlendirmek ve sanayi ürünlerine de ağırlık vermek mümkün olabilir.

Avustralya hükümeti “Avustralya iş adamlarına ‘hoşgeldin’ diyor!” sloganı altında ülkede iş kurmak isteyenlere vize kolaylığı sağlıyor. Son dönemlerde kaçak göçmenlerle başı iyice derde giren ve bu yüzden Birleşmiş Milletler’e bile rest çekmek zorunda kalan hükümet, artık basit bir turist vizesi için birçok formalite çıkartıyor. Ancak belirli şartları yerine getiren ve gerçekten de Avustralya ile iş yapmak istediğini belgeleyenlere kapılar açık. Şunu da belirtelim ki, Avustralya, Asya-Pasifik piyasalarına açılmak isteyenler için de bir “merkez üs” olabilir.

Eğer şu anda aklınıza bazı iş fikirleri geldiyse isterseniz onları 15 günlüğüne erteleyin. Avustralya’da daha önce halledilecek başka işlerimiz var. Halil Mutlu, Harun Doğan, Natalia Nasaridze ve tüm olimpiyat takımı sporcuları, getirin o altınları Türkiye’ye!

Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial