"ABD" ile etiketlenmiş yazıları görüntülüyorsunuz

Anadolu Ajansı’ndan (AA) değerli Bahattin Gönültaş’ın 2017 yılında küresel ekonomiyi bekleyen risklerle ilgili hazırladığı habere görüşlerimle katkıda bulunmaya çalıştım. Haberi aşağıda ya da AA’nın web sitesinde okuyabilirsiniz.

thumbs_b_c_51287fabdcb6661a341c72b521550d08Beyaz Saray’daki görevine 20 Ocakta resmen başlayacak seçilmiş Başkan Donald Trump’ın taahhüt ettiği korumacı ticaret politikaları, Çin ekonomisindeki yavaşlama, Avrupa Birliği’nin (AB) geleceğine ilişkin belirsizlikler, petrol ve emtia fiyatlarındaki oynaklık, 2017de küresel ekonominin önündeki en büyük risk faktörleri olarak öne çıkıyor.

AA muhabirinin yaptığı derlemeye göre, zor bir yılı geride bırakmaya hazırlanan küresel ekonomiyi 2017’de yeni riskler bekliyor.

Küresel ekonomi için 2017’de en büyük risk, Trump’ın taahhüt ettiği korumacı ticaret politikaları hayata geçirmesi olarak görülüyor. Trump’ın politikalarının küresel bir ticaret savaşını tetiklemesinden ve dünya ekonomisinin resesyona sürüklenmesinden endişe ediliyor.

Dünyanın en büyük ikinci ekonomisi Çin’de ekonomik büyümenin yavaşlaması, ülkeden sermaye çıkışlarının hızlanması gelecek yıl için ikinci büyük risk olarak gösteriliyor. Gelişmekte olan ülkelerden çıkan sermaye geçen yıl 735 milyar dolara ulaşmış ve bunun dörtte üçü Çin’den gerçekleşmişti.

Çinden bu yıl 1 trilyon dolara yakın sermayenin yurt dışına çıktığı belirtilirken, söz konusu çıkışın devam etmesinin ülkedeki ekonomik sorunları daha da derinleştireceği ifade ediliyor. Bu ülkede son dönemde konut fiyatlarındaki artış yeni bir varlık balonu tartışmasını gündeme getirirken, hükümet de bu riske karşı çeşitli önlemler aldı. Çin’in ekonomik verilerinde yaşanacak olumsuzlukların tüm dünyayı etkilemesi bekleniyor.

Brexit belirsizliği

İngilterenin AB’den ayrılma kararı (Brexit) ve sonrasındaki süreçler, 2017’nin bir başka risk faktörü olarak yakından izleniyor. İngilterenin Birlikten ayrılma sürecinde küresel finansal piyasaların karmaşık ve çalkantılı seyrine devam edeceği, bunun da yatırımlara zarar vereceği değerlendiriliyor. Bu durumun başta AB ülkeleri olmak üzere küresel ekonomiyi negatif etkileyeceği dile getiriliyor.

Öte yandan, Brexit’in Birlik karşıtı grupların güçlenmesine yol açabileceği, bu durumun AB projesini tehlikeye sokabileceği değerlendiriliyor.

– Avrupada bankaların sorunlu kredileri

İtalyan bankalarının sorunlu (360 milyar avrodan fazla) kredileri ve Yunanistandaki ekonomik kriz, bankacılık sistemine ilişkin endişeleri 2017 yılına taşıyor. İtalyan bankaları yılın başından bu yana, yaklaşık yüzde 50’nin üzerinde değer kaybetti. 2008 finans krizinin ardından çok tartışılan “kurtarma paketleri” alamaması durumunda İtalyan bankalarının iflasının gündeme gelmesi, Avrupanın kendi “Lehman krizini” yaşaması bir risk unsuru olarak küresel ekonomiyi tehdit ediyor.

Ayrıca, avro bölgesindeki yüksek borçlanma maliyetlerinin kriz korkularını hortlatma riski de endişeleri artırıyor.

AB’de popülizmin yükselişi risk

Güney Çin Denizi’ndeki gelişmeler, Filipinler ile Çin bağlamının ötesinde bir anlam ifade ediyor. Güney Çin Denizi’ne komşu diğer dört ülke ile bu su yolunun küresel ticaret, güvenlik ve jeo-stratejik öneminden ötürü, başta ABD olmak üzere Batı çıkarları doğrultusunda hareket eden Avustralya, Japonya gibi diğer bölge ülkeleri de konuyu yakından takip ediyor. Bu bölgedeki gelişmelerin gelecek yıl küresel ekonomiyi etkilemesi bekleniyor.

Rusya ve batılı ülkelerin karşı karşıya gelmesi, petrol ve emptia fiyatlarının ani düşmesi veya yükselmesi, merkez bankalarının uyguladığı negatif faiz gibi belirsiz politikaların devam etmesi, AB’de popülizmin yükselişi ve Latin Amerikada Brezilya ekonomisinin belirsizliğinin sürmesi, 2017de küresel ekonominin önündeki en büyük risk faktörleri olarak öne çıkıyor.

“Trump belirsizlik oluşturdu”

Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi Uzmanı Altay Atlı, Beyaz Saraydaki görevine 20 Ocakta resmen başlayacak olan seçilmiş Başkan Donald Trumpın taahhüt ettiği korumacı ticaret politikalarına dikkati çekerek, “Bu durum Japonya ve Çin gibi ülkelerde güven sorunu oluşturur. Aynı zamanda bir belirsizlik ortamı oluşmasına yol açar.” dedi.

Atlı, Trump’ın politikalarında 180 derecelik bir dönüş yapması durumunda bile Asyanın büyük ekonomilerinin ABD ile ilişkilerinde daha temkinli davranacağına işaret ederek, “Bu ülkeler ABD’ye fazla bağımlı olmak istemeyecekler, yeni ortaklara yönelecekler.” diye konuştu.

Çinin ekonomide balon oluşmasını engellemek için önlemler aldığını belirten Atlı, “Ancak bunlar kısa vadeli önlemler. Esas mesele hükümetin yapısal reformları ne ölçüde gerçekleştirebileceği. 2017de artık küresel piyasalar, Çinden bu anlamda somut ve büyük adımlar bekliyor olacak.” değerlendirmesinde bulundu.

“Bir ticaret savaşı riski artmış görünüyor”

İş Yatırım Uluslararası Piyasalar Müdürü Şant Manukyan ise Çinin para birimi “yuan”da ani bir devalüasyona gitmesinin gelecek yıl için en büyük risklerden biri olduğunu kaydetti.

Manukyan, İtalya ve İspanya gibi ülkelerde yüksek borçlanma maliyetlerinin, avro bölgesinde kriz korkularını hortlatabileceğini ifade ederek, “2017’de 1994’te olduğu gibi global bir bono hareketi riski de var. Trump’ın, kampanyasında da görev alan Prof. Peter Navarro’yu ticaret ekibinin başına ataması ile ticaret savaşları riski artar. Navarro, NAFTA ve Çin karşıtı görüşleri ile biliniyor. Bunun üzerine bir de cumhuriyetçilerin vergi düzenlemelerinde Dünya Ticaret Örgütü kurallarına uyumlu olmayan maddeleri düşünürseniz bir ticaret savaşı riski artmış görünüyor.” değerlendirmesinde bulundu.

“Korumacı ticaret en fazla Çin ve Meksikaya zarar verir”

Ziraat Bankası ekonomisti Bora Tamer Yılmaz da 2017de Avrupada risklerin yönetilebilir seviyelerde kalmaya devam edeceğini belirterek, popülist partilerin oylarını artırsa bile iktidara gelemeyeceğini savundu.

Yılmaz, İngiltere’nin Brexit kararının ise AB projesinin sonu olarak kabul edilmemesi gerektiğini ifade etti.

Trump’ın söylemleri nedeniyle yükselen ABD getirilerinin gelişmekte olan ülkeler için risk olduğunu anlatan Yılmaz, “ABD’deki kötüleşen bütçe dengesi faiz oranlarını daha yüksek seviyeye çekebilir. Bu durum gelişmekte olan ülkelerin daha yüksek faizle borçlanmasına yol açar. Ayrıca, ülkedeki mali canlanma enflasyonun yükselmesine, bu da Fed’in faiz oranlarını beklenenden daha hızlı artırmasına neden olabilir. Bu durumda yatırımcılar, gelişmekte olan ülke varlıkları için daha yüksek bir primi talep edebilir.” diye konuştu.

Yılmaz, Trump’ın politikalarının en fazla Çin ve Meksika’ya zarar vereceğini ifade ederek, “Avrupa değer zinciri içinde kaldığı için söz konusu korumacı ticaret politikalarının Türkiyeye etkisi sınırlı olacaktır. Trumpun ticaret politikaları üzerinde köklü bir değişim yapmasını beklemiyoruz.” değerlendirmesinde bulundu.

“Petrol fiyatlarındaki ani yükseliş Türkiye için şok oluşturabilir”

Petrol fiyatlarında ani yükselişin Türkiye ekonomisi için olumsuz bir “şok” oluşturabileceğini vurgulayan Yılmaz, “Çünkü enerji fiyatları tüketici sepetinde önemli bir paya sahiptir ve yüksek fiyatlar enflasyonu daha yukarı çekebilir. Ayrıca enerji faturası nedeniyle ülkenin ticaret açığı da artırabilir. Varil başına 50 dolar civarında seyreden fiyatların Türk ekonomisindeki makro göstergeleri kötüleştirmemesi gerektiğini düşünüyoruz. Bununla birlikte, fiyatlar 60 doların üzerine seyrederse, daha yüksek enflasyon oranları ve daha geniş ticaret açığı ile karşı karşıya kalabiliriz.” değerlendirmesinde bulundu.

ABD Başkanı Barack Obama, 2011 yılının Kasım ayında Avustralya Parlamentosu’na hitaben yaptığı bir konuşmada, Ortadoğu’ya işaret ederek ülkesinin “önceki on yılda kendilerine can kaybı ve maddi kayıp anlamında yüksek maliyeti olan iki savaşa girdiğini” belirtmiş ve bundan sonra Asya-Pasifik bölgesindeki büyük potansiyele odaklanacaklarını ifade etmişti. “Geleceği burada görüyoruz” diyordu Obama: “Bu nedenle Başkan olarak bilinçli ve stratejik bir şekilde bu kararı aldım. ABD, bir Pasifik ülkesi olarak temel ilkelerine bağlı kalmak ve dost ile müttefiklerimizle de yakın bir ortaklık içerisinde bulunmak suretiyle bu bölgenin ve geleceğinin şekillendirilmesinde daha büyük ve daha uzun soluklu bir rol oynayacaktır.”

Ülkenin Irak ve Afganistan’daki savaşlar nedeniyle iyice yıprandığı ve aynı zamanda 2007-2008’de patlak veren küresel ekonomik krizin de şiddetini sürdürdüğü bir dönemde açıklanan bu karar, ABD’nin dış politika önceliklerinin Ortadoğu’dan Asya-Pasifik’e ve güvenlik merkezli bir yaklaşımdan ekonomik merkezli bir paradigmaya yönelişinin işareti olarak yorumlanmıştı. Ancak aradan geçen beş yıla yakın süre içerisinde Obama’nın açıkladığı bu Asya açılımı bekleneni veremedi; Obama’nın konuşmasında çizdiği vizyonun içi doldurulamadı.

Peki neden?

ABD’nin Asya-Pasifik’e odaklanamamasının en büyük sebebi, Ortadoğu’nun kaynayan kazanından bir türlü çıkamamış olması. Obama’nın Asya açılımını dile getirdiği dönemde patlak veren Arap ayaklanmaları, sonrasında Suriye’deki iç savaş, Libya, Irak ve Yemen’deki krizler, İran nükleer anlaşması ve tüm bunların yanında ortaya çıkan IŞİD terörü nedeniyle ABD, Ortadoğu’nun sarmallarında sıkışıp kalıverdi. Washington penceresinden bakılacak olursa, Ortadoğu bugünün tehdidi, Asya-Pasifik ise geleceğin fırsatı demek. Ancak mevcut durumda ABD, enerjisini bugünün tehditleriyle mücadelede tükettiği için geleceğin fırsatlarına yatırım yapamıyor.

resim-1.asp“Obama’nın Asya açılımı hiçbir işe yaramadı” demek aslında doğru olmaz. Avustralya’nın kuzeyindeki Darwin kentindeki üsse konuşlandırılan deniz piyadeleri, Singapur’a yerleştirilen savaş gemileri ve son aylarda Çin’in çevre denizlerdeki yayılmacılığına karşı Japonya, Avustralya ve Hindistan ile askerî işbirliğini geliştirme girişimleri gibi somut ancak küçük çaplı ve henüz sonucunun ne olacağı belli olmayan uygulamalar bir kenara bırakılacak olursa, Obama yönetiminin Asya-Pasifik konusunda iki başarısı olduğu söylenebilir. Bunlardan ilki, Pasifik Okyanusu’nun iki kıyısında yer alan toplam on iki ülkeyi içeren Trans-Pasifik Ortaklığı (TPP) ticaret anlaşmasının imzalanması; ikincisi ise Çin ile tüm gelgitlere ve krizlere rağmen iletişim ve işbirliği kanallarının açık ve işler hâlde tutulması.

ABD-Çin ilişkilerinde belirsizlikler

Bu iki gelişme her ne kadar olumlu görünse de ABD’nin Asya-Pasifik’te Obama’nın tahayyülündeki konuma erişebilmesi için yeterli değil. TPP, gerek Asya-Pasifik gerekse küresel ekonomi açısından önemli bir girişim. 4 Şubat 2016’da anlaşma imzalandı, ancak bu anlaşmanın üye ülkelerin parlamentoları tarafından onaylanması gerekecek ki bu kolay bir süreç olmayacak. Ayrıca TPP’nin Çin’i dışarıda bırakması, bu anlaşma üzerinden gelişecek olan bölgesel ticaret ağlarının sürdürülebilirliği konusunda şüpheler oluşmasına yol açıyor.

Diğer yandan ABD ile Çin hâlen güçlü bir diyalog içerisindeler ve aslında ekonomik olarak bu ülkelerin birbirlerine bağımlı durumda olmaları bu anlamda bir mecburiyet de yaratıyor. Ancak Çin’in Güney Çin Denizi’nde giderek agresifleşen tutumu, bu tutumun Japonya ve Güney Kore gibi ABD müttefikleri nezdinde oluşturduğu artan tehdit algıları ve ABD’nin de savaş gemileri göndererek ve müttefikleriyle tatbikatlar icra ederek konuya doğrudan dâhil olması ABD ile Çin arasındaki iletişim bağının giderek incelmesine yol açıyor. Eylül 2015’te Çin devlet başkanı Xi Jinping’in ABD ziyareti, her ne kadar iki ülke arasında siber güvenlik ve çevre konularında anlaşmalar imzalandıysa da sönük ve hatta soğuk denilebilecek bir ortamda gerçekleşti. Bununla birlikte TPP projesinde Çin olmadığı gibi, ABD de Çin’in hayata geçirdiği Asya Altyapı Yatırım Bankası projesinde yer almayı reddetti. Dolayısıyla ABD-Çin ilişkileri önümüzdeki dönem için ciddi soru işaretleri barındırıyor.

Gelinen bu noktada, ABD’de seçimlerin de yaklaştığını düşünerek yazının başlığında yer alan “Asya açılımı ne oldu?” sorusunu “Ne olacak?” şeklinde sormakta fayda var. ABD, Asya-Pasifik’te daha etkin olmak, hem Çin’in yükselen gücüne karşı bir denge oluşturmak hem de ekonomik anlamda karşılıklı bir bağımlılık içinde olduğu bu ülkenin küresel yönetişim yapıları içerisinde yapıcı bir şekilde yer almasını sağlamak istiyor. Ancak bu amaçlara nasıl ulaşılabileceği konusunda belirsizlikler var. Hâlen kampanyalarını sürdürmekte olan ABD başkan aday adaylarının söylemlerine bakıldığında bu anlamda, hemfikir olunan konular olduğu gibi, ciddi görüş ayrılıklarının da bulunduğu görülüyor.

Clinton, Asya konusunda tecrübeli

Demokrat adaylardan Hillary Clinton, tüm adaylar içerisinde Asya konusundaki en tecrübeli isim. Dışişleri Bakanı olduğu dönemde Asya-Pasifik’i öncelikli olarak ele alan ve Obama’nın Asya açılımının da mimarı sayılabilecek olan Clinton, bu bölgeye bakan olarak toplam 61, daha öncesinde first lady olarak da 19 kere resmî ziyaret gerçekleştirdi; dolayısıyla bölgeyi ve bölge ülkelerinin yöneticilerini iyi tanıyor. Clinton’ın başkan olması durumunda Asya açılımına yeni bir ivme kazandıracağını öngörmek mümkün. Bununla birlikte, Clinton’ın Çin’e yönelik eleştirilerinin bakan olduğu döneme göre ciddi bir şekilde sertleştiği de görülüyor. Bu da normal bir durum. Çünkü o dönemde ABD-Çin ilişkilerinde ana konu ekonomik karşılıklı bağımlılık iken ve Clinton “Her ikimiz de aynı gemideyiz, beraber kürek çekiyoruz; ya beraber çıkarız ya da beraber batarız” gibi ifadeler kullanırken bugün ilişkilerin odak noktası güvenlik alanına ve Güney Çin Denizi’ne kaymış durumda.

Diğer bir Demokrat aday Bernie Sanders’in, konuşmalarında Asya konularına fazla girmese de Çin’e karşı ılımlı ve işbirliğini öne çıkaran bir tutum içerisinde olduğu görülüyor. Sanders, Kuzey Kore konusunda Çin ile işbirliği yapılması gerektiğini ve Çin’in ekonomik büyümesinin ABD için bir tehdit olarak görülemeyeceğini ifade ediyor. Aynı zamanda yapılan kamuoyu araştırmaları Asya kökenli ABD vatandaşları arasında en popüler adayın Bernie Sanders olduğunu gösteriyor. Bununla birlikte Sanders, TPP’yi tamamen ülkesinin çıkarlarına aykırı bir anlaşma olarak görüyor ve bu konuda, Cumhuriyetçi aday Donald Trump ile aynı çizgiyi paylaşıyor.

Trump’ın sert söylemleri

Donald Trump, hemen hemen diğer tüm konularda olduğu gibi Asya ve Çin konusunda da en sert söyleme sahip olan aday konumunda. Trump’ın izolasyonist ve ayrıştırıcı retoriği, sadece Çin’de değil ABD’nin Asya’daki müttefiklerinde de endişelerin oluşmasına yol açıyor. Trump, ABD’nin Çin ile yaptığı ticaretin tamamen adaletsiz olduğu, bu ticaretin ABD’de dört ile yedi milyon arasında kişinin işini kaybetmesine yol açtığı ve dolayısıyla kendisinin de başkan olursa Çin’den gelecek mallara karşı yüksek vergiler uygulayacağını söylüyor. Aynı zamanda Güney Kore’nin güvenliğini ABD’nin sağladığı ve bu yüzden bu ülkenin kendilerine daha fazla para ödemesi gerektiği, Japonya’yı da korudukları ancak kendilerine bir saldırı olması durumunda Japonya’nın yardıma gelmeyeceği ve bunun da haksız bir durum oluşturduğu, TPP’nin de aslında Çin için tasarlanmış “korkunç” bir anlaşma ve “Obama yönetiminin Amerikan işçilerine ihaneti” olduğu, ABD için ise beladan başka bir şey sağlamayacağı gibi görüşlere sahip.

Diğer Cumhuriyetçi adaylar Ted Cruz ile John Kasich, Trump kadar sert bir dil kullanmasalar da Çin konusunda daha fazla önlem alınması gerektiğini savunuyorlar. ABD’nin Japonya ve Güney Kore gibi müttefikleri ile ilişkilerine daha fazla yatırım yapmasına ihtiyaç duyduğu fikrindeler. Her iki adayın da TPP’ye yaklaşımı Trump’dan farklı olarak olumlu, ama aynı zamanda temkinli.

Kısacası, Obama’nın 2011’de açıkladığı Asya açılımı bekleneni vermedi. Kasım 2016’daki seçimler öncesinde kampanyalarda söylenenlere bakılacak olursa, söz konusu açılıma yeniden hayat kazandırılması konusunda, Demokrat bir başkanın Cumhuriyetçi bir başkana nazaran daha istekli ve aktif olacağı izlenimi ortaya çıkıyor. Ancak seçim öncesi söylenenlerle, adayın başkan olduktan sonraki icraatı arasında büyük farklılıklar oluşabildiği gerçeğini de göz önünde bulundurmak lazım.

ABD donanmasına ait savaş gemisi USS Lassen’in Güney Çin Denizi’nde Çin Halk Cumhuriyeti’nin hak iddia ettiği sulara girmesi ve Spratly Adaları içerisinde yer alan, Çin’in üzerinde üs inşa ederek etrafında 12 deniz miline kadar karasuları ilan ettiği Subi mercan resifinin yakınından geçmesi iki ülke arasında gerginliğe yol açtı. Pekin, söz konusu eylemi kendi egemenliğine karşı provokatif bir saldırı olarak yorumlayıp protesto etti. Washington ise geminin geçişinin “seyrüsefer özgürlüğü” kapsamında olduğunu ve uluslararası hukukun belirlediği sınırların dışarısına çıkılmadığını savunuyor. Bazı gözlemciler tarafından gerginliğin artarak sıcak çatışmaya kadar gidebileceği tahminleri yürütülse de mevcut durumda ABD ile Çin’in orta bir yol bularak tansiyonu azaltmaları ve statükoyu sürdürmeleri daha yüksek bir ihtimal olarak gözüküyor.

Son dönemlerde Çin’in Güney Çin Denizi’nde hak iddialarını giderek artırdığı bir gerçek. Pekin, bu denizin toplam alanının yaklaşık yüzde 80’i üzerinde hak iddia ediyor ve bu nedenle diğer sahildar ülkeler ile sorunlar yaşıyor. Güney Çin Denizi büyük ekonomik değere sahip. Küresel denizcilik hatlarının önemli bir kısmı buradan geçiyor ve bu hatlar üzerinden yapılan ticaretin yıllık değeri 5 trilyon doları buluyor. Güney Çin Denizi’nde henüz işlenmemiş petrol ve doğal gaz kaynakları olduğu bilindiği gibi, bu deniz balıkçılık açısından da büyük değer taşıyor. Çin son dönemlerde bu sularda yer alan yedi mercan resifi üzerinde taşıma toprak ve kum ile denizi doldurup üzerine havaalanları ve sivil tesisler inşa ederek Güney Çin Denizi’ndeki konumunu başka bir boyuta taşıdı. USS Lassen gemisi de işte böyle bir resifin yakınından geçti.

1982 yılında imzalanarak 1994’te yürürlüğe giren Birleşmiş Milletler Denizler Kanunu Anlaşması (UNCLOS) kıyı şeritlerinden 12 deniz mili açığa kadar olan suları ülkelerin tam egemenliğe sahip oldukları karasuları olarak tanımlıyor. Bununla birlikte 200 deniz miline kadar olan alan da tam egemenlik söz konusu olmamakla birlikte sulardaki ekonomik varlıkların ilgili ülkeye ait olduğu münhasır ekonomik bölgeler olarak tanımlanıyor. Çin, Güney Çin Denizi’nde tarihsel sebeplere dayandırarak hak iddia ettiği adaların etrafında 12 deniz millik karasuları ve dolayısıyla kendi tam egemenliği oluştuğuna işaret ederek, bu sulardan yabancı gemilerin geçişinin ancak kendi izniyle mümkün olabileceğini savunuyor. USS Lassen’in geçişine gösterilen tepki de böyle bir iznin alınmamış olmasından kaynaklanıyor.

USS Lassen

USS Lassen

ABD Savunma Bakanlığı ise USS Lassen’in seyrinin UNCLOS’daki “zararsız geçiş” ilkesi kapsamında olduğunu ileri sürüyor. UNCLOS Madde 17’ye göre sahili bulunsun veya bulunmasın, bütün devletlerin gemileri, karasularından zararsız geçiş hakkından yararlanabiliyorlar. Ancak bunun için geminin sahildar devletin barışına, düzenine veya güvenliğine tehdit oluşturabilecek bir eylemde bulunmaması, iç sulara girmeksizin veya iç sular dışında bir demirleme yerinde veya bir liman tesisinde durmaksızın söz konusu suları kat etmesi gerekiyor. Anlaşmazlık da bu noktada ortaya çıkıyor, USS Lassen’in geçişi Çin’e göre zararlı, ABD’ye göre ise zararsız.

Bu haliyle mesele kördüğüm haline gelmiş gibi görülse de değerlendirilmesi gereken iki konu daha var. Birincisi, USS Lassen’in 12 deniz mili yakınından geçtiği Subi mercan resifinin Çin tarafından suni bir ada haline getirilmiş olması ile ilgili. UNCLOS Madde 60’a göre ülkelerin kendi münhasır ekonomik bölgelerinde suni ada inşa etme hakları var, ancak bu adaların karasuları yok. Ülkeler inşa ettikleri suni adalar etrafından sadece 500 metre genişliğinde bir güvenlik kuşağı ilan edebiliyorlar, ötesinde münhasır ekonomik bölgesi haricinde herhangi bir hakları yok. Bu açıdan bakıldığında USS Lassen, zararlı ya da zararsız olsun aslında Çin’e ait kara sularından geçmemiş oluyor.

Diğer yandan Çin’in zararsız geçiş hakkını kendisinin de kullandığını hatırlamak gerekiyor. Geçtiğimiz Eylül ayının başında Çin savaş gemileri Alaska açıklarındaki ABD’ye ait Aleut Adaları’nın (ki bunlar gerçek adalar, suni değil) karasularından geçmiş, ABD söz konusu eylemin zararsız geçiş kapsamında olması nedeniyle bir tepki göstermemişti. Bu hakkı kullanan Çin, kendisiyle çelişmemek, ileride benzer durumlarda haksız duruma düşmemek için USS Lassen’in benzer şartlardaki geçişine yönelik tepkilerini çok ileri götürmeyecektir.

ABD’nin Spratly Adaları’ndan savaş gemisi geçirmesinde şüphesiz ki bir takım amaçları var. Resmi olarak ileri sürülen sebep, seyrüsefer özgürlüğünün savunulması. Ancak bunun yanı sıra Washington, Pekin’e karşı kendisinin Asya-Pasifik’te hala başat bir aktör olduğu mesajını vermekle birlikte, Çin’le Güney Çin Denizi’nde paylaşım sorunları yaşayan müttefikleri nezdinde de güven tazelemek istiyor. Bunu yaparken de Çin’in egemenliğine karşı doğrudan bir meydan okuma gerçekleştirmemesi çok önemli bir husus. ABD, Güney Çin Denizi’nde nerenin, hangi suların, hangi adanın kime ait olduğuna karışmıyor; paylaşım konularında müttefikleri de dahil herhangi bir ülkenin yanında taraf olmuyor. Bu da Çin için nispeten kabul edilebilir bir durum oluşturuyor ve taraflar arasında diplomatik kanalların tıkanmamasını sağlıyor.

Bu makalenin kaleme alındığı saatlerde ABD ile Çin deniz kuvvetleri üst düzey komuta kademeleri arasında gerçekleştirilen bir telekonferans yeni sonuçlanmıştı. Taraflar arasında ne konuşulduğu, herhangi bir uzlaşıya varılıp varılmadığı kamuoyuna açıklanmadı. Ancak Çin’in kendisinin de faydalandığı UNCLOS karşısında iddialarını ancak bir noktaya kadar götürebildiği, ABD’nin ise Çin ile doğrudan bir çatışmaya girmekte hiçbir faydasının olmadığı mevcut durumda gerginliğin zaman içerisinde azalmasını; bundan sonra da USS Lassen ve Aleut Adaları yakınındaki Çin savaş gemileri gibi vakaların tarafların karşılıklı kontrolü altında devam etmesini bekleyebiliriz.

Yetmiş yıl önce bugün ABD Hava Kuvvetleri’ne bağlı bir uçaktan Japonya’nın Hiroşima kentine atom bombası atıldı. Üç gün sonra ise diğer bir Japon kenti olan Nagazaki atom bombasının hedefi oldu. Her iki kentte on binlerce sivil hayatını kaybetti, çok daha fazlası sakat kaldı, radyasyonun etkisi yıllar boyunca sürdü ve insanlara zarar verdi. Tarih kitaplarında bu atom bombalarından sonra Japonya’nın teslim olduğunu ve İkinci Dünya Savaşı’nın sona erdiğini okuduk hep. Ancak bu trajedilerin yetmişinci yıldönümünde bir kez daha sorguluyoruz: Japonya’ya atom bombalarının atılması gerekli miydi? Savaş bu bombalar olmadan da sona erdirilemez miydi?

H21ABD’de atom bombasının gerekliliğini savunanlar yetmiş yıldır aynı tezi öne sürüyorlar. Atom bombaları atılmasa, savaş daha uzayacak, Almanya’nın olduğu gibi Japonya’nın da işgali gerekecek ve Japonlar kanlarının son damlasına kadar fanatikçe mücadele edecekleri için insan kaybı çok daha fazla olacaktı. Bu teze göre atom bombaları nedeniyle birçok Japon sivil öldü, ama daha fazla sivil ve askerin, özellikle de ABD askerlerinin ölmesi engellenmiş oldu. Bu tez iki açıdan sorunlu. İlk olarak atom bombası sadece atıldığı gün değil, radyasyon yüzünden yıllar boyunca ölümlere ve sakatlıklara yol açtı. Atom bombası atarak ABD’nin verdiği zarar, savaş devam etmiş olsa yaşanacak olan kayıplardan kesinlikle çok daha fazla oldu. Tabii ABD açısından şöyle bir durum var: her ne kadar çok daha fazla insan öldüyse de, ABD askerlerine hiç zarar gelmemiş oldu. Bu tabii ki hiç insancıl bir yaklaşım değil, ancak bombanın atılması kararını veren Truman yönetiminin düşünce tarzını bir ölçüde olsa açıklıyor: Amaç hem savaşı en kısa zamanda bitirmek hem de insan kaybını ABD askerlerinin değil Japon sivillerin üzerine yıkmaktı.

Atom bombası sayesinde savaşın daha kısa sürede sona erdirildiği ve böylece daha fazla can kaybının önüne geçilmiş olduğu tezi, 1945 yazına gelindiğinde Pasifik’teki savaşın sona ermesi için atom bombası ya da Japonya’nın ABD güçleri tarafından savaşarak ele geçirilmesinden başka bir yol olmadığı varsayımına dayanıyor, ki bu varsayım da sorunlu. Belki biraz daha uzun vakit alacak ancak insan kaybını azaltacak stratejiler de denenebilirdi. İlk akla gelen Japonya’nın topyekun ambargo altına alınarak teslim olmaya mecbur edilmesi oluyor. Bu yol tercih edilse belki savaş 1946’nın ortalarına kadar devam edecekti, ancak atom bombalarının yarattığı trajedi yaşanmayacak ve kayıp sayısı Japon siviller açısından ama özellikle de ABD askerleri açısından çok daha kısıtlı seviyede kalacaktı.

O halde ABD bombaları neden attı? ABD bombayı icat etmişti ve neye sahip olduğunu, başka bir deyişle neye muktedir olduğunu göstermek istiyordu denebilir. Bu bağlamda ileri sürülen ve bombayı atma kararını savaşın ortasından, yaklaşık 1943’ten itibaren belirginleşmeye başlayan ABD-SSCB rekabeti ile ilişkilendiren tezler var. Birinci teze göre savaşın mümkün olduğunca çabuk bitirilmesi gerekiyordu, aksi taktirde Batı’da Nazi belasından kurtulan SSCB, Japonya’ya savaş ilan edecek ve coğrafi yakınlığından faydalanarak Japonya’yı işgale başlayacaktı. Bu da savaş sonrasında ABD için sıkıntılı bir durum oluşturacak, hatta Kore yarımadasında yaşanan bölünmenin bir benzerinin Japonya’da da meydana gelmesine sebep olacaktı. İkinci teze göre, atom bombası savaş sonrası SSCB ile yaşanacak olan rekabette bu ülkeye daha en baştan bir gözdağı verilmesi, başka bir deyişle Soğuk Savaş’a bir adım önde başlamak için atıldı. Her iki tez de yeterince dayanağa sahip değil. SSCB, Japonya’ya 8 Ağustos 1945’te, yani Hiroşima’dan iki gün sonra, Nagazaki’den bir gün önce savaş ilan etti. Ancak bu karar çok daha önceden müttefiklerle birlikte alınmıştı ve savaş ilanı karşılığında SSCB, Kuril Adaları’nı aldı. SSCB, bombaya rağmen Japonya’yı işgal edebilir, ABD ile bir paylaşım mücadelesine girebilirdi. Ancak bunu, yeni bir sıcak savaşı kaldıracak gücü kalmamıştı. Bomba atılsa da atılmasa da, SSCB Japonya’yı işgal etmeyecekti. Diğer yandan bombayla SSCB’ye gözdağı verilmesi gibi bir tez de yeterli dayanağa sahip değil, çünkü SSCB, ABD’nin atom bombasına sahip olduğundan çoktan haberdardı ve kendisi de nükleer silah kapasitesine sahip olmak için çalışmalara başlamıştı.

Uzun lafın kısası, atom bombasını meşruiyet kazandırmak için öne sürülen tezler zayıf kalıyor. Neden tek bir tane değil de arka arkaya iki bomba atıldığı, Hiroşima’dan sonra Nagazaki’ye de atom bombasının neden atıldığı konusunda ise ortada bir meşruiyet kazandırma çabası bile yok. Hiroşima güç bela da olsa açıklanmaya çalışılırken, Nagazaki’yi hiçbir şekilde açıklamak mümkün değil. ABD, savaştaki amaçlarına atom bombası kullanmadan da ulaşabilirdi. Hele hele iki bombanın arka arkaya atılmasının tek bir izahatı bile yok.

Yetmiş yıl sonra bugün Hiroşima ve Nagazaki’den ne öğrendiğimize bakınca çok da bir mesafe alamadığımızı görüyoruz. Dünya tarihinde nükleer silahların tek kullanıldığı yer Hiroşima ve Nagazaki, sonrasında bu silahlar sivil ya da askeri hedeflere karşı hiç kullanılmadı. Ancak dünya üzerinde 2015 yılı itibariyle halen 15,850 parça nükleer silah var, ve bunların büyük çoğunluğu ABD ile Rusya’nın elinde. Bu silahların 4,300’ü kullanıma hazır durumda tutuluyor. Nükleer silahların kullanılmak için olmadığı, varlıklarıyla karşı taraf üzerinde caydırıcılık yarattığı düşüncesi ise çok basit bir soruya cevap veremiyor: karşılıklı olarak nükleer silahlara sahip olup diğer tarafı caydırmayı amaçlamaktansa dünya üzerinde hiç bir nükleer silah olmasa dünya daha barışçıl bir yer olmaz mı? Elbette olur, ancak karşılıklı güvensizlik nükleer silahların tamamen kaldırılmasını engelliyor. İşin kötü tarafı 1970’den beri yürürlükte olan Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması, bu güvensizliğin ortadan kaldırılmasını sağlamak bir yana devam etmesine yol açıyor. Anlaşmaya göre nükleer silahları olmayan ülkeler silahlanmayacak, nükleer silah sahibi ülkeler ise nükleer enerjinin barışçıl kullanımı konusunda diğer ülkelerle işbirliği yapacak, nükleer silahlarının azaltılması konusunda ise elinden geleni yapacak. Anlaşma beş ülkeyi (ABD, Fransa, İngiltere, Çin, Rusya) nükleer güç olarak tanıyor. Kuzey Kore anlaşmadan çekildi, Hindistan, Pakistan ve İsrail ise hiç imzalamadı. 27 Nisan-22 Mayıs 2015 tarihlerinde Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması Gözden Geçirme Konferansı yapıldı, taraflar son beş yıldaki gelişimi değerlendirdiler, ancak nükleer silahların tamamen elimine edilmesi konusunda bir karar taslağı üzerinde uzlaşmayı başaramadılar.

Hiroşima’da yapılan gerçekleştirilen anma törenlerinde Japonya Başbakanı Shinzo Abe ülkesinin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi nezdinde nükleer silahların tamamen yasaklanması için bir öneri sunacaklarını açıkladı. Ancak Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nın meşrulaştırdığı ikiyüzlülük, başka bir deyişle bir yandan ülkelere “nükleer silah yapamazsın” derken diğer yandan bazı güçlerin nükleer silah bulundurmalarına müsaade edilmesi sürdükçe bu tür önerilerin sonuç getirmesi zor gözüküyor. Hiroşima ve Nagazaki’nin ardından yetmiş yıl geçtikten sonra da insanoğlu gereken dersleri alabilmiş değil, umalım ki yüzüncü yıl geldiğinde durum farklı olsun.

PPP96846573

İkinci Dünya Savaşı’nın sonu. Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarından sonra Japonya teslim olmuş durumda. Ülke galip güçler tarafından işgal ediliyor ve General Douglas MacArthur komutasındaki Amerikan birlikleri ülkede geçici bir işgal yönetimi kuruyorlar. Bu yönetimin öncelikli görevi ise “savaş suçlularını” yani mağlup tarafın yönetici ve komutanlarını mahkeme karşısına çıkartmak.

EMPEROR (Coming Soon)posterBugün izlediğim, yönetmenliğini Peter Webber’in yaptığı, başrollerini ise Tommy Lee Jones ile Matthew Fox’un paylaşdığı “Emperor” (İmparator) filmi, bu döneme odaklanıyor. Washington, MacArthur’a önemli bir görev veriyor: Japon İmparatoru Hirohito’nun savaştaki sorumluluğunu tespit etmek ve buna göre cezalandırılıp cezalandırılmayacağına karar vermek. MacArthur, sağ kolu General Bonner Fellers’i bu konuda araştırma yapmakla görevlendiriyor. Film boyunca Fellers’in çalışmalarını izliyoruz. Japon komutanların ve siyasetçilerin ifadelerini alıyor, Hirohito ile MacArthur arasında bir görüşme yapılmasını sağlıyor ve tüm bunların sonucunda Hirohito’nun Japonya’nın savaşa girmesindeki rolünün hiçbir zaman anlaşılamayacağına, bununla birlikte savaşın sona erdirilmesinde önemli rol oynadığına karar veriliyor. İmparatoru cezalandırmanın Japonya’yı karışıklığa, hatta iç savaşa sürükleyeceğini düşünen MacArthur ve adamları, ABD’nin savaş sonrası dönemde Sovyetler’in komünist tehdidine karşı Pasifik’in Batı yakasında istikrarlı ve kendi çzigisinde bir Japonya’ya ihtiyaç duyması sebebiyle Hirohito’ya dokunmuyorlar. Başka bir deyişle İmparator kurtarılıyor.

Film, bu tarihi süreci net bir şekilde ortaya koyuyor. Konunun derinliklerine inilmese de o dönemde ne olup bittiğini, Hirohito’nun nasıl tahtını koruyup, 1989’daki ölümüne kadar Japonya’nın sembolik lideri olarak kaldığını anlıyoruz. Filmin tarihsel gerçeklikten uzaklaştığı alan ise kahramanların özel hayatı ile ilgili. General Fellers ile 1930’ların başında ABD’de tanıştığı, sonra peşinden Japonya’ya gittiği Japon bir kız arasındaki aşk hikayesi filmin içerisine serpiştirilmiş. Kimilerinin hoşuna gidebilir, sonuçta bu bir belgesel değil, kimi için ise gereksiz olabilir. Ama şu bir gerçek ki, tarihte böyle bir hikaye yok. Fellers, 1925’te Amerikalı bir hanımla evlenmiş, işgal sırasında Japonya’da bulunduğu ve Japon kızı aradığı dönemde aslında gerçek hayatta ABD’de bir eşi ve 15 yaşında bir kızı var. Filmin bu konuda tarihsel gerçeklikten ciddi bir şekilde sapmış olması nedeniyle, Fellers’in ailesi gerçek hikayeyi anlatan bir web sitesini yayına sokmuş.

Film savaş sonrası Hirohito’nun durumunu derinlemesine bir analiz yapmasa da ana hatları ile anlatıyor. Bununla birlikte tarihi anlatmak adına filmde iki önemli nokta dikkatimi çekti. Bir sahnede Fellers’in sorguya çektiği eski Başbakan Fumimaro Konoe şöyle diyor:

Her ikimiz de suçluyuz… Evet, Çin’i işgal ettik. Ama bizden önce İngiltere ve hatta Portekiz de aynısını yapmadı mı? Evet, Singapur’u ve Malaya’yı aldık. Ama bunları İngilizler’den aldık. Filipinler’i Filipinlilerden değil Amerikalılardan aldık, onlar da İspanyollardan almıştı. Güç kullanarak toprak almak uluslararası bir suçsa eğer, İngiliz, Fransız, Hollandalı ve Amerikalı liderleri kim bunun için yargıladı? Kimse. Peki, Japonya’yı farklı kılan nedir? Hiçbir şey. Görüyorsunuz ya general, biz sadece sizden gördüğümüzü uyguluyoruz.

Mesele tabii ki Japonya’yı haklı çıkarmak değil. Ama bu sözler bize şunu hatırlatıyor: Savaşların sonunda kazanan ve kaybedenler olur. Ama bu kazananın suçsuz ve haklı, kaybedenin suçlu ve haksız olduğu anlamına gelmez. Aralarındaki tek fark birinin gücünün diğerine üstün gelmiş olmasıdır.

Filmde ilgimi çeken diğer bir husus ise bombalanmış Tokyo’yu ön plana çıkartması oldu. Hiroşima ve Nagazaki’ye ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Ancak Tokyo’nun Amerikan bombardıman uçakları tarafından aylar boyunca nasıl bombalanarak tam anlamıyla dümdüz edildiğini, bu bombardıman sonucunda Tokyo’da Hiroşima ve Nagazaki’ye nazaran çok daha fazla sayıda insanın öldüğünü, sakat ve evsiz kaldığını pek bilmiyoruz. Filmdeki şehir görüntüleri bu gerçeğe dikkatimizi çekiyor. Bence bu açıdan en çarpıcı sahne ise DVD versiyonunda bulabileceğiniz, çıkartılmış sahneler içerisinde yer alan bir görüntü: Evlerin enkazı üzerinde oynayan çocuklar ve paramparça olmuş bir piyanonun tuşlarına basarak piyano çalıyormuş gibi yapan bir küçük kız çocuğu. En az Isao Takahata’nın savaşın acılarını anlatan “Hotaru No Haka” (Ateşböceklerinin Mezarı) isimli çizgi filmi kadar insanın yüreğini burkan bir sahne.

IMG_0608

“Emperor” filmini beğendim. Filmin fragmanını buradan izleyebilirsiniz.