"Afrika" ile etiketlenmiş yazıları görüntülüyorsunuz

Adama Samassékou

Bugün Afrika?nın yetiştirdiği gerçek bir aydın ile tanışma ve fikir alışverişinde bulunma şansına sahip oldum. Adama Samassékou, Afrika Diller Akademisi ve UNESCO bünyesindeki Uluslararası Felsefe ve İnsani Bilimler Konseyi?nin başkanı. Bir dönem ülkesi Mali?de Milli Eğitim Bakanı ve hükümet sözcüsü olarak da görev yapmış olan Samassékou, Boğaziçi Üniversitesi Asya Çalışmaları Merkezi olarak düzenlediğimiz bir konferansa katıldı ve çok değerli katkılarda bulundu. Konferansta Batı-merkezci dünya görüşünün bir eleştirisini yaptık ve Asya çalışmaları üzerine farklı perspektifleri tartıştık. Samassékou?nun konuya Afrika bakış açısından getirdiği yorumlar ise çok önemliydi. Bu çerçevede sunmuş olduğu bir örneği sizlerle paylaşmak istiyorum.

İnsanlığın ve uygarlığın Afrika?da doğmuş olduğuna dikkat çeken Samassékou, bugün ?son derece yorgun olan? kıtanın tarihinde yüzyıllar boyunca bazı değerlerin nesillerden nesillere aktarılması suretiyle bir uzlaşı geleneğinin insanlığa hediye edilmiş olduğunu belirtti ve ?Mandé Yemini?ne dikkat çekti. Bu yemin, Kurukan Fuga?da, yani 13.-17. yüzyıllar arasında tarih sahnesinde yer almış olan Mali İmparatorluğu?nun anayasası sayılabilecek bir metinde yer alıyor. Yeminden bir alıntı:

Atalarımız derdi ki,
?Bir birey olarak insan,
Kemik ve etten ibarettir,
İlik ve sinirden,
Ve tüylerle kaplı deriden de.
Yer ve içer,
Ancak ruhunun yaşayabilmesi için üç şey gerekir:
Görmek istediğini görebilmek,
Söylemek istediğini söyleyebilmek,
Ve yapmak istediğini yapabilmek.
Bunlardan birisi eksik olursa,
Ruh acı çeker,
Ve sonunda çürüyüp gider.?
Bu sözler üzerine Sanene ve Kontron?un çocukları
Şunları söylediler:
?Artk herkesin hayatı kendisine aittir,
Herkes hareketlerinde serbesttir,
Ülkesinin kanunlarını çiğnemediği müddetçe.
İşte bu Mandé Yemini?dir,
Tüm dünyanın kulakları duysun diye.?

13. yüzyılda Afrika?nın batısında kurulan bir imparatorluk, bu metinle insan haklarını tanımlamış, barış, hoşgörü, adalet ve eşitliği temel alan bir sosyal düzeni ortaya koymuş. Samassékou?nun bizlerle paylaştığı alıntı son derece çarpıcı, ancak metnin tamamına bakıldığında (internet üzerinden birçok kaynakta bulunabilir), 1789?da Fransa?da ilan edilen İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi?nden, 1948?de imzalanan İnsan Hakları Evrensel Bildirisi?nden yüzyıllar önce ilan edilmiş, insan haklarına saygıyı esas alan bir toplumsal mukavele olduğunu görüyoruz. Mandé Yemini, 1215?te İngiltere?de ilan edilen Magna Carta Libertatum ile aynı dönemde Afrika?da yükselmiş olan bir özgürlük haykırışı, ancak kaçımızın ne kadar haberi var? Magna Carta?yı Fransız Devrimi?ni, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi?ni çok iyi biliyoruz ve şüphesiz ki bunlar insanlık tarihinin önemli kilometre taşları. Ancak insan uygarlığı kolektif bir birikim; evrensel değerlerin farklı kültürlerin etkileşimi yoluyla ortaya çıktığı ve ilerleme sağladığı bir süreç. Tek bir kültürün ortaya koyduğu değerlerin evrensellik söylemine büründürülüp diğer kültürlere ?öğretildiği? ya da ?hediye edildiği? bir olgu değil. Biz farkında olsak da olmasak da insan uygarlığı tüm insanlığın el ele vermesiyle yükseliyor ve bu bağlamda evrensel insan hakları da Batı?nın ?icat ettiği? bir kavram değil, ?evrensel? olarak ve ?insan? tarafından yüzyılların mücadelesiyle ince ince işlenerek bugüne gelen ve bundan sonra da daha yoluna devam edecek olan bir ideal olarak karşımıza çıkıyor. Bugün bir ?insan? olarak ?haklarımızdan? bahsediyor, talepkar oluyorsak bize yol gösterenler sadece Magna Carta?yı yapan İngilizler, 1789?un Fransız devrimcileri ya da İnsan Hakları Evrensel Bildirisi?ni hazırlayan İkinci Dünya Savaşı galipleri değil. Onlar ile birlikte, en az onlar kadar, 13. yüzyılın Malilileri. Ve de daha hala haberdar olmadığımız, hala kıramadığımız Batı-merkezci bakış açımızın, dünya görüşümüzün filtresine takılan niceleri.

Çin?in küresel bir aktör olarak yükselişini değerlendirirken en çok dikkatimizi çeken unsurların başında bu ülkenin Afrika?da sürdürmekte olduğu ticaret ve yatırım atağı geliyor. Çin, şu anda Afrika?nın hemen hemen her ülkesiyle uzun vadeli ekonomik ilişkiler kurmuş durumda. Geçtiğimiz yıl tüm Afrika ülkeleri ile toplam ticareti 100 milyar doların üzerinde gerçekleşmiş olan Çin, halen Afrika ile en çok ticaret yapan ülke ünvanını taşıyor. Diğer yandan Afrika?ya yatırımlarını en hızlı şekilde artıran ülke de Çin. Çin, bu ülkelerden başta petrol olmak üzere hammadde temin ediyor, karşılığında çok uygun koşullarda altyapı yatırımı yapıyor. Bununla birlikte Çin hükümeti, Afrika?ya düşük faizli krediler ve hibelerden oluşan paketler de getiriyor. Karşılıklı fayda prensibi doğrultusunda ilişkiler sürdürülürken, Çin para yatırdığı ülkelere ABD ve diğer Batı ülkelerin yaptığı gibi koşullar getirmiyor. Örneğin, insan hakları ihlalleri yapılan ülkelere ticari ambargo koymak gibi bir uygulaması yok Çin?in. Bu durum Batılı çevrelerde eleştirilse de, Afrikalı ülkeler durumdan memnun. Batılı ülkeleri ikiyüzlülükle, kara kıtayı ihmal etmekle ve kendi içişlerine karışmakla suçluyor, Çin?i ise gerçekten iş yapılabilecek bir partner olarak görüyorlar.

Çin, Afrika?dan bir yandan hammade temin eder ve ucuz işgücünden fayda sağlarken, bir yandan jeopolitik etkisini de artırıyor. Afrika ülkeleri Tayvan konusunda birer birer Beijing?in çizgisini kabul etmiş durumdalar. Diğer yandan bu etkinin kalıcı olabilmesi için Çin, Afrika ülkelerindeki kültürel açılımlarını da artırıyor. Afrika başkentlerinde ardı ardında Konfüçyus Enstitüleri açılıyor, Afrikalılar harıl harıl Çince öğreniyorlar.

Geçtiğimiz günlerde gelen bir haber, Çin?in bu konularda ne kadar başarılı olduğunu, ilişkilerini yürütürken nasıl uzun vadeye odaklı stratejik davrandığını bir kere daha gösterdi. Haber şöyle: Çin hükümeti, Kenya ile ortak bir proje çerçevesinde Kenya kıyılarında arkeolojik çalışmalar başlattı. Bu projeye ilk aşamada Çin tarafından yaklaşık 3 milyon dolarlık bir kaynak ayırıldı. Temmuz?dan bu yana Kenya?da çalışmalarını sürdüren Çinli arkeologlar Ming hanedanından kalma madeni paralar ve Çin porselenleri buldular. Ancak asıl aradıkları tüm bu madeni para ve porselenleri yüzyıllar önce Kenya?ya getirmiş olduğu düşünülen meşhur Çinli amirali Zheng He?nin filosunun kalıntıları. Bu yüzden çok yakında Çin?den bir sualtı arkeoloji ekibi de Kenya?ya gidecek.

Zheng He bir seyahatinden dönüşte

Burada bir parantez açıp Zheng He?dan bahsetmekte fayda var. 1371-1435 yılları arasında yaşamış olan Müslüman kökenli Çinli amiral Zheng He, Ming imparatorunun emriyle 1405-1433 yılları arasında Hint Okyanusu?na 7 sefer gerçekleştirmiş. Bu seyahatler sırasında Hindistan, Arap yarımadası ve Afrika?ya kadar ulaşan Zheng, buralarda Ming hanedanının etkisini ve ticaret ilişkilerini geliştirmeye çalışmış. Bu arada, Zheng He?nın Ümit Burnu?nu geçtiği, İtalya?ya gittiği, hatta 1421 yılında Amerika?nın doğu kıyılarına ulaşmış olduğu şeklinde iddialar da var, ancak bu iddalar henüz bilimsel oalrak kanıtlanmış değil. 1418 yılında bugünkü Kenya topraklarına (Malindi) ayak basan Zheng He, burada kötü hava koşulları nedeniyle bazı gemilerini kaybetmiş. Çinlilerin bugün aradıkları da bu gemilerin kalıntıları.

Çin, bu çalışmaları Zheng He?nın hatırası için ya da arkeoloji bilimine katkıda bulunmak için yapmıyor. Çinliler Kenya?da aradıklarını bulurlarsa, bu kıtayla olan ilişkilerini 600 yıl öncesine dayandırabilecekler ve bugün Afrika ile kurmuş oldukları ilişkileri son derece kuvvetlendirecek kültürel bir temel oluşturmuş olacaklar. Diğer yandan kendilerini ?Afrika?da tamamen ekonomik çıkarlar doğrultusunda hareket etmek ve bunun için eli kanlı diktatörlere bile yardım sağlamaktan çekinmemek? ile suçlayan Batılılara şu mesajı verebilecekler: ?Biz sizden önce de buradaydık ve hiçbir zaman sizin bu kıtaya yaptığınızı yapmadık. Şimdi de Afrikalılara yardım eden siz değilsiniz, biziz.? Bugün örneğin Çin?i Sudan?a destek vermek, buradaki iç savaşı körüklemekle suçluyoruz; ancak şunu da görmeliyiz ki, Çin hiçbir zaman Afrika?da Avrupalıların yaptığı insanlık dışı eylemlerin benzerine girişmedi. Kral Leopold?un hayaleti Afrika?nın üzerinde yüzyıllar boyunca kara ve zehirli bir bulut gibi kalmışken, hiçbir Batılı ülkenin Çin?i bugünkü girişimleri konusunda eleştirmeye hakkı olduğunu düşünmüyorum.

Kısacası, Çin küresel bir güç olarak yerini sağlamlaştırma konusunda çok sağlam ve planlı adımlar atıyor. Zheng He, altı asır önceki misyonuna bugün de devam ediyor! Bitirirken ek bir bilgi olarak şunu da söyleyelim. Şu anda Kenya?da kökenlerin Zheng He zamanında Afrika?da kalan Çinli denizcilere dayandığını iddia eden aileler var. Çin, bu konuyu araştırmak ve DNA testleri yapmak üzere Kenya?ya bir ekip gönderdi. Bakarsınız, Kenyalıların aslında Çinli oldukları ortaya çıkar!

Çinli amiral Zheng He'nin seyahatleri

(Bu yazı ilk olarak Bahçeşehir Üniversitesi Asya Pasifik Araştırmaları Merkezi tarafından çıkartılan “Asya’da Gündem” bülteninde yayınlanmıştır.)

Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Hu Jintao, 30 Ocak-10 Şubat 2007 tarihleri arasında 8 Afrika ülkesini (Kamerun, Liberya, Sudan, Zambiya, Namibya, Güney Afrika, Mozambik, Seyşeller) kapsayan resmi bir ziyaret gerçekleştirdi. 2006 yılı içerisinde Hu, Başbakan Wen Jiabao ve Dışişleri Bakanı Li Zhaoxing toplam 15 Afrika ülkesini ziyaret etmiş ve Kasım ayında Çin’in başkenti Beijing’de, 48 Afrika ülkesinden devlet ve hükümet başkanları seviyesinde katılımla Çin-Afrika İşbirliği Forumu (Zhongfei hezuo luntan) gerçekleştirilmişti. Bu açılıma paralel olararak son dönemlerde Çin’in Afrika’daki ekonomik rolü de arttı. Afrika ülkeleri için Çin ile yapılan ticaret ve bu ülkeden gelen doğrudan yabancı yatırımlar ekonomik kalkınmanın itici gücü olurken, Çin de ihtiyaç duyduğu hammaddelerin önemli bir miktarını Afrika ülkelerinden ithalat yoluyla temin ediyor. Bu hammaddelerin başında da petrol var.

İdeolojiden pragmatizme

Çin’in Afrika’ya olan ilgisi aslında 15. yüzyıla dayanıyor. Ming Hanedanı döneminde büyük filosuyla tüm dünyayı dolaşan Çinli Amiral Zheng He, Doğu Afrika’ya da gitmiş ve buradan topladığı aslan, panter, devekuşu ve zebra gibi egzotik hayvanları Çin’e götürmüştü. 1949 yılında kurulan Çin Halk Cumhuriyeti’nin tarihine bakıldığında ise Afrika’ya olan yaklaşımın ilk yıllardaki ideolojik temelden zaman içerisinde bugünkü ekonomik pragmatizm temeline kaydığı görülüyor.

Mao Zedong döneminde Çin’in Afrika ülkeleriyle yakınlaşması ‘kendisi gibi Batı sömürgeciliğinin sıkıntısını yaşamış olan ülkelerle dayanışma’ çerçevesindeydi. 1952 yılında Çin ile Hindistan arasında imzalanan anlaşma, üç yıl sonra yapılan ve Afrika ülkelerinin de içinde yer aldığı yaklaşık 30 kalkınmakta olan ülkeyi bir araya getiren Bandung Konferansı’nın temelini oluşturmuştu. Dünya Savaşı sonrası dönemde Soğuk Savaş’ın ilk yılları yaşanırken bu ülkelerin amaçları tam bağımsızlık, kendi kaderini tayin hakkı ve kalkınmakta olan ülkelerin ‘yani ‘Üçüncü Dünya’nın- her alanda güçbirliği oluşturmasıydı. Bu ülkelerin de facto lideri de doğal olarak Çin Halk Cumhuriyeti’ydi.

Bu doğrultuda 1960 ve 1970’li yıllarda Çin, Afrika’daki bağımsızlığını yeni kazanmış ülkelere ve bağımsızlık mücadelelerine doktor, mühendis ve öğretmenlerin yanısıra silah da göndererek destek sağladı. Bu yıllarda hala ideoloji ön plandaydı ve Çin bir yanda sosyalist ülkelerle dayanışma içerisine girerken diğer yandan ‘uluslararası ilişkilerin kurumlarını ve normlarını hiçe sayan’ bir yaklaşım sergiliyordu. Çin, Birleşmiş Milletler’e 1971 yılında üye olduysa da dış siyasetindeki gerçek değişim ancak Deng Xiaoping dönemindeki reformlarla başladı.

Deng ile birlikte Çin’in dış ilişkilerinde ideolojiden pragmatizme geçiş dönemi başladı. Deng’e göre kedinin beyaz ya da siyah olması önemli değildi, önemli olan fare yakalamasıydı. Ekonomik reformlar ve dışa açılma, hızlı büyümeyi getirdi. Diğer yandan da Soğuk Savaş sona erdi ve dünya tek kutuplu bir çerçeve içerisinde küreselleşme çağına girdi. Tüm bu değişen şartlar, Çin’in dış ilişkilerini şekillendiren unsurlar oldu. Hızla büyüyen ekonomisi için yeni enerji ve hammadde kaynakları arayışına giren Çin, aynı zamanda ihraç ürünleri için de yeni pazarlara ihtiyaç duydu. Bu doğrultuda gerek yardımlarla, gerekse yatırımlarla kalkınmakta olan ülkeler üzerinde ‘yumuşak güç’ kullanarak nüfuzunu artırmaya başladı.

Çin’in Afrika açılımı da bu çerçevede ele alınabilir. Mayıs 1996’da dönemin Çin Devlet Başkanı Jiang Zemin’in Afrika ülkelerine yaptığı ziyaret, Çin için dış ilişkilerde ideolojiden pragmatizme yönelişin Afrika yansıması oldu. İlk kez bu ziyaret sırasında ‘karşılıklı fayda’ prensibi dile getirildi.

Karşılıklı faydalar

Afrika ülkeleri ile bu çerçevede ilişkilerini geliştiren Çin, bu ülkelerden başta petrol olmak üzere hammadde ve doğal kaynak alıyor, ihracatçılarına pazar buluyor ve karşılığında da yıllardır Batılı ülkeler tarafından unutulmuş olan Afrika’ya bu ülkelerin sağlayacağından çok daha uygun şartlarla yardım ve altyapı desteği sağlıyor. Ayrıca Çin’in bu katkısı, Batılı ülkelerden farklı olarak insan hakları, demokrasi vs gibi şartlar öne sürülmeden, bu ülkelerin ekonomik ve siyasi meselelerine karışılmadan, iç işlerine müdahele edilmeden, asker gönderilmeden sağlanıyor ve bu durum doğal olarak Afrikalı liderlerin oldukça işine geliyor. Bu sayede Çin, 53 Afrika ülkenin desteğini arkasına alarak Birleşmiş Milletler’deki konumunu da sağlamlaştırıyor. Çin’in Afrikalı ülkeler nezdinde Batılı ülkelerden diğer bir farkı da bu kıtada hiçbir zaman sömürgeciliğe kalkışmamış ve dolayısıyla yerel halklara travmatik deneyimler yaşatmamış olması.

Afrika’da Çin, bu şekilde bir boşluğu doldurarak Batı’nın etkisini azaltmak, küresel düzende konumunu güçlendirmek ve ‘süper güç’ rolüne meşruiyet kazandırmak amacını taşıyor.

Ekonomik ilişkilere bakıldığında Çin’in Afrika ülkeleri ile olan ticaretinin son dönemlerde büyük ölçüde ivme kazandığı görülüyor. 1995 yılında toplam 3 milyar dolar olan ticaret hacmi, 2006 yılında 55.5 milyar dolar olarak gerçekleşti. Afrika’daki Çin yatırımları ise Batılı ülkelerin yatırımlarına göre henüz düşük seviyelerde. 2005 yılında Afrika’ya yapılan toplam yabancı yatırım 29 milyar dolarken, Çin’in payı sadece 1.2 milyar dolar olarak gerçekleşti. Ancak Çin’in yatırımları, özellikle telekomünikasyon, inşaat, gıda ve tekstil alanlarında diğer ülkelere göre çok daha hızlı artıyor.

Çin’in artan petrol ihtiyacı

Bazı ekonomistler tarafından 2005 yılında Çin’in Afrika’nın toplam ekonomik büyümesine yüzde 5’lik bir katkısının olduğu ileri sürülüyor. Afrikalı ülkeler ekonomik kalkınmaları için Çin’e giderek daha fazla bağımlılık duyuyorlar, ancak benzer şekilde Çin’in de Afrika’ya artan bir bağımlılığı söz konusu. Çin’in hızla büyüyen ekonomisi, bu büyümenin sürdürülebilirliği için yüksek miktarlarda hammadde ve enerji kaynağı ithal edilmesine ihtiyaç duyuyor. En büyük ihtiyaç ise tüm dünyada talebin hızla artarken arzın azaldığı petrol alanında. 1993 yılına kadar net bir petrol ihracatçısı durumunda olan Çin, daha sonra hızlı ekonomik büyüme sonucu ithalatçı ülke konumuna girdi. Çin Ticaret Bakanlığı verilerine göre 2006 yılının ilk yarısında Çin’de tüketilen petrolün yüzde 47’si ithalat yoluyla karşılandı. Diğer yandan, ABD Enerji Enformasyon Ajansı verilerine göre son dört yıl içerisinde küresel petrol talebindeki artışın yüzde 40’ı, dünyanın en büyük ikinci tüketicisi olan Çin’den kaynaklandı. Çin’in petrol ihtiyacı giderek artacak. ABD Enerji Enformasyon Ajansı’nın diğer bir raporuna göre 2025 yılına kadar olan dönemde Çin’in petrol üretimi bugünkü günde 3 milyon varil seviyesinde kalırken, tüketimi ise yüzde 214 oranında artarak günde 5.2 milyon varilden 14.2 milyon varile yükselecek.

Petrol üreticisi bölgelerden Ortadoğu’da yaşanan istikrarsızlık ve Avrasya bölgesindeki rekabetin had safhada olması, Çin’in petrol ithalatı için arayışlarını Afrika ve Latin Amerika’ya yöneltti. Çin, halihazırda toplam petrol ihtiyacının yüzde 28’ini Afrika ülkelerinden ithal ediyor. Çin, bu ülkelerin petrol altyapılarına da büyük yatırımlar yapıyor. Çin’in petrolle ilgili olarak Afrika’daki girişimlerinin başlıcaları şu şekilde özetlenebilir:

– Çin’in petrol ithalatının yüzde 7’sini Sudan karşılıyor ve Sudan, toplam üretiminin yüzde 80’ini Çin’e ihraç ediyor. Çin Ulusal Petrol Şirketi (CNPC / Zhongguo Shiyou), 1999 yılından bu yana ülkedeki rafineri ve boru hatları için 3 milyar dolarlık yatırım yaptı ve halen Sudan’daki petrol yataklarını elinde bulunduran Büyük Nil Petrol İşletmeleri Şirketi’nin yüzde 41 hissesine sahip.
– Dünya Bankası verilerine göre Çin, 2005 yılında Afrika’dan yapmış olduğu petrol ithalatının yarısını Angola’dan gerçekleştirdi. Mart 2004’te imzalanmış olan bir anlaşmaya göre Çin, Angola’dan günde 10,000 varil petrol alıyor. Aynı anlaşma ile Çin, Angola’ya petrol altyapısının geliştirilmesinde kullanılmak üzere 2 milyar dolarlık bir kredi sağladı. Bu kaynağın yüzde 70’i Çinli firmalara, kalan yüzde 30’u ise yerel alt yüklenicilere kullandırılıyor.
– Ocak 2006’da Çin Ulusal Offshore Petrol Şirketi (CNOOC / Zhongguo haiyang shiyou zong gongsi) Nijerya’nın petrol ve doğalgaz yataklarına 2.27 milyar dolarlık bir yatırım yaptı ve 2.25 milyarlık bir ek yatırım taahhüt etti. Temmuz 2005’te ise CNPC’nin bir kolu olan PetroChina, Nijerya Ulusal Petrol Şirketi ile günlük 30,000 varil petrol alımına yönelik 800 milyon dolarlık bir anlaşma yapmıştı.
– Çin Ulusal Petrokimya Şirketi (SINOPEC / Zhongguo Shihua) Gabon’un petrol yataklarına büyük miktarlarda yatırım yaptı ve 2002 yılından beri Çin bu ülkeden petrol alıyor.
– Bunların yanısıra Çin’in Afrika’da diğer petrol üreticisi ülkeler olan Ekvator Ginesi ve Kongo Cumhuriyeti’nde de girişimleri var.

Çin’in hammadde arayışları petrol ile sınırlı değil. Örneğin Çin’in yakın ilgi göstermekte olduğu ülkeler olan Güney Afrika ve Zimbabve’de petrol yok, ancak Çin bu ülkelerden demir cevheri ve platin alıyor. Diğer yandan Çin, Zambiya ve Kongo Demokratik Cumhuriyeti’ndeki bakır sektörüne yüksek miktarda yatırım yapıyor.

Bir yandan Afrika ülkelerinden hammadde ve enerji kaynakları temin eden Çin, diğer yandan bu ülkelere mali yardımda bulunarak (hibeler yoluyla ve uygun şartlarda -çoğu zaman sıfır faizle- kredi sağlayarak) ve teknik destek vererek konumunu kuvvetlendiriyor. Çin firmaları -Batılı firmaların tersine- kısa vadeli karlar yerine uzun vadeli hedeflere yöneliyorlar ve Çin yönetiminin stratejisine uygun hareket ediyorlar. Batılı ülkelerin firmalarını Afrika’dan uzak tutan düşük kar marjları, siyasi ve çeveresel sorunlar Çin firmalarını bu kadar etkilemiyor. Sonuç olarak da Afrika’daki karayolu, boru hattı, hastane, stadyum, demiryolu, liman ve havaalanı gibi birçok altyapı projesini Çinli firmalar alıyor.

Halihazırda Afrika’da 31 ülkenin Çin ile karşılıklı ticaret anlaşması yürürlükte bulunuyor. Çinli firmalar ihraç malları için Afrika’da geniş pazarlar bulurken, Çin dört bir koldan bu kıtadaki ekonomik etkisini artırıyor. Örneğin, şu anda Afrika’nın en büyük barajını Etiyopya’da Çin firmaları inşa ediyor. Tüm Afrika çapında değişik firmalar bünyesinde yaklaşık 80,000 Çinli işçi çalışıyor. Bu yıl içerisinde Nijerya adına uzaya bir haberleşme uydusu gönderecek olan Çin, Uganda’ya da yeni bir sıtma ilacı temin ediyor. Diğer yandan Çin, Afrika ülkelerinin borçlarına Batılı ülkelerin göstermediği derecede bir hoşgörü ile yaklaşıyor. 2000’den beri Çin yönetimi, kademeli olarak Afrika ülkelerinin borçlarını siliyor.

Bu açılımın bir boyutu da kültürel alanda görünüyor. ‘Süper güç’ olmanın kültürel etki boyutunun bilincinde olan Çin, sadece şirketlerinin değil kültürünün de Afrika’da etkisini artırmasını istiyor. Bu doğrultuda öncelikle dil eğitimine ağırlık veriliyor. Şu anda 11 Afrika ülkesinde Çince eğitim veren 6 Konfüçyus Enstitüsü (Kongzi xueyuan) ve 20 diğer dil okulu mevcut. Çince’yi İngilizce’nin popülerlik seviyesine getirmeyi hedefleyen Çin hükümeti, bu okullara maddi ve teknik destek sağlıyor. Diğer yandan Çin Devlet Radyosu, Kenya’da her gün 19 saat yayın yapıyor.

Madalyonun öbür yüzü

Bu karşılıklı çıkar ilişkisi gerek Çin’i, gerekse Afrika ülkelerini en azından şimdilik tatmin edecek seviyede. Her iki taraf da memnun, ancak madalyonun öbür tarafında hem Çin, hem de Afrika ülkelerini yönetenler için iyi olan birşeyin dünyanın ve insanlığın bütünü açısından çok da iyi olmayacağı durumlar var. Bunların başında da Sudan’da devam eden ve binlerce insanın hayatına mal olmuş olan Darfur sorunu geliyor. Çin, ‘ülkelerin iç işlerine karışmama’ adı altında BM Güvenlik Konseyi’nde diğer ülkelerin ağır eleştirilerine rağmen uzun süre Sudan hükümetine uygulanması gereken yaptırımları ve bölgeye Barış Gücü gönderilmesini engelledi. Ancak diğer yandan resmen olmasa da çatışmanın taraflarından birini desteklediği bilinen Sudan hükümetine silah satışını da sürdürdü. Başka bir deyişle Çin, Sudan’dan petrol; Sudan hükümeti Çin’den hem silah hem altyapı desteği alırken tüm dünya bir insanlık dramına seyirci kalmanın dışında birşey yapamadı.

Şu anda Çin, Afrika’daki Etiyopya, Eritre ve Zimbabve gibi çatışma potansiyeli taşıyan birçok ülke ile silah ticareti yapıyor ve bu konuda ABD ve Avrupa Birliği’nin ilgili ülkelere getirmiş olduğu silah ambargosu Çin’i engellemiyor. Byman ve Cliff’e göre Çin hükümeti, silah satışlarını sıkı bir kontrol altında tutuyor ve bunu bir dış siyaset aracı olarak kullanıyor. Deng’in sözünde olduğu gibi farenin siyah ya da beyaz olması pek farketmiyor. 2004 yılında dönemin Çin Dışişleri Bakan Yardımcısı Zhou Wengzhong’un bir röportajda söylediği sözler Çin’in yaklaşımını özetler nitelikte: “İş, iştir. Siyasetle işi birbirinden ayrı tutmaya çalışıyoruz. Ayrıca Sudan’daki durum o ülkenin bir iç meselesidir ve biz buna karışamayız.”

Başta ABD olmak üzere Batılı ülkeler Çin’in Afrika ülkelerine açılımını eleştirirken silah satışlarının yanısıra insan hakları konusunu gündeme getiriyorlar ve Çin’in insan haklarını ihlal eden rejimlere destek verdiğini, Afrika’da demokrasinin gelişmediği ülkelerdeki yöneticilerin de bu nedenle başka kimseden alamayacakları yardımı Çin’den alabildiklerini öne sürüyorlar. Bu konuda Çin’in görüşü insan haklarının göreceli bir kavram olduğu ve bir ülkenin başka bir ülke hakkında demokrasi ve insan haklarından bahsetmesinin o ülkenin egemenlik haklarına aykırı olduğu şeklinde. Stanford Üniversitesi’nden Prof. David Kang ise çuvaldızı kendine batırmanın gereğine dikkat çekiyor: “ABD, kime karşı ahlaklı davranacağı konusunda seçicidir. Pakistan, Mısır ve Suudi Arabistan gibi ciddi insan hakları ihlalleri yapan ülkelere destek veriyor, çünkü bu ülkelerde stratejik çıkarları var. Çin, kötü yönetimlerle işbirliği yapan ve onlara silah satan tek ülke değil.”

Kang’la hemfikir şekilde Afrika’nın silahlanmasında ABD ile Çin’in benzer roller oynadığına dikkat çeken Hampshire College’den Klare ve Volman ise beş benzerlik tespit ediyorlar: “1) Her iki ülkenin de Afrika’daki askeri programları dünyanın diğer köşelerindeki programlarına nazaran düşük seviye de ama ikisi de hızla artıyor; 2) Her iki ülkenin askeri programı Afrika’da yaşanan, başta petrol gelirlerinin paylaşımından kaynaklananlar olmak üzere iç çatışmaları daha da büyütüyor; 3) İstikrarsız rejimlere destek vererek bu iki ülke anti-Amerikan ve radikal İslamcı hareketleri teşvik ediyor; 4) ABD ve Çin’in mevcut askeri programı ileride bu ülkelerin dost rejimleri ve petrol kuyularını korumak için fiilen asker göndermesini gerektirebilir; 5) Afrika’da ABD-Çin çekişmesinin tırmanması, genel olarak iki ülke arasındaki ilişkileri iyice gerip doğrudan veya dolaylı çatışmaya yol açabilir.”

Diğer bir eleştiri ise Çin’in uygulamalarının Afrika’daki çalışma koşullarını iyileştirici özellikleri taşımadığı ve bu nedenle halkların geneline daha yüksek yaşam standartları olarak dönmediği şeklinde. Hatta bu görüşteki kesimler, “Afrika ülkelerinin bu konuda müdahale etmemeleri durumunda eskiden olduğu gibi yine bir yabancı gücün elinde sömürülmekten kurtulamayacaklarını” iddia ediyorlar. Şubat 2006’da dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw, “Çin’in Afrika’da yapmakta olduğunun İngiltere’nin 150 yıl önce yapmış olduğundan farklı olmadığını” söylemişti. Çin Devlet Başkanı Hu Jintao’nun son Afrika seyahatinde ise Afrikalıların bu konudaki endişeleri de iyice su yüzüne çıktı. Örneğin Zambiya’da maden işçileri Çin firmaları tarafından işletilen firmalarda çalışan işçilerle dayanışmaya giderek gösteri gerçekleştirdiler. Mozambik’te çevereye verilen zarar ve ormanların yok edilmesi protesto edildi, Güney Afrika’da ise tekstilciler ayaklandılar.

Afrika, şu anda dünyanın kalkınmaya en fazla muhtaç durumda olan bölgesi. Ekim 2001’de imzalanan Afrika’nın Kalkınması için Yeni İşbirliği (NEPAD) programı ile Afrika Birliği Kurulmuş ve öncelikli hedefler sürdürülebilir kalkınma, siyasi istikrar, iyi yönetim ve insan hakları olarak belirlenmişti. NEPAD, bu alanlarda Afrika dışından ülkelerle de işbirliği yapılmasını öngörüyor. Zaten bu işbirliği olmadan Afrika’nın bu hedeflere ulaşması da mümkün görünmüyor. Çin’in yaptığı kendi koşulları ve kendi şartlarıyla, bu ülkelerle bir ‘kazan-kazan’ ilişkisi oluşturmak ve kıtadaki nüfuzunu artırmak.

Afrika’nın geleceği için Çin’in sağlayacağı en büyük fayda, yaratmış olduğu rekabet olacak. Batılı ülkelerin de Çin’in bu açılımından rahatsız olarak ‘yarışta geri kalmamak için- Afrika’ya daha uygun, daha bonkör ve daha gerçekçi programlarla gelmesi, Afrikalılara fayda sağlayacaktır. ABD’nin önde gelen düşünce kuruluşlarından Heritage Foundation’ın, bu doğrultuda ABD yönetimine yaptığı tavsiyelerden birisi de yeni uluslararası partnerler bulmak. Söz konusu raporda, “Washington Avrupa’daki geleneksel partnerlerinin yanısıra Asya ve Latin Amerika’ya dönerek (Afrika için) önemli konuların geliştirilmesinde işbirliği yapmalıdır” deniyor. Bu partnerlerden birisi Türkiye olabilir mi?

Türkiye’nin Afrika açılımı henüz çok zayıf bir seviyede. “Afrika Yılı” ilan edilen 2005’te Dış Ticaret Müsteşarlığı Afrika ile ilgili programlar düzenlemiş ve aynı yıl Afrika’nın çeşitli ülkelerine Başbakan Recep tayyip Erdoğan’ın başkanlığında ziyaretler gerçekleştirilmişti. Son olarak Etiyopya Başbakanı Meles Zenawi, 8-9 Şubat 2007 tarihlerinde ülkemizi ziyaret etti. Türkiye’nin Afrika’ya sadece birkaç ziyaretle sınırlı olarak değil kalıcı ve etkin bir şekilde açılabilmesi için Batılı ülkelerle işbirliği yapması mümkün. Ancak bu konuda Çin örneğinden de alınacak dersler var. Afrika ile olan ilişkilerin geliştirilmesinde sadece dış ticarete odaklanmak yerine karşılıklı fayda çerçevesinde ve daha fazla çeşitlilik arz eden projeler geliştirilmeli; kalkınma, eğitim ve kültür alanlarındaki işbirliğine özel önem verilmelidir. Bu açıdan iki yıl önce Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı’nın (TİKA) Etiyopya’nın başkenti, Addis Ababa’da bir ofis açması, olumlu bir ilk adım olarak değerlendirilebilir.

(Bu yazı ilk olarak 15 Temmuz 2004 tarihinde Ntvmsnbc.com haber portalında yayınlanmıştır.)

Büyük fikirler üretmiş olan büyük insanlar ölseler bile fikirleriyle yaşamaya devam ederler. İktisatçılar için de geçerlidir bu. Adam Smith, John Maynard Keynes, David Ricardo, Karl Marx ve diğerleri, farkında olsak da olmasak da iktisadi hayatı etkilemeye devam ediyorlar. Dünya hızla değişiyor ve iktisat bilimi de gittikçe daha fazla karmaşık hale geliyor. Ancak bu büyük iktisatçıların fikirleri hala önemlerini koruyorlar.

Çok fazla adını duymadığımız bir isim var: Thomas Malthus. 1766-1834 yılları arasında yaşamış olan bu iktisat düşünürü, döneminde bir kıyamet habercisi olarak kabul edilmişti.

Malthus’un teorisine göre dünya nüfusu geometrik olarak, yani 1,2,4,8,16,32, 64… şeklinde katlanarak artarken, gıda üretimi ise aritmetik olarak, 1,2,3,4,5,6… şeklinde büyümekteydi. Malthus, dünya nüfusunun 25 yılda bir ikiye katlandığını hesaplamıştı. Bu durumda başlangıçta her kişiye bir sepet yiyecek düşüyorsa, 200 yıl sonra 256 kişi 9 sepet yiyeceği paylaşmak zorunda kalacaktı!

Malthus’un teorisinin günümüzde bir geçerliliği kalmadı, çünkü kendisi bu teorisini çağının şartlarına göre ortaya koymuştu. Bilimdeki, teknolojideki gelişmeleri, nüfus kontrolünü öngörememişti. Ancak Malthus’un anlatmak istediği çok önemli bir husus var ki, şu anda da geçerliliğini koruyor.

Mesleğimiz ne olursa olsun hepimiz gelecekle ilgili kafa yoruyor, tahminler yapıyor, önümüzü daha net görmeye çalışıyoruz. Sadece ülkemizin değil, dünyanın geleceğini düşünüyoruz. Ancak kendimize sormamız gereken bir soru var. Geleceği düşünürken, günlük olayların oluşturduğu çerçevenin dışına ne kadar çıkabiliyoruz? Gelecek, ne kadar GSYİH büyüme oranlarında, TÜFE’lerde TEFE’lerde, ya da petrol fiyatlarında?

40-50 SENE SONRA NEREDE OLACAĞIZ?

Thomas Malthus, bize şöyle sesleniyor: “Benim teorim belki de tutmadı. Olabilir. Ancak benim sizlere anlatmak istediğim başka bir şey vardı. Açlık, insanlığın hala en büyük sorunu. Sizler, 21. yüzyılın insanları, her türlü lükse sahipsiniz, ama hala dünyanın dört bir köşesinde insanlar açlıktan ölüyor. Biz, o zamanlar en ufak bir soğuk algınlığından ölüyorduk. Şimdi tıp gelişti. Ama hala yeterli değil. Hatırlıyorum geçen sene SARS yüzünden bir sürü tantana yapmıştınız. Magazini de pek seviyorsunuz hani. AIDS’in ne boyutlara geldiğinin farkında mısınız? Ben aranızdan ayrılalı 170 yıl oldu. Siz, bir 170 sonra nerede görüyorsunuz kendinizi? Hadi onu bırakın, 40-50 sene sonra nerede olacaksınız? Salgın hastalıkları önleyemiyorsunuz. Açlığa, yoksulluğa çare bulamadınız ama hakkınızı vermeliyim, muhteşem silahlar üretiyorsunuz. Enerji kaynaklarınız tükeniyor. Ne kadar alternatif üretebildiniz petrole, doğalgaza? Suyunuz bile bitiyor, canım Aral Gölü kurudu gitti, haritalarda bile gözükmüyor artık. Bir dakika! Yoksa benden sonra tufan mı diyorsunuz? O durumda size söyleyecek fazla bir şeyim yok. Neyse, bu arada enflasyon oranını yüzde kaça düşürmüştünüz?”

Büyük üstad Malthus’un yanında bana ağzımı açıp söz söylemek düşmez. Onun yerine sizlere bazı rakamlar vereyim. Açlık ve AIDS, şu anda başta Afrika olmak üzere dünyanın birçok kalkınmakta olan ülkesinde bir ölüm girdabı oluşturmuş durumda.

Şu anda dünya üzerinde 1.2 milyar insan günde 1 doların altında bir gelirle yaşamaya çalışıyor. Çıtayı 2 dolara çektiğimizde bu rakam 2.8 milyara çıkıyor. 1 milyar insan okuma yazma bilmiyor, 1 milyar insanın temiz suya ulaşımı yok, 840 milyon insan açlık çekiyor. Her 3.6 saniyede bir insan açlıktan ölüyor. Dünya nüfusunun gelir düzeyi en yüksek yüzde 20’lik kesimi dünya GSYİH’sinin yüzde 86’sına sahip. En aşağıdaki yüzde 20 ise sadece yüzde 1’lik pay alıyor. İlk gruptakiler, bu ikinci gruptakilere göre 11 kat daha fazla et ve 7 kat daha fazla balık yiyebiliyorlar.

2003 yılında dünyada açlığın önlenmesi için harcanan paranın toplamı 80 milyar dolar. Aynı dönem içerisinde ülkelerin savunma harcamalarının toplamı ise 850 milyar dolar.

Her yıl 10 milyon çocuk, aslında kolaylıkla önlenebilecek hastalıklar nedeniyle yaşama veda ediyor. Açlıktan ölen insanların dörtte üçü 5 yaşın altında çocuklar. Gelişmiş bir ülkede doğmuşsanız 5 yaşına kadar yaşama şansınız yüzde 99.3. Az gelişmiş bir ülkedeyseniz bu ihtimal yüzde 68.4’e düşüyor. Türkiye’de bebeklerin yüzde 4.3’ü 5 yaşına gelemeden ölüyor. Çin, Belize, Surinam, Tonga gibi ülkelerde bile bu oran daha düşük.

AIDS GİDEREK YAYGINLAŞIYOR

Birleşmiş Milletler’in AIDS ile ilgili programı UNAIDS’in geçtiğimiz haftalarda yayınlamış olduğu rapora göre, AIDS tüm dünyada yaygınlaşıyor. 2003 yılı içerisinde HIV virüsü taşıyan insanların sayısı 4.8 milyon artarak 37.8 milyona ulaştı. Kayıtlı olmayan vakalarla beraber bu rakamın 45 milyon seviyesine çıkabileceği tahmin ediliyor.

Sadece Afrika’da 25 milyon kişi HIV virüsü taşıyor. Bu arada Asya’da da hastalık hızla yayılıyor. Sadece geçen sene 1.1 milyon insan bu hastalığa yakalandı. Çin, Endonezya ve Vietnam da özellikle yüksek oranlar söz konusu. Dünya nüfusunun yüzde 60’ının Asya’da yaşadığını da unutmamak lazım.
AIDS ile mücadele için yapılan toplam harcama 1996 yılına göre 15 katı artarak geçtiğimiz yıl 5 milyar dolar seviyesine ulaştı. Ancak bu yeterli değil. Birleşmiş Milletler’in hesaplamalarına göre AIDS ile mücadele için 2005 yılında 12 milyar dolar, 2007 yılında ise 20 milyar dolar gerekecek. Bu miktarın yüzde 43’ü Afrika, yüzde 28’i Asya, yüzde 17’si Latin Amerika ve Karayipler, yüzde 9’u Doğu Avrupa ve yüzde 1’i de Ortadoğu için kullanılacak.

UNAIDS’in raporunda her ülke için AIDS ile ilgili istatistikler var. Türkiye’nin hanesinde ise herhangi bir veri yok.

Thomas Malthus’dan izin alarak son sözü Gloria’ya veriyorum. Gloria, AIDS’in en yaygın olduğu ülkelerden birisi olan Botswana’nın vatandaşı. Kendisini yüksek lisans yaptığım dönemde tanıdım. Bir gün mutlu insanların ülkesi Avustralya’nın sahillerinde bir seyahat yaparken şunları söyledi bana: “Sokaktaki her üç insandan birisi hasta. Her gün birileri ortadan kayboluyor. Bazen dostun, bazen tanıdığın, bazen akraban. Bunun ne demek olduğunu sen anlayamazsın. Kimse de benim Afrikamın dünyaya gülücükler dağıtmasını beklemesin…”