"ASEAN" ile etiketlenmiş yazıları görüntülüyorsunuz

Endonezya, Asya-Pasifik coğrafyasında ve küresel düzen içerisinde önemli bir konuma sahip, ancak buna rağmen uluslararası ekonomi ve siyasetin gündeminde nadiren ön planda yer alan bir ülke. Dünyanın en büyük on altıncı ekonomisine sahip olan Endonezya, zengin doğal kaynakları ve Çin ile Avrupa arasındaki ticaret hatları üzerindeki stratejik konumu nedeniyle küresel ekonomi içerisinde anahtar bir konuma sahip. Endonezya’nın 2016 yılı verilerine göre 258 milyonluk bir nüfusu var; bu da ülkeyi Çin, Hindistan ve ABD’den sonra dünyanın en fazla nüfusa sahip dördüncü ülkesi yapıyor. Bu nüfusun yaklaşık yüzde 90’ının İslam dinine mensup olması nedeniyle Endonezya aynı zamanda dünyanın en fazla Müslüman nüfusa sahip ülkesi konumunda. Diğer yandan Endonezya, bir G20 üyesi ve Türkiye, Meksika, Güney Kore ve Avustralya gibi küresel sistemin başat orta güçte ülkelerini içine alan MIKTA grubunda da yer alıyor.

Bu ağırlıklı konumuna rağmen, Endonezya bugüne kadar bölgesel ve küresel tartışmaların ön planında yer almadı. Bunun sebebi de büyük ölçüde 1998 yılında Asya ekonomik krizinin tetiklediği sosyal çalkantılar sonucunda devlet başkanı Suharto’nun otoriter rejiminin sona ermesiyle birlikte başlayan demokratikleşme sürecinde ülkeyi yönetenlerin ekonomik faydayı ön planda tutarken aynı zamanda statükoyu korumaya yönelik, proaktif değil reaktif olarak nitelendirilebilecek bir dış politika anlayışını benimsemeleriydi. 2014’te seçimleri kazanarak devlet başkanlığı koltuğuna oturan Joko Widodo’nun döneminde ise Endonezya’nın daha iddialı bir dış politika arayışı içerisinde olduğu, yeni yönetimin ülkeyi bölgesel ve küresel düzen içerisinde yeniden konumlandırmak için çaba sarf ettiği gözlemleniyor. Endonezya ölçeğindeki bir ülkenin dış politikasındaki değişim, başta Asya-Pasifik coğrafyasında olmak üzere uluslararası dengelerin yeniden şekillendirilmesinde etkili olacak.

Endonezya Devlet Başkanı Joko Widodo

Endonezya Devlet Başkanı Joko Widodo

Endonezya’nın dış politikası bugüne değin ülkenin demokratikleşme ve ekonomik kalkınma süreçlerini destekleyen, bunu diğer aktörlerle uyum içerisinde ve Birleşmiş Milletler ve Güneydoğu Asya Ülkeleri Örgütü (ASEAN) gibi çok taraflı kurumlar üzerinden gerçekleştirmeyi hedefleyen bir yaklaşım üzerine inşa edilmişti. Joko Widodo’nun (ya da uluslararası kamuoyunda yaygın olarak tanındığı şekilde Jokowi’nin) selefi Susilo Bambang Yudhoyono’nun 2009 yılında öne sürmüş olduğu “Seribu sahabat tanpa musuh” (Bin dost, sıfır düşman) politikası bu dönemin anlayışını ortaya koyar nitelikte. Buna göre Endonezya bölgesel bir lider olmak için çaba gösterecek, ancak bunu ASEAN içerisinde, diğer ülkelerle çatışarak değil işbirliğine yönelik ilişkiler kurarak ve özellikle de karşılıklı ekonomik fayda prensibini gözeterek gerçekleştirecekti. Bununla birlikte Asya-Pasifik’in iki büyük gücü Çin ve ABD ile ilişkiler de mesafeli ancak yapıcı olarak sürdürülecekti. Bu dönemde Endonezya çatışmalardan uzak kaldı, ASEAN içerisinde merkezi konumunu sürdürdü, ve Bali Demokrasi Forumu gibi inisiyatiflerle ülkeler arasında diyaloğun kuvvetlendirilmesine katkıda bulundu.

Çok taraflı işbirliğinden önce ulusal çıkarlar

Jokowi ile birlikte Endonezya’nın ulusal çıkarlarını çok taraflı işbirliğinin önünde tutan, ülkenin faydasına olacak durumlarda karşılıklı ilişkilerdeki uyum ve çatışmasızlıktan ödün vermeye ve risk almaya hazır bir dış politika anlayışının oluşmaya başladığı görülüyor.

Jokowi’nin göreve geldikten sonra ilk icraatlarından birisi uyuşturucu kaçakçılığından hüküm giymiş ve içlerinde başta Avustralya olmak üzere yabancı ülke vatandaşlarının da bulunduğu mahkûmların idam cezasını onaylamak oldu. İdamlar tüm dünyanın tepkisini çekerken, Jokowi bu konuda taviz verilmeyeceğini ifade etti. Ülke çıkarları söz konusu olduğunda dış baskılara boyun eğilmeyeceğine ve gerekirse çatışma ortamına da girilebileceğine yapılan vurgu, son dönemlerde esas olarak Güney Çin Denizi’nde şiddetlenen paylaşım mücadeleleri üzerinden güç kazanıyor. Söz konusu denizde adalar ve kaya parçaları üzerinde karşılıklı hak iddiaları, bu iddialar üzerinden yapılandırılan karasuyu ve münhasır ekonomik bölge bildirimleri ve diğer ülkelerin de hak iddia ettiği suların doğrudan savaş gemileri ile olmasa da balıkçı tekneleri ve diğer sivil araçlarla ihlal edilmesi gibi olaylar giderek artıyor. Endonezya’nın da durum karşısında tutumu giderek sertleşirken mevcut politikası gereği Endonezya sularına giren yabancı gemilere el konuluyor, mürettebatlar gözaltına alınıyor ve dahası tekneler imha ediliyor. Jokowi başa geçtiğinden bu yana toplam 170 yabancı bandıralı gemi imha edildi. Resmi makamların bildirdiğine göre ise her gün neredeyse 5,000 yabancı balıkçı teknesi Endonezya sularında yasadışı bir şekilde avlanıyor ve bu durum Endonezya’nın ekonomisine ciddi bir darbe vuruyor.

Endonezya’nın kurucularından olduğu ASEAN, ülkenin dış politikasında merkezi bir konuma sahipken, Jokowi’nin ulusal çıkarları çok taraflı işbirliğinden önce tutan dış politika söylemi, bu kurumun da Endonezya açısından farklı bir konuma gelmesine yol açıyor. Endonezya, ASEAN bağlamındaki ekonomik entegrasyona ve özellikle Güney Çin Denizi konusunda ASEAN’ın diğer ülkeleriyle işbirliğine muhtaç durumda. Ancak son dönemlerde ASEAN’ın Endonezya açısından bir amaçken, araç haline geldiğini, ASEAN’ın artık ancak ülkenin ulusal çıkarlarına hizmet ettiği müddetçe bir değeri olduğunu söylemek mümkün.

Endonezya, bölgesinde ve dünyada iddia taşıyan, çıkarları doğrultusunda gerektiği ölçüde risk alan ve diğer aktörlerle çatışmaya girmekten çekinmeyen ve Yudhoyono’nun “bin dost, sıfır düşman” sloganından Jokowi’nin bir konuşmasında dile getirdiği “bize sadece dezavantaj getirecekse çok sayıda dosta sahip olmanın ne anlamı var ki?” anlayışına evrilen bir dış politika paradigması geliştirme sürecine girmiş durumda. Bu süreç içerisinde diğer bölge ülkeleriyle ilişkilerin ne yönde gelişeceği, ASEAN’ın Endonezya dış politikası açısından konumunun ne olacağı büyük önem taşıyor. Ancak Jokowi ve ekibinin önündeki en büyük görev, Endonezya dış politikasının bel kemiğini oluşturacak bir Çin politikası geliştirmek olacak.

Çin’e karşı tutum

Endonezya bugüne kadar Çin’e mesafeli durdu; karşılıklı ekonomik ilişkileri ön planda tutarak çatışmaya girmemeye, aynı zamanda tamamen Çin’in önceliklerine hizmet eden bir aktör konumunda da yer almamaya çalıştı. Bugün halen bu tutum sürüyor. Sularına giren Vietnam ve Malezya bandıralı balıkçı tekenlerie el koyan ve bunları imha eden Endonezya, aynı ihllalleri yapan Çin teknelerine karşı daha temkinli davranıyor.

Geçtiğimiz aylarda Endonezya karasularında yer alan Natuna adaları civarında gerçeklesen bir olay, Çin’e karşı tutumun sorgulanmasına yol açtı. Endonezya’nın tam egemenliğinin söz konusu olduğu karasularına giren bir Çinli balıkçı teknesi, Endonezya güvenlik güçleri tarafından önce uyarıldı sonra mürettebatı gözaltına alınarak kıyıya çekilmeye başlandı. Bu esnada olay mahalline intikal eden bir Çin sahil güvenlik gemisi şiddet kullanarak balıkçı teknesinin serbest kalmasını sağladı. Söz konusu sularda Çin’in hiçbir hakkı olmasa da Çinli yetkililer eylemi buraların Çinliler için “geleneksel avlanma alanı” olduğu gibi zayıf ve hiçbir hukuki dayanağı olmayan bir sav ile gerekçelendiriyorlar.

Natuna krizi atlatıldıysa da, bir yenisinin patlak vermesi an meselesi. Endonezya bundan sonra ya Çin’in taleplerine boy eğecek, balıkçı teknelerine göz yumacak ve Çin’in Güney Çin Denizi’ndeki hak iddialarını kabul etmiş olacak; ya da kendi çıkarlarını ödün vermeden savunmaya devam edecek. Birinci seçenekte Jokowi yönetimi kendi politikasıyla çelişkiye düşmüş olur ve güvenirliliğini yitirir; ikinci seçenek ise Endonezya’nın tek başına gücünün yetemeyebileceği, ASEAN’dan uzaklaşmayı değil tam tersine ASEAN’la daha fazla kenetlenmeyi gerektirecek, hatta ABD ile de daha yakın ilişkiler kurulmasını şart kılacak bir seçenek. Dolayısıyla Jokowi’nin önünde zor bir Çin sınavı var.

Endonezya, Asya’nın uyuyan deviydi, şimdi uyanıyor. Ancak bu uyanış, iyi yönetilmesi gereken, bir yandan Endonezya’yı daha iddialı bir hale getirirken diğer yandan da bazı dengelerini korunmasını gerektirecek bir süreç.

2015 yılını geride bırakmaya hazırlandığımız şu saatlerde Asya’da yıl içerisinde yaşanan önemli gelişmeleri hatırlamakta fayda var.

2016_11. Çin’in Güney Çin Denizi’ndeki suni adaları. Yıl boyunca Güney Çin Denizi’nde gerilim hiç eksik olmadı. Çin’in hak iddia sularda yer alan mercan resifleri üzerinde taşıma toprak ve kum ile denizi doldurup üzerine havaalanları ve sivil tesisler inşa etmesi meseleyi bambaşka bir boyuta taşıdı. Çin, söz konusu denizin toplam alanının yaklaşık yüzde 80’i üzerinde hak iddia ediyor ve bu nedenle denize kıyısı olan diğer ülkeler ile sorunlar yaşıyor. Sorunun temelinde ise esas olarak bir paylaşım mücadelesi var. Güney Çin Denizi büyük ekonomik değere sahip. Küresel denizcilik hatlarının önemli bir kısmı buradan geçiyor ve bu hatlar üzerinden yapılan ticaretin yıllık değeri beş trilyon doları buluyor. Ekim ayı sonunda ABD donanmasına ait savaş gemisi USS Lassen’in Güney Çin Denizi’nde Çin’in hak iddia ettiği sulara girmesi ve üzerinde üs inşa ederek etrafında 12 deniz miline kadar karasuları ilan ettiği bir mercan resifinin yakınından geçmesi iki ülke arasında gerginliğe yol açtı. Pekin, söz konusu eylemi kendi egemenliğine karşı provokatif bir saldırı olarak yorumlayıp protesto etti. Washington ise geminin geçişinin seyrüsefer özgürlüğü kapsamında olduğunu ve uluslararası hukukun belirlediği sınırların dışarısına çıkılmadığını savundu.

2016_22. Singapur’un kurucusu Lee Kuan Yew vefat etti. 1965 yılında bağımsızlığını ilan eden Singapur’un ellinci yıl kutlamalarını yaptığı bir dönemde ülkenin kurucusu Lee Kuan Yew, 91 yaşında hayata gözlerini yumdu. Lee’nin mirasına iki farklı perspektiften bakmak mümkün. Bir taraftan Lee döneminde Singapur, hiçbir doğal kaynağı olmayan, fakirliğin hüküm sürdüğü küçük bir ada ülkesiyken, Asya’nın ekonomik açıdan en gelişmiş ülkelerinden birisi, sadece kıtanın değil tüm dünyanın ticaret ve finans merkezi haline geldi. Ancak diğer bir açıdan baktığımızda da Lee’nin bu gelişimi otoriter bir kapitalizm anlayışı içerisinde hayata geçirdiğini, başka bir deyişle ekonomik büyüme adına bireysel özgürlüklerin arka plana atılmasının meşrulaştığı bir yapının ortaya konulduğunu görüyoruz. Ancak sonuçta Singapur’un elli yıl içerisinde ekonomik gelişmişlik ve insani kalkınma açısından gelmiş olduğu nokta son derede takdire şayan ve bu başarının mimarı olarak Lee Kuan Yew’in hakkını vermek gerekiyor.

2016_33. Nepal’de deprem. Yılın en acı haberi 25 Nisan’da Nepal’den geldi. Merkez üssü başkent Katmandu yakınlarındaki Lamjung vilayeti olmak üzere Richter ölçeğinde 7.8 şiddetinde gerçekleşen deprem sonucunda 9 bin kişi hayatını kaybetti, 23 binin üzerinde kişi ise yaralandı. Yüzbinlerce insan evsiz kalırken, Katmandu Vadisi’nde yer alan ve UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan tarihi yapılar da deprem felaketinden büyük hasar gördüler. Felaketten sonra dünyanın bir çok ülkesinden kamu kurumları ve devlet dışı kurumlar Nepal’in yardımına koştular. Türkiye’den de Nepal’e AFAD aracılığıyla 96 kişilik bir yardım ve kurtartma ekibinin yanı sıra çadır, su, gıda, çocukların ihtiyaçlarına yönelik malzemeleri içeren toplam 16 tonluk yardım malzemesi gönderildi.

2016_44. Çin’de menkul kıymetler borsası sarsıldı. Çin ekonomisindeki büyümenin hız kestiği bir dönemde menkul kıymetler borsasında oluşan balon Haziran ayında patladı. Bir ay içerisinde endeks toplam yüzde 40 oranında değer kaybetti. Şanghay ve Shenzhen borsalarında işlem gören hisse senetlerindeki toplam değer kaybın bu süre içerisinde 3,9 trilyon dolar seviyesine ulaştı. Pekin yönetimi, borsadaki kan kaybını durdurmak için müdahale etti. Bazı hisse senetleri işleme kapatıldı, yeni halka arzlar durduruldu, devlet eliyle 19 milyar dolarlık bir fon oluşturularak aracı kurumların borsada alım yapmaları sağlandı ve bu şekilde düşüşün önüne geçilmesi amaçlandı. Bu önlemler borsada suların bir ölçüde durulmasını sağladıysa da ilerleyen dönemlerde borsada günlük bazda değer kayıpları devam etti. Ağustos ayı içerisinde ise ulusal para birimi yuan, Merkez Bankası’nın uygulamaları sonucu toplam yüzde 4,4 oranında değer kaybetti. Yetkililer yuan’da yaşanan bu değer kaybının kurun belirlenmesinde piyasa dinamiklerinin belirleyici olmasına yönelik alınan kararın bir sonucu olduğunu, büyük çaplı bir devalüasyon beklenmemesi gerektiğini bildirdiler.

2016_55. Trans-Pasifik Ortaklığı (TPP) Anlaşması imzalandı. Pasifik Okyanusu’nun her iki kıyısında yer alan ve küresel ekonominin GSYİH büyüklüğü olarak yaklaşık yüzde 40’ına tekabül eden 12 ülkeyi (ABD, Avustralya, Kanada, Japonya, Malezya, Meksika, Peru, Vietnam, Brunei, Şili, Yeni Zelanda, Singapur) kapsayan TPP Anlaşması yedi yıl süren müzakerelerden sonra Ekim ayında imzalandı. Bu anlaşma ile Asya-Pasifik’te ticaret engelleri azalacak, bu şekilde ticarete konu olan ürün ve hizmetlerin fiyatları düşecek, aynı zamanda çalışma koşulları ve çevre gibi konularda bir takım standartlar oluşturulacak. Ancak TPP’nin hayata geçirilebilmesi için öncelikle üye ülkelerin parlamentolarında onaylanması gerekiyor, bu da tabii ki kolay ve çabuk bir süreç olmayacak. Diğer yandan Çin’in bu anlaşmaya dahil olmaması da uygulamaya yönelik soru işaretlerinin ortaya çıkmasına yol açıyor.

2016_66. Myanmar’da seçimler. Kasım ayında Myanmar’da gerçekleştirilen parlamento seçimlerinde Aung San Suu Kyi’nin liderliğindeki Ulusal Demokrasi Birliği (NLD) oyların yüzde 80’ini alarak iktidar partisini koltuğundan etti. İktidarı kaybeden Dayanışma Birliği ve Kalkınma Partisi’nin (USDP) ve bu partinin arkasında olan generallerin sonucu kabullenmesi ve güç kullanarak sonucu göz ardı etme girişiminde bulunmaması Myanmar’da demokrasi açısından önemli bir gelişme oldu. Ancak demokrasinin gelişimi için bundan sonra ne gibi açılımların ve reformların hayata geçirileceği önem kazanacak. Seçimlerde Arakan Müslümanları dahil yüz binlerce kişiye oy kullanma hakkı verilmedi ve ülkede farklı etnik gruplar arasında çatışmalar devam ediyor. Diğer yandan parlamentodaki sandalyelerin yüzde 25’i halen seçimle gelmeyen ordu temsilcilerine ayrılıyor. 2015 seçimleri Myanmar demokrasisi için önemli bir adım oldu, ancak bundan sonar çok da deneyimli olmayan NLD’nin yapması gereken önemli işler olacak.

2016_77. Çin-Tayvan görüşmesi. Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulduğu 1949 yılından bu yana ilk kez Çin ve Tayvan liderleri bir araya gelerek el sıkıştılar. Aralık ayında Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile Tayvan Devlet Başkanı Ma Ying-jeou’yu Singapur’da bir araya getiren görüşme her ne kadar çok fazla bir içerik taşımasa da güçlü bir sembolizm taşıyor. Son yıllarda Çin ile Tayvan arasındaki ilişkilerde gözle görülür oranda bir iyileşme var ve bunda da güçlenene ekonomi ve ticaret bağları büyük rol oynuyor. Xi-Ma görüşmesi özellikle her iki ülkenin kamuoyları nezdinde söz konusu olumlu süreci perçinleyen bir etki yarattı. Tayvan’da Ocak 2016’da yapılacak seçimlerin sonucu bu sürecin ne yöne doğru evrileceği konusunda belirleyici olacak.

2016_88. ASEAN Topluluğu hayata geçirildi. Güneydoğu Asya Ülkeleri Örgütü’nü (ASEAN) oluşturan on ülke, Kasım ayında Malezya’nın başkenti Kuala Lumpur’da gerçekleştirdikleri zirvede ASEAN Topluluğu’nu kurma kararını aldılar ve bu kurum 31 Aralık 2015 tarihi itibariyle resmen hayata geçirilmiş oldu. ASEAN Topluluğu’nun Ekonomik Topluluk, Siyasi-Güvenlik Topluluğu ve Sosyo-Kültürel Topluluk olmak üzere üç temel üzerine inşa edilmesi öngörülüyor. ASEAN Topluluğu fikri söz konusu ülkeler arasında çok boyutlu entegrasyonun artırılması ve derinleştirilmesi için önem taşıyor, ancak bu fikrin ne kadar somut bir gerçekliğe dönüştürülebileceğini, bu yönde ne ölçüde adımlar atılabileceğini zaman gösterecek.

2016 yılının tüm dünyaya daha fazla barış, huzur ve refah getirmesi dileğiyle…

Analist_Ocak2014Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu’nun (USAK) yayını Analist dergisinin Ocak 2014 sayısı bugün piyasaya çıktı. Dünyada 2013 yılının bir değerlendirilmesinin yapıldığı bu sayıya ben de Asya ekonomileri ve bu ekonomilerin içerisinde bulundukları dönüşüm süreçleri ile ilgili bir analizle katkıda bulundum. Makalenin giriş paragrafı şu şekilde:

Geride bıraktığımız yıl, küresel kriz sonrası dönemde Asya ülkelerinin ekonomilerini dışsal etkenlere karşı daha az kırılgan hâle getirmek ve sürdürülebilir bir büyüme zeminine oturtmak amacıyla önlemler aldıkları bir yıl oldu. Bir yandan Çin, Japonya ve Güney Kore gibi bu coğrafyanın belkemiğini oluşturan üç ülkede yeni yönetimlerin göreve gelmesi, bu sürecin siyasi anlamdaki itici gücü oldu. Öte yandan özellikle yılın ikinci yarısıyla birlikte ABD ekonomisinin olumlu sinyaller vermeye başlaması, euro bölgesinde sorunların devam etmesine rağmen nispî bir toparlanma sürecine girilmesi ve bölgesel ticaret entegrasyonuna yönelik somut projelerin müzakere edilmeye başlanması, küresel ekonomide belirsizlikler sürse de Asya ekonomilerinin girdikleri bu süreci destekleyecek pozitif bir konjonktür oluşmasına katkıda bulundu. 2013, Asya ekonomilerinde yeni yönelimlerin belirlendiği, yol haritalarının çıkarılarak bu doğrultuda adımlar atılmaya başlandığı bir yıl oldu.

Makalenin tamamına Analist dergisinin web sitesi üzerinden ulaşmak mümkün. Derginin bu sayısında Asya-Pasifik bölgesi ile ilgili iki değerli çalışma daha var. Selçuk Çolakoğlu’nun “Yükselen Çin’in dış politikası” ve Yoshinori Kaseda’nın “Abe yönetimi altında Japon dış politikası” başlıklı yazıları Asya’nın bu iki büyük ülkesinin geride bıraktığımız yıl içerisinde dış dünya ile ilşkilerini nasıl şekillendirdikleri ve ne gibi politikalar uyguladıkları ile ilgili çok önemli tahliller içeriyor.

Vietnam?ın başkenti Hanoi?de gerçekleştirilen Güneydoğu Asya Ülkeleri Örgütü (ASEAN) Zirvesi?nde ana konunun Myanmar?da (Burma) 7 Kasım?da yapılacak olan seçimler olması bekleniyordu. Bu konu beklendiği şekilde gündemin ilk sıralarında yer aldıysa da, esas olarak Hanoi Zirvesi?nde iki konunun önem kazandığını düşünüyorum. Bunlardan birincisi, Çin ile ASEAN ülkeleri arasındaki ilişkilerde yaşanan gerginlik, ikincisi ise Vietnam?ın kendisini bölgede yeniden konumlandırmaya yönelik girişimleri.

Hanoi zirvesine katılan liderler bir arada

Uluslararası ilişkiler literatüründeki realist paradigma, yükselen bir güç karşısında bölgedeki diğer ülkelerin bir araya gelerek yükselen güce karşı bir denge oluşturacaklarını öngörür. Bu nedenle yıllardır akademik çevrelerde ASEAN ülkelerinin Çin?e karşı bir bloklaşmaya gitmemiş olmalarının realist paradigma açısından sorunlu bir durum olup olmadığı tartışılır. Harvard profesörlerinden Stephen Walt?ın teorisine göre ise ülkeler yükselen bir güce değil, yükselişini tehdit olarak gördükleri güce karşı bir denge oluşturmaya çalışırlar.

Son dönemlerde gerek akademik gerekse siyasi çevrelerde Çin?in ASEAN tarafından giderek artan oranlarda bir tehdit olarak görülmeye başlandığı konuşuluyor. Bunun başlıca sebebi de Çin?in petrol ve doğal gaz yatakları içeren Güney Çin Denizi?ndeki hak iddialarını daha yüksek sesle dile getirmeye başlamış olması. Bu konu yüzünden son olarak Çin ile Japonya arasında ortaya çıkmış olaran gerilim hafızalardaki tazeliğini koruyor. Diğer yandan Çin bu denizdeki askeri gücünü de artırıyor. Hanoi?deki zirvede bu durum karşısında iki ayrı gelişme net bir şekilde görüldü. Bunlardan birincisi, Japonya ile Hindistan arasında bir yakınlaşma başlaması, ikincisi ise Çin?in konuyu söz konusu denize kıyısı olan tüm ülkelerle tek tek masaya oturmayı tercih etmesine rağmen, başta Vietnam ve Filipinler olmak üzere ASEAN ülkelerinin ortak bir konum ortaya koymaya çalışmaları. Ancak bu her iki durumun da ne ölçüde somut politikalara dönüşeceğini ve Çin?in buna karşı nasıl bir tutum sergileyeceğini zaman gösterecek.

Vietnam?ın son dönemlerdeki girişimleri oldukça dikkat çekici. Geçtiğimiz günlerde Vietnam hükümeti, Güney Çin Denizi?ndeki (Vietnamlılar bu denizi ?Doğu Denizi? olarak adlandırıyor) Cam Ranh Körfezi?nde yer alan, savaştan kalma Amerikan askeri üssünü elden geçirip yabancı ülkelerin savaş gemilerinin kullanımına açacağını açıkladı. Thanh Nien gazetesinin haberine göre tadilat üç yıl sürecek ve askeri üssün yeniden yapılandırılmasında Rus danışmanlardan ve Rus teknolojisinden destek alınacak. Bu girişimin Çin?e karşı bir bir tavır olduğunu tahmin etmek için strateji uzmanı olmaya gerek yok sanırım.

Ekonomik açıdan da Vietnam, Çin?e karşı iddiasını artırma çabasında. Hanoi?deki zirve sırasında yaşanan iki gelişme bu durumu açık bir şekilde ortaya koyuyor. Birincisi, Vietnam son olaylar nedeniyle Çin?in Japonya?ya ihracatını durdurduğu bazı madenleri, bu ülkeye artık kendisinin tedarik edeceğini açıkladı. İkinci olarak ise büyük ABD şirketleri bölgedeki yeni yatırımlarını Vietnam?a yönlendirmeye karar verdiler. Hatta geçtiğimiz hafta Intel, Boeing ve Microsoft, Vietnam hükümeti ile anlaşmalara imza koydu. Bu anlaşmalar imzalanırken salonda bulunanlar arasında ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton da vardı.

Vietnam, ekonomik açıdan Çin?in sahip olduğu gücün ve büyüklüğün henüz çok uzağında. Ancak Çin?e bir alternatif olma iddiasını taşıyor ve görülen o ki ABD?nin de desteğini alıyor. Bununla birlikte her ne kadar Güney Çin Denizi?nde soğuk rüzgarlar esse de Vietnam?ın da diğer ASEAN ülkelerinin de ABD?ye güvenerek işi Çin?i düşman edinme boyutuna getireceklerini düşünmek yanlış olur. Esas olarak ASEAN ülkelerinin yapmaya çalıştıkları, Çin?e (ve bu yılın başında yürürlüğe girmiş olan Çin-ASEAN serbest ticaret anlaşmasına) ekonomik açıdan ihtiyaç duydukları gerçeğini göz ardı etmeden, bu ülkeye karşı pazarlık güçlerini artırmaya çalışmak. En azından şu aşamada ASEAN?ın Çin?e karşı ABD sponsorluğunda bir dengeleme oluşturduğunu söylemek doğru değil, ama tabii ki zaman ne gösterir bilinmez.

(Bu yazı ilk olarak 1 Aralık 2008 tarihli Referans gazetesinin DEİK Küresel ekinde yayınlanmıştır.)

Kriz… Bugünlerde hayatımıza iyice yerleşmiş bir kelime bu. Krizle yatıp krizle kalkıyoruz ve sanırım hayatımız da böyle geçecek, çünkü küreselleşen ekonomide dünyanın bir köşesinde oluşan sıkıntılar dünyanın tümünü etkileyebiliyor; ufacık bir fiskeyle tüm domino taşları yıkılıveriyor. Bugün yaşadığımız sıkıntıların temelinde ABD’de patlak veren ipotekli konut kredileri krizi var. Yaklaşık on yıl önce ise Güneydoğu Asya kökenli bir mali kriz yüzünden tüm dünyayla beraber bizler de sarsılmıştık.

O günlere dönecek olursak, kriz öncesinde Asya’nın baş döndürücü bir ekonomik performans sergilediğini görüyoruz. Dünya Bankası’nın 1993 tarihli bir raporunda ‘Doğu Asya Mucizesi’ olarak nitelendirdiği bu süreç içerisinde, 1960’ların ortasından krize kadar olan yaklaşık 30 yıllık dönemde ‘Asya Kaplanları’ olarak nitelendirdiğimiz ve bugün büyük bir kısmı ASEAN’ı (Güneydoğu Asya Ülkeleri Örgütü) oluşturan Tayland, Endonezya, Malezya, Singapur, Kore ve Tayvan gibi ülkeler, kesintisiz olarak yılda ortalama yüzde 7-8’lik büyüme oranları yakalamışlar ve ekonomilerinin büyüklüğünü her on yılda bir ikiye katlamışlardı. Dünyanın büyük ekonomik güçlerinin çıkış yaptıkları dönemlere bakarsak, 19. yüzyılda ABD’nin ekonomisini ancak 47 yılda iki katı büyüklüğe ulaştırabildiğini, İngiltere’nin ise Sanayi Devrimi’nden sonra bu başarıyı 58 yılda yakalayabildiğini görüyoruz.

Kriz öncesinde Asya gerçekten kaplan gibiydi ve bu büyük potansiyel tüm dünyadan yatırımcıların iştahını kabartıyor, bölge ülkelerine küresel finans piyasalarından yılda ortalama 50 milyar dolar akıyor ve çok uluslu şirketlerden yine milyarlarca dolarlık doğrudan yatırım geliyordu. Ancak küresel sermaye ile Asya ülkelerinin cicim ayları çabuk sona erdi. Ülkelere para girdikçe fiyatlar yükselmiş ve bu ülkelerden ihracat yapmak cazibesini yitiridikçe de yatırımlar reel sektörden uzaklaşıp gayrimenkul ve finans gibi daha spekülatif alanlara yönelmişti. Dolayısıyla ülkelerin para birimleri üzerindeki baskılar da artmaya başlamıştı.

Sonra ne olduysa oldu ve kükreyen kaplan birden süt dökmüş kedi haline geliverdi. 2 Temmuz 1997 tarihinde Tayland Merkez Bankası, o güne kadar dolara “peg” edilmiş olan Tayland Baht’ını serbest bıraktığını açıkladı. Merkez Bankası, artan baskılar karşısında önce döviz rezervlerini kullanarak Baht’ı korumaya çalışmış, ancak bu bir işe yaramadığı gibi döviz rezervleri de birkaç hafta içerisinde erimişti. Sonuç olarak Baht, dolar karşısında yüzde 20 oranında devalüe edilerek, dalgalı kura geçildi. İşte o gün, Asya’da tarihin durduğu an oldu. Devalüasyon, istenen sonuçları vermediği gibi Tayland ekonomisini krize sürükledi ve Baht’ın değeri altı ay içerisinde yüzde 50 oranında azaldı. Domino etkisi nedeniyle başta Malezya, Endonezya ve Güney Kore olmak üzere tüm bölge ülkeleri krizden ciddi bir şekilde etkilendi. Bu ülkelerin para birimleri büyük düşüşler yaşadı, borsalar çöktü, şirketler iflas etti ve milyonlarca insan yoksulluk sınırının iyice altına itiliverdi. Daha önce belirttiğimiz gibi 1990’ların başında bölge ülkelerine dışarıdan her yıl 50 milyar dolarlık para akışı olurken, krizden sonraki iki yıl içerisinde 230 milyar dolarlık bir sermaye kaçışı gerçekleşti. 1998 yılında, ASEAN ülkelerinin toplam GSYİH’si sadece bir yıl içerisinde yüzde 32 oranında küçüldü.Asya ülkeleri krizden önemli dersler çıkardılar. İlerleyen yıllarda tüm ülkeler ciddi bir reform sürecine girdiler ve her ülke aynı performası yakalayamasa da toparlanmaya, yapısal sorunlarını gidermeye ve küresel hareketlere karşı daha dayanıklı bir finansal altyapı oluşturmaya başladılar. Sonuç olarak kaçan sermaye dönmeye başladı, GSYİH oranlarıtekrar yükseldi, negatiften pozitife geçti.

Aradan geçen on yıla baktığımızda, krizden çıkan Asya ülkelerinin gerçekleştirdikleri ve gerçekleştirmekte oldukları reformların, bu tür küresel krizlere karşı tüm ulusal ekonomilerin kendilerini daha korunaklı hale getirebilmeleri için ipuçları içerdiklerini görüyoruz. Asya ülkelerinin gerçekleştirdikleri reformları üç başlık altında inceleyebiliriz.

Bunlardan birincisi, finansal sektör alanında gerçekleştirilen reformlar. Asya Krizi’nin en büyük sebeplerinden biri küreselleşmenin getirdiği sermayeye karşılık, söz konusu ülkelerin finansal sektörlerinin bu akışları kaldıracak ve etkin bir şekilde yönlendirecek yapıda ve olgunlukta olmamalarıydı. Bu doğrultuda, denetleme ve düzenleme mekanizmaları oluşturuldu, muhasebe standartları geliştirildi, bankacılık alanında bir temizlik yapılarak sektör daha sağlıklı bir hale getirildi ve bankaların her önüne gelene istedikleri kadar kredi açmaları engellendi. Diğer yandan bölgede finansal entegrasyon geliştirilerek, olası krizlere karşı önlem amacıyla ülkeler arasında işbirliğine gidildi. Bu işbirliğine örnek olarak, ASEAN çerçevesinde diyaloğun artırılmasını, Chiang Mai İnisiyatifi ile ülkelerin döviz rezervlerini birleştirerek kısa vadeli likidite sorunlarına karşı müşterek hareket etme girişimlerini ve bölgesel sermaye piyasalarına derinlik kazandırılması için devreye sokulan müşterek teşebbüsleri gösterebiliriz.

İkinci olarak, Asya ülkeleri makroekonomik yapılarını kuvvetlendirdiler. Bu çerçevede öncelikle döviz kurları daha esnek hale getirildi ve küresel dalgalanmalar ile şoklara karşı daha dayanıklı olmaları sağlandı. Diğer yandan döviz rezervlerinin de yüksek oranlarda tutulmasına özen gösterilmeye başlandı.

Üçüncü olarak ise, gerek ekonomi politikalarında gerekse finans piyasalarında şeffaflık sağlandı. Bu sayede ekonomideki aktörlerin karşı karşıya oldukları belirsizlikler giderilerek, kararların daha sağlıklı bir şekilde alınabilmesi için gerekli ortam oluşturulmuş oldu.

Asya Krizi sırasında en çok eleştirilen kurumlardan birisi Uluslararası Para Fonu (IMF) olmuştu. Kriz sırasındaki politikaları ciddi şekilde eleştirilen IMF’nin bu krizle mücadelede neden başarısız olduğunu incelemek günümüz için de büyük önem taşıyor.

Her ne kadar Asya ülkeleri reformlar yapmışlar ve kendilerini krize karşı daha dayanıklı hale getirmişlerse, küresel finans mimarisinden kaynaklanan sistemik kriz riski daima söz konusu olacaktır. Küresel finansın en önemli kurumu olam IMF’nin hatalarından ne kadar ders aldığı da bu açıdan tüm dünya için önemli..

IMF’nin Asya Krizi’ndeki başarısızlığının en büyük sebebi dayattığı neoliberal politikalardı. Ülkelerin sermaye piyasalarının bir anda dışarıya tamamen açılmasını istemek bir hataydı. Böyle bir açılma kuvvetli bir mali yapı söz konusu olduğu durumlarda tabii ki fayda sağlayabilir. Ancak zayıf bir mali yapıda, dönüşümünü henüz tamamlamamış bir mali yapıda, sermaye piyasalarının dışarıya açılması, söz konusu yapıların kaldıramayacağı bir yük getirecektir. Nitekim Asya Krizi’nde sermaye piyasalarındaki çöküş de bu sebepten dolayı oldu.

İkincisi ise IMF programlarını hazırlayan ekonomistlerin neoklasik ekonomi ilkelerine olan körü körüne bağlılığıydı. Neoklasik yaklaşımda ekonomi tam anlamıyla bir pozitif bilim olarak görülür ve ekonomik sorulara matematik formülleriyle net cevaplar getirilebileceğine inanılır. Söz konusu ekonomik soruların içinde bulundukları coğrafi, tarihsel, kültürel çerçeve ile olan etkileşimleri gözardı edilir. IMF’nin neoklasik ekonomistleri de Asya Krizi’nde ülkelere standart paketler, yani aynı sorunları yaşayan her ülkeye uyarlanabileceğini düşündükleri çözüm önerileri getirdiler. Halbuki başka zamanda, başka coğrafyalarda başarılı olan çözümler, Asya’da hüsrana uğradı.

IMF, krizden ne kadar ders çıkardı? Bu soruyu cevaplandırmak şimdilik güç. Ancak IMF yöneticileri, derslerini aldıklarını söylüyorlar. Mayıs 2007’de yaptığı bir konuşmada IMF’nin Asya-Pasifik Departmanı Direktörü David Burton, krizin IMF’de bir takım değişikliklere yol açtığını söyledi ve artık IMF’nin mevcut makroekonomik analizlerinin yanısıra finansal sektörleri de daha yakından inceleyerek zayıflıkları tespit ettiğini, sadece ülke bazında değil bölgesel ve çok taraflı analizlere de ağırlık verdiğini, krizleri önlemek amacıyla kullandıkları finansaman araçlarını geliştirdiklerini, ülkeler için program hazırlarken söz konusu ülkenin özelliklerini ve önceliklerini göz önünde bulundurduklarını ve IMF’nin kurumsal yapısında da reformlara gidilerek bu yapının küresel ekonominin gerçeklerini daha iyi yansıtır bir hale getirilmesi için çaba sarfettiklerini bildirdi.

Küresel bir kriz yaşadığımız şu günlerde, IMF’nin on yıl öncesine göre krize karşı daha hazırlıklı ve Asya ülkelerinin ekonomilerinin de daha dayanıklı ve altyapılarının sağlıklı olduğunu görüyoruz. Ancak Asya Krizi’nde on yıl sonra bugün bölgenin durumunu değerlendirirken, o dönemden bu yana bölgesel bir güç olarak etkisini iyice artırmış olan Çin’i de değerlendirmeye katmamız gerekiyor. Çin, Asya Krizi’nden çok fazla etkilenmemişti. Bunun başlıca sebebi, Çin ekonomisinin dışa bugünkü kadar açık olmaması ve sermaye hareketlerinde çok ciddi kısıtlamalar bulunmasıydı. İkinci bir sebe ise, Çin’e dışarıdan gelen paranın spekülatif değil, tersine üretime dönüşen doğrudan yabancı yatırım şeklinde olmasıydı.

Bugün de Çin, aradan geçen on yıl içerisinde yaptığı liberal reformlara rağmen diğer Asya ülkelerine nazaran krize karşı daha dayanaklı durumda. Asia Times’ın Çin editörü Wu Zhong, bugün serbest piyasalarda yaşanan sıkıntıların, Çin hükümetinin döviz kuru liberalizasyonu ve finansal piyasaların açılımında uyguladığı kademeli ve temkinli yaklaşımın doğruluğunu ispatladığını ifade ediyor. Bugün birçok ekonomist Wu’nun bu görüşünü paylaşıyor. Hatta Çin kökenli Amerikalı ekonomist Steven Cheung daha da ileri giderek, Çin’in ‘insanlık tarihinin bugüne kadarki en başarılı sistemini kurmuş olduğunu’ ifade ediyor.

Çin hükümeti, piyasa ile devlet kontrolü arasındaki dengeyi korumaya çalışadursun, diğer Asya ülkelerinde de bugün on yıl öncesine göre daha olumlu bir hava var. Ancak önemli olan bu havanın sürdürülebilirliği. Bu ülkelerde reformlara devam edilmesi ve ‘nasıl olsa krizden çıktık, tekrar yüksek büyüme oranlarına ulaştık’ diyerek rehavete kapılmadan uygulamalara devam edilmesi önem kazanıyor.

Asya Krizi’nden en çok etkilenen ülkelere bakacak olursak, bu ülkelerin tamamında olumlu bir ortam oluştuğunu ancak yapacak işlerin henüz bitmediğini görüyoruz. Örneğin, Endonezya’ya yabancı sermaye geri döndü ve bir yandan 2003’e kadar yaşanan sermaye kaçışından sonra doğrudan yatırımlar tekrar artmaya başlarken diğer yandan da Cakarta Borsası 2006 ve 2007 yıllarında dünyanın en yüksek performansa sahip üç borsaından birisi oldu. Endonezya’nın borçlarının GSYİH’ye oranı ise hızla düşüyor, döviz rezervleri de 50 milyar doların üzerine çıkmış durumda. Özellikle vergi ve gümrük alanlarında yapılan reformlarla büyük başarı sağlandı ve piyasa denetlemesi de daha kuvvetli bir hale getirildi. Mart 2007’de yürürlüğe giren yeni Yatırım Kanunu ile gerek yerli, gerekse yabancı yatırım için daha sağlıklı koşullar yaratıldı. Ancak diğer yandan mevzuat alanında gerekli iyileştirmeler henüz tamamlanmamış durumda, özelleştirmeler yeterince verimli olarak yapılamıyor ve banka dışı finans sektöründe ise ciddi sorunlar devam ediyor.

Tayland, krizden en çabuk toparlanan ülkelerden birisi oldu ve 2002-2004 döneminde Asya’nın en yüksek ekonomik performansa sahip ülkelerinden birisi olarak dikkat çekti. Bu başarının ardında Tayland’ın güçlü ihracatı vardı. Ancak önce 2004’teki tsunami felaketinin vediği hasar, sonra da 2006’daki askeri darbe nedeniyle Tayland ekonomisi tekrar zor bir döneme girdi. Bu dönemdeki belirsizlik, yatırımları da olumsuz yönde etkiledi. Bir yandan siyasi sıkıntılar, diğer yandan da giderek artan bölgesel eşitsizlikler ekonomiyi tehdit etmeye devam ediyor.

Malezya da Tayland gibi güçlü ihracat sayesinde krizden sıyrılan bir ülke oldu. Diğer yandan Malezya hükümeti, o döneme kadar Amerikan dolarına peg edilmiş olan Ringgit’i 2005 yılında serbest bıraktı. Her ne kadar bu durum ithalat fiyatlarını aşağıya çekmişse de 2007 yılı itibariyle enflasyonist etkiler kendisini göstermeye başladı. Malezya’nın ekonomi politikalarında borçların düşük seviyede tutulmasına ve döviz rezervlerinin yeterince yüksek olmasına öncelik veriliyor ve bu da krizlere karşı bir koruma kalkanı oluşturuyor.

Asya Krizi, Güney Kore’nin yüksek borçlanmaya dayalı ve finansal sektörü çok da disiplin altına alınmamış olan kalkınma planının ölüm ilanı olmuştu. Bu zayıflıkları gidermek için yapılan reformlar, yüksek tüketici harcamaları ve ihracat artışı ile birleşince Kore çabuk toparlandı. Bununla birlikte Kore ile birlikte birçok Asya ülkesinin, ihracatlarını kuvvetli tutmak için, yüksek teknoloji ürünleri gibi belirli birkaç kaleme olan bağımlıklarını krımaya ve ihracata yönelik sektörlerini çeşitlendirmeye gittiklerini görüyoruz. Örneğin Singapur, bugün bölgenin bir yüksek teknoloji ve finans merkezi. Ancak bununla yetinmiyor ve ilaç endüstrisine ağırlık vererek bu alanda da bir merkez olmaya çalışıyor. Bu sayede belirli bir alanda ihracatı vuracak bir krizin meydana gelmesi durumunda oluşacak zararlar diğer alanlardaki ihracat sayesinde kısmen de olsa telafi edilebilecek.

Küresel bir dünyada finansal krizlere karşı bir ülkenin kendisini tamamiyle koruyabilmesi imkansız. Sistemik kriz riski, yani küresel yapıdan kaynaklanan risk daima mevcut olacak. Önemli olan ülke ekonomilerini yönetenlerin bu riskleri doğru ölçümleyerek, asgariye indirecek önlemleri almaları. Bunun için de öncelikle benzer etkenlerin, farklı ülkelerde farklı sonuçlara yol açabileceğini, ancak farklı ülkelerdeki deneyimlerden iyi bir şekilde analiz edilmeleri halinde çok önemli dersler çıkartılabileceğini görmek gerekiyor. Sanırım en faydalı dersleri çıkartabileceğimiz deneyimlerin başında da Asya Kaplanları geliyor.