"Avrupa Birliği" ile etiketlenmiş yazıları görüntülüyorsunuz

Anadolu Ajansı’ndan (AA) değerli Bahattin Gönültaş’ın 2017 yılında küresel ekonomiyi bekleyen risklerle ilgili hazırladığı habere görüşlerimle katkıda bulunmaya çalıştım. Haberi aşağıda ya da AA’nın web sitesinde okuyabilirsiniz.

thumbs_b_c_51287fabdcb6661a341c72b521550d08Beyaz Saray’daki görevine 20 Ocakta resmen başlayacak seçilmiş Başkan Donald Trump’ın taahhüt ettiği korumacı ticaret politikaları, Çin ekonomisindeki yavaşlama, Avrupa Birliği’nin (AB) geleceğine ilişkin belirsizlikler, petrol ve emtia fiyatlarındaki oynaklık, 2017de küresel ekonominin önündeki en büyük risk faktörleri olarak öne çıkıyor.

AA muhabirinin yaptığı derlemeye göre, zor bir yılı geride bırakmaya hazırlanan küresel ekonomiyi 2017’de yeni riskler bekliyor.

Küresel ekonomi için 2017’de en büyük risk, Trump’ın taahhüt ettiği korumacı ticaret politikaları hayata geçirmesi olarak görülüyor. Trump’ın politikalarının küresel bir ticaret savaşını tetiklemesinden ve dünya ekonomisinin resesyona sürüklenmesinden endişe ediliyor.

Dünyanın en büyük ikinci ekonomisi Çin’de ekonomik büyümenin yavaşlaması, ülkeden sermaye çıkışlarının hızlanması gelecek yıl için ikinci büyük risk olarak gösteriliyor. Gelişmekte olan ülkelerden çıkan sermaye geçen yıl 735 milyar dolara ulaşmış ve bunun dörtte üçü Çin’den gerçekleşmişti.

Çinden bu yıl 1 trilyon dolara yakın sermayenin yurt dışına çıktığı belirtilirken, söz konusu çıkışın devam etmesinin ülkedeki ekonomik sorunları daha da derinleştireceği ifade ediliyor. Bu ülkede son dönemde konut fiyatlarındaki artış yeni bir varlık balonu tartışmasını gündeme getirirken, hükümet de bu riske karşı çeşitli önlemler aldı. Çin’in ekonomik verilerinde yaşanacak olumsuzlukların tüm dünyayı etkilemesi bekleniyor.

Brexit belirsizliği

İngilterenin AB’den ayrılma kararı (Brexit) ve sonrasındaki süreçler, 2017’nin bir başka risk faktörü olarak yakından izleniyor. İngilterenin Birlikten ayrılma sürecinde küresel finansal piyasaların karmaşık ve çalkantılı seyrine devam edeceği, bunun da yatırımlara zarar vereceği değerlendiriliyor. Bu durumun başta AB ülkeleri olmak üzere küresel ekonomiyi negatif etkileyeceği dile getiriliyor.

Öte yandan, Brexit’in Birlik karşıtı grupların güçlenmesine yol açabileceği, bu durumun AB projesini tehlikeye sokabileceği değerlendiriliyor.

– Avrupada bankaların sorunlu kredileri

İtalyan bankalarının sorunlu (360 milyar avrodan fazla) kredileri ve Yunanistandaki ekonomik kriz, bankacılık sistemine ilişkin endişeleri 2017 yılına taşıyor. İtalyan bankaları yılın başından bu yana, yaklaşık yüzde 50’nin üzerinde değer kaybetti. 2008 finans krizinin ardından çok tartışılan “kurtarma paketleri” alamaması durumunda İtalyan bankalarının iflasının gündeme gelmesi, Avrupanın kendi “Lehman krizini” yaşaması bir risk unsuru olarak küresel ekonomiyi tehdit ediyor.

Ayrıca, avro bölgesindeki yüksek borçlanma maliyetlerinin kriz korkularını hortlatma riski de endişeleri artırıyor.

AB’de popülizmin yükselişi risk

Güney Çin Denizi’ndeki gelişmeler, Filipinler ile Çin bağlamının ötesinde bir anlam ifade ediyor. Güney Çin Denizi’ne komşu diğer dört ülke ile bu su yolunun küresel ticaret, güvenlik ve jeo-stratejik öneminden ötürü, başta ABD olmak üzere Batı çıkarları doğrultusunda hareket eden Avustralya, Japonya gibi diğer bölge ülkeleri de konuyu yakından takip ediyor. Bu bölgedeki gelişmelerin gelecek yıl küresel ekonomiyi etkilemesi bekleniyor.

Rusya ve batılı ülkelerin karşı karşıya gelmesi, petrol ve emptia fiyatlarının ani düşmesi veya yükselmesi, merkez bankalarının uyguladığı negatif faiz gibi belirsiz politikaların devam etmesi, AB’de popülizmin yükselişi ve Latin Amerikada Brezilya ekonomisinin belirsizliğinin sürmesi, 2017de küresel ekonominin önündeki en büyük risk faktörleri olarak öne çıkıyor.

“Trump belirsizlik oluşturdu”

Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi Uzmanı Altay Atlı, Beyaz Saraydaki görevine 20 Ocakta resmen başlayacak olan seçilmiş Başkan Donald Trumpın taahhüt ettiği korumacı ticaret politikalarına dikkati çekerek, “Bu durum Japonya ve Çin gibi ülkelerde güven sorunu oluşturur. Aynı zamanda bir belirsizlik ortamı oluşmasına yol açar.” dedi.

Atlı, Trump’ın politikalarında 180 derecelik bir dönüş yapması durumunda bile Asyanın büyük ekonomilerinin ABD ile ilişkilerinde daha temkinli davranacağına işaret ederek, “Bu ülkeler ABD’ye fazla bağımlı olmak istemeyecekler, yeni ortaklara yönelecekler.” diye konuştu.

Çinin ekonomide balon oluşmasını engellemek için önlemler aldığını belirten Atlı, “Ancak bunlar kısa vadeli önlemler. Esas mesele hükümetin yapısal reformları ne ölçüde gerçekleştirebileceği. 2017de artık küresel piyasalar, Çinden bu anlamda somut ve büyük adımlar bekliyor olacak.” değerlendirmesinde bulundu.

“Bir ticaret savaşı riski artmış görünüyor”

İş Yatırım Uluslararası Piyasalar Müdürü Şant Manukyan ise Çinin para birimi “yuan”da ani bir devalüasyona gitmesinin gelecek yıl için en büyük risklerden biri olduğunu kaydetti.

Manukyan, İtalya ve İspanya gibi ülkelerde yüksek borçlanma maliyetlerinin, avro bölgesinde kriz korkularını hortlatabileceğini ifade ederek, “2017’de 1994’te olduğu gibi global bir bono hareketi riski de var. Trump’ın, kampanyasında da görev alan Prof. Peter Navarro’yu ticaret ekibinin başına ataması ile ticaret savaşları riski artar. Navarro, NAFTA ve Çin karşıtı görüşleri ile biliniyor. Bunun üzerine bir de cumhuriyetçilerin vergi düzenlemelerinde Dünya Ticaret Örgütü kurallarına uyumlu olmayan maddeleri düşünürseniz bir ticaret savaşı riski artmış görünüyor.” değerlendirmesinde bulundu.

“Korumacı ticaret en fazla Çin ve Meksikaya zarar verir”

Ziraat Bankası ekonomisti Bora Tamer Yılmaz da 2017de Avrupada risklerin yönetilebilir seviyelerde kalmaya devam edeceğini belirterek, popülist partilerin oylarını artırsa bile iktidara gelemeyeceğini savundu.

Yılmaz, İngiltere’nin Brexit kararının ise AB projesinin sonu olarak kabul edilmemesi gerektiğini ifade etti.

Trump’ın söylemleri nedeniyle yükselen ABD getirilerinin gelişmekte olan ülkeler için risk olduğunu anlatan Yılmaz, “ABD’deki kötüleşen bütçe dengesi faiz oranlarını daha yüksek seviyeye çekebilir. Bu durum gelişmekte olan ülkelerin daha yüksek faizle borçlanmasına yol açar. Ayrıca, ülkedeki mali canlanma enflasyonun yükselmesine, bu da Fed’in faiz oranlarını beklenenden daha hızlı artırmasına neden olabilir. Bu durumda yatırımcılar, gelişmekte olan ülke varlıkları için daha yüksek bir primi talep edebilir.” diye konuştu.

Yılmaz, Trump’ın politikalarının en fazla Çin ve Meksika’ya zarar vereceğini ifade ederek, “Avrupa değer zinciri içinde kaldığı için söz konusu korumacı ticaret politikalarının Türkiyeye etkisi sınırlı olacaktır. Trumpun ticaret politikaları üzerinde köklü bir değişim yapmasını beklemiyoruz.” değerlendirmesinde bulundu.

“Petrol fiyatlarındaki ani yükseliş Türkiye için şok oluşturabilir”

Petrol fiyatlarında ani yükselişin Türkiye ekonomisi için olumsuz bir “şok” oluşturabileceğini vurgulayan Yılmaz, “Çünkü enerji fiyatları tüketici sepetinde önemli bir paya sahiptir ve yüksek fiyatlar enflasyonu daha yukarı çekebilir. Ayrıca enerji faturası nedeniyle ülkenin ticaret açığı da artırabilir. Varil başına 50 dolar civarında seyreden fiyatların Türk ekonomisindeki makro göstergeleri kötüleştirmemesi gerektiğini düşünüyoruz. Bununla birlikte, fiyatlar 60 doların üzerine seyrederse, daha yüksek enflasyon oranları ve daha geniş ticaret açığı ile karşı karşıya kalabiliriz.” değerlendirmesinde bulundu.

01062015211004-O4XMXGeride bıraktığımız haftalarda Çin ile Avrupa Birliği (AB) arasında diplomatik ilişkilerin tesis edilmesinin kırkıncı yılı kutlandı. 6 Mayıs 1975 tarihinde Çin Halk Cumhuriyeti ile o dönemki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu arasında imzalanan anlaşma ile ilişkiler kurulmuş, 1985’teki ticari ve ekonomik işbirliği anlaşması ve 2003’te imza altına alınan stratejik ortaklık anlaşması ile de Çin ile Avrupa arasındaki ilişkilerin güçlü bir şekilde sürdürülmesi için gerekli altyapı oluşturulmuştu. 2013 yılında taraflarca kabul edilen “AB-Çin 2020 Stratejik Gündemi” belgesi ile mevcut stratejik ortaklığın somut parametreleri belirlendi ve Çin ile AB arasındaki ilişkilerin üç sacayağı—ekonomik ve sektörel diyalog, siyasi diyalog ve toplumlar arası diyalog—üzerinden güçlendirilmesi için bir yol haritası ortaya kondu.

Kırk yılın geride bırakıldığı bu dönemde Çin ile AB arasındaki ilişkiler açısından ilk bakışta son derece olumlu bir tablo göze çarpıyor. Mayıs ayında AB Dışişleri ve Güvenlik Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini’nin Pekin’de gerçekleştirdiği temaslardan sonra Haziran ayında Brüksel’de 17. AB-Çin Zirvesi gerçekleştirilecek. Başka bir deyişle diplomatik trafik hızlı bir şekilde işlemeye devam ediyor. Ancak bu noktada bir konuya dikkat etmek gerekiyor. Çin ile AB arasındaki ilişkiler farklı alanları kapsıyor, ancak her alanda aynı derecede ilerleme söz konusu değil. Madalyonun farklı yüzleri var. Bir yüzde ekonomik ilişkilerin son derece hızlı geliştiği görülüyor. Madalyonun diğer yüzünde tüm olumlu söylemlerine rağmen ağır aksak ilerleyen, pek de mesafe alınamayan güvenlik alanındaki işbirliği var.

Ekonomi alanında ilişkiler güçleniyor

Ekonomik ilişkilerde küresel kriz sonrası AB’nin Çin’den gelecek sermayeye, Çin’in ise AB pazarlarına ihtiyacının giderek arttığı bir ortamda hız kazanan, karşılıklı fayda ilkesi çerçevesinde şekillenen bir durum söz konusu. Halen Çin, AB’nin en fazla ithalat yaptığı ülke ve ihracatta da en büyük ikinci pazarı konumunda. 2014 yılında Çin ile AB arasındaki ticaret 467,3 milyar euro olarak gerçekleşti; bunun 164,7 milyar euro’sunu AB’nin Çin’e ihracatı, 302,6 milyar euro’luk kısmını ise AB’nin Çin’den ithalatı oluşturdu. Başka bir deyişle AB’nin Çin’e karşı bir ticaret açığı söz konusu; ancak bu açık giderek kapanıyor. Son beş yıllık verilere bakıldığında AB’nin Çin’den ithalatının yılda ortalama yüzde 1,6 oranında arttığı, buna karşılık Çin’e yapılan ihracattaki artışın ise yüzde 9,8 seviyesinde olduğu görülüyor. Bununla birlikte AB’den yapılan ithalat Çin için de ciddi bir sorun yaratmıyor. Bir yandan tüketime odaklı bir büyüme modeline geçiş sürecinde olan Çin için AB’den gelen yüksek kaliteli ithal ürünler değer sağlıyor, diğer yandan da ihracata yönelik üretimi için yaklaşık yüzde 33 oranında ithal ara mallara ihtiyaç duyan, diğer bir ifadeyle üreterek ihraç edeceği her 1 dolarlık mal için 33 cent’lik ara mal ithal etmek durumunda olan Çin için AB güvenilir ve katma değer sağlayan bir kaynak sağlıyor.

Çin ile AB arasındaki yatırım ilişkileri de son dönemlerde hız kazandı. AB, hâlen Çin’deki en büyük yabancı yatırımcılardan birisi konumda. Çin’deki yabancı yatırımın yaklaşık yüzde 20’si AB kökenli, ve burada da başı Alman yatırımları çekiyor. Diğer yandan Çin’in AB’deki yatırımları da özellikle stratejik şirket alımları vasıtasıyla son birkaç yıl içerisinde ciddi bir şekilde artmış durumda. Pekin ile Brüksel arasında müzakereleri devam etmekte olan çift taraflı yatırım anlaşmasının sonuçlandırılmasıyla hem Çin yatırımlarının başta rekabet avantajına sahip oldukları altyapı projeleri, enerji, taşımacılık gibi sektörlerde AB’ye daha düzenli ve etkili girebilmesini, hem de Avrupalı yatırımcıların Çin pazarlarına ve özellikle de Çin’de çok büyük bir pasta oluşturan kamu ihaleleri ve hizmet sektörüne erişim sağlamasını kolaylaştıracak. Çin tarafından öne sürülen ve halen geliştirilmekte olan Yeni İpek Yolu projesi ise şüphesiz ki Çin ile Avrupa arasındaki taşımacılık ve lojistik bağlarının güçlendirilmesi yoluyla taraflar arasındaki ekonomik ve ticari ilişkiler üzerinde olumlu bir etki yaratacak.

Devlet kademelerindeki söylemlere bakacak olursak, ekonomik alandaki bu güçlü ilişkilerin güvenlik konularında işbirliğine de yansıması arzu ediliyor. Mogherini, Pekin temasları çerçevesinde verdiği bir demeçte Çin ile AB’nin “bölgesel ve küresel sorunlar karşısında ortak bir rol oynayabilecekleri” konusunda tam bir mutabakat içerinde olduklarını ve “coğrafi olarak uzakta olsalar bile küresel meselelerin sınır tanımadığını” söyledi. Bu bakış açısı en azından retorik seviyesinde Çin tarafından kabul görse de, mevcut koşullar altında iyimser bir temenni olmanın ötesine gidemiyor.

Güvenlik konularında işbirliği asgari seviyede

Ekonomi alanında ilişkiler çok iyi giderken, güvenlik alanında işbirliğinin yetersiz kalmasının temel sebebi, AB ile Çin’in güncel küresel jeopolitik içerisinde kendilerini farklı şekilde konumlandırmaları. Ortak ekonomik çıkarlara karşı doğrudan tehdit oluşturan unsurlar konusunda Çin ile AB’nin bir ölçüde uyumlu olabildikleri gözlemleniyor. Örneğin Ortadoğu petrollerini ciddi bir şekilde tehdit eden IŞİD ile Çin ile Avrupa arasındaki ticaret yollarını tehdit eden Aden Körfezi’ndeki korsanlık olayları konusunda taraflar bir uyum içerisinde hareket edebiliyorlar. Ancak ortak çıkarların yeterince mevcut olmadığı, buna karşılık küresel jeopolitik hesaplamaların öne çıktığı güvenlik meselelerinde ise Çin ile AB’nin ortak bir paydada buluşmakta zorluk çektikleri görülüyor. Ukrayna krizi, Suriye’deki iç savaş ve İran’ın nükleer programı gibi konularda, söz konusu sorunlara barışçıl çözümler getirmek için kolektif çaba gösterilmesinden ziyade, bu sorunların her birinde bir tarafında Batı ülkelerinin diğer tarafında ise Çin ile Rusya’nın oturduğu satranç tahtalarının kurulması şeklinde bir durum oluştu. Bu durum AB ile Çin’in bölgesel ve küresel güvenlik meselelerinde ortak bir çizgide buluşmasını engellediği gibi, Çin’in Asya’daki başta Güney Çin Denizi olmak üzere hassas güvenlik konularında giderek iddialı ve agresif bir tutum izlemesi, Çin ile AB arasında güvenlik alanında işbirliği açısından yeni engellerin yükselmesine ve uçurumların genişlemesine yol açıyor.

Çin ile AB arasında ilişkiler ekonomik alanda hız kazanarak devam edecek. Ancak güvenlik konusunda ise farklı bir durum söz konusu. Ortak çıkarlar tehdit altına girmediği müddetçe Çin ile AB’yi aynı saflarda görmek en azından şimdilik pek mümkün değil. Küresel jeopolitiğin yeniden şekillendiği, aktörlerin pozisyonlarını yeniden belirlediği, bir yandan Asya’da ve dünyanın birçok yerinde milliyetçi söylemler güçlenirken diğer yandan Çin ile Rusya arasında olduğu gibi yeni ittifakların kurulduğu bir dönemde, Pekin ile Brüksel’in bölgesel ve küresel güvenlik konularında aynı dilden konuşmaları kolay olmayacak. Ancak tabii ki bu durum 21. yüzyılın neoliberal dünyasında karşılıklı ticaret ve yatırımların hızla artmasına, Çinliler ile Avrupalıların birbirleriyle daha fazla iş yapıp beraber para kazanmasına engel değil.

s74

Bu yazı, “Akdeniz’de Çin ve Avrupa’nın Değişen Rolleri” başlıklı konferans vesilesiyle bulunduğumuz İtalya’nın Torino kentinde kaleme alındı. Avrupa’da sadece Çin değil, Asya’nın tamamına yönelik akademik etkinliklerin sayısı son yıllarda hızlı bir artış gösterdi. Asya’yı daha iyi anlama çabaları, Avrupa Birliği (AB) ve üye ülkelerin hükümetleri nezdinde ivme kazanan bir Asya açılımına paralel olarak devam ediyor. 21. yüzyılda küresel ekonominin ağırlık noktası Asya’ya doğru kayarken, krizin etkilerini henüz atlatamamış olan Avrupa, bu kıtaya, giderek artan bir ilgi gösteriyor. II. Dünya Savaşı’na kadar Asya’da sömürgeci olarak var olan Avrupalılar, yaklaşık yetmiş yıllık bir aradan sonra Asya’ya bu sefer işbirliği yapabilecekleri, daha doğrusu yapmaya ihtiyaç duydukları bir ortak olarak yaklaşıyor. Tabir yerindeyse bugünlerde Avrupa, Asya’yı yeniden keşfediyor.

Şüphesiz, Asya’da daha aktif olmaya çalışan sadece Avrupa değil. Dergimizin geçen sayısında Rusya’nın Asya açılımından bahsetmiş ve Moskova hükümetinin, Ukrayna krizi nedeniyle Batı’dan uzaklaştığı bir dönemde başta Çin olmak üzere Asya ülkeleriyle yakınlaştığını, bu yakınlaşmanın da enerji ticareti üzerine inşa edildiğini vurgulamıştık. Diğer yandan, ABD’nin de 2011’den beri sürdürdüğü bir Asya açılımı söz konusu. Washington bu açılım çerçevesinde bir taraftan Pasifik’in batısında askerî varlığını artırırken, diğer taraftan müttefik Asya ülkeleriyle ticaretini artıracak yeni kurumsal yapılanmalara gidiyor. Avrupa’nın açılımı ise ABD ve Rusya’nın girişimlerine nazaran farklılıklar içeriyor.

ABD’nin Asya açılımı Çin’e karşı bir denge kurmayı, Rusya’nın açılımı ise Batı’ya karşı Çin ile birlikte bir denge oluşturmayı amaçlarken Avrupa’nın açılımının merkezinde tek bir ülke yok. Çin, şüphesiz ki Avrupa için de önemli bir ekonomik ortak; ama gerek AB’nin gerekse üye ülkelerin Asya politikaları, ülke bazında daha geniş bir yelpazeyi kapsıyor ve bu durum Avrupa için jeo-ekonomik önceliklerin jeopolitik unsurlara nazaran daha ağır bastığını gösteriyor. Yine ABD ve Rusya’dan farklı olarak Avrupa, Asya’ya konu bazında da daha geniş bir çerçeve içerisinde yaklaşıyor. NicolaCasarini’nin bildirdiği gibi, “Avrupa’nın Asya açılımı, bölgede askerî varlığını artırmak ya da ittifaklar kurmaya değil; ekonomi, finans, teknoloji ve yumuşak güç konularına odaklanıyor”.

Ticaret ve ortaklık anlaşmaları

Bu açılımın somut yansımalarını birçok alanda görmek mümkün. Ekonomik alanda Asya, Avrupa’nın en büyük ticaret ve yatırım ortaklarından birisi konumunda. 2012 yılında AB toplam ihracatının yüzde 21,4’ünü Asya’ya yaparken, AB’nin yaptığı ithalatın da yüzde 29,8’i yine Asya’dan kaynaklandı. AB’nin ilk on ticaret ortağı arasında dört Asya ülkesi var: Çin, Japonya, Hindistan ve Güney Kore. Benzer şekilde Asya ülkeleri Avrupa için güçlü bir yatırım ortağı olarak da karşımıza çıkıyor. AB’nin dışarıdaki doğrudan yabancı yatırımlarının yüzde 17,2’si Asya ülkelerinde yer alırken, AB’deki toplam yabancı yatırımın yüzde 24,7’si de Asya ülkelerinden geliyor.

AB, Asya açılımı çerçevesinde bu rakamları daha da artırmak için girişimlere başlamış durumda ve Asya ülkeleri ile aktif bir şekilde serbest ticaret anlaşması müzakereleri sürdürüyor. 2011’de ilk anlaşma Güney Kore ile imzalandı ve bunu 2012’de Singapur’la yapılan serbest ticaret anlaşması takip etti. Japonya ile müzakereler oldukça ileri bir safhaya gelmiş durumda ve Güneydoğu Asya Ülkeleri Örgütü (ASEAN), Hindistan, Malezya, Tayland ve Vietnam ile de serbest ticaret anlaşmaları için müzakereler sürdürülüyor. Diğer yandan AB, Asya ülkeleri ile daha geniş kapsamlı ortaklık ve işbirliği anlaşmaları da yapıyor. Moğolistan ve Tayland ile anlaşma yapıldı, Singapur ile son aşamaya gelindi; Güney Kore, Malezya, Endonezya, Vietnam, Filipinler ve Brunei ile görüşmeler de devam ediyor. Tüm bu anlaşmaların AB’nin Asya ülkeleri ile olan ekonomik ilişkilerini yeni bir boyuta taşıyacağına şüphe yok.

Ticaret ve yatırım alanındaki bu girişimlere ek olarak Avrupa, Asya’ya kalkınma yardımı da sağlıyor. Son altı yıl içerisinde AB bu kapsamdaki projelere 5,2 milyar euroluk kaynak temin etti. Fakirlikle mücadele, insani yardım ve doğal afetlerin yönetimi gibi konularda Avrupa tarafından Asya ülkelerine destek sağlanıyor.

Taraf olmadan etkin olmak

Bölgede askerî varlığı olmamakla birlikte AB’nin Asya’daki savunma ve güvenlik konularına giderek dâhil olduğunu, ancak bunu yaparken bölgedeki ihtilaflara taraf olmamaya özen gösterdiğini belirtmek gerekir. Aralarında siyasi sorunlar olan Çin, Japonya, Hindistan ve Güney Kore’nin tamamının AB’nin güvenlik strateji belgelerinde “stratejik ortak” olarak nitelendirilmesi bu duruma işaret ediyor. AB, bir yandan aktif olarak ASEAN Bölgesel Forumu gibi çok-taraflı güvenlik platformlarına katılırken, diğer yandan da Çin-Güney Kore-Hindistan işbirliğiyle sürdürdüğü uydu sistemi projesi gibi teknolojik ortaklık inisiyatifleriyle Asya’nın güvenliğinde rol oynuyor.

Şüphesiz ki Avrupa’nın Asya’ya açılım konusunda karşı karşıya olduğu belirli kısıtlamalar var. Her şeyden önce Avrupa hâlen kırılgan bir ekonomiye sahip ve ne ABD gibi güçlü bir ordusu ne de Rusya gibi enerji kaynakları var. AB üye ülkelerinin birçok konuda olduğu gibi dış ilişkiler konusunda da ortak bir çizgide hareket etmekte çoğu zaman zorlanması, AB’nin Asya politikası açısından bir zafiyet yaratıyor. Bu kısıtlamalar, Avrupa’nın Asya açılımın verimliliği üzerinde belirleyici olacak.

Avrupa’nın Asya politikalarının başarısı açısından diğer bir önemli faktör de ABD’nin Asya açılımı ile sağlayacağı uyum. ABD ile AB’nin Asya’daki çıkarları birçok alanda örtüştüğü gibi, Avrupa, ABD’nin Çin’e denge oluşturma amacını paylaşmasa da “daha istikrarlı bir Asya”da fayda görüyor. Avrupa’nın Asya’da kullanabileceği güç kısıtlı; ama ABD ile tamamlayıcı bir şekilde hareket etmesi, her iki tarafa da avantaj sağlayabilir. Diğer yandan Asya politikalarındaki uyumun Transatlantik ilişkilerine de bir ivme kazandıracağını öngörmek zor değil. Avrupa, bugüne kadar büyük ölçüde ihmal ettiği, pasif kaldığı Asya’ya yeniden açılmanın kendisine birçok alanda fayda sağlamasını bekliyor.

Torino’da dün başlayan “Stormy Waters, Bright Horizons? China and Europe’s Changing Roles in the Mediterranean Region” (Fırtınalı Sular, Parlak Ufuklar? Çin ve Avrupa’nın Akdeniz Bölgesi’ndeki Değişen Rolleri) başlıklı konferans bugün yapılan oturumlarla sona erdi. Torino Palazzo Civico’da gerçekleştirilen konferansın ikinci gününde söz alan konuşmacıları, konuşma başlıklarının Türkçe tercümelerini ve konuşmalarında vurguladıkları temel noktaları paylaşıyorum.

Açılış konuşması: Kairat Kelimbetov (Kazakistan Merkez Bankası Başkanı) “Çin’in ‘Dışa Açıl/Batı’ya Git’ Politikalarının Kıtasal Boyutu: Orta Asya’dan Göründüğü Şekliyle Yeni İpek Yolu”

  • Çin ekonomik faaliyetlerini giderek Asya’nın batısına doğru kaydırıyor.
  • Kazakistan, Çin için batıya açılan bir kapı olabilir. Çin’in Avrupa’ya giden en kısa ve en hızlı ticaret hattı Kazakistan’dan geçiyor.
  • Yeni İpek Yolu, 2030 yılına kadar AB-Çin ticaretinin yüzde 30’unu kaldıracak.
"AB ve İtalya’nın Akdeniz Bölgesindeki Değişen Rolleri" paneli

“AB ve İtalya’nın Akdeniz Bölgesindeki Değişen Rolleri” paneli


Panel 4: AB ve İtalya’nın Akdeniz Bölgesindeki Değişen Rolleri

Ruth Hanau Santini (Napoli Üniversitesi) “AB ve Ortadoğu/Kuzey Afrika: Temel Konular Nelerdir?”

  • 2011’de Arap coğrafyasında meydana gelen ayaklanmalar, AB’nin savunduğu demokrasi kavramının sorgulanmasına yol açtı. Seçimler gibi demokrasinin temel taşı sayılan bazı prosedürlerin beklenenden daha az önem taşıdığı görüldü.
  • Siyasal dönüşüm süreçlerinde dış aktörlerin rolü abartılmamalıdır.
  • Arap ülkelerinde oluşan beklentilere karşılık verebilmek için AB’nin ne gibi yollar izlemesi gerektiği tartışılıyor.

Enrico Granara (İtalya Dışişleri Bakanlığı) “İtalya’nın Akdeniz Politikaları”

  • Kriz sonrası dönemde İtalya bir dizi reformlar yaparak karşı karşıya olduğu yapısal dengesizlikleri gidermelidir.
  • İtalya gelişmiş işbirliği, ticaret ve diyalog yoluyla Akdeniz havzasında barış ve istikrarı amaçlıyor.
  • Akdeniz Birliği projesi bölgesel işbirliği projelerinin etkin bir şekilde hayata geçirilmesini sağlayabilir; aynı zamanda işbirliğinin Çin gibi bölge dışı aktörleri de kapsaması için bir araç olabilir.

Alexander Sceberas Trigona (Malta Başbakanlık) “Çin’in Yumuşak Gücü: Akdeniz’in Ortasından Bir Analiz”

  • Çin’in uyguladığı yumuşak gücün son kırk yıl içerisinde Malta üzerinde siyasi, ekonomik, güvenlik, kültürel açılardan çok fazla etkisi olmadı.
  • Soğuk Savaş sırasında Malta’da Çin, SSCB ile birlikte “Batı’ya karşı bir blok” olarak görüldü. Bu algı günümüzün çok kutuplu dünyasında nasıl değişecek, önemli bir soru.

Panel 5: Enerji Sektörü: Hidrokarbonlar Sonrası Dönemde AB, Çin ve Akdeniz Bölgesi

Xu Xiaojie (Çin Sosyal Bilimler Akademisi): “Çin’in Enerji Alanındaki Çıkarları ve Ortadoğu/Kuzey Afrika Bölgesi’ne Yaklaşımı”

  • Çin’in Ortadoğu/Kuzey Afrika Bölgesi’nde enerji alanında başarılı girişimleri oldu. Ancak Arap Baharı süreci risklerin ve belirsizliklerin artmasına yol açtı.
  • Çin bölgedeki diğer aktörlerle işbirliğini geliştirerek, Yeni İpek Yolu projesi kapsamında bölgede oluşan riskleri ve belirsizlikleri kontrol altında tutarak enerji alanındaki girişimlerini derinleştirmeli.

Paolo Farah (West Virginia Üniversitesi) “Levant’ta Yeni Açık Deniz Doğalgaz Kaynakları: Hukuki ve Jeopolitik Perspektif”

  • Doğu Akdeniz’de bulunan yeni doğal gaz rezervleri bir takım hukuki ve teknik konuların ortaya çıkmasına yol açtı.
  • Bölge ülkelerinin başta Rus doğalgazı olmak üzere dışarıdan aldıkları enerji kaynaklarına bağımlılıkları azalacak ve bu durumun jeopolitik etkileri olacak.
  • AB’nin bölge ülkeleriyle yapıcı bir diyalog içerisinde olması ve enerji güvenliği konusunun tüm aktörler tarafından birlikte ele alınması gerekiyor.

torinoposterTorino World Affairs Institute tarafından düzenlenen “Stormy Waters, Bright Horizons? China and Europe’s Changing Roles in the Mediterranean Region” (Fırtınalı Sular, Parlak Ufuklar? Çin ve Avrupa’nın Akdeniz Bölgesi’ndeki Değişen Rolleri) başlıklı konferansa katılmak üzere İtalya’nın Torino kentinde bulunuyorum. Konferans farklı bir jeopolitik yapı olarak küresel kriz ve Arap Baharı sonrası dönemde Güney Avrupa, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı kapsayan Akdeniz’i ve bu coğrafyada giderek etkili olan yeni bir aktörü, yani Çin’i, bir arada ele alması açısından önem taşıyor. İki gün sürecek olan konferansa Çin’den, Güney Avrupa ve Ortadoğu ülkelerinden akademisyenler katılıyor. Torino Üniversitesi’nin Luigi Einaudi Kampüsü’nde gerçekleştirilen konferansın ilk gününde söz alan konuşmacıları, konuşma başlıklarının Türkçe tercümelerini ve konuşmalarında vurguladıkları temel noktaları paylaşıyorum.

Romano Prodi'nin konuşması

Romano Prodi’nin konuşması

Açılış konuşması: Romano Prodi (Avrupa Komisyonu eski başkanı; İtalya eski başbakanı) “Bir Fırsatlar Denizi: Akdeniz’de AB ve Çin”

  • Avrupa, Çin yatırımına karşı ABD’ye göre daha açık.
  • Çin’in bölgedeki girişimleri AB üyesi ülkeler arasında çıkar çatışmasına yol açıyor.
  • Akdeniz, Çin için önemli çünkü Afrika’da olmadan Afrika’ya açılma, Ortadoğu’da olmadan Ortadoğu’ya açılma imkanını veriyor.
  • Akdeniz’de yeni bir AB-Çin işbirliği olması her iki tarafın da faydasına. Ancak bazı zorluklar var. Birincisi AB’nin Çin’e yönelik ortak bir politikası yok. İkinci olarak ise kaçak göçmenler konusu büyük bir sorun oluşturuyor.
  • İtalya, AB’nin Çin’le Akdeniz’de işbirliği konusunda başı çekebilir.

Panel 1: Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da Çin: Çin Perspektifi

Niu Xinchun (Cin Çağdaş Uluslararası İlişkiler Enstitüsü CICIR) “Çin’in Batı Asya’daki Politika Tercihleri”

  • Çin’in Körfez bölgesindeki ekonomik çıkarları hızla artıyor, bu yüzden Çin artık eskiden olduğu gibi kendisini bölgesel çatışmaların dışında tutabilecek durumda değil.
  • ABD’nin Ortadoğu politikası değişiyor; bu d bölgedeki tüm dengeleri değiştirecek.
  • Körfez bölgesi, Arap Baharı ve uluslararası enerji piyasasındaki dönüşümler nedeniyle bir değişimden geçiyor.
  • Çin bölgedeki ekonomik varlığını, siyasi etkiye dönüştürmenin yollarını bulmak zorunda.

Ma Xiaolin (Çin Ortadoğu Akademisi) “Çin’in Kuzey Afrika’daki Politika Tercihleri”

  • Ortadoğu ve Kuzey Afrika, Çin için siyasi konular, enerji arzı, ihracat pazarları, yatırımlar, terörle mücadele ve iç istikrar açısından önem taşıyor.
  • Arap Baharı sürecinde Çin’in bu bölgeye yaklaşımı değişti; politikaları daha aktif bir hale geldi.
  • Ancak yine de Çin’in bölgedeki rolü halen kısıtlı düzeyde.

Enrico Fardella (Pekin Üniversitesi) “Çin’in Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki Dış Politika Tercihleri: Avrupa’dan Eleştirel Bir Tahlil”

  • Çin’in geleneksel dış politika paradigmasında bir değişim söz konusu. Bunun sebebi, ABD’nin Asya-Pasifik açılımı ve Çin’in doğal kaynakların ithalatına artan bağımlılığı.
  • Çin’in Akdeniz Bölgesi’ne karşı stratejisinin değişmesi, bu coğrafyada Avrupa ülkeleriyle işbirliği yapma imkanını da artırıyor.

Panel 2: Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da Çin: Bölgesel Perspektif

"Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da Çin: Bölgesel Perspektif" paneli

“Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da Çin: Bölgesel Perspektif” paneli


Yitzhak Schichor
(Kudüs İbrani Üniversitesi) “Ortadoğu Bağlamında Çin-İsrail İlişkileri”

  • Çin ile İsrail arasındaki ilişkiler yakın bir geçmişe kadar bir Ortadoğu bağlamı içerisinde şekilleniyordu.
  • Artık bu iki ülke İran ve Filistin gibi konulardaki siyasi anlaşmazlıklarını bir tarafa bırakıp, ikili ilişkiler ve özellikle de ilişkilerin ekonomik ve teknolojik boyutuna odaklanıyorlar.
  • Bu yaklaşım İsrail ile diğer bölge ülkeler arasındaki gerilimin azaltılmasına yardımcı olabilir.

Naser Al Tamimi (Al Arabiya): “Çin’in Körfez’deki ‘Yükselişi’: Körfez İşbirliği Konseyi Perspektifi”

  • Körfez İşbirliği Konseyi üyesi ülkeler değişen uluslararası ve bölgesel koşullar karşısında giderek Doğu Asya’ya yöneliyorlar.
  • Çin, Körfez ülkelerinin gelecekte en büyük enerji pazarı olacak. Bu nedenle bu ülkeler Çin ile stratejik ilişkiler geliştirmeye önem veriyorlar.
  • Körfez ülkeleri ile ABD arasındaki “güvenlik karşılığı petrol” ilişkisi giderek komplike olan; uluslararası, bölgesel ve yerel faktörlerle çelişen bir hale geliyor.

Altay Atlı (Boğaziçi Üniversitesi) “Ankara’dan Görünüm: Değişen Bir Ortadoğu’da Türkiye’nin Çin ile İlişkileri”

  • Türkiye’nin Çin ile olan ilişkileri Ortadoğu’nun geleceği açısından önem taşıyor.
  • Türkiye, ekonomik, siyasi ve kültürel olarak Ortadoğu coğrafyasına bir uzantısı konumunda, bu nedenle Çin ile olan ikili ilişkileri Ortadoğu’yu da ilgilendiriyor. Ekonomik açıdan bu ilişkiler günümüzde Türkiye açısından Çin’den daha fazla yatırım çekme amacı etrafında şekilleniyor.
  • Arap Baharı sonrası dönemde Ortadoğu’da değişen siyasi dengeler çerçevesinde Türkiye ile Çin’in çıkar ve beklentilerinin ne ölçüde örtüşeceği, ne ölçüde çelişeceği bölgedeki dinamikler açısından önem taşıyacak.

Panel 3: Akdeniz’de Çin: Güney Avrupa Perspektifi

Giovanni Andornino (Torino Üniversitesi) “Çalkantılı Akdeniz’de Çin-İtalya İlişkileri: Geniş Ufuklar, Stratejik Hedefler”

  • Küresel ekonomik kriz ve Arap Baharı sonrası dönemde Çin ile İtalya arasındaki ilişkiler ivme kaybetti.
  • Akdeniz Bölgesi’nin çalkantılı ortamında Çin ile İtalya arasında işbirliği imkanları olduğu gibi olası çatışma noktaları da var.

Marina Skordeli (Atina Üniversitesi) “Yunan-Çin İlişkilerinde Yeni Ufuklar: Doğu Akdeniz İçin Önemi”

  • Çin ile Yunanistan’ın antik uygarlıkların temsilcileri olması bu ülkeler arasında bir yakınlaşma sağlıyor.
  • Denizcilik sektöründe işbirliği Çin ile Yunanistan arasındaki ilişkilerin temelini oluşturuyor.
  • Çin’i Batı’ya bağlayacak olan Yeni İpek Yolu projesi kapsamında Yunanistan, Çin için Balkanlara ve Avrupa’ya bir geçiş kapısı işlevini görebilir.

Massimo Deandreis (Studi e Ricerche sul Mezzogiorno) “Ortadoğu v Kuzey Afrika’da İtalya’nın Yatırım ve Ticaret İlişkilerinin diğer Batılı Ülkeler ve Çin ile Kıyaslanması”

  • Akdeniz Bölgesi’nin küresel büyüme ve küresel ticaret içerisindeki payı artıyor.
  • Akdeniz havzasındaki deniz ticareti de artışta.
  • İtalyan şirketleri bu coğrafyada giderek daha aktif bir er aktör haline geliyorlar.

Pablo Pareja (Pompeu Fabra Üniversitesi) “Batı Akdeniz’de İspanya-Çin İlişkileri”

  • Son yirmi yıl içerisinde Çin’in İspanya’daki varlığı ciddi bir şekilde arttı.
  • Çin’in İspanya’daki varlığını ve etkisini artırma girişimleri sadece bu ülkenin İber Yarımadası’ndaki çıkarlarını yansıtmıyor, esas olarak Akdeniz Bölgesi’ne artan ilgisine işaret ediyor.

Konferans yarın yapılacak olan oturumlarla devam edecek.