"Avustralya" ile etiketlenmiş yazıları görüntülüyorsunuz

Suriye’deki savaştan kaçan mülteciler umuda yolculuklarını tüm risklere karşı sürdürürken sadece Avrupa değil tüm dünya bu konuda ne yapılabileceğini tartışıyor. Tartışmanın en yoğun olduğu ülkelerden birisi de Avustralya. Son olarak Avustralya hükümeti, yaşanmakta olan acil durum karşısında, her yıl belirli bir program çerçevesinde kabul etmekte olduğu 13,750 mülteciye ek olarak, Suriye ve Irak’tan 12,000 mülteciye daha kapılarını açacağını açıkladı. Bu mülteciler halihazırda Suriye’ye komşu ülkelerde bulunan ve buralardan yasal olarak başvuru yapan kişiler arasından seçilecek.

Avustralya’nın yıllık düzenli mülteci alımını 2018 yılına kadar 18,750’ye çıkartacak olması ve halihazırda mültecileri barındıran bölge ülkelerine mali yardımda bulunması da olumlu gelişmeler. Ancak Avustralya’nın mülteci politikalarının bir başka boyutu daha var. Canberra hükümeti ülkeye deniz yolundan kaçak olarak gelmeye çalışan mültecilere kesinlikle müsamaha göstermiyor. Teknelerle okyanusu aşarak Avustralya’ya gelmeye çalışan mülteciler koşulları ne olursa olsun Avustralya’da iskan edilmiyorlar.

multeciAvustralya’nın halen uygulamakta olduğu ve uluslararası toplum tarafından da tepki çeken mülteci politikası uyarınca denizleri aşmaya çalışan mülteci tekneleri Avustralya donanmasına ait gemiler tarafından durdurulup geri çevriliyor. Denizde batmak üzere olan veya batan teknelerden kurtarılan mülteciler ile Avustralya’ya ulaşmayı başaranların ise Avustralya’ya iltica başvurusunda bulunma hakları yok. Bu kişiler üçüncü ülkelerdeki “işlem merkezlerine”, etrafı dikenli tellerle çevirili kamplara gönderiliyorlar. Halen Papua Yeni Gine ile küçük bir Pasifik ada ülkesi olan Nauru’da bulunan merkezlerde iltica başvuruları değerlendiriliyor; reddedilenler ülkelerine geri yollanıyor, kabul edilenlerin ise Avustralya’ya değil bahsi geçen ada ülkelerine yerleştirilmeleri sağlanıyor. Son olarak 2013 sonlarında göreve gelen Tony Abbott hükümetinin başlattığı bir uygulamayla mültecilerin karşılıklı bir anlaşma kapsamında Kamboçya’da iskan edilmesine başlandı.

Uluslararası toplumun bu uygulamalara yönelik eleştirilerinin merkezinde mültecilerin gönderildiği kamplardaki şartların olumsuzluğu yer alıyor. Mart ayında Birleşmiş Milletler’in (BM) işkence konusundaki özel raportörü Juan Mendez’in hazırladığı ve 68 ülkeyi içeren raporun Avustralya ile ilgili kısmında şu ifadeler yer aldı: “(Kamplarda) göz altında tutma için uygun koşulları yerine getirmeyen Avustralya hükümeti, çocukların göz altında tutulması uygulamasını devam ettirerek ve bölgesel işlem merkezlerinde artan şiddet ve gerilimi sona erdiremeyerek çocuklar da dahil olmak üzere mültecilerin işkence, insanlık dışı ve aşağılayıcı muameleden uzak tutulma haklarını çiğnemiştir.” Basında yer alan kamplardaki kötü koşullara, bu kamplarda güvenlik güçleri ile mülteciler arasında yaşanan şiddet olayları ile can kayıplarına yönelik haberler, Mendez’in eleştirilerinin uluslararası kamuoyunda yaygın bir şekilde kabul görmesine ve Avustralya hükümeti üzerindeki baskının artmasına yol açıyor.

Bu noktada kesin bir hükümde bulunmadan Avustralya hükümetinin argümanlarına da kulak vermekte fayda var. Canberra’nın mevcut politikasının ardında aslında kuvvetli bir gerekçe var. Teknelerle gelen kişilerin Avustralya’ya kabul edilmeleri durumunda bunun insanların okyanusları aşmaya çalışmalarının, ciddi ölüm riskini göze almalarının teşvik edeceğini öne süren Avustralyalı siyasetçiler (ki bu konuda halen iktidardaki Liberal-Ulusal Parti koalisyonu ile muhalefetteki İşçi Partisi’nin büyük ölçüde bir uzlaşı içerisinde olduğunu görüyoruz) son dönemde 1,200 kişinin Avustralya’ya ulaşmaya çalışırken boğularak hayatını kaybettiğini hatırlatıyorlar. Bu görüşe göre esas sorun, söz konusu mültecilerin kabul edilmesi durumunda ölümcül deniz yolculuklarını organize eden ve bundan milyonlarca dolarlık gelir elde eden insan kaçakçılarının ve yasadışı örgütlerin ekmeğine yağ sürülmesi. Özetle Avustralya’nın verdiği mesaj, yasal yollardan daha fazla mülteci alacağı, ancak diğer yollardan gelecek olanlara karşı yasadışılığı teşvik etmemek adına kapıların kapatılacağı şeklinde.

Papua Yeni Gine ve Nauru’daki olumsuz koşullar ve özellikle de mültecilerin Kamboçya’ya yerleştirilemeye çalışılması kabul edilebilir değil. Ama burada bir moral ikilem söz konusu. Avustralya bağımsız ve egemen bir ülke ve kanunlarınca tanımlanmayan bir şekilde oluşan her duruma karşı önlem alması doğal bir hakkı. Teknelerle çıkılan yolculukların Avustralya’da yerleşim hakkı ile sonuçlanması birçok insanın ve ailenin hayatını kurtaracaktır, ancak bunun insan kaçakçılığını teşvik edeceği de bir gerçek. Diğer yandan Avustralya hükümeti, teknelerle her gelmeye çalışan kişinin gerçek birer mülteci olmadığını ileri sürüyor ki bu da doğru. Ancak diğer taraftan gerçekten sığınma ihtiyacında olan mültecilerin bu şekilde geri çevrilmesi hem insan vicdanına aykırı bir durum hem de uluslararası hukuk ile çelişiyor. Avustralya’nın sadece imza koyarak taraf olduğu değil, bilfiil metnini hazırladığı 1951 tarihli BM Mülteci Sözleşmesi’ne göre mülteci tanımına uyan kişilerin ülkeye geliş yöntemleri ne olursa olsun koruma altına alınmaları gerekiyor. Kurunun yanında yanan çok fazla yaş var.

Peki şimdi ne olacak? Avustralya’nın üçüncü ülkelerde işlem ve iskan uygulaması sürdürülebilir bir çözüm değil. Ancak çözüm Avustralya’nın her tekneyi buyur etmesi, her geleni mülteci olarak kabul ederek kendi sınırları içerisinde iskan etmesi de değil. Sorun aslında Avustralya’dan da kaynaklanmıyor; esas mesele İkinci Dünya Savaşı sonrasında o dönemin koşullarına göre tasarlanan mülteci rejiminin günümüz şartlarına cevap veremiyor olması. Avrupa hükümetlerinin şu anda ne yapacaklarına karar veremiyor olması da, Schengen ilkelerinin rafa kaldırılması da, Avustralya’nın günü kurtarmak için tropik adalarda çare aramasının da arkasında 1951 rejiminin yetersizliği yer alıyor. Dolayısıyla yapılması gereken tüm paydaşların BM çatısı altında bir araya gelerek 1951 sözleşmesini yeniden kaleme almaları. Gerçek mülteciyi diğer göçmenlerden ayırt edecek, tüm yükü ev sahibi ülkelerin üzerine yıkmadan gerçekçi bir maliyet paylaşımı yapılmasını sağlayacak, bir yandan insanlarını ölümle sonuçlanacak yolculukları göze almalarını gerektirmeyerek bir yandan da insan kaçakçılığıyla mücadeleyi ön plana çıkartarak iltica konusunun istismar edinmesine mani olacak yeni bir uluslararası mülteci rejimine ihtiyacı var.

Avustralya bu yeni rejimin inşasında başrol oynayabilir. Gerek almakta olduğu mülteci akışı, gerekse 1951’i hazırlayan taraflardan biri olması nedeniyle böyle bir yükümlülüğü de var. Ayrıca yaşanan soruna tek defaya mahsus çözümlerle değil sistemik değişimle cevap verilmesi, Avustralya’nın mülteciler için ayırdığı kaynakları da daha verimli kullanabilmesini sağlayacak. Avustralya hükümetinin açıkladığı rakamlara göre bir mülteciyi 12 ay boyunca üçüncü bir ülkedeki işlem merkezinde tutmanın maliyeti yaklaşık 420 bin Avustralya doları iken, aynı mültecinin geçici bir vize ile ülke içerisinde yerleştirilmesinin maliyeti 25 bin dolar civarında.

Avustralya milli marşında şöyle bir satır var: “For those who’ve come across the seas, we’ve boundless plains to share”: Denizlerin ötesinden gelenler için uçsuz bucaksız topraklarımız var. Mülteciler konusunu yeniden düşünülüp yeni bir düzen kurulacaksa, bu süreçte başrolü milli marşında bu sözlere yer veren bir ülkeden daha iyi kim oynayabilir ki?

sochilogo22. Kış Olimpiyatları, Rusya’nın Soçi kentinde bu akşam yapılan açılış töreni ile başladı. 23 Şubat’a kadar sürecek oyunarda 88 ülkeden yaklaşık 2,800 sporcu 15 spor dalında mücadele edecek. Açılış töreni oldukça görkemliydi, müsabakaların da son derece heyecanlı geçeceğine şüphe yok. Kış sporları deyince akla öncelikle Kuzey Amerika ve Kuzey Avrupa ülkeleriyle tabii ki Rusya geliyor. Ancak bu sporlar, hangi iklim kuşağında olursa olsun, tüm dünyada giderek artan bir ilgi görüyor. Asya ülkelerinde de böyle bir durum söz konusu. Soçi’ye Asya’dan gelen takımlara bakacak olursak, şu ülkeleri görüyoruz: Çin (66 sporcu), Tayvan (3), Hong Kong (1), İran (5), Japonya (113), Kazakistan (52), Güney Kore (71), Kırgızistan (1), Lübnan (2), Moğolistan (2), Nepal (1), Pakistan (1), Filipinler (1), Tacikistan (1), Tayland (2), Doğu Timor (1), Özbekistan (3). Okyanusya’dan ise Avustralya (61), Yeni Zelanda (15) ve Tonga (1) katılıyor.

Bu ülkeler arasında en iddalı görülen, Çin, Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Kazakistan’a yakından bakmakta fayda var.

Fan Kexin (Çin)

Fan Kexin (Çin)

Çin, kış oyunları tarihinde bugüne kadar 9 altın madalya kazandı, bunların 7’si kısa kulvar sürat pateninden geldi. Soçi’de de Çin’in en iddalı olduğu branş sürat pateni olacak. 2010 Vancouver’da iki altın madalya kazanan Zhou Yang ile genç yetenek Fan Kexin dikkat edilmesi gereken isimler. Diğer branşlarda ise artistik patinajda Vancouver’ın gümüş madalyalı çifti Pang Qing ile Tong Jian, serbest stil kayakta Xu Mengtao ve Li Nina, Vancouver’ın bronz madalyalı Çin bayan curling takımı, Çin’in madalya beklediği diğer sporcular.

Mao Asada (Japonya)

Mao Asada (Japonya)

Japonya, 1998’de kendi evinde, Nagano’da, düzenlediği ve 5’i altın olmak üzere toplam 10 madalya kazandığı oyunlardan sonra kış olimpiyatlarında bekleneni veremedi. 1998’den bu yana Japonya’nın sadece tek bir altın madalyası var, o da 2006’da Torino’da yapılan oyunlarda artistik patinajda altın madalya kazanarak bu başarıyı yakalayan Asya’dan ilk kadın sporcu olma ünvanını kazanan Shizuka Arakawa. Soçi’de Japonya’nın umutları yine artistik patinajda olacak. Bayanlarda 2010’un gümüş madalyalı ismi ve halen dünya sıralamasında ikinci sırada olan Mao Asada ile erkeklerde Yuzuru Hanyu performansları merakla beklenen isimler. Kayakla atlamada Noriaki Kasai ile Sara Takanashi, sürat pateninde Keiichire Nagashima ve serbest stil kayakta Aiko Uemura, Japonya’nın diğer madalya ümitleri.

Kim Yu-na (Güney Kore)

Kim Yu-na (Güney Kore)

Güney Kore, Asya’nın kış olimpiyatlarındaki en başarılı ülkesi. 1948’den bu yana Koreliler 45 madalya kazandı ve bu madalyaların tamamı sürat pateni ile artistik patinajdan geldi. Kore takımının heyecanla beklenen ismi bayanlar artistik patinajda altın madalya kazanan Kim Yu-na. 23 yaşındaki sporcu yeni bir sakatlık geçirdi, ancak Soçi’de de ilk sırada yer alarak meşhur Katarina Witt’ten sonra üst üste iki olimpiyatta altın madalya kazanan ikinci sporcu olmayı hedefliyor. Sürat pateninde Vancouver’ın altın madalyalı isimleri Lee Sang-hwa, Mo Tae-bum ve Lee Seung-hoon ile genç yetenek Shim Suk-hee, Soçi’de zirveye oynayacaklar.

Torah Bright (Avustralya)

Torah Bright (Avustralya)

Avustralya, serbest stil kayak ile snowboard branşlarında oldukça iddialı. Serbest stil kayakta 2006’ın altın, 2010’un gümüş madalyalı ismi Dale Begg Smith ile Vancouver’da Olimpiyat şampiyonu olan Lydia Lassila takımın ön planda çıkan isimleri. Snowboard’da ise erkeklerde geçen yılın dünya şampiyonu Alex Pullin ile bayanlarda Olimpiyat altın madalyalı Torah Bright, Soçi’de de zirvede yer almak için mücadele edecekler.

Kazakistan, 2010 Vancouver’da tek bir madalya (gümüş) kazanmış, o da bayanlar biatlonda gelmişti. Soçi’de bu sayıyı artırmak isteyen Kazak takımının en umutlu olduğu isimler kros kayakta Vancouver’de beşinci olan Alexey Poltoranin ile 2013’de sürat pateninde dünya şampiyonluğu kazanan Denis Kuzin.

Soçi’de bizleri son derece heyecanlı iki hafta bekliyor. Bu fazla aşina olmadığımız kış sporlarını da daha iyi tanımak için iyi bir fırsat.

ABD Başkanı Barack Obama, 2011 yılın Kasım ayında yaptığı bir konuşmada ülkesinin Asya Pasifik bölgesine daha fazla önem vererek bu coğrafyada nüfuzunu artırmak için yeni girişimlerde bulunacağını açıklamıştı. Bu beklenen bir açıklamaydı, ancak ilginç tarafı açıklamanın Washington’da değil Avustralya’nın başkenti Canberra’da yapılmış olmasıydı.

Obama bu tercihiyle, bölgedeki jeopolitik ve ekonomik dengeler açısından Avustralya’nın öneminin altını çizmiş oldu. Asya Pasifik’i bir bütün olarak anlayabilmek için bir ucunda Çin, Japonya ve Güney Kore gibi Doğu Asya’nın büyük güçleri diğer ucunda ise ABD’nin bulunduğu bir eksen üzerinden şekillenen tahlillerimizin çerçevesini genişletmemiz, güçlü ekonomisine ve Pasifik’in her iki yakası ile kurduğu kapsamlı ilişkilere rağmen bugüne değin uluslararası ilişkiler tartışmalarında ön plana çıkmayan Avustralya’yı denklemin içine oturtmamız gerekiyor.

Avustralya, dünyanın en büyük on ikinci ekonomisine sahip, kişi başına düşen 67 bin dolarlık milli geliriyle beşinci sırada yer alan, başka bir deyişle kalkınmış dünyanın parçası olan bir ülke. Yirmi yılı aşkın bir süredir istikrarlı bir şekilde yüzde 3-3,5 aralığında büyümesini sürdürüyor ve reel GSYH artışı açısından kalkınmış ülkeler arasında ilk sıradaki yerini koruyor. Verimli bir tarım sektörü ile zengin yer altı kaynaklarına sahip olan Avustralya, buradan güç alan ekonomisini çeşitlendirmeyi de başarmış durumda. Şu anda ülke ekonomisinin dörtte üçünü hizmet sektörü oluşturuyor. Doğu yarımkürede yer almasının sağladığı avantaj ile büyüyen Asya’nın başlıca ticaret ortaklarından birisi haline gelen Avustralya, ticaretinin yüzde 70’ini Asya ülkeleriyle yapıyor ve bu ülkelerin ekonomik büyümeleri için ihtiyaç duydukları hammadde ve tabii kaynakları temin ediyor.

ausbadgeAsya ile ekonomi, ABD ile güvenlik

Asya ile coğrafi yakınlığa sahip olan Avustralya, ABD ile olan ilişkilerini de kültürel yakınlık üzerine kuruyor. 1951’den beri yürürlükte olan ve bu iki ülkenin yanı sıra Yeni Zelanda’yı da kapsayan ANZUS anlaşması Pasifik’te güvenlik alanında işbirliği için gerekli zemini oluşturuyor. Bununla birlikte Avustralya’nın ABD’nin en sadık müttefiki olduğu söylemek de yanlış olmaz. Son yüz yıl içerisinde İkinci Dünya Savaşı, Kore, Vietnam ve Irak da dahil olmak üzere büyük savaşların tamamında ABD’nin yanında yer alan tek ülke Avustralya.

Avustralya, Asya Pasifik’teki konumunu okyanusun her iki tarafıyla kurduğu güçlü ekonomi ve güvenlik bağları üzerinden şekillendiriyor. Soğuk Savaş sonrası dönemde ülkenin dış politikası, bir tarafta başta Çin olmak üzere ekonomik açıdan getirisi olan Doğu Asya, diğer tarafta ise müttefik ABD arasında dengenin nasıl kurulacağı sorusu üzerinden şekillendi. Doksanlı yılların ilk yarısında İşçi Partisi hükümeti döneminde ağırlık Doğu Asya’dayken, 1996-2007 yılları arasında iktidarda olan Liberal-Ulusal Parti koalisyonu döneminde ABD ile olan ilişkiler ön plana çıktı ve bu dönemde hükümet Doğu Asya’nın büyüyen gücünden yeterince faydalanmamak ve “ABD’nin Pasifik’teki şerif yardımcısı” olmak gibi eleştirilerin hedefi oldu.

2007’den sonra göreve gelen İşçi Partisi hükümetleri döneminde ise Avustralya’nın kendisini daha geniş bir vizyon çerçevesinde konumlandırmaya başladığını, bu süreçte Doğu Asya-ABD ekseninin genişletilerek Hindistan’a uzatıldığını ve Asya-Pasifik kavramının yerini “İndo-Pasifik” kavramına bıraktığını görüyoruz. Ülkeyi, Hint Okyanusu ile Pasifik Okyanusu arasında bir köprü olarak konumlandırmayı amaçlayan bu yeni yaklaşım, bir yandan Çin ve Hindistan’ın artan ekonomik ve askeri gücüne, diğer yandan da ABD ile olan ittifaka ve bu ülkenin yeni başlattığı Asya Pasifik açılımına karşılık vererek söz konusu süreçler içerisinde Avustralya’yı en uygun şekilde konumlandırmayı hedefliyor.

Yeni hükümet

Geçtiğimiz yıl Eylül ayında yapılan seçimlerden galip çıkarak altı yıllık İşçi Partisi iktidarına son veren Başbakan Tony Abbott liderliğindeki Liberal-Ulusal Parti hükümeti Avustralya’nın Çin ile ABD arasında bir tercih yapmak zorunda olmadığını, her iki tarafla da ilişkilerin ülke çıkarlarına uygun ve dengeli bir şekilde sürdürülebileceğini ifade ediyor. Bu görüşün Avustralya halkı arasında da kabul gördüğünü söylemek mümkün. Ülkenin önde gelen düşüncü kuruluşlarından Lowy Enstitüsü’nün 2013 yılında yaptığı kamuoyu araştırmasına göre aynı anda hem Çin hem de ABD ile iyi ilişkiler kurulabileceğini düşünenlerin oranı yüzde 87. ABD ile güvenlik alanında ittifakı destekleyenlerin oranı yüzde 82, ancak sadece yüzde 38’lik bir kesim ABD’nin yanında askeri harekâtlara katılıma sıcak bakıyor. Ekonomi konusunda ise Avustralya’nın en önemli ortağı olarak Çin’i görenlerin oranı yüzde 75 iken, bu alanda ABD’yi daha önemli bulanların oranı ise yüzde 16. Avustralyalılar geleceği güvenlik açısından ABD’de, ekonomi açısından ise Çin’de görüyorlar.

Denge konusunda bazı Asya ülkelerinin ise şüpheleri var. Çin, Japonya ile yaşadığı adacık krizinde ve son olarak da Güney Çin Denizi’nde hava savunma güvenlik sahası ilan edişine karşı Canberra’nın eleştirel tutumuna tepki gösterdi. Abbott’un “Avustralya’nın Asya’daki en iyi dostu Japonya’dır” şeklindeki beyanatı da Pekin tarafından olumlu karşılanmadı. “İndo-Pasifik” vizyonunun ve bu bağlamda hedeflenen Hindistan ile yakınlaşmanın Çin tarafından bir tehdit olarak algılanması da muhtemel. Diğer yandan yasadışı göçmenler nedeniyle Endonezya ile yaşanan sıkıntılar da giderek derinleşiyor. Avustralya, Asya’daki bu zorlu süreçte ekonomi kartını ön plana çıkartıyor. Abbott hükümeti, Çin, Japonya ve Güney Kore ile devam eden serbest ticaret anlaşması müzakerelerini hızlandırarak bu yıl içerisinde tamamlamayı ve söz konusu ülkelerle ekonomik ilişkilerini uzun vadede sürdürülebilir bir zemine oturtmayı hedefliyor.

Avustralya, Pasifik’in iki yakasıyla ilişkilerini sürdüren kilit bir ülke. Son olarak bu ülkenin bölgesel bir güç olmanın ötesinde küresel bir oyuncu olarak da etkisini artırdığının altını çizelim. 2013-2014 dönemi BM Güvenlik Konseyi geçici üyesi olan Avustralya, 2014 için G20 dönem başkanlığını da devraldı. Küresel yönetişim kurumlarında aktif olarak rol alan Avustralya, giderek sesi daha yüksek çıkan bir aktör haline geliyor. Asya Pasifik’i ve dünyayı daha iyi anlamak için bu sese kulak vermemiz lazım.

2013, Türkiye için zorlu ve yorucu bir yıl oldu. Gezi olayları, operasyonlar, yolsuzluk soruşturmaları vs. derken içeride gündem hep yoğun, hep karmaşıktı. Buna bir de komşu coğrafyalardaki karışıklıklar ve trajediler eklenince 2013 Türkiye için bir türlü bitmek bilmeyen, sıkıntılı bir yıl oldu. 2014’ün daha aydınlık günler getireceğini ümit ediyor ve yılın bu son saatlerinde geride kalan on iki ay içerisinde Asya Pasifik bölgesinde gündemi belirleyen başlıca gelişmeleri kısaca hatırlatmak istiyorum.

2013-11.) Doğu Çin Denizi’nde gerilim tırmanıyor. Hatırlanacağı üzere 2012 yılın son aylarında Çin ve Japonya arasında bahsi geçen denizde yer alan adacıklar nedeniyle kriz çıkmış, her iki ülke de bu adalar (ve dolayısıyla adaların bulunduğu suların altında ulunan petrol ve doğal gaz yatakları) üzerinde hak iddia ederken, Pekin ile Tokyo arasındaki ilişkiler iyice gerilmişti. 2013 yılında bu gerilim devam ettiği gibi, Kasım ayında Çin’in Doğu Çin Denizi üzerinde bir “hava savunma tanımlama bölgesi” ilan etmesiyle yeni bir boyut kazandı. Çin tarafı bu bölge içerisinde seyreden tüm hava araçlarına kendilerini Çinli yetkililere tanıtma zorunluluğu getirmiş oldu. Ancak aynı bölgede Japon ve Güney Kore’nin de hava savunma tanımlama bölgelerinin olması ve bu üç bölgenin birbiriyle kesişmesi bir yandan sivil havacılık açısından komplike bir durumun oluşmasına, diğer yandan da ilişkilerin halihazırda gergin olduğu ve ülkelerin savunma harcamalarını hızla artırdıkları bir dönemde Kuzeydoğu Asya’da suların iyice ısınmasına yol açıyor.

2013-22.) Çin’de yeni bir dönem. 2012 yılının Kasım ayında Komünist Parti genel sekreterliğine getirilen Xi Jinping, Mart 2013’te devlet başkanı olarak göreve başladı. Xi yönetimi ilk aylarında özellikle ekonomik reformlar konusunda önemli adımlar atmaya başladı. Kasım ayında gerçekleştirilen parti kongresinde ekonominin işleyişinde piyasa dinamiklerinin daha fazla ön plana çıkartılması, tek çocuk politikasının gevşetilmesi, bankacılık ve sosyal güvenlik sistemlerinde reformlar yapılmasına yönelik alınan kararlar olumlu karşılandı. Yıl içerisinde Çin’in yeni yönetimi yolsuzlukla mücadele konusunda da kararlı bir tutum içerisinde yer aldı.

2013-33.) Tayland’da hükümet karşıtı gösteriler. Yılın son aylarında başkent Bangkok’un sokakları hükümeti hedef alan protestolara sahne oldu. Göstericiler, Başbakan Yingluck Shinawatra’yı 2006 yılında bir darbe ile görevden uzaklaştırılan, görevi kötüye kullanmak ve yolsuzluktan suçlu bulunarak iki yıl hapis cezasına çarptırılan ve 2008 yılında ülkeyi terk ederek yurtdışına yerleşen ağabeyi eski Başbakan Thaksin Shinawatra’nın çıkarlarına hizmet etmekle itham ettiler ve istifasını istediler. Göstericiler ile güvenlik güçleri arasında çıkan çatışmalarda can kayıpları yaşanırken yeni yıla girdiğimiz şu günlerde Tayland’daki krize çözüm halen bulunamadı.

2013-44.) Doğal felaketler. Filipinler’i vuran, altı bin kişinin hayatını kaybetmesine, bir milyona yakın insansın ise evlerinden olmasına yol açan Haiyan Tayfunu, ülkede derin yaralar açtı. Dünya tarihinin en büyük dördüncü fırtınası olarak kayıtlara geçen Haiyan, zor bir dönemden geçmekte olan Filipinler ekonomisine ağır bir darbe oldu. Diğer yanda Endonezya’da çıkan yangınlar, geniş ölçekte ormanlık alanların kaybına yol açarken ortaya çıkan duman ve hava kirliliği, sadece Endonezya’yı değil rüzgarların etkisiyle ulaştığı Singapur ve Malezya’yı da olumsuz yönde etkiledi. Bangladeş’in başkenti Dakka ise doğal değil insan yapımı bir felakete sahne oldu. Tekstil atölyelerini içeren ve kaçak olduğu tespit edilen bir yapı çökünce enkaz altında kalan 1,100 kişi hayatını kaybetti.

2013-55.) Seçimler. Asya-Pasifik bölgesindeki bazı ülkeler için 2013 seçim yılıydı. Mayıs ayında Malezya’da yapılan seçimlerden iktidardaki Barisan Nasional koalisyonu bir önceki seçimlere göre oy kaybetmesine rağmen galip çıktı. Ülke genelinde seçime hile karıştırıldığı iddiasıyla protestolar gerçekleştirildi. Kamboçya’da da benzer bir durum yaşandı ve seçimleri az bir farkla kazanan Kamboçya Halk Partisi’ne karşı muhalefet tarafından gösteriler düzenlendi. Pakistan’da Pakistan Müslümanlar Birliği’nin kazandığı seçimleri takiben Navaz Şerif başbakanlığında yeni bir hükümet kuruldu ve ülke tarihinde ilk kez sivil bir hükümet demokratik seçimler sonucu yerini başka bir sivil hükümete bırakmış oldu. Avustralya’da ise Tony Abbott liderliğindeki Liberal-Muhafazakar koalisyon seçimlerden galip çıkarak altı yıllık İşçi Partisi iktidarına son verdi.

2013-66.) Uzay yarışı. 14 Aralık’ta, aya en son insan ayağı değmesinden 41 yıl, aya en son başarılı bir şekilde uzay aracı indirilmesinden ise 37 yıl sonra, Çin Halk Cumhuriyeti uzay programı dahilinde bir insansız uzay aracın ay yüzeyine iniş yaptı. Hindistan ise Mars’a uzay aracı gönderen ilk Asya ülkesi oldu. 5 Kasım’da fırlatılan roketin taşıyacağı uzay aracı 300 gün sürecek bir yolculuktan sonra Eylül 2014’te Mars’ın yörüngesine girecek.

2013-77.) Olimpiyatlar. Tokyo, 2020 Olimpiyatlarına ev sahipliği yapmaya hak kazandı. İstanbul ile Madrid’in de aday olduğu süreçten galip çıkan Tokyo, 1964’ten sonra oyunlara ikinci kez ev sahipliği yapacak.

Bugün, Avustralya Günü. Avustralyalılar, 26 Ocak 1788 tarihinde kıtaya ilk kez ayak basılmasının yıldönümünü ulusal günleri olarak kutluyorlar. Sorun şu ki, o tarihte İngiltere?den gönderilen mahkumlar Avustralya?ya ayak bastıklarında kıtanın yerlileri, yani aborijinler, binlerce yıldır orada yaşıyorlardı. 26 Ocak?ın kutlanması bu nedenle ülkede tartışmalara yol açıyor. Kimileri bu günü tüm Avustralyalıları birleştiren bir değer olarak görürken, başta aborijinler olmak üzere birçok kesim de 26 Ocak?ı yerli halkın beyazların elinden çektiği acıların başladığı gün olarak kabul ediyor ve ?Avustralya Günü? yerine ?İstila Günü? ya da ?Hayatta Kalma Günü? adını kullanmayı tercih ediyor.

Her yıl 26 Ocak yaklaşırken bu tartışmalar alevlenir, ancak bu sene çok daha farklı bir olay gerçekleşti. Bugün öğlen saatlerinde Başbakan Julia Gillard, başkent Canberra?daki bir lokantada ana muhalefet partisi Liberal Parti?nin lideri Tony Abbott ile buluştu. Çok geçmeden lokanta etrafında toplanan bir protestocu grubu, camlara vurarak ?ırkçı!? ve ?utan!? gibi sloganlar atmaya başladılar. Polis gelene kadar Gillard ile Abbott içeride mahsur kaldı, daha sonra güvenlik güçleri başbakanı apar topar olay yerinden uzaklaştırdı. Haber ajansları Gillard?ın koruma altında götürülürken ayakkabısının fırladığı anı görüntülediler ve tüm dünyaya geçtiler.

Avustralya Başbakanı Julie Gillard zor durumda (Foto: APA)

Bugün bütün dünya bu olayı konuşuyor, küresel kamuoyunun dikkatleri Avustralya Günü?nün anlamına ve aborijinlerin durumuna çevrildi. Dolayısıyla protestocuların amaçlarına ulaştıklarını söyleyebiliriz. Aborijinlerin 1788?den itibaren kuşaklar boyunca yaşadıkları sıkıntıları, insan hakları ihlallerini ve ayrımcılığı burada uzun uzun anlatmayacağız. Şark Ekspresi?nde daha önce de bu konudan uzun uzadıya bahsetmiştik. 2008?de federal hükümetin aborijin toplumunda resmi olarak özür dilemesi önemli bir adımdı. Aborijinler ile ilgili birçok reform yapıldı ve hepsinden önemlisi bugün Avustralya halkı genelinde aborijinlere karşı bir tutum, ırkçı ve ayrımcı bir yaklaşım söz konusu değil.

Peki o zaman aborijinler ne istiyorlar? Neden hala hükümete tepki var? Bunun tek sebebi, tüm yapılan iyileştirmelere rağmen aborijinlerin varlığının Avustralya federal anayasasında tanınmıyor olması, hatta daha da kötüsü anayasanın ırkçı ve ayrımcı maddeler içermesi.

Anayasanın bazı maddelerine bakalım. Örneğin 25. madde, inanılması güç ama, eyalet hükümetlerinin bireyleri etnik kökenleri nedeniyle seçimlerde oy kullanmaktan men edebilmelerine imkan veriyor. 51. madde?nin 26. paragrafı ise daha ilginç. Bu paragraf, federal parlamentoya ?belirli etnik gruplar için özel yasa getirme? yetkisini veriyor. Daha önce ?aborijinler hariç tüm etnik gruplar? şeklinde bir ifade içeren bu paragraf 1967 referandumu ile aborijinleri de içerecek şekilde genişletilmiş. Ancak sorun şu ki, söz konusu maddede bu özel yasaların sadece etnik grupların faydasına olacak şekilde yapılmasını sağlayacak ya da bu gruplar için olumsuz durumlar yaratmasını engelleyecek hiç bir hüküm yok. Dolayısıyla genel kanı, bu maddenin ayrımcılığı önlemek yerine imkan sağladığı ve teşvik ettiği yönünde.

Avustralya?nın anayasası aradan geçen yıllarda gerçekleştirilmiş olan tüm düzenlemelere rağmen hala eyaletler arasında federasyonun kurulduğu 1901 yılının kafa yapısını yansıtıyor. Aborijinlerin ve Avustralya nüfusunun önemli bir kısmının istediği de anayasanın bugünün şartlarını yansıtır hale getirilmesi ve bu doğrultuda reformlar yapılması. Bu konuda yapılabilecekler öncelikle tabii ki 25. maddenin kaldırılması, 51. madde 26. paragrafın da ya kaldırılması ya da bu maddede özel yasaların ancak etnik grupların faydasına olacak şekilde çıkartılabilmesini sağlayacak şekilde düzenlemeler yapılması ve bunlara ek olarak anayasanın giriş kısmına aborijin varlığını ve kültürünü tanıyan ve aborijinlerin Avustralya?nın ilk halkları olduğunu kabul eden maddeler eklenmesi.

Gillard hükümeti bu konularda çalışmalarını sürdürüyor. Yarısı aborijin toplumunun temsilcileri olmak üzere toplam 22 kişilik bir komisyon kuruldu ve bu komisyon reform önerilerini hükümete sunmaya başladı. Komisyonun son raporunda kullandığı ifade durumu net şekilde özetliyor: ?Avustralya etnik ayrımcılığın son kalıntılarını da anayasasından atmak için tarihi bir fırsatla karşı karşıyadır.?

Acaba Avustralya bu fırsatı değerlendirebilecek mi? Gillard, 2013?de yapılacak seçimlerden önce konuyla bir referandum gerçekleştirileceğini bildirdi. Söz konusu komisyonun önerileri ne ölçüde referanduma gidecek olan reform paketinin içinde yer alacak, bunu şimdiden öngörmek güç. Bu arada referandumdan pakete evet oyu çıkacağı konusunda da bir garanti yok. Avustralya?da 1901?den beri anayasa değişiklikleri ile ilgili 44 referandumun sadece 8?inden evet sonucu çıktı. Avustralya yasalarına göre referandumun kabul edilebilmesi için ülke çapında çoğunluğun evet demesinin yanı sıra, altı eyaletin en az dördünden de evet çıkması gerekiyor. 1999 yılında yapılan ve halka ?İngiliz monarşisi ile bağımızı kopartıp cumhuriyet olalım mı?? sorusunun sorulduğu referandumda bile evet oyu çıkmamıştı. Aborijinlere ile ilgili yapılacak referandum ile ilgili olarak da Avustralya halkının tüm demokratlığına ve insan haklarına bağlılığına rağmen sonuçtan emin olmamız mümkün değil.

Bugün Gillard?a biraz haksızlık yapıldığını düşünüyorum, ancak yine de Avustralyalıların biraz şiddet sınırını zorlamış olmalarıyla birlikte tepkilerini göstermeleri güzel. Anayasadaki bahsettiğim maddeler kabul edilebilir gibi değil ve mutlaka değişmeleri gerekiyor.