"bölgesel entegrasyon" ile etiketlenmiş yazıları görüntülüyorsunuz

ABD Başkanı Barack Obama, 2011 yılının Kasım ayında Avustralya Parlamentosu’na hitaben yaptığı bir konuşmada, Ortadoğu’ya işaret ederek ülkesinin “önceki on yılda kendilerine can kaybı ve maddi kayıp anlamında yüksek maliyeti olan iki savaşa girdiğini” belirtmiş ve bundan sonra Asya-Pasifik bölgesindeki büyük potansiyele odaklanacaklarını ifade etmişti. “Geleceği burada görüyoruz” diyordu Obama: “Bu nedenle Başkan olarak bilinçli ve stratejik bir şekilde bu kararı aldım. ABD, bir Pasifik ülkesi olarak temel ilkelerine bağlı kalmak ve dost ile müttefiklerimizle de yakın bir ortaklık içerisinde bulunmak suretiyle bu bölgenin ve geleceğinin şekillendirilmesinde daha büyük ve daha uzun soluklu bir rol oynayacaktır.”

Ülkenin Irak ve Afganistan’daki savaşlar nedeniyle iyice yıprandığı ve aynı zamanda 2007-2008’de patlak veren küresel ekonomik krizin de şiddetini sürdürdüğü bir dönemde açıklanan bu karar, ABD’nin dış politika önceliklerinin Ortadoğu’dan Asya-Pasifik’e ve güvenlik merkezli bir yaklaşımdan ekonomik merkezli bir paradigmaya yönelişinin işareti olarak yorumlanmıştı. Ancak aradan geçen beş yıla yakın süre içerisinde Obama’nın açıkladığı bu Asya açılımı bekleneni veremedi; Obama’nın konuşmasında çizdiği vizyonun içi doldurulamadı.

Peki neden?

ABD’nin Asya-Pasifik’e odaklanamamasının en büyük sebebi, Ortadoğu’nun kaynayan kazanından bir türlü çıkamamış olması. Obama’nın Asya açılımını dile getirdiği dönemde patlak veren Arap ayaklanmaları, sonrasında Suriye’deki iç savaş, Libya, Irak ve Yemen’deki krizler, İran nükleer anlaşması ve tüm bunların yanında ortaya çıkan IŞİD terörü nedeniyle ABD, Ortadoğu’nun sarmallarında sıkışıp kalıverdi. Washington penceresinden bakılacak olursa, Ortadoğu bugünün tehdidi, Asya-Pasifik ise geleceğin fırsatı demek. Ancak mevcut durumda ABD, enerjisini bugünün tehditleriyle mücadelede tükettiği için geleceğin fırsatlarına yatırım yapamıyor.

resim-1.asp“Obama’nın Asya açılımı hiçbir işe yaramadı” demek aslında doğru olmaz. Avustralya’nın kuzeyindeki Darwin kentindeki üsse konuşlandırılan deniz piyadeleri, Singapur’a yerleştirilen savaş gemileri ve son aylarda Çin’in çevre denizlerdeki yayılmacılığına karşı Japonya, Avustralya ve Hindistan ile askerî işbirliğini geliştirme girişimleri gibi somut ancak küçük çaplı ve henüz sonucunun ne olacağı belli olmayan uygulamalar bir kenara bırakılacak olursa, Obama yönetiminin Asya-Pasifik konusunda iki başarısı olduğu söylenebilir. Bunlardan ilki, Pasifik Okyanusu’nun iki kıyısında yer alan toplam on iki ülkeyi içeren Trans-Pasifik Ortaklığı (TPP) ticaret anlaşmasının imzalanması; ikincisi ise Çin ile tüm gelgitlere ve krizlere rağmen iletişim ve işbirliği kanallarının açık ve işler hâlde tutulması.

ABD-Çin ilişkilerinde belirsizlikler

Bu iki gelişme her ne kadar olumlu görünse de ABD’nin Asya-Pasifik’te Obama’nın tahayyülündeki konuma erişebilmesi için yeterli değil. TPP, gerek Asya-Pasifik gerekse küresel ekonomi açısından önemli bir girişim. 4 Şubat 2016’da anlaşma imzalandı, ancak bu anlaşmanın üye ülkelerin parlamentoları tarafından onaylanması gerekecek ki bu kolay bir süreç olmayacak. Ayrıca TPP’nin Çin’i dışarıda bırakması, bu anlaşma üzerinden gelişecek olan bölgesel ticaret ağlarının sürdürülebilirliği konusunda şüpheler oluşmasına yol açıyor.

Diğer yandan ABD ile Çin hâlen güçlü bir diyalog içerisindeler ve aslında ekonomik olarak bu ülkelerin birbirlerine bağımlı durumda olmaları bu anlamda bir mecburiyet de yaratıyor. Ancak Çin’in Güney Çin Denizi’nde giderek agresifleşen tutumu, bu tutumun Japonya ve Güney Kore gibi ABD müttefikleri nezdinde oluşturduğu artan tehdit algıları ve ABD’nin de savaş gemileri göndererek ve müttefikleriyle tatbikatlar icra ederek konuya doğrudan dâhil olması ABD ile Çin arasındaki iletişim bağının giderek incelmesine yol açıyor. Eylül 2015’te Çin devlet başkanı Xi Jinping’in ABD ziyareti, her ne kadar iki ülke arasında siber güvenlik ve çevre konularında anlaşmalar imzalandıysa da sönük ve hatta soğuk denilebilecek bir ortamda gerçekleşti. Bununla birlikte TPP projesinde Çin olmadığı gibi, ABD de Çin’in hayata geçirdiği Asya Altyapı Yatırım Bankası projesinde yer almayı reddetti. Dolayısıyla ABD-Çin ilişkileri önümüzdeki dönem için ciddi soru işaretleri barındırıyor.

Gelinen bu noktada, ABD’de seçimlerin de yaklaştığını düşünerek yazının başlığında yer alan “Asya açılımı ne oldu?” sorusunu “Ne olacak?” şeklinde sormakta fayda var. ABD, Asya-Pasifik’te daha etkin olmak, hem Çin’in yükselen gücüne karşı bir denge oluşturmak hem de ekonomik anlamda karşılıklı bir bağımlılık içinde olduğu bu ülkenin küresel yönetişim yapıları içerisinde yapıcı bir şekilde yer almasını sağlamak istiyor. Ancak bu amaçlara nasıl ulaşılabileceği konusunda belirsizlikler var. Hâlen kampanyalarını sürdürmekte olan ABD başkan aday adaylarının söylemlerine bakıldığında bu anlamda, hemfikir olunan konular olduğu gibi, ciddi görüş ayrılıklarının da bulunduğu görülüyor.

Clinton, Asya konusunda tecrübeli

Demokrat adaylardan Hillary Clinton, tüm adaylar içerisinde Asya konusundaki en tecrübeli isim. Dışişleri Bakanı olduğu dönemde Asya-Pasifik’i öncelikli olarak ele alan ve Obama’nın Asya açılımının da mimarı sayılabilecek olan Clinton, bu bölgeye bakan olarak toplam 61, daha öncesinde first lady olarak da 19 kere resmî ziyaret gerçekleştirdi; dolayısıyla bölgeyi ve bölge ülkelerinin yöneticilerini iyi tanıyor. Clinton’ın başkan olması durumunda Asya açılımına yeni bir ivme kazandıracağını öngörmek mümkün. Bununla birlikte, Clinton’ın Çin’e yönelik eleştirilerinin bakan olduğu döneme göre ciddi bir şekilde sertleştiği de görülüyor. Bu da normal bir durum. Çünkü o dönemde ABD-Çin ilişkilerinde ana konu ekonomik karşılıklı bağımlılık iken ve Clinton “Her ikimiz de aynı gemideyiz, beraber kürek çekiyoruz; ya beraber çıkarız ya da beraber batarız” gibi ifadeler kullanırken bugün ilişkilerin odak noktası güvenlik alanına ve Güney Çin Denizi’ne kaymış durumda.

Diğer bir Demokrat aday Bernie Sanders’in, konuşmalarında Asya konularına fazla girmese de Çin’e karşı ılımlı ve işbirliğini öne çıkaran bir tutum içerisinde olduğu görülüyor. Sanders, Kuzey Kore konusunda Çin ile işbirliği yapılması gerektiğini ve Çin’in ekonomik büyümesinin ABD için bir tehdit olarak görülemeyeceğini ifade ediyor. Aynı zamanda yapılan kamuoyu araştırmaları Asya kökenli ABD vatandaşları arasında en popüler adayın Bernie Sanders olduğunu gösteriyor. Bununla birlikte Sanders, TPP’yi tamamen ülkesinin çıkarlarına aykırı bir anlaşma olarak görüyor ve bu konuda, Cumhuriyetçi aday Donald Trump ile aynı çizgiyi paylaşıyor.

Trump’ın sert söylemleri

Donald Trump, hemen hemen diğer tüm konularda olduğu gibi Asya ve Çin konusunda da en sert söyleme sahip olan aday konumunda. Trump’ın izolasyonist ve ayrıştırıcı retoriği, sadece Çin’de değil ABD’nin Asya’daki müttefiklerinde de endişelerin oluşmasına yol açıyor. Trump, ABD’nin Çin ile yaptığı ticaretin tamamen adaletsiz olduğu, bu ticaretin ABD’de dört ile yedi milyon arasında kişinin işini kaybetmesine yol açtığı ve dolayısıyla kendisinin de başkan olursa Çin’den gelecek mallara karşı yüksek vergiler uygulayacağını söylüyor. Aynı zamanda Güney Kore’nin güvenliğini ABD’nin sağladığı ve bu yüzden bu ülkenin kendilerine daha fazla para ödemesi gerektiği, Japonya’yı da korudukları ancak kendilerine bir saldırı olması durumunda Japonya’nın yardıma gelmeyeceği ve bunun da haksız bir durum oluşturduğu, TPP’nin de aslında Çin için tasarlanmış “korkunç” bir anlaşma ve “Obama yönetiminin Amerikan işçilerine ihaneti” olduğu, ABD için ise beladan başka bir şey sağlamayacağı gibi görüşlere sahip.

Diğer Cumhuriyetçi adaylar Ted Cruz ile John Kasich, Trump kadar sert bir dil kullanmasalar da Çin konusunda daha fazla önlem alınması gerektiğini savunuyorlar. ABD’nin Japonya ve Güney Kore gibi müttefikleri ile ilişkilerine daha fazla yatırım yapmasına ihtiyaç duyduğu fikrindeler. Her iki adayın da TPP’ye yaklaşımı Trump’dan farklı olarak olumlu, ama aynı zamanda temkinli.

Kısacası, Obama’nın 2011’de açıkladığı Asya açılımı bekleneni vermedi. Kasım 2016’daki seçimler öncesinde kampanyalarda söylenenlere bakılacak olursa, söz konusu açılıma yeniden hayat kazandırılması konusunda, Demokrat bir başkanın Cumhuriyetçi bir başkana nazaran daha istekli ve aktif olacağı izlenimi ortaya çıkıyor. Ancak seçim öncesi söylenenlerle, adayın başkan olduktan sonraki icraatı arasında büyük farklılıklar oluşabildiği gerçeğini de göz önünde bulundurmak lazım.

2015 yılını geride bırakmaya hazırlandığımız şu saatlerde Asya’da yıl içerisinde yaşanan önemli gelişmeleri hatırlamakta fayda var.

2016_11. Çin’in Güney Çin Denizi’ndeki suni adaları. Yıl boyunca Güney Çin Denizi’nde gerilim hiç eksik olmadı. Çin’in hak iddia sularda yer alan mercan resifleri üzerinde taşıma toprak ve kum ile denizi doldurup üzerine havaalanları ve sivil tesisler inşa etmesi meseleyi bambaşka bir boyuta taşıdı. Çin, söz konusu denizin toplam alanının yaklaşık yüzde 80’i üzerinde hak iddia ediyor ve bu nedenle denize kıyısı olan diğer ülkeler ile sorunlar yaşıyor. Sorunun temelinde ise esas olarak bir paylaşım mücadelesi var. Güney Çin Denizi büyük ekonomik değere sahip. Küresel denizcilik hatlarının önemli bir kısmı buradan geçiyor ve bu hatlar üzerinden yapılan ticaretin yıllık değeri beş trilyon doları buluyor. Ekim ayı sonunda ABD donanmasına ait savaş gemisi USS Lassen’in Güney Çin Denizi’nde Çin’in hak iddia ettiği sulara girmesi ve üzerinde üs inşa ederek etrafında 12 deniz miline kadar karasuları ilan ettiği bir mercan resifinin yakınından geçmesi iki ülke arasında gerginliğe yol açtı. Pekin, söz konusu eylemi kendi egemenliğine karşı provokatif bir saldırı olarak yorumlayıp protesto etti. Washington ise geminin geçişinin seyrüsefer özgürlüğü kapsamında olduğunu ve uluslararası hukukun belirlediği sınırların dışarısına çıkılmadığını savundu.

2016_22. Singapur’un kurucusu Lee Kuan Yew vefat etti. 1965 yılında bağımsızlığını ilan eden Singapur’un ellinci yıl kutlamalarını yaptığı bir dönemde ülkenin kurucusu Lee Kuan Yew, 91 yaşında hayata gözlerini yumdu. Lee’nin mirasına iki farklı perspektiften bakmak mümkün. Bir taraftan Lee döneminde Singapur, hiçbir doğal kaynağı olmayan, fakirliğin hüküm sürdüğü küçük bir ada ülkesiyken, Asya’nın ekonomik açıdan en gelişmiş ülkelerinden birisi, sadece kıtanın değil tüm dünyanın ticaret ve finans merkezi haline geldi. Ancak diğer bir açıdan baktığımızda da Lee’nin bu gelişimi otoriter bir kapitalizm anlayışı içerisinde hayata geçirdiğini, başka bir deyişle ekonomik büyüme adına bireysel özgürlüklerin arka plana atılmasının meşrulaştığı bir yapının ortaya konulduğunu görüyoruz. Ancak sonuçta Singapur’un elli yıl içerisinde ekonomik gelişmişlik ve insani kalkınma açısından gelmiş olduğu nokta son derede takdire şayan ve bu başarının mimarı olarak Lee Kuan Yew’in hakkını vermek gerekiyor.

2016_33. Nepal’de deprem. Yılın en acı haberi 25 Nisan’da Nepal’den geldi. Merkez üssü başkent Katmandu yakınlarındaki Lamjung vilayeti olmak üzere Richter ölçeğinde 7.8 şiddetinde gerçekleşen deprem sonucunda 9 bin kişi hayatını kaybetti, 23 binin üzerinde kişi ise yaralandı. Yüzbinlerce insan evsiz kalırken, Katmandu Vadisi’nde yer alan ve UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan tarihi yapılar da deprem felaketinden büyük hasar gördüler. Felaketten sonra dünyanın bir çok ülkesinden kamu kurumları ve devlet dışı kurumlar Nepal’in yardımına koştular. Türkiye’den de Nepal’e AFAD aracılığıyla 96 kişilik bir yardım ve kurtartma ekibinin yanı sıra çadır, su, gıda, çocukların ihtiyaçlarına yönelik malzemeleri içeren toplam 16 tonluk yardım malzemesi gönderildi.

2016_44. Çin’de menkul kıymetler borsası sarsıldı. Çin ekonomisindeki büyümenin hız kestiği bir dönemde menkul kıymetler borsasında oluşan balon Haziran ayında patladı. Bir ay içerisinde endeks toplam yüzde 40 oranında değer kaybetti. Şanghay ve Shenzhen borsalarında işlem gören hisse senetlerindeki toplam değer kaybın bu süre içerisinde 3,9 trilyon dolar seviyesine ulaştı. Pekin yönetimi, borsadaki kan kaybını durdurmak için müdahale etti. Bazı hisse senetleri işleme kapatıldı, yeni halka arzlar durduruldu, devlet eliyle 19 milyar dolarlık bir fon oluşturularak aracı kurumların borsada alım yapmaları sağlandı ve bu şekilde düşüşün önüne geçilmesi amaçlandı. Bu önlemler borsada suların bir ölçüde durulmasını sağladıysa da ilerleyen dönemlerde borsada günlük bazda değer kayıpları devam etti. Ağustos ayı içerisinde ise ulusal para birimi yuan, Merkez Bankası’nın uygulamaları sonucu toplam yüzde 4,4 oranında değer kaybetti. Yetkililer yuan’da yaşanan bu değer kaybının kurun belirlenmesinde piyasa dinamiklerinin belirleyici olmasına yönelik alınan kararın bir sonucu olduğunu, büyük çaplı bir devalüasyon beklenmemesi gerektiğini bildirdiler.

2016_55. Trans-Pasifik Ortaklığı (TPP) Anlaşması imzalandı. Pasifik Okyanusu’nun her iki kıyısında yer alan ve küresel ekonominin GSYİH büyüklüğü olarak yaklaşık yüzde 40’ına tekabül eden 12 ülkeyi (ABD, Avustralya, Kanada, Japonya, Malezya, Meksika, Peru, Vietnam, Brunei, Şili, Yeni Zelanda, Singapur) kapsayan TPP Anlaşması yedi yıl süren müzakerelerden sonra Ekim ayında imzalandı. Bu anlaşma ile Asya-Pasifik’te ticaret engelleri azalacak, bu şekilde ticarete konu olan ürün ve hizmetlerin fiyatları düşecek, aynı zamanda çalışma koşulları ve çevre gibi konularda bir takım standartlar oluşturulacak. Ancak TPP’nin hayata geçirilebilmesi için öncelikle üye ülkelerin parlamentolarında onaylanması gerekiyor, bu da tabii ki kolay ve çabuk bir süreç olmayacak. Diğer yandan Çin’in bu anlaşmaya dahil olmaması da uygulamaya yönelik soru işaretlerinin ortaya çıkmasına yol açıyor.

2016_66. Myanmar’da seçimler. Kasım ayında Myanmar’da gerçekleştirilen parlamento seçimlerinde Aung San Suu Kyi’nin liderliğindeki Ulusal Demokrasi Birliği (NLD) oyların yüzde 80’ini alarak iktidar partisini koltuğundan etti. İktidarı kaybeden Dayanışma Birliği ve Kalkınma Partisi’nin (USDP) ve bu partinin arkasında olan generallerin sonucu kabullenmesi ve güç kullanarak sonucu göz ardı etme girişiminde bulunmaması Myanmar’da demokrasi açısından önemli bir gelişme oldu. Ancak demokrasinin gelişimi için bundan sonra ne gibi açılımların ve reformların hayata geçirileceği önem kazanacak. Seçimlerde Arakan Müslümanları dahil yüz binlerce kişiye oy kullanma hakkı verilmedi ve ülkede farklı etnik gruplar arasında çatışmalar devam ediyor. Diğer yandan parlamentodaki sandalyelerin yüzde 25’i halen seçimle gelmeyen ordu temsilcilerine ayrılıyor. 2015 seçimleri Myanmar demokrasisi için önemli bir adım oldu, ancak bundan sonar çok da deneyimli olmayan NLD’nin yapması gereken önemli işler olacak.

2016_77. Çin-Tayvan görüşmesi. Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulduğu 1949 yılından bu yana ilk kez Çin ve Tayvan liderleri bir araya gelerek el sıkıştılar. Aralık ayında Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile Tayvan Devlet Başkanı Ma Ying-jeou’yu Singapur’da bir araya getiren görüşme her ne kadar çok fazla bir içerik taşımasa da güçlü bir sembolizm taşıyor. Son yıllarda Çin ile Tayvan arasındaki ilişkilerde gözle görülür oranda bir iyileşme var ve bunda da güçlenene ekonomi ve ticaret bağları büyük rol oynuyor. Xi-Ma görüşmesi özellikle her iki ülkenin kamuoyları nezdinde söz konusu olumlu süreci perçinleyen bir etki yarattı. Tayvan’da Ocak 2016’da yapılacak seçimlerin sonucu bu sürecin ne yöne doğru evrileceği konusunda belirleyici olacak.

2016_88. ASEAN Topluluğu hayata geçirildi. Güneydoğu Asya Ülkeleri Örgütü’nü (ASEAN) oluşturan on ülke, Kasım ayında Malezya’nın başkenti Kuala Lumpur’da gerçekleştirdikleri zirvede ASEAN Topluluğu’nu kurma kararını aldılar ve bu kurum 31 Aralık 2015 tarihi itibariyle resmen hayata geçirilmiş oldu. ASEAN Topluluğu’nun Ekonomik Topluluk, Siyasi-Güvenlik Topluluğu ve Sosyo-Kültürel Topluluk olmak üzere üç temel üzerine inşa edilmesi öngörülüyor. ASEAN Topluluğu fikri söz konusu ülkeler arasında çok boyutlu entegrasyonun artırılması ve derinleştirilmesi için önem taşıyor, ancak bu fikrin ne kadar somut bir gerçekliğe dönüştürülebileceğini, bu yönde ne ölçüde adımlar atılabileceğini zaman gösterecek.

2016 yılının tüm dünyaya daha fazla barış, huzur ve refah getirmesi dileğiyle…

Japonya Başbakanı Yoshihiko Noda?nın Çin?e gerçekleştirmiş olduğu resmi ziyaret kapsamında sadece iki ülkeyi değil tüm küresel ekonomiyi derinden etkileyecek bir sürecin ilk adımı atıldı. Noda?nın Çinli mevkidaşı Wen Jiabao ile görüşmesini takiben yapılan açıklamaya göre iki ülke arasındaki ticaret bundan sonra Amerikan doları ya da diğer bir üçüncü para birimine ihtiyaç duyulmadan doğrudan yen ya da yuan üzerinden yapılacak. Bu gelişmeyi üç açıdan önemli buluyorum:

1.) Çin, bir süredir ikili anlaşmalar yaparak diğer ülkelerle olan ticaretinde doları devreden çıkarıyor. Hatırlanacağı üzere geçtiğimiz yıl Wen?in ülkemizi ziyaretinde Türkiye ile Çin arasında da böyle bir anlaşmaya varılmıştı. Ancak söz konusu Çin ile Japonya, başka bir deyişle dünyanın en büyük ikinci ve üçüncü ekonomisi olunca durum biraz farklı oluyor. Çin, halihazırda Japonya?nın en büyük ticaret ortağı ve geçtiğimiz yıl iki ülke arasında yaklaşık 340 milyar dolarlık ticaret gerçekleşti. Dolayısıyla bu boyutta bir ticaretin artık Amerikan doları kullanılmadan yapılacak olması, tüm küresel ekonomi üzerinde belirleyici ve dengeleri değiştirici olacak.

2.) Son dönemlerde (özellikle de ABD?den kaynaklanarak tüm dünyayı saran 2008-2009 küresel mali krizinden sonra) Çin para birimi yuan?ın dolara alternatif olarak uluslararası bir rezerv kuru haline gelip gelemeyeceği tartışılıyor. Bunun yakın gelecekte olması pek mümkün değil. Herşeyden önce Çin?in finans piyasalarını daha şeffaf, dış yatırımcılara daha açık ve devlet müdahalelerinden ziyade piyasa dinamiklerinin hüküm sürdüğü alanlar haline getirmesi gerekiyor. Ayrıca şu anda tüm dünyadaki ticaretin yüzde 85?i hala Amerikan doları ile yapılıyor. Ancak uzun vadede belli ki Çin bu istikamette ilerlemeye kararlı. Çin ile Japonya arasında varılan anlaşma, yuan?in rezerv kuru olması açısından çok uzun bir yolun daha başında atılmış küçük, ancak kaydadeğer bir adım.

3.) Çin ile Japonya?nın kendi aralarındaki ticarette Amerikan dolarını devreden çıkarmaları, Doğu Asya?daki ekonomik bütünleşme açısından da önem taşıyor. Bölgenin iki devinin böyle bir mali eksen oluşturmaları, diğer Asya ülkelerinin de bu eksene yönelmelerini hızlandıracak ve Asya?da ekonomik entegrasyona ivme kazandıracaktır.

Çin Başbakanı Wen Jiabao ile Japon mevkidaşı Yoshihiko Noda (Foto: AFP)

Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) zirvesi, Asya turunun son durağında olan ABD Başkanı Barack Obama?nın katılımıyla Japonya?nın Yokohama kentinde yapıldı. Sonuç ise birkaç gün önceki G-20 zirvesinden pek farklı olmadı. Bol bol kur tartışması yapıldı, niyetler bildirildi, ancak somut bir girişim söz konusu olmadı.

Obama, APEC zirvesinde

APEC?in amacı, Pasifik?in iki yakası arasında ekonomik entegrasyonun gelişmesini sağlamak. Kapsadığı ülkeleri düşünecek olursak bunun çok zor bir iş olduğunu görebiliriz. Zaten Pasifik?teki entegrasyon konusunda farklı ülkelerin farklı görüşleri var ve bu durum ortak bir çözüme gidilmesini zorlaştırıyor.

Çin, Pasifik?in Batı kıyılarında, Doğu Asya ?nın kendi içerisinde, gevşek bir entegrasyon öngörüyor ve bunu ASEAN+3 formülüyle dile getiriyor. Bu formülü, Güneydoğu Asya Ülkeleri Örgütü (ASEAN) üyeleri ile Çin, Japonya ve Güney Kore?yi bir araya getiren platformlara ağırlık verilmesi, ancak tüm bu ülkelerin dahil olduğu yeni bir kurumsal yapıya gidilmemesi olarak özetleyebiliriz. Japonya?nın tercihi ise (Japonya?da her hükümet değişikliğinde detayları değişmekle birlikte) daha kurumsal bir yapı ve yukarındaki gruba Avustralya, Yeni Zelanda ve Hindistan?ın katılması, yani ASEAN+6 olması yönünde.

ABD ise Pasifik?in doğu kıyılarını da işin içine katarak, tam anlamıyla kurumsal ve serbest ticaret alanı oluşturulmasına yönelik bir modeli savunuyor. Obama?nın kafasındaki plan ise hali hazırda mevcut olan, Brunei, Singapur, Yeni Zelanda ve Şili?den oluşan Trans-Pasifik Ortaklığı?nın yeni ülkelerin katılımıyla genişletilmesi.

Yokohama?daki zirve sonucunda, ABD?nin düşüncesine yakın bir sonuç bildirisi çıktı, ancak bu düşünce somut ve takvime bağlanmış bir plan değil, sadece bir vizyon, geleceğe yönelik bir niyet olarak ortaya konuldu. Asyalıların serbest ticaret konusunda bir aceleleri yok, hele hele ABD?nin de içinde olduğu ve sıkı kurallara bağlı, yaptırımları olan bir oluşuma girmeye hiç niyetleri yok.

APEC zirvesinde Pasifik entegrasyonu açısından somut bir adım atılmadıysa da zirve çerçevesinde gerçekleştirilen bir ikili görüşmenin küresel ekonomi açısından önem taşıdığını düşünüyorum. Obama, Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medvedev ile görüşmesinde ABD?nin Rusya?ya uygulamakta olduğu Soğuk Savaş zamanından kalma bazı kısıtlamaları kaldıracağını bildirdi. Bu durum şüphesiz ki Rusya?nın DTÖ üyeliği sürecini hızlandıracak ve Rusya?nın DTÖ üyesi olması da küresel ticaret açısından birçok dengeyi değiştiren önemli bir gelişme olacak.

APEC, G-20 ya da diğer çok taraflı oluşumlar? Bence bu organizasyonların zirvelerinde sonuç bildirilerinden çok ikili görüşmelerde neler konuşulduğuna bakmak gerekiyor?

(Bu yazı ilk olarak 20 Aralık 2004 tarihinde Ntvmsnbc.com haber portalında yayınlanmıştır.)

“İleri doğru bir adım atmazsak, uzun mesafeleri katedemeyiz. Küçük dereler bir araya gelmezse, ırmaklar ve denizler oluşamaz.” Bu sözler Çin Halk Cumhuriyeti Başbakanı Wen Jiabao’ya ait. Laos’un başkenti Vientiane’de geçtiğimiz haftalarda gerçekleştirilen Güneydoğu Asya Ülkeleri Örgütü (ASEAN) zirvesinde yaptığı konuşmada Wen, ülkesiyle ASEAN arasında her alanda işbirliğinin geliştirilmesi gerektiğini vurguladı ve bu amaç doğrultusunda yapılanları ve yapılacak olanları sıraladı.

Çin, ASEAN üyesi değil. Ancak 1997 yılından beri ASEAN+1 adı altında bu bölgesel oluşum ile işbirliği konularında diyaloğa giriyor. ASEAN+3 platformu ise Çin ile birlikte, Japonya ve Güney Kore’yi de kapsıyor.

Son dönemlerde Çin, ülkemizin de gündemine daha çok girmeye başladı. Çin’in Türkiye için bir tehdit mi yoksa bir fırsat mı olduğunu tartışmak bu yazımızın amacı dışında. Ancak daha önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi Çin’i tek başına değil, Doğu Asya’nın bütünü içinde önemli bir parça olarak ele almak gerekiyor. Çin, büyüyor ve gittikçe güçleniyor. Ancak Çin’in tek başına Avrupa’ya ya da ABD’ye karşı bir denge unsuru olarak ortaya çıkması, tek kutuplu dünyada ikinci bir kutup olması şu andaki konjonktür içinde mümkün değil.

Çin, bunu ancak hızla büyüyen ve entegre olan Doğu Asya’nın lider ülkesi sıfatıyla başarabilir. Doğu Asya ülkelerinin Çin liderliğinde birleşmesi, bölgede Çin’e rakip olabilecek dış güçlerin (buna ABD diyelim) devredışı kalmasını sağlayacağı gibi Çin’in arkasına tüm bölgenin ekonomik gücünü almasını da sağlayacaktır.

DOĞU ASYA’DA BÖLGESEL ENTEGRASYON

Bu bağlamda Doğu Asya’da yer alan ülkeler arasındaki bağların kuvvetlendirilmesi ve bu bölgenin gerçek bir ‘blok’ haline gelmesi gerekiyor. ASEAN+3 içindeki ülkeleri, yani Kuzeydoğu Asya’nın üç büyük gücü Çin, Japonya ve Kore ile Güneydoğu Asya’nın kaplanlarını ekonomi, siyaset ve güvenlik boyutlarında karşılıklı çıkarlar doğrultusunda bir araya getiren bir blok, Çin’in liderliğinde bir süper güç olarak sahneye çıkabilir.

Wen Jiabao’yu Vientiane’ye getiren sebep de tam olarak bu’ ASEAN+3, müthiş bir potansiyel barındırıyor. Ancak bugüne kadar bu oluşumu somut bir yapıya dönüştürebilmek için gerekli adımlar atılamadı. Artık bütün taraflar, bu konuda daha kararlılar. Çin, ABD’nin bölgedeki etkisini kırarak kendi bölgesel liderliğini pekiştirmek, Güneydoğu Asya’nın sahip olduğu doğal kaynaklara daha rahat erişebilmek ve deniz ticaret hatlarını güvenceye almak istiyor. Japonya ve Kore ise ASEAN ülkelerindeki ekonomik faaliyetlerini daha rahat yürütebilmek istemelerinin yanısıra asıl olarak Çin’in makinistliğini yaptığı bu treni kaçırmayı göze alamayacakları için söz konusu oluşuma sıcak bakıyorlar. ASEAN ülkeleri ise Çin pazarlarına daha rahat ulaşabilmek ve Çin’le ortaklıkları sayesinde küresel ekonomi içerisinde kendilerine avantaj sağlamak amacındalar.

DEV BİR PAZAR

Vientiane’de yapılan ASEAN zirvesinde tam 34 anlaşma imzalandı. Bunların 20 tanesi ASEAN ülkeleri arasında yapılan anlaşmalar. ASEAN, ayrıca Çin ile 4, Güney Kore ile 3, Hindistan, Japonya ve Rusya ile 2’şer, Avustralya ve Yeni Zelanda ile 1 anlaşmaya imza koydu. Bu anlaşmaların en önemlisi şüphesiz ki ASEAN ile Çin arasında imzalanan ticaret anlaşması. Bu anlaşmaya göre 2005 yılından itibaren imalat ve tarım ürünlerinde tarifeler kademeli olarak kaldırılmaya başlanacak ve 2010 yılında bir serbest ticaret alanı oluşmuş olacak. Şu anda Çin ile ASEAN arasındaki ticaret hacmi yıllık 100 milyar dolar seviyesinde. 1.4 trilyon dolarlık Çin ekonomisi ile toplam 1 milyar dolarlık ASEAN ekonomilerini bir araya getirecek olan bu anlaşma, toplam 2 milyara yakın nüfusa sahip dev bir pazar oluşması anlamına gelecek. Japonya, Güney Kore, Hindistan, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın katılması durumunda ise 3 milyarın üzerinde bir nüfus ve yaklaşık 9 trilyon dolarlık bir pazar söz konusu olacak.

Doğu Asya’nın bir blok olarak, ABD ve Avrupa’ya karşı alternatif bir dünya gücü olması için ticaret anlaşmaları yeterli mi’ Tabii ki değil, ama Başbakan Wen’in dediği gibi dereler bir araya gelmeden ırmaklar ve denizler oluşamıyor. Doğu Asya ülkelerinin, üzerinde henüz tam bir görüş birliği söz konusu değilse de bir ‘Doğu Asya Birliği’ oluşturmaları gündemde. Bu görüş ilk olarak 1990’ların başında dönemin Malezya Başbakanı Mahathir Muhammed tarafından dile getirilmiş, ancak ABD’nin şiddetli muhalefeti ve Japonya’nın da ABD’nin yanında yer alması nedeniyle rafa kaldırılmıştı. Ne var ki, aradan geçen zaman zarfında çok şey değişti.

Herşeyden önce artık Çin faktörü çok daha ön planda. Doğu Asya Birliği’nin öncülüğünü Çin yapacak. ABD’nin muhalefeti artık bir şey değiştiremeyecek, çünkü zaten amaç ABD’ye karşı bir denge unsuru sağlanması ve ABD’nin bölgedeki nüfuzunun azaltılması. Vientiane’deki zirvede görülen o ki, Çin eskiden ASEAN’ın ‘güçlü ortağı’ rolündeyken artık bölgede yeni, daha kapsamlı ve daha kuvvetli oluşumun öncüsü olarak sahneye çıkıyor. Bazı kesimler, ‘Doğu Asya Birliği’ projesini ASEAN+3’ün sadece isim değiştirmiş hali olarak görebilir ama arada çok büyük bir fark var. Birisinde Çin sadece bir ortak iken diğerinde lider olacak.

Doğu Asya’da Avrupa Birliği modelinde bir oluşum gerçekleşebilir mi? Bu kolay bir iş değil. Bu hedefe kademeli olarak ve uzun vadede ulaşılabilir. Bu arada bir takım sıkıntılar da söz konusu. ASEAN üyesi ülkelerin bir kısmı Çin’in bölgedeki etkisinin bu kadar artmasından şikayetçiler. Ayrıca bölgedeki ülkeler, Avrupa ülkeleri kadar homojen değiller. Uzaktan birbirlerine çok yakınlarmış gibi görülseler de aslında din, dil, kültür ve mentalite olarak birbirinden çok farklı özelliklere sahipler. ASEAN’ı oluşturan ülkelerin ekonomilerinin yapıları ve dolayısıyla bu ülkelerin ihtiyaçları ve hedefleri de birbirlerinden çok farklı. Örneğin Singapur’da kişi başına düşen GSYİH, 21 bin dolar seviyesindeyken bu rakam Kamboçya’da sadece 310 dolar.

Bununla birlikte, bazı ülkeler arasında tarihten kaynaklanan düşmanlıklar söz konusu. Bunun en büyük örneği de Çin ile Japonya. Japonya’nın 2. Dünya Savaşı öncesinde ve savaş boyunca Çin’i işgal altında tutması ve bu dönemde yaşanan olaylar Çin halkının hafızasında hala çok taze.

ÖNCE EKONOMİK FAYDALAR, SONRA SİYASET

Bütün bu sorunlar bölgesel entegrasyonun istenenden daha yavaş bir hızda gerçekleşmesine neden olabilir ama tamamen engel olmaları mümkün değil. Doğu Asya’nın küreselleşme çağındaki yeni ideolojisi ‘pragmatizm’. Karşılıklı ekonomik faydaların söz konusu oldukları yerde siyasi düşünceler geri planda kalıyor. Eskiden siyasi ilişkilerini geliştiren ülkelerin arasında sonradan ticari ve ekonomik ilişkiler de artarken, artık siyaset alanında kanlı bıçaklı olan ülkelerin arasında bile ticaretin ve yatırımların hızla artması mümkün olabiliyor. Bu nedenle ekonomik ve ticari ekonomik ilişkilerin gelişmesi ve/veya gelişmesi için büyük bir potansiyelin mevcut olduğunun bilinmesi, siyasi alandaki sorunların çözümüne katkıda bulunuyor.

Taraflar arasında anlaşmanın sağlanması durumunda ilk ‘Doğu Asya Zirvesi’ önümüzdeki yıl Malezya’da yapılacak. Bu zirve bir ‘Doğu Asya Birliği’ yolunda önemli bir adım olacak. İkinci zirvenin ev sahipliğine talip olan ülke ise Çin Halk Cumhuriyeti?

Doğu Asya’da Çin liderliğinde bir bölgesel entegrasyon, bugün olmasa da, yarın ya da ertesi gün bizleri daha çok ilgilendirecek ve günlük hayatımızda kendisini daha fazla hissettirecek. Türkiye’nin de bir ‘Doğu Asya Birliği’ gerçeğine şimdiden hazırlanmaya başlaması gerekiyor. Madem Avrupa ile Asya arasında bir köprüyüz, bu köprünün sadece tek bacağına yüklenmektense biraz da öbür tarafı ile ilgilenmeliyiz. Türkiye’nin hedefi Avrupa Birliği’ne tam üyeliktir. Ancak bu gerçekleşse de gerçekleşmese de Türkiye, Doğu Asya ile olan ilişkilerini kuvvetlendirmek için somut adımlar atmaya başlamalıdır. Bölge ile olan ekonomik ilişkilerimizi ‘abi biz bu malları Çin’den çok daha ucuza alırız’ boyutundan çıkartıp daha geniş bir perspektife kavuşturmak için ilgili devlet kurumlarının yanısıra, özel sektör teşkilatları, sivil toplum kuruluşları ve üniversiteler de üzerlerine düşeni yapmak zorundalar.

İlişkilerin sadece ekonomi boyutunda ele alınması da doğru değil. Sadece Çin değil, tüm Doğu Asya ile diyaloğun artırılması, halkların birbirlerini daha iyi tanıyabilmeleri için çalışmaların yapılması gerekiyor. Çin’in baş döndürücü yükselişine kapılıp bu ülkeyi bölgeden ayrı tutarak ele almamalı, diğer ülkeleri ihmal etmemeliyiz. Japonya ve Güney Kore ile değişik boyutlarda ciddi çalışmalar yapılıyor ama ASEAN bölgesinde daha öğreneceğimiz çok şey var. Gelecekte bir gün o dönemin Çin Devlet Başkanı kalkıp da ‘Doğu Asya Birliği kurulmuştur’ dediği vakit, biz bunları hala yapmamış olursak yine treni kaçırdık demektir.