"demokrasi" ile etiketlenmiş yazıları görüntülüyorsunuz

2015 yılını geride bırakmaya hazırlandığımız şu saatlerde Asya’da yıl içerisinde yaşanan önemli gelişmeleri hatırlamakta fayda var.

2016_11. Çin’in Güney Çin Denizi’ndeki suni adaları. Yıl boyunca Güney Çin Denizi’nde gerilim hiç eksik olmadı. Çin’in hak iddia sularda yer alan mercan resifleri üzerinde taşıma toprak ve kum ile denizi doldurup üzerine havaalanları ve sivil tesisler inşa etmesi meseleyi bambaşka bir boyuta taşıdı. Çin, söz konusu denizin toplam alanının yaklaşık yüzde 80’i üzerinde hak iddia ediyor ve bu nedenle denize kıyısı olan diğer ülkeler ile sorunlar yaşıyor. Sorunun temelinde ise esas olarak bir paylaşım mücadelesi var. Güney Çin Denizi büyük ekonomik değere sahip. Küresel denizcilik hatlarının önemli bir kısmı buradan geçiyor ve bu hatlar üzerinden yapılan ticaretin yıllık değeri beş trilyon doları buluyor. Ekim ayı sonunda ABD donanmasına ait savaş gemisi USS Lassen’in Güney Çin Denizi’nde Çin’in hak iddia ettiği sulara girmesi ve üzerinde üs inşa ederek etrafında 12 deniz miline kadar karasuları ilan ettiği bir mercan resifinin yakınından geçmesi iki ülke arasında gerginliğe yol açtı. Pekin, söz konusu eylemi kendi egemenliğine karşı provokatif bir saldırı olarak yorumlayıp protesto etti. Washington ise geminin geçişinin seyrüsefer özgürlüğü kapsamında olduğunu ve uluslararası hukukun belirlediği sınırların dışarısına çıkılmadığını savundu.

2016_22. Singapur’un kurucusu Lee Kuan Yew vefat etti. 1965 yılında bağımsızlığını ilan eden Singapur’un ellinci yıl kutlamalarını yaptığı bir dönemde ülkenin kurucusu Lee Kuan Yew, 91 yaşında hayata gözlerini yumdu. Lee’nin mirasına iki farklı perspektiften bakmak mümkün. Bir taraftan Lee döneminde Singapur, hiçbir doğal kaynağı olmayan, fakirliğin hüküm sürdüğü küçük bir ada ülkesiyken, Asya’nın ekonomik açıdan en gelişmiş ülkelerinden birisi, sadece kıtanın değil tüm dünyanın ticaret ve finans merkezi haline geldi. Ancak diğer bir açıdan baktığımızda da Lee’nin bu gelişimi otoriter bir kapitalizm anlayışı içerisinde hayata geçirdiğini, başka bir deyişle ekonomik büyüme adına bireysel özgürlüklerin arka plana atılmasının meşrulaştığı bir yapının ortaya konulduğunu görüyoruz. Ancak sonuçta Singapur’un elli yıl içerisinde ekonomik gelişmişlik ve insani kalkınma açısından gelmiş olduğu nokta son derede takdire şayan ve bu başarının mimarı olarak Lee Kuan Yew’in hakkını vermek gerekiyor.

2016_33. Nepal’de deprem. Yılın en acı haberi 25 Nisan’da Nepal’den geldi. Merkez üssü başkent Katmandu yakınlarındaki Lamjung vilayeti olmak üzere Richter ölçeğinde 7.8 şiddetinde gerçekleşen deprem sonucunda 9 bin kişi hayatını kaybetti, 23 binin üzerinde kişi ise yaralandı. Yüzbinlerce insan evsiz kalırken, Katmandu Vadisi’nde yer alan ve UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan tarihi yapılar da deprem felaketinden büyük hasar gördüler. Felaketten sonra dünyanın bir çok ülkesinden kamu kurumları ve devlet dışı kurumlar Nepal’in yardımına koştular. Türkiye’den de Nepal’e AFAD aracılığıyla 96 kişilik bir yardım ve kurtartma ekibinin yanı sıra çadır, su, gıda, çocukların ihtiyaçlarına yönelik malzemeleri içeren toplam 16 tonluk yardım malzemesi gönderildi.

2016_44. Çin’de menkul kıymetler borsası sarsıldı. Çin ekonomisindeki büyümenin hız kestiği bir dönemde menkul kıymetler borsasında oluşan balon Haziran ayında patladı. Bir ay içerisinde endeks toplam yüzde 40 oranında değer kaybetti. Şanghay ve Shenzhen borsalarında işlem gören hisse senetlerindeki toplam değer kaybın bu süre içerisinde 3,9 trilyon dolar seviyesine ulaştı. Pekin yönetimi, borsadaki kan kaybını durdurmak için müdahale etti. Bazı hisse senetleri işleme kapatıldı, yeni halka arzlar durduruldu, devlet eliyle 19 milyar dolarlık bir fon oluşturularak aracı kurumların borsada alım yapmaları sağlandı ve bu şekilde düşüşün önüne geçilmesi amaçlandı. Bu önlemler borsada suların bir ölçüde durulmasını sağladıysa da ilerleyen dönemlerde borsada günlük bazda değer kayıpları devam etti. Ağustos ayı içerisinde ise ulusal para birimi yuan, Merkez Bankası’nın uygulamaları sonucu toplam yüzde 4,4 oranında değer kaybetti. Yetkililer yuan’da yaşanan bu değer kaybının kurun belirlenmesinde piyasa dinamiklerinin belirleyici olmasına yönelik alınan kararın bir sonucu olduğunu, büyük çaplı bir devalüasyon beklenmemesi gerektiğini bildirdiler.

2016_55. Trans-Pasifik Ortaklığı (TPP) Anlaşması imzalandı. Pasifik Okyanusu’nun her iki kıyısında yer alan ve küresel ekonominin GSYİH büyüklüğü olarak yaklaşık yüzde 40’ına tekabül eden 12 ülkeyi (ABD, Avustralya, Kanada, Japonya, Malezya, Meksika, Peru, Vietnam, Brunei, Şili, Yeni Zelanda, Singapur) kapsayan TPP Anlaşması yedi yıl süren müzakerelerden sonra Ekim ayında imzalandı. Bu anlaşma ile Asya-Pasifik’te ticaret engelleri azalacak, bu şekilde ticarete konu olan ürün ve hizmetlerin fiyatları düşecek, aynı zamanda çalışma koşulları ve çevre gibi konularda bir takım standartlar oluşturulacak. Ancak TPP’nin hayata geçirilebilmesi için öncelikle üye ülkelerin parlamentolarında onaylanması gerekiyor, bu da tabii ki kolay ve çabuk bir süreç olmayacak. Diğer yandan Çin’in bu anlaşmaya dahil olmaması da uygulamaya yönelik soru işaretlerinin ortaya çıkmasına yol açıyor.

2016_66. Myanmar’da seçimler. Kasım ayında Myanmar’da gerçekleştirilen parlamento seçimlerinde Aung San Suu Kyi’nin liderliğindeki Ulusal Demokrasi Birliği (NLD) oyların yüzde 80’ini alarak iktidar partisini koltuğundan etti. İktidarı kaybeden Dayanışma Birliği ve Kalkınma Partisi’nin (USDP) ve bu partinin arkasında olan generallerin sonucu kabullenmesi ve güç kullanarak sonucu göz ardı etme girişiminde bulunmaması Myanmar’da demokrasi açısından önemli bir gelişme oldu. Ancak demokrasinin gelişimi için bundan sonra ne gibi açılımların ve reformların hayata geçirileceği önem kazanacak. Seçimlerde Arakan Müslümanları dahil yüz binlerce kişiye oy kullanma hakkı verilmedi ve ülkede farklı etnik gruplar arasında çatışmalar devam ediyor. Diğer yandan parlamentodaki sandalyelerin yüzde 25’i halen seçimle gelmeyen ordu temsilcilerine ayrılıyor. 2015 seçimleri Myanmar demokrasisi için önemli bir adım oldu, ancak bundan sonar çok da deneyimli olmayan NLD’nin yapması gereken önemli işler olacak.

2016_77. Çin-Tayvan görüşmesi. Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulduğu 1949 yılından bu yana ilk kez Çin ve Tayvan liderleri bir araya gelerek el sıkıştılar. Aralık ayında Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile Tayvan Devlet Başkanı Ma Ying-jeou’yu Singapur’da bir araya getiren görüşme her ne kadar çok fazla bir içerik taşımasa da güçlü bir sembolizm taşıyor. Son yıllarda Çin ile Tayvan arasındaki ilişkilerde gözle görülür oranda bir iyileşme var ve bunda da güçlenene ekonomi ve ticaret bağları büyük rol oynuyor. Xi-Ma görüşmesi özellikle her iki ülkenin kamuoyları nezdinde söz konusu olumlu süreci perçinleyen bir etki yarattı. Tayvan’da Ocak 2016’da yapılacak seçimlerin sonucu bu sürecin ne yöne doğru evrileceği konusunda belirleyici olacak.

2016_88. ASEAN Topluluğu hayata geçirildi. Güneydoğu Asya Ülkeleri Örgütü’nü (ASEAN) oluşturan on ülke, Kasım ayında Malezya’nın başkenti Kuala Lumpur’da gerçekleştirdikleri zirvede ASEAN Topluluğu’nu kurma kararını aldılar ve bu kurum 31 Aralık 2015 tarihi itibariyle resmen hayata geçirilmiş oldu. ASEAN Topluluğu’nun Ekonomik Topluluk, Siyasi-Güvenlik Topluluğu ve Sosyo-Kültürel Topluluk olmak üzere üç temel üzerine inşa edilmesi öngörülüyor. ASEAN Topluluğu fikri söz konusu ülkeler arasında çok boyutlu entegrasyonun artırılması ve derinleştirilmesi için önem taşıyor, ancak bu fikrin ne kadar somut bir gerçekliğe dönüştürülebileceğini, bu yönde ne ölçüde adımlar atılabileceğini zaman gösterecek.

2016 yılının tüm dünyaya daha fazla barış, huzur ve refah getirmesi dileğiyle…

resim.aspDemokrasi ile kalkınma arasındaki ikilem siyaset bilimi ve siyasi iktisat literatürlerinde sıklıkla karşılaşılan konuların başında geliyor. Buna göre demokrasinin özünde olan çoğulcu katılım, farklı görüş ve çıkarların uzlaşmasını gerektirmekte, bu da politika yapım ve uygulama süreçlerini yavaşlatmaktadır. Bu sebeple demokrasinin yüksek oranlı ekonomik kalkınma için elverişli bir ortam sağlamadığı düşünülmekte; buna karşılık otoriter rejimlerde kararların tek elden alınması nedeniyle daha yüksek bir istikrar sağlandığı, bu durumun da kalkınma sürecine hız kazandırdığı ileri sürülmektedir. Dolayısıyla demokrasi ile kalkınma arasında bir ikilem olduğu, ikisini birden elde etmenin zor olduğu ve ülkelerin birisini seçmek durumunda bulundukları vurgulanmaktadır.

Demokrasi ile kalkınma arasındaki ikilem özellikle Çin örneğinde çok tartışılıyor. 1970’lerin sonlarından itibaren ekonomisini serbestleştiren ve dünyaya açılmaya başlayan, düşük maliyetli üretimin sağladığı rekabet avantajıyla ihracatını hızla artırıp bir yandan da ağır sanayi ve altyapı yatırımlarıyla çift haneli büyüme oranlarını yakalayan Çin’in bu başarısının temel sebeplerinden birisi olarak tek parti sisteminin sağladığı siyasi istikrar ve toplumsal düzen gösteriliyor. 1970’lerin sonunda ve 1980’lerde bir yandan Sovyetler Birliği’ndeki gelişmeleri de yakından takip eden Çin yönetimi ekonomi ve siyaset alanında kademeli olarak açılımları düşünmeye başladı ve ekonomik ile siyasi açılımlar arasında bir denge oluşturma amacını güttü. 1989’daki öğrenci ayaklanmaları ve Tiananmen Olayı’ndan sonra ise siyasi reform konusu rafa kaldırıldı, hangi şartlar altında olursa olsun siyasi istikrarı Komünist Parti’nin devamlılığı üzerinden sağlama ve bu şekilde temin edilecek toplumsal düzen üzerine ekonomik reformları inşa etme yoluna gidildi.

Çin’in 1989 modeli

1989’da yapılan tercih Pekin nezdinde halen geçerliliğini koruyor. Ancak ülkenin ulaştığı kalkınmışlık noktasında, Çin’in dünyanın en büyük ikinci ekonomisi haline geldiği günümüzde çeyrek aşırı aşan bir geçmişi olan bu toplumsal mukavelenin sürekliliği tartışılıyor. Bu çerçevede ağırlıklı olarak öne sürülen argüman ise şöyle: Ekonomik refah arttıkça Çin toplumu gelişiyor, ihtiyaçları farklılaşıyor, ekonomik özgürlüklerin yanı sıra siyasi özgürlükler için de talepleri artıyor, bu durum da Komünist Parti üzerinde bir baskı oluşturuyor. Bu argümana göre Komünist Parti’nin tek parti yönetimi olarak meşruiyetini sürdürebilmesi için bu taleplere karşılık vermesi, başka bir deyişle demokrasi-kalkınma ikileminde ibreyi artık biraz daha demokrasi tarafına kaydırması gerekiyor.

2008 yılında dönemin başbakanı Wen Jiabao uluslararası bir televizyon kanalına verdiği mülakatta siyasi açılımların önemine değinmiş ve üç konunun önemini vurgulamıştı: Demokratik seçim sisteminin geliştirilerek gücün halka ait olmasını ve devlet gücünün halka hizmet için kullanılmasının sağlanması; hukuk sisteminin güçlendirilerek kanunun üstünlüğünün sağlanması; ve devletin halkın ve basının denetimine tabi olarak kamuda şeffaflığın sağlanması. 2012 yılında ise Wen söyleminin daha da keskinleştirdi ve siyasi reformlar olmadan ekonomik alandaki kazanımların da yitirilebileceğini, bununla birlikte siyasi reformların partiyi ve hükümeti de kapsaması gerektiğini ve tüm bu reformlar gerçekleştirilmez ve toplumda baş gösteren sıkıntılara çözüm getirilemezse Kültür Devrimi’nin yol açtığı trajedinin tekrar yaşanacağını ifade etti. Her ne kadar Hu Jintao-Wen Jiabao ikilisinin görev süresi bittikten sonra mevcut Xi Jinping-Li Keqiang yönetimi tarafından benzer ifadeler kullanılmadıysa da, hatta birçok açıdan siyasi açılımların gerçekleştirilmesi bir tarafa, kısıtlamaların ve otoriterliğin arttığı söylenebilirse de Wen’in ifadeleri Komünist Parti’nin bir yandan ekonomik kalkınmanın sürdürülebilirliğini sağlarken diğer yandan da siyasi açıdan reform ihtiyacının bilincinde olduğunu gösteriyor.

Komünist Parti aslında siyasi açıdan reforma, yeniliklere tamamen kapalı bir yapı değil. Özellikle son on beş yıldır parti de devlet organları da ciddi bir değişimden geçti. Parti içi süreçler düzenlendi, daha katılımcı bir hale getirildi; bunun dışında partinin kapıları iş çevrelerine ve diğer kesimlere açıldı. Tüm bunların yanı sıra başta ticaret hukuku, mülkiyet hakları, sivil haklar ve genel olarak yargı alanında iyileştirmeler yapıldı. Çin’den beklenmesi gereken bugünden yarına Batı tarzı bir liberal demokrasi haline dönüşmesi değil, kendi sisteminde ve kendi koşulları içerisinde iyileştirmeler yapması olmalı. Ancak bu konuda da ne kadar bir aşama kaydedildiği tartışılabilir. Bu boyuttan bakıldığında da pek iyimser olamayan gözlemcilerin sayısı oldukça fazla. Örneğin tanınmış Çin uzmanı David Shambaugh, geçtiğimiz aylarda yayınlanan bir makalesinde, Xi Jinping’in giderek otoriterleşen tarzının ve gerek muhalif seslere gerekse yolsuzluğa karşı sert bir tutum uygulayarak partinin gücünü koruma çabalarının aslında Çin’deki sistem ve toplum üzerinde ağır bir baskı oluşturarak kırılma noktasına götürdüğünü yazdı. Bu şekilde düşünenlerin sayısı hiç de az değil.

Kalkınma için demokrasi

Shambaugh’a katılsak da katılmasak da, Çin’in demokrasi ile kalkınma arasındaki ikilem içerisindeki konumunu anlayabilmek ve resmin tamamını görebilmek için tartışmayı siyasi reformlar ve toplumsal talepler ekseninden çıkartıp, bir de siyasi iktisat boyutuyla ele almak gerekiyor. Komünist Parti’nin siyasi istikrar ve kendi devamlılığı ile ilgili endişelerinden bağımsız olarak Çin’in ekonomik dönüşüm sürecini sürdürülebilmesi için demokratikleşme yoluna gitmesi, en azından bu yönde adımlar atması gerekiyor.

Çin, düşük maliyetli ve düşük katma değerli emek yoğun üretimle bugüne kadar yüksek bir büyüme sağladı, ancak gelmiş olduğu noktada artık teknoloji yoğun ürünlere, yükse katma değerli üretime geçiş yapması gerekiyor. Çin ekonomisinin karşısındaki en büyük meydan okuma bu ve Komünist Parti de durumun bilincinde. Son yıllarda açıklanan tüm plan ve raporlarda bu konuya değinildiğini, dönüşümün gerçekleştirilebilmesi için yol haritaları çıkartıldığını görüyoruz. Ancak bu şekilde bir dönüşüm öncelikle girişimciliğin ve rekabetçiliğin ön plana çıkmasını, ekonomide devletin görünmez elinden ziyade piyasa dinamiklerinin belirleyici olduğu bir yapıyı gerektiriyor. Böyle bir yapı da ancak demokratik kurumlarla sağlanabilir. Başka bir deyişle Çin demokratik açılımlara sadece toplumdan bu yönde talepler oluştuğu veya küresel ortam bunu gerektirdiği için değil, aynı zamanda ekonomik kalkınmasının sürdürülebilirliği çerçevesinde elzem olan yaratıcı, üretken, yenilikçi ve girişimci güçlerin ortaya çıkartılması için ihtiyaç duyuyor. Wen Jiabao’nun “siyasi reformlar olmadan ekonomik alandaki kazanımların da yitirilebileceği” şeklindeki ifadesi bu açıdan bakıldığında tam olarak yerine oturuyor.

İktisatçı Jagdish Bhagwati, demokrasi ile kalkınma arasındaki ikilemin kaçınılmaz bir durum olmadığını, demokrasinin piyasalar ve rekabetçilik ile birlikte geliştiğinde ekonomik büyümeye ciddi anlamda katkı sağlayacağını; demokrasinin kurumlarıyla piyasa ekonominin bir araya gelmesiyle sadece mal ve hizmetlerin değil, teknolojinin, fikrilerin ve bilginin akışının kolaylaşarak kalkınmanın sürdürülebilir hale getirebileceğini bildiriyor. Çin’in de gelinen noktada tam olarak böyle bir döngüye ihtiyacı var. Komünist Parti gerekli açılımları sağlayabildiği ölçüde hem Çin’i daha ileriye taşıyabilecek hem de kendi meşruiyetini devam ettirebilecek.

Endonezya’da 9 Temmuz’da gerçekleştirilen devlet başkanlığı seçimlerinin sonuçları açıklandı ve oyların yüzde 53,15’ini alan Cakarta Valisi Joko Widodo, ya da halk arasındaki adıyla Jokowi, ülkenin yeni devlet başkanı oldu. Jokowi’nin rakibi emekli general Prabowo Subianto ise yüzde 46,85’de kaldı.

INDONESIA-POLITICS-WIDODOJokowi, bundan önceki görevlerindeki icraatıyla beğeni kazanmış, mütevazi tavırlarıyla takdir edilen ve halktan birisi olarak görülen bir siyasetçi. Bugüne kadar Endonezya’da devlet başkanı koltuğunda oturan tüm isimler ya ülkenin siyasi elitleri sayılan ailelere mensuptular ya da silahlı kuvvetlerin üst kademelerinden geliyorlardı. Fakir bir ailenin çocuğu olan ve siyasete atılmadan önce marangozluk yapan Jokowi ile Endonezyalılar tarihlerinde ilk kez “kendilerinden birisinin” devlet başkanı olmasına tanık oluyorlar.

Bu Endonezya için çok önemli. Ülke 1998’de Suharto diktatörlüğünün sona ermesinden bu yana gerek demokratikleşme gerekse ekonomik kalkınma açısından önemli aşama kaydetti. Bir yandan otoriter bir rejimden hür ve adil seçimlerin yapıldığı bir ortama gelindi, diğer yandan yüzde altı ortalamasında istikrarlı bir büyüme sağlandı. Ancak gelinen noktada Endonezya’nın ileriye doğru yeni bir hamle yapması gerekiyor. Ekonomik büyümenin sürdürülebilirliğini tehdit eden yapısal sorunların üzerine gidilmesi, demokrasinin de 14 bin adadan oluşan bu büyük ülkenin her köşesinde benimsenmesi, kurumsallaşması ve bir hayat tarzı haline gelmesi için daha çok mesafe kat edilmesi gerekiyor. Her iki alanda da yapılması gereken reformlar var ve bu reformların yapılabilmesi için de ülkede siyasi istikrar gerekiyor. Jokowi, bu istikrarı sağlayabilecek, Endonezyalıları ortak hedefler doğrultusunda seferber edebilecek özelliklere sahip. Uzlaşmacı tavrı, ideolojilere ve siyasi manevralara takılmadan pragmatik ve rasyonel bir şekilde hedefe yol alan tarzı ile Jokowi, kendisine oy verenleri de vermeyenleri de ulusal çıkarlar ve ortak amaçlar doğrultusunda birleştirebilir.

Endonezya son on beş yıl içerisinde ekonomi ve demokratikleşme konularında büyük mesafe kaydetti. Bundan sonra da bölgesel bir güç ve küresel bir aktör olma hedefine doğru ilerleyecek. Jokowi’den bu süreçte beklentiler büyük olacak.

İnsanlığın yakın tarihinin karanlık ve bir o kadar da acı sayfalarından birisinin on beşinci yıldönümündeyiz. Mayıs 1998’de Endonezya’nın başkenti Cakarta’da olanları unutmak kolay değil. Ateş düştüğü yeri yakıyor şüphesiz. Ama bazen de ateşin düştüğü yerde değilsek bile, bir şekilde olanlarla, olayı yaşayanlarla yolumuz kesişmişse, bir masanın etrafında karşılıklı oturup, yaşadığı olayların anlatan kişinin gözlerinde o günlerin acısını görmüşsek, insan olmamız yetiyor o acıyı hissetmek ve unutmamak için.

Daha önce bu blogda yine Mayıs 1998’i ele almıştım. Neler olduğunu hatırlayalım:

Endonezya, Mayıs 1998… Başkent Cakarta… Asya Krizi, Endonezya ekonomisini çökertmiş… Rupiah’ın değeri dibe vurmuş ve fiyatlar hızı bir tırmanışta… İnsanlar sokaklara dökülmüş, özellikle de öğrenciler aktif bir şekilde protestolarını şiddete başvurmadan sürdürüyorlar. Ülkeyi 30 yıldan fazla süredir tek başına yöneten Suharto çok zor durumda. Derken 12 Mayıs 1998 günü, yine öğrenciler bir gösteri gerçekleştiriyorlar. Endonezya’nın önde gelen üniversitelerinden Trisakti’nin önünde. Ne olduysa işte o sırada oluyor. Kampüsün önünden geçen üst geçitten bir takım şahıslar -hala kim oldukları belirlenemedi- ateş açıyorlar öğrencilerin üzerine. Dört genç Endonezyalı oracıkta can veriyor. Ve artık film kopuyor.

Trisakti olayından sonra ne oldu? Yönetime karşı protestonun şiddetlenmesi beklenebilir. Evet bu oldu. Hatta Suharto istifasını vermek zorunda kaldı. Ama başka bir şey daha oldu. Hemen ertesi gün sokaklar yine karıştı ve bu sefer Çin kökenli Endonezyalılar hedef alındı. İki gün boyunca Cakarta alev alev yandı. Çinliler için yaratılan o cehennem, tüm Cakarta’yı, tüm Endonezya’yı yaktı. Çinlilerin evleri, işyerleri ateşe verildi. Birçok insan alevler arasında öldü. Kimi vuruldu, kimi dövülerek öldü. Onlarca Çinli kadın ise sokaklarda tecavüze uğradı. Endonezya’nın diğer bölgelerinde de daha küçük çapta olsa bile benzer şiddet olayları yaşandı.

Bundan beş yıl önce, yani olayların onuncu yıldönümünde yazdığım bu yazıda şunu sormuşum:

Neden? Güzel insanların ülkesi Endonezya’da nasıl olabildi bu? Kim yaptı, kimler yaptı bunu ona?

Bir beş yıl daha geçti ve bunun cevabı hala yok. Endonezya o günlerden beri büyük gelişme kaydetti. Otuz yıllık diktatörlükten sonra demokrasiye geçişte oldukça başarılı adımlar atıldı, atılıyor. Endonezya ekonomisi de son derece iyi gidiyor, artık BRIC statüsünde sayılıyor. Artık sıra Mayıs 1998 ile hesaplaşmaya geldi…

Fotoğraf: Paul Kadarisman. Kaynak: Inside Indonesia.

Fotoğraf: Paul Kadarisman. Kaynak: Inside Indonesia.

Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu (USAK) tarafından yayınlanan ANALİST dergisinin Eylül 2012 sayısında Myanmar?ın batısındaki Rakhine (Arakan) eyaletinde yaşayan Rohingya Müslümanlarına yönelik şiddet olayları ve Batı aleminin bu olaylar karşısındaki kayıtsızlığı ile ilgili düşüncelerimi paylaştım. Yazıdan bir alıntı:

Myanmar, gerçek bir demokrasi değil; ancak Batı, bu ülkeyi belirli bir demokratikleşme seviyesine ulaşmış gibi görmeyi tercih ediyor; kendi çıkarlarının belirlediği bir çerçeve içerisinde,
küresel kriz sonrasında ekonomik açıdan Asya?nın yükseldiği ve Asya ile ekonomik ilişkilerin önem kazandığı bir dönemde Myanmar?daki yeni yönetimi bir iş ortağı olarak yanına alabilmek için (aksi takdirde Myanmar?ın tamamen Çin?in güdümüne gireceğinin de bilincinde olarak) bir demokrasi illüzyonuna
bilerek ve isteyerek kapılıyor.

ANALİST dergisinin web sitesine ulaşmak için buraya tıklayabilirsiniz.

USAK’tan Emre Tunç Sakaoğlu’nun yazıyla ilgili değerlendirmesi için buraya tıklayabilirsiniz.