"DTÖ" ile etiketlenmiş yazıları görüntülüyorsunuz

(Bu yazı ilk olarak Hedef dergisinin Ekim 2008 sayısında yayınlanmıştır.)

Önce Avrupa Futbol Şampiyonası, sonra da Olimpiyatlar derken spor coşkusuyla dolup taştığımız bir yazı geride bıraktık. Milli takımın son dakika gollerinin ve yüzücü Michael Phelbs’in altın madalyalarının yaşattığı heyecandan belki de tam olarak farkına varamadık ama 2008 yazı, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle ortaya çıkan tek kutuplu dünya düzeninin ilk kez kuvvetli bir şekilde çatırdadığı dönem olarak tarihe geçecek.

Çin, Olimpiyatları çok başarılı bir şekilde organize etti ve madalya sıralamasında da ilk sırada yer alarak istediğini aldı. Ancak Pekin Olimpiyatları ile ilgili olarak vurgulanması gereken daha önemli bir husus var. Çin, sadece yükselişini ve bir süper güç, alternatif bir kutup ya da en azından alternatif bir kutubun temel parçalarından birisi olacağını göstermedi dünyaya. Aynı zamanda bunu kendi istediği şekilde, başkalarının dikte ettiği şartlar değil kendi şartlarıyla yapacağını da hepimize kabul ettirdi. Oyunlar öncesinde insan haklarından, Darfur’dan, Tibet’ten, olumsuz yaşam ve çalışma koşullarından bahsedenlerin büyük çoğunluğu birden susuverdi. Artık bunlardan değil Çin’in başarısından, oyunların partıltısından, Çin’in büyüklüğünden yüceliğinden bahsetmeye başladık hepimiz.

Diğer yandan Rusya, Gürcistan’a girdi. Birçoğumuz neredeyse şok olduysak da, Soğuk Savaş edebiyatı yapmaya başladıysak da Rusya’nın bu hareketi aslında hiç de beklenmedik değildi. Putin, 2004 yılından beri Sovyetler Birliği’nin yıkılmış olmasının ne kadar talihsiz bir durum olduğundan bahsediyordu. Her yıl Mayıs ayında Moskova’da yapılan Zafer Günü kutlamalarındaki geçit törenine 1991’den beri ilk kez bu yıl nükleer başlıklı uzun menzilli füzeleri taşıyan araçlar da katılmıştı. Tüm bu işaretleri okuyanlar için Gürcistan melesi hiç de şaşırtıcı olmadı.

Doha Kalkınma Raundu’nda çözümsüzlük

Bu konular hakkında uzun uzun tartışmak mümkün. Ancak bu yazımızın amacı, 2008 yazının üçüncü önemli gelişmesine, mevcut dünya düzeninin üçüncü çatırdamasına, başka bir deyişle küresel ticaretle ilgili çok taraflı müzakerelerin çöküşüne değinmek. Temmuz ayının ikinci yarısında Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) tarafından İsviçre?nin Cenevre kentinde 35 ülkenin ticaret bakanlarının katılımıyla gerçekleştirilen görüşmelerde bir anlaşmaya varılamadı. Küresel ticareti serbestleştirmeyi ve küreselleşmenin faydalarından gelişmekte olan ülkelerin de yararlanmasını amaçlayan ‘Doha Kalkınma Raundu’, start aldığı 2001 yılından beri düşe kalka devam ettiği bu süreçte belki de bugüne kadarki en büyük darbeyi aldı. Hatırlanacağı gibi tarım sübvansiyonlarının azaltılması ve tarifelerin aşağıya çekilmesi konularında müzakereci tarafların anlaşamamaları nedeniyle görüşmeler Temmuz 2006’da askıya alınmış, ancak Ocak 2007’de devam edilmesine karar verilmişti.

Görüşmelerin tıkanmasının sebebi, aslında 2008 yazında yaşadığımız diğer olaylarla yakından bağlantılı. Belki tüm bu gelişmelerin aslında tek bir sürecin farklı tezahürleri olduğunu söylemek de mümkün. Gelişmekte olan ülkeler, artık mevcut düzene karşı seslerini daha yüksek bir şekilde çıkartıyorlar. Artık daha iddialılar, elleri de daha kuvvetli. Kimi süper güç olmaya soyunuyor, kimi ise gelişmiş ülkelerin ‘serbest ticaret’ dayatmalarına karşı ‘adil ticaret’ talebiyle karşılık veriyor.

Doha Kalkınma Turu’nun tıkanmasının başlıca sebebi tarım ürünlerinin ticaretiyle ile ilgili olarak gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkeler arasında yaşanan görüş ayrılıkları. Aslında ülkeler küresel ticaret ile ilgili birçok konuda uzlaşmaya varmış durumdalar. DTÖ Direktörü Pascal Lamy, müzakereler çerçevesinde 20 başlığın 18’inde anlaşmaya varıldığını, ancak 19.’da tıkanıldığını açıkladı. Bu başlık, özel koruma mekanizmaları(special safeguard mechanisms) ile ilgili.

1994’te başlayan Uruguay Turu ile birlikte tarım alanındaki kotalar ve diğer engeller, doğrudan tarifelere çevrilmiş, ancak ithalatın aşırı şekilde artması nedeniyle mecbur kalınan durumlarda ülkelere özel koruma mekanizmaları kullanarak geçici olarak tarifeleri yükseltme ve bu şekilde kendi üreticlerini koruma imkanı verilmişti. Sorun, geçici olması gereken bu önlemlerin çok uzun sürelerle kullanılmasından kaynaklandı. Doha Kalkınma Turu ile birlikte ise bu önlemlerin kaldırılması değil yeniden şekillendirilmesi amaçlandı.

Müzakereleri durma noktasına getiren de bu önlemlerin ne şekilde reforme edileceğinde anlaşılamaması. Gelişmiş ülkeler özel koruma mekanizmalarında kullanılacak tarife tavanlarının aşağıya çekilmesini istiyorlar. Tarım sektörünün ekonomilerinde daha büyük bir yer teşkil ettiği ve nüfuslarının daha büyük bir kesiminin hayatlarını sürdürmek için tarıma bağımlı oldukları gelişmekte olan ülkeler ise büyük indirimlere yanaşmıyorlar, hatta gıda ve petrol fiyatlarının hızla artmakta olduğu şu dönemde tarifeleri artırarak kendi üreticilerini korumak istiyorlar. Cenevre’deki görüşmelerde bu konuda bir tarafta ABD, diğer tarafta ise Çin ve Hindistan olmak üzere bir kutuplaşmanın iyice belirginleştiği görüldü.

Gelişmiş ülkeler, Çin ve Hindistan’ın başı çektiği hızla büyüyen gelişmekte olan ülkelerin pazarlarına daha rahat bir şekilde girmek isterken gelişmekte olan ülkeler de tarım ürünlerini ABD ve Avrupa pazarlarında daha serbestçe satabilmeyi hedefliyorlar. Bunun mümkün olabilmesi için ise gelişmiş ülkelerin kendi çiftçilerini koruma politikalarından, başka bir deyişle yüksek tarım sübvansiyonlarından vazgeçmesi gerekiyor. Bu konuda ABD’nin ‘ticareti bozan sübvansiyonlar’da indirime giderek toplam 14.5 milyar dolar ile kısıtlamayı kabul etmesi, gelişmekte olan ülkeler açısından olumlu bir gelişme olarak nitelendiriliyor.

Diğer bir sıkıntılı konu olan tarım dışı piyasalara erişim ile ilgili müzakerelerde ise gelişmekte olan ülkeler ise henüz yeni büyümekte olan sanayilerini ve aynı zamanda da gelişmiş ülke pazarlarına ayrıcalıklı erişimlerini ısrarla korumak istiyorlar.

Çok taraflılığa karşı ikili anlaşmalar

Peki şimdi ne olacak? Tabii ki ne DTÖ’nün ne de Doha Kalkınma Turu’nun sonunun geldiğini söylemek en azından şimdilik mümkün değil. Ancak sürecin her tökezlemesinde olduğu gibi Cenevre’deki görüşmelerin tıkanmasının da küresel ticareti etkileyen mevcut bir trendin giderek güç kazanmasını sağladığını söyleyebiliriz. Çok taraflı bir sistem oluşturmak için çabalar sonuç vermedikçe ülkeler iki taraflı ve bölgesel ticaret anlaşmalarına ağırlık veriyorlar. Böylelikle birçok ülkenin çıkarlarını ortak bir paydada bir araya getirmenin zorluğundan kurtularak kendi önceliklerine, kendi koşullarına göre ticaretlerini şekillendirebiliyorlar. Halihazırda dünyadaki toplam ticaretin yarısı iki taraflı anlaşmalar çerçevesinde gerçekleştiriliyor.

Bu aslında çok da arzu edilecek bir durum değil. İki taraflı ve bölgesel anlaşmaları yapmak belki daha kolay ama küçük ülkelerin, fakir ülkelerin buradan kazanacakları fazla birşey yok. Diğer yandan ikili anlaşmalarda siyasi konular çok daha fazla ağır basıyor (bakınız Latin Amerika). Bir ülkenin imzalamış olduğu ikili ve/veya bölgesel anlaşmaların birbirleriyle çelişkili durumlar yaratarak ticareti iyice kilitleyebilmesi de başka bir sıkıntı. Çok taraflı bir ticaret sisteminin geliştirilmesi tüm ülkeler için daha avantajlı olacak, ancak bunun için de öncelikle gelişmiş ülkelerin fedakarlık yapmasıgerekiyor.

Mevcut sürecin adı eğer ‘Doha Kalkınma Turu’ ise, ki ‘kalkınma’ ibaresi ilk kez bu turla birlikte isme eklendi, gelişmiş ülkelerin küresel kalkınmayı ön planda tutmaları ve tamamıyla kendi üreticilerinin çıkarlarına yönelik olarak değil daha dengeli bir çizgide müzakerelere iştirak etmeleri gerekiyor. Bu konuda Endonezya Ticaret Bakanı Mari Elka Pangestu’nun çok isabetli bir tespiti var: ‘Zengin ülkelerin küresel ticaretten daha büyük pay alma umutlarının, mevcut ticaret turunun kalkınma hedeflerine göre arka planda kalması gerekiyor.’ Şu anda Avrupa’nın bu çizgiye ABD’ye nazaran daha yakın bir duruş sergilediğini belirtmekte de fayda var.

ABD seçimleri

Küresel ticaretin geleceğini sorgularken kısa vadede bakmamız gereken bir yer daha var: yaklaşan ABD seçimleri. 2007 yılında ABD’nin toplam dış ticareti 1.2 trilyon doları ihracat ve 1.9 trilyon doları ithalat olmak üzere 3.1 trilyon olarak gerçekleşti. Şüphesiz ki, ABD küresel ticareti şekillendiren en büyük güç. Dolayısıyla, Kasım ayında işbaşı yapacak olan yeni yönetimin bakış açısı ve politikaları küresel ticaretin geleceğinde önemli rol oynayacak.

Seçimin sonucunu tahmin etmek çok güç ancak adayların ticaret konusundaki pozisyonlarına bakmamız mümkün. Demokratların adayı Barrack Obama, ABD’li ihracatçıların haksız rekabetten korunması ve yabancı pazarlara rahat girebilmeleri için DTÖ’ye baskı yapılması gerektiğini savunuyor. Başta Çin olmak üzere dışarıdan gelen ucuz ithal ürünlerine karşı ise korumacılıktan ziyade eğitim programları ve benzeri girişimlerle ilgili sektörlerin rekabet gücünün artırılması gerektiğini düşünen Obama, ABD ve Meksika’nın işçilerine haksızlık yarattığını ve istihdam kaybına yol açtığını ileri sürdüğü NAFTA’da revizyona gidilmesi gerektiğini vurguluyor. Cumhuriyetlerin adayı John McCain ise ABD’de tarım alanında tarifelerin ve sübvansiyonların azaltılmasını ancak bunun karşılığında da ABD’nin tarım ürünlerinin diğer pazaralara daha rahat girebilmesinin sağlanmasını istiyor. McCain, ticaret anlaşmalarına çevre ve insan hakları gibi konularla ilgili koşulların konulmasına ise karşı. Başka bir deyişle, Obama ile McCain ile küresel ticaret konusunda benzer görüşlere sahipler ve kim Başkan seçilirse seçilsin, eğer söylediklerini yaparlarsa, ABD’nin Doha Kalkınma Turu’nun hayata döndürülmesinde ve çok taraflı ticaret sistemimin geliştirilmesinde daha olumlu ve uzlaşmacıbir tutum izlemesi muhtemel.

Türkiye’nin konumu

Türkiye’nin Doha Kalkınma Turu’ndaki konumuna da bir göz atmakta fayda var. Tarım dışı piyasalara erişim konusunda Türkiye, Avrupa Birliği’ne paralel bir tutum izliyor. Halihazırda Gümrük Birliği üyeliği nedeniyle pazarı birçok üretici ülkeye açık olan Türkiye, gelişmekte olan ülkelerin de pazarlarını daha fazla açmalarını hedefliyor. Tarım konusunda ise farklı bir durum söz konusu. Bu alanda Türkiye, pazar açılımının mümkün olduğunca az olması ve gelişmekte olan ülkelere daha fazla esneklik sağlanması taraftarı. Türkiye, bu konuda G33 adı verilen ve tarım sektöründe ticaretin serbestleştirilmesine muhalif ülkelerin oluşturduğu grubun bir üyesi olarak Çin ve Hindistan’ın başı çektiği gelişmekte olan ülkelerin safında yer alıyor.

Türkiye açısından küresel ticaret çerçevesindeki en önemli konulardan birisi de tekstil ve hazırgiyim ticareti. Kotaların 2005 yılında kalkmasından bu yana küresel tekstil ve hazırgiyim üretimi ve ticareti, büyük yapısal değişiklikler geçirdi ve geçirmeye devam ediyor. Çin, kotaların geçici olarak tekrar uygulanmasına rağmen üretimini ve ihracatını artırıyor. Diğer yandan Çin’den bile daha ucuz maliyet sağlayabilen gelişmekte olan Asya ülkeleri de kota sonrası dönemin galipleri olarak ön plana çıkıyorlar. Bangladeş, Kamboçya, Endonezya ve Vietnam bu ülkelerin başında geliyor. Diğer yandan Mısır ve Fas’ın başını çektiği Kuzey Afrika ülkelerinde de bu alanda ciddi bir büyüme söz konusu. ABD, AB ve Hong Kong ile Kore gibi Asya’nın gelişmişülkeleri ise kan kaybetmeye devam ediyorlar.

Tüm bu gelişmeler bizlere hızlı yapısal değişiklikler karşısında kendilerini mağdur durumda gören ülkelerin ikili bazda korumacı önlemlerle zaman kazanmaya çalıştıklarını, ancak uzun vadede küresel tekstil ve hazırgiyim ticaretinde dengelerin oturmasının ve tüm tarafların tatmin olabileceği bir sistemin yerleşmesinin için ancak çok taraflı bir yapının geliştirilerek olgunlaşması yoluyla mümkün olabileceğini gösteriyor.

Tesktil ve hazırgiyim, her ne kadar çok taraflı bir yapıdan en fazla fayda sağlayacak sektörlerin başında gelmekteyse de, Doha Kalkınma Turu’nun gündeminde ilk sıralarda yer almıyor. Bununla birlikte Türkiye’nin bu alanda DTÖ nezdinde en aktif ülkelerden birisi olması da memnuniyet verici bir durum. Son olarak Türkiye, kotaların kalkmasından bu yana tekstil sektöründe yaşanan gelişmelerle ilgili olarak uluslararası kuruluşlar tarafından yapılan çalışmaların bir araya getirilerek DTÖ’de tartışmaya açılmasını ve tekstil ile ilgili kuralların şekillendirilmesinde bu çalışmalardan fayda sağlanmasını teklif etti ve 1 Temmuz 2008’deki konsey toplantısında da bu teklifini yineledi.

Sonuç olarak küresel ticaretin herkes için faydalı olması için Doha Kalkınma Turu’nun canlandırılması ve ikili anlaşmalar yerine çok taraflı bir düzenin güç kazanması gerekiyor. Ticaret engelleri gerçek anlamda sadece çok taraflı olarak ve kimseyi dışarıda bırakmadan, ayrımcılık yapmadan azaltılabilir. Bu olmayınca, belki ikili anlaşmalarla kısa vadeli kazançlar sağlanılabiliyor ve gün kurtarılabiliyor. Ancak sorunlar tam olarak çözülemiyor. Bunun en güzel kanıtı da yaşamakta olduğumuz gıda ürünleri ve petroldeki yüksek fiyat artışları.

Peki nasıl başaracağız bunu? Doha nasıl canlanacak? Cenevre’de görüşmelerin tıkanmasıyla ilgili olarak Arjantin Dışişleri Bakanı Jorge Taiana, başarısızlığın sebebinin ‘sanayileşmiş ülkelerin az verip çok almak istemeleri ve bunun da gelişmekte olan ülkeler tarafından kabul edilmemesi’ olduğunu söyledi. Taiana, durumu çok güzel özetliyor ve Doha’nın kurtarılabilmesi için de bu durumun değiştirilmesi, herkesin ne kadar veriyorsa o kadar almayı kabul ettiği bir düzenin (ki buna istisnalar yapıalacaksa bu gelişmiş değil gelişmekte olan ülkeler için olmalı) oluşması ve ‘Doha Kalkınma Turu’ derken ‘kalkınma’ kelimesinin altının çizilmesi gerekiyor. Bunun ne ölçüde ve ne hızda gerçekleşeceğini ise zaman gösterecek.

(Bu yazı ilk olarak Hedef dergisinin Haziran 2007 sayısında yayınlanmıştır.)

11 Ocak 2007 tarihinde Dünya Ticaret Örgütü’nün Cenevre’deki binasına gelen ziyaretçiler, çatıdan sarkıtılan dev boyutlarda mavi renkli bir pankartla karşılaştılar. Üzerinde büyük bir Vietnam bayrağı vardı ve üç dilde ‘Hoşgeldin’ yazıyordu. Küresel ticaretin patronları -daha doğrusu denetleyicileri- 150. üyelerini işte böyle karşıladılar. Aynı saatlerde Hanoi’de ise büyük sevinç vardı. Uzun ve çetin geçen bir süreçten sonra Vietnam, diğer üye ülkelerle pazar erişim müzakerelerini tamamlamış ve katılım protokolü ile ilgili çok taraflı görüşmelerde tüm ilgili taraflarla mutabakata vararak sonunda DTÖ’ye kabul edilmişti. Sadece iki ay önce başkentte son derece başarılı bir Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) Zirvesi gerçekleştirmiş olan Vietnamlılar, DTÖ üyeliğiyle artık tam anlamıyla küresel ekonominin aktörlerinden birisi olmuşlardı.

1980’li yılların ortalarından bu yana planlı ekonomiden pazar ekonomisine geçiş sürecinde olan Vietnam için DTÖ üyeliği, aslında yeni bir dönemin başlangıcı değil, daha önce başlamış olan bir sürecin ciddi bir şekilde ivme kazanması anlamına geliyor. 1986’da başlatılmış olan ve serbest girişimi teşvik eden ‘Doi Moi’ adındaki ekonomik reform programı ile Vietnam’ın komünist yönetimi bugün ülkenin ekonomisini oldukça iyi bir seviyeye getirmiş durumda. Kaldı ki, bu ekonominin yıllar süren korkunç bir savaşta tahrip olmuş olduğunu da unutmamak gerek. DTÖ üyeliği ile Doi Moi’nin ileri bir safhasına geçilmiş olacağını söylemek mümkün.

2006 yılında yüzde 8.2 oranında büyüyerek Çin Halk Cumhuriyeti’nin ardından Doğu Asya’da en yüksek ikinci büyüme oranını yakalamış ülke olan Vietnam GSYİH’si, on yıl öncesine göre iki katı büyüklüğe ulaşmış durumda. Buna rağmen, Vietnam’ın ekonomik bir dev olduğunu söyleyemeyiz; en azından şimdilik. 2006 yılı itibariyle Vietnam ekonomisinin büyüklüğü 67 milyar dolar. Başka bir deyişle Filipinler’in yarısı, Endonezya’nın 6’da biri, Çin’in 40’da biri, Japonya’nın ise 80’de biri büyüklükte. Ancak Vietnam, hızlı büyüyor ve bu büyümede özel sektör önemli bir rol oynuyor. Sadece 2005 yılı içerisinde ülkede 40 bin özel işletme faaliyete geçti. Diğer yandan 2006 yılında Ho Chi Minh City Borsası, yüzde 70’lik getirisiyle Doğu Asya’nın en yüksek performanslı menkul kıymetler borsası oldu.

Vietnam’ın DTÖ yükümlülükleri

DTÖ üyeliği, Vietnam’ın bu hızlı büyümesine ve büyümenin sürdürülebilirliğine şüphesiz ki katkıda bulunacak. Ancak tabii ki Vietnam’ın bu çerçevede üstlenmiş olduğu yükümlülükler var. Bunların başında gümrük tarifelerinin aşağıya çekilmesi geliyor. Vietnam Maliye Bakanlığı’nın açıklamasına göre ilk planda 1,812 vergi kategorisinde yüzde 30-40 arasında indirimler gerçekleştirilecek. En büyük indirim ise yüzde 63 ile tekstil ve hazır giyim ürünleri tarifelerine uygulanacak. Bazı kalemler için indirimler derhal yürürlüğe girdi, diğer kalemlerde ise tarife indirimleri 2014 yılına kadar kademeli olarak tamamlanacak ve böylelikle 82 milyonluk bu pazar küresel ekonomiye tam anlamıyla kapılarını açmış olacak. Diğer yandan Vietnam, DTÖ üyeliği çerçevesinde uygulamakta olduğu sübvansiyonları kademeli olarak kaldıracak ve tüm mal ve hizmetler için piyasa fiyatlarını uygulayacak. Vietnam ayrıca rekabet ve anti-damping konularında bir denetleme mekanizması kuracak; teknik konularda standartlar oluşturacak.

Vietnam’ın dış ticareti 2000 yılında ABD ile imzalanan Ticaret Anlaşması ile birlikte bu ülkeyle yapılan ticaretin hızlanmasıyla ciddi bir ivme kazandı ve son döenmlerde yılda yüzde 20-30 arasında değişen ihracat artışı oranları yakaladı. Ancak diğer yandan ithalatın, ihracattan daha hızlı artmakta olduğu ve açığın giderek büyüdüğü gözlemleniyor. DTÖ üyeliği ile kendi tarife engellerini indiren Vietnam’ın ihraç ürünleri de yabancı pazarlara daha rahat girebilecek. Sonuç olarak hem ithalat hem de ihracat hız kazanacak. Ülke, rekabet avantajına sahip olduğu birçok sektörde üretim girdileri için ithalata bağımlı durumda. Örneğin 2005 yılında tekstil sektörü tarafından kullanılan pamuğun yüzde 71’i ABD’den ithal edildi. Bu nedenle ithalatın, ihracattan daha hızlı büyümeye devam etmesi öngörülebilir.

Vietnam’da tekstil ve hazır giyim

Vietnam’ın dış ticaretinden bahsederken, tekstil ve hazır giyim sektörünün altını çizmek gerekiyor, çünkü Vietnam’ın en büyük rekabet avantajına sahip olduğu ihracat kalemleri tekstil, hazır giyim, deri mamüller ve ayakkabı. Bu durumda DTÖ üyeliği ile birlikte Vietnam’ın bu alanlarda başta ABD ve Avrupa Birliği olmak üzere dış pazarlardaki payını hızla artırması ve son dönemlerde Çin Halk Cumhuriyeti’nin gerçekleştirmiş olduğu gibi yıllık ihracat artışı oranlarını daha da yüksek seviyelere çıkartması muhtemel görünüyor. Çin’in 2001 yılında DTÖ üyesi olmasından sonra bu şekilde hızla artırmış olduğu pazar payı ve bu iki ülkenin büyüklük açısından olmasa da girdi ve üretim şekilleri açısından benzer yapılarda olması bu öngörüyü destekler nitelikte.

Vietnam’ın tekstil ve hazır giyim sektörü, son yıllarda büyük gelişme gösterdi. Devlete ait hazır giyim üreticisi Vinatex, şu anda alanında dünyanın en büyük onuncu firması konumunda. Ancak, Vietnam’ın bu alanda Çin kadar kuvvetli olduğunu söylemek doğru olmaz. Örneğin, 2006 yılında ABD bu alandaki ithalatının yüzde 26’sını Çin’den yaparken, Vietnam’ın payı sadece yüzde 4’tü. Ayrıca Vietnam, tekstilden çok hazır giyim alanına yoğunlaşıyor. Ev tekstili, kumaş, iplik vs gibi alanlarda büyük boyutlarda ihracatı yok. Toplam tekstil ve hazırgiyim ihracatının yüzde 85’inin hazır giyim ürünleri oluşturuyor. Vietnam’ın Çin’den diğer bir farkı, bu ülkenin pamuk üreticisi olmayışı. Bu nedenle Vietnam’da sektör, hammadde açısından büyük ölçüde ithalata bağımlı durumda.

Vietnam, tekstilde Çin kadar büyük bir tehdit değil. Ama sadece şimdilik? Ülkenin içinde bulunduğu hızlı büyüme trendi, DTÖ üyeliği ve sahip olunan maliyet avantajı, Vietnam’ın bu alanda hızla ilerlemesini sağlayacak. Tabii, bundan endişe etmeye başlayanlar da var. Başta ABD olmak üzere?

ABD’nin endişeleri

ABD, Vietnam’ın DTÖ üyeliği için gerekli ikili anlaşmayı 31 Mayıs 2006 tarihinde imzalamıştı. Bu anlaşmayla Vietnam, tekstil sektörüne sağlamakta olduğu sübvansiyonları kaldırmayı kabul etmiş ve buna ek olarak ilgili anlaşmanın hükümlerinin yerine zamanında ve etkin bir biçimde getirilmesini temin etmek amacıyla bir kontrol mekanizması oluşturmuştu. Ancak bunu yeterli bulmayan ABD yönetimi bu yılın Ocak ayında ‘Vietnam’dan Yapılan Tekstil ve Hazır Giyim İthalatını Denetleme Programı’nı yürürlüğe sokma kararı aldı. Söz konusu program 19 Ocak 2009 tarihine kadar olan iki yıllık süre içerisinde ABD’nin Vietnam’dan yapmakta olduğu tekstil ürünleri ithalatında ‘özel hassasiyete’ sahip oldukları ifade edilen pantalon, gömlek, iç çamaşırı, kazak ve mayo kalemlerinde ithalat hacimleri ve fiyatlarının kontrol altında tutulmasını öngörüyor.

Çinli üreticilerin olduğu gibi Vietnamlı üreticilerin de sahip oldukları düşük maliyet avantajını kullanarak ve DTÖ üyeliği sayesinde kalkacak kotalardan faydalanarak gerek içeride gerekse başta CAFTA ve NAFTA ülkeleri olmak üzere üçüncü ülkelerde kendi pazarlarını işgal edeceklerinden endişe eden ABD’li tekstilciler bu programı destekliyorlar. Büyük tekstil lobi grubu Ulusal Tekstil Kuruluşları Konseyi’nin (NCTO) bu konuda çok kararlı ve sert bir çizgi izlediği görülüyor. Mayıs ayında yayınlamış oldukları bildiride ABD’nin Vietnam ile DTÖ üyeliği için imzalamış olduğu anlaşmayı kendi haklarını yeterince korumadığını vurgulayan Amerikalı tekstilciler, söz konusu anlaşmayı ‘ABD tekstil işçilerinin pahasına Vietnam’ın kazandığı zafer’ olarak nitelendirdiler ve Vietnam’ın pazar ekonomi şartlarını uyacağını beklemenin hayalcilik olduğunu iddia ederek ‘Bizi kandıramadınız’ ifadesini kullandılar.

NCTO’nun raporuna göre Vietnam’ın fiyatları ABD’li üreticilerin fiyatlarından yaklaşık yüzde 40 oranında daha düşük ve kotaların kalkmasıyla Vietnam, ABD’ye yapmakta olduğu ihracatı iki katına çıkartacak; tekstil ve hazır giyim alanında ABD’nin Çin’den sonra en büyük ikinci ithalat partneri haline gelecek.

Vietnam tarafı ise söz konusu tasarının ABD’nin DTÖ yükümlülüklerine aykırı olduğunu savunuyor ve kotaların kalkmasının kendilerine avantaj sağlayacağını, ancak dış pazarlarda büyük paylar edinebilmek için henüz yeterli kapasiteye olmadığını ileri sürüyor. Vietnam Tekstil ve Hazır Giyim Derneği’ne (VITAS) göre bu durumun sebebi, halihazırda kotasız ticaret yapmakta olan ülkelerin bu pazarlarda yerlerini sağlamlaştırmış olmaları ve Vietnamlı üreticilerin hammadde açısından ithalata bağımlı olmalarının avantajlarını zayıflatması. VITAS verilerine göre 2005 yılında Vietnam, 4.8 milyar dolarlık hazır giyim ihracatı yaptı ama diğer yandan bu üretimde kullanılan hammadde için de 1.2 milyar dolarlık ithalat gerçekleştirildi. Bu arada, ara ürünlerle bağlantılı olarak kendi iç piyasında sıkıntılar yaşıyor. ASEAN ülkelerinden alınan ipliğe yüzde 5 oranında vergi getirilince, Vietnam’da dokunan kumaşın maliyeti arttı. Diğer yandan ASEAN dışı ülkelerden alınan kumaşın vergisi yüzde 40’dan yüzde 12’ye inince Vietnam üretimi kumaşın rekabet gücü azaldı. Kazanan ise bavul ticaretiyle getirilen ve pazar payı yüzde 60’a kadar çıkan Çin malı kumaşlar oldu. Kısacası, Vietnamlı üreticiler için durum şu anda dışarıdan zannedildiği gibi günlük güneşlik değil.

Yatırımlar artacak

DTÖ üyeliği ile birlikte Vietnam, sadece tarifeler konusunda değil, fikri mülkiyet haklarından standardizasyona kadar birçok alanda yükümlülük altına giriyor. Bu yükümlülüklerin tam ve zamanında gerçekleştirilmesi, Vietnam’da yatırım ortamının giderek iyileşmesi anlamına gelecek. Son dönemlerde ülkeye girmekte olan doğrudan yabancı yatırım miktarını artırmayı başarmış olan; 2005 yılı itibariyle 19 milyar dolarlık bir doğrudan yabancı yatırım stoğuna ulaşan ve 2006 yılının ilk 10 ayında da 6.5 milyar dolarlık yatırım çekmeyi başaran Vietnam, bu alanda DTÖ üyeliğinin olumlu etkilerini şimdiden yaşamaya başladı, çünkü yatırımcı firmalar tarafından DTÖ üyeliği, Vietnam gibi planlı ekonomiden pazar ekonomisine geçme sürecinde olan ülkeler için bir tür güvence olarak görülüyor. Son olarak Intel firması, sahip olduğu en büyük mikroçip fabrikasını Vietnam’ın Ho Chi Minh kentinde kuracağını açıkladı ve geçtiğimiz yılın Şubat ayında 300 milyon dolar olarak açıklamış olduğu yatırım tutarını 1 milyar dolara çıkarttı. Canon firması ise dünyanın en büyük laser printer fabrikasını Vietnam’da kuracak ve ülkedeki fabrika sayısını üçe çıkartacak. Bu gibi yatırımlar, Vietnam’a artan ihracat rakamları, vergi gelirleri ve hepsinden de önemlisi artan istihdam olarak fayda sağlayacak.

DTÖ üyeliği sayesinde Vietnam, dış ticaretini artıracak ve daha fazla yatırım çekebilecek. Ancak bu noktada önem taşıyan diğer bir konu da bu sayede artan refahın halkın tüm kesimlerine ne kadar yansıtılabileceği. Vietnam, halen kişi başına düşen GSYİH’nin 620 dolar seviyesinde olduğu fakir bir ülke. Ekonominin serbestleşmesi ve dışa daha fazla açılması her ülkede olduğu gibi belirli kesimlere diğerlerine nazaran daha fazla fayda sağlayacak. Bu durumda hükümetin görevi ise DTÖ üyeliği kaynaklı olarak artan dış rekabet karşısında yerel üreticilerin güçlerini artırmak ve bu suretle bir denge oluşturmak olacak.

Vietnam’ın DTÖ üyeliğinden ne kadar fayda sağlayabileceğinde ise girmiş olduğu yükümlülükleri ne derece yerine getirebileceği belirleyici olarak. Her ne kadar pazar ekonomisine geçiş sürecinde olsa ve arka arkaya reformlar yapsa da Vietnam halen sosyalist bir ülke ve DTÖ üyeliği için kurumsal altyapısı son derece yetersiz. Hükümetin uygulamaya koymuş olduğu ve 2006-2010 dönemini kapsayan Sosyo-Ekonomik Kalkınma Planı, bu alandaki eksiklikleri gidermeyi amaçlıyor. Bu plan çerçevesinde pazar ekonomisi kurumlarının etkin bir şekilde oluşturulması için gerekli önlemler alınacak, altyapı ve insan kaynakları gelişimine ağırlık verilecek, tarım ve kırsal kalkınma politikalarında reformlar yapılacak, hizmet sektörü kalkındırılacak ve özel sektörün teşvik edilmesini amaçlayan idari reformlara hız verilecek. Vietnam Maliye Bakanlığı’nın açıklamasına göre bu kapsamda öncelikli projelerden birisi de GSYİH’nin yüzde 38’ini üreten yaklaşık 2,000 kamu iktisadi teşebbüsünün özelleştirmesinin 2009 yılına kadar tamamlanması.

Türkiye açısından Vietnam’ın DTÖ üyeliği

Vietnam, her ne kadar son yıllarda önemli bir artış yaşanmaktaysa da Türkiye’nin halen Doğu Asya’da ticari ve ekonomik ilişkilerinin en düşük seviyede olduğu ülkelerden birisi. 2005 yılında iki ülke arasında 153.4 milyon dolar olan ticaret hacmi, 2006 yılında yüzde 52.8’lik artışla 234.4 milyon dolar olarak gerçekleşti. İki ülke arasındaki ticarette en belirgin husus ise Türkiye’nin giderek artan açığı. 2002 yılında yüzde 67 olan ihracatın ithalatı karşılama oranı 2006 yılında yüzde 24’e kadar düşmüş durumda. Yatırım ilişkilerinde ise benzer bir durum söz konusu. Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) bünyesinde kurulmuş olan Türk-Vietnam İş Konseyi’nin verilerine göre Türkiye’nin 2005 yılı itibariyle Vietnam’da kayıtlı 6 doğrudan yatırımı var ve bu yatırımların toplam sermayesi 63.5 milyon dolar.

Türk firmaları, yatırım amacıyla Vietnam’ı henüz yeterince değerlendiremeseler de DTÖ üyeliğini çerçevesinde gelecek olan yatırım ortamındaki iyileşmeler, birçok ABD, Avrupa ve Japon firmasının Çin’deki üretim tesislerini Vietnam’a kaydırdıkları bir dönemde Türk firmaları açısından da önemli fırsatlar yaratabilir. Çin’in sahip olduğu maliyet avantajı, Vietnam’da fazlasıyla mevcut. Bir örnek verilecek olursa, Japonya Dış Ticaret Örgütü JETRO’nun 2006 yılında yayınlamış olduğu bir rapora göre asgari aylık ücretler Tayland’da 110 dolar, Filipinler’de 135 dolar, Hindistan’da 74 dolar, Endonezya’da 90 dolar ve Çin’in güneyindeki Dongguan eyaletinde 92 dolar ve Şanghay’da 130 dolarken, Vietnam’da sadece 50 dolar. Burada söz konusu olan ucuz, oldukça kalifiye ve aynı zamanda da genç bir işgücü. Ülkenin nüfusunun yüzde 54’ü 30 yaşın altında.

Diğer yandan Vietnam, DTÖ yükümlülükleri haricinde yabancı yatırımlara oldukça cazip teşvik paketleri de sunuyor. Örneğin yukarıda bahsi geçen proje için Intel firması ilk dört yıl gelir vergisi ödemeyecek, sonraki dokuz yıl ise yüzde 50 indirimden yararlanacak. Daha sonra ise Intel, normal yüzde 28’lik vergi yerine yüzde 10 ödeyecek. Bu imkanlardan Ho Chi Minh City’deki yüksek teknoloji parkında yatırım yapacak tüm firmalar yararlanabiliyor.

Türkiye’nin Vietnam’a olan ihracatını artırması içinde önemli bir potansiyel bulunuyor. Burada Vietnam’ı sadece kendi pazarıyla değil, başta Güneydoğu Asya Ülkeleri Örgütü’nün (ASEAN) bölgesi olmak üzere daha geniş bir bölgesel pazara açılan bir kapı olarak görmek mümkün.

Vietnam’ın Türkiye için sunmakta olduğu fırsatlar var, ancak DTÖ üyeliği ile bu ülke Türkiye için bir tehdit şekline de gelebilir ve Türkiye açısından yapılması gereken bu tehdidi fırsata çevirmektir. Tekstilde kotaların kalkmasından sonra Çin, Türkiye’nin bu sektördeki dış pazarlarında ve hatta iç pazarında giderek payını artırmış ve Türk üreticisine bir darbe vurmuştu. Türkiye ise ABD ve AB ile birlikte karşı bir girişimin öncülerinden olmuş ve ‘Tekstilde Adil Ticaret’ başlığıyla İstanbul Deklarasyonu imzalanmıştı. Vietnam’ın da kota engellerinden kurtulması, Türkiye tarafından tekstil sektöründe ‘yeni bir rakip’ şeklinde algılanmamalıdır. Çin’e karşı uygulanan önlemlerin Vietnam için de devreye sokulması kısa vadeli olarak bir getiri sağlasa da uzun vadede Türkiye’nin yapması gereken Çin ve Vietnam gibi düşük katma değerli, fason üretim kulvarından çıkarak; yüksek teknolojiyle yüksek katma değerli, kendi markası ve tasarımını taşıyan üretime yönelmektir. Vietnam’ın da Çin’e katılması bu sebepten dolayı Türkiye açısından bir tehdit değil, sektörün küresel çerçevede kendisini doğru biçimde konumlandırması için bir fırsattır.

(Bu yazı ilk olarak Hedef dergisinin Ocak 2006 sayısında yayınlanmıştır.)

Küresel ekonomiyi yönlendiren uluslararası örgütlerin zirve toplantılarının iki ortak özelliği var. Birincisi, bu toplantılar yapılırken, sokaklar küreselleşme karşıtı göstericilerin protestolarına sahne oluyor ve kimi zaman şiddetin dozu kaçıyor. İkinci ortak özellik ise bu toplantılardan çıkan sonuçların kimseyi memnun etmemesi. 13-18 Aralık tarihlerinde Hong Kong’da gerçekleştirilen Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) VI. Bakanlar Konferansı da pek farklı olmadı. Hong Kong’un gökdelenleri arasında yüzlerce gösterici ‘serbest’ değil ‘adil’ ticaret isteğiyle DTÖ’yü protesto etti. Çıkan olayları, polisin müdahelesini ve Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen’in de içlerinde bulunduğu bazı katılımcıların halkın arasına karışma ve feribotla tahliye edilme hikayelerini medyadan bol görsel malzeme eşliğinde takip ettik. Bu yazıda ise toplantıda nelerin tartışıldığını, hangi sonuçlara varıldığını ya da varılamadığını tartışacağız.

(Karikatür, 19.12.2005 tarihli The Standard gazetesinden alınmıştır.)

Altı günlük DTÖ toplantısını birkaç alıntı satırla özetleyelim. ABD Senatosu Mali Komite Başkanı Charles Grassley: ‘Önemli konularda toplantı sadece tenekeyi yolun aşağısına itekledi.’ Endonezya’da yayınlanan The Jakarta Post gazetesi: ‘Toplantı, müzakereler için önceden beklenen, ancak biraz sulandırılmış bir çerçeve ile sonuçlandı.’ İngiltere’de yayınlanan Financial Times gazetesi: ‘DTÖ, Hong Kong toplantısında tüm zorlu müzakere konularını gelecek seneye bırakmak pahasına bir krizi önledi.’ Mauritius Ticaret Bakanı Madun Dulloo: ‘Az da olsa ilerleme sağlanabilmesi için birçok taviz vermek zorunda kaldık.’

Doha’dan Hong Kong’a uzanan yol

Yukarıdaki satırların ardında yatan gelişmelere değinmeden önce Hong Kong Bakanlar Konferansı’na kadar olan süreci ve çok taraflı ticaret müzakerelerinin varmış olduğu noktayı incelemek gerekiyor. Hong Kong toplantısı, DTÖ’nün ‘Doha Kalkınma Gündemi’ adı verilen ticaret müzakereleri turunun bir parçası. Söz konusu müzakere turu, 2001’in Kasım ayında Katar’ın başkenti Doha’da, tüm dünyanın 11 Eylül saldırılarının ardından küresel terörü tartışmakta olduğu bir ortamda başlatılmıştı. DTÖ’nün amacı temel olarak, küresel ticaretin serbestleştirilmesi ve ekonomiler arasında mal ve hizmet ticaretini düzenleyici müdahelelerin ve tarife engellerinin kademeli olarak kaldırılması. Ancak örgütün, kurulduğu 1995 yılından bu yana olan icraatına bakıldığında alınan kararların ABD ve Avrupa Birliği gibi küresel ticaretin egemen güçlerinin işine yaradığı, bu ekonomilerin kendi sanayilerini istedikleri gibi korumalarına imkan tanırken, kalkınmakta olan ülkelerin, ya da resmi tanımıyla ‘gelişmeye yakın ülkelerin’ pazarlarını serbest ticaret adı altında ithalata açarak buralardaki yerel sanayilerin gelişmesine engel olduğu gözlemleniyor. Her DTÖ toplantısında sokaklarda gösteriler yapılmasının sebebi de bu. DTÖ, eleştirilere cevap vermek amacıyla ‘kalkınma için ticaret’ kavramını daha çok vurguluyor. Doha müzakere turuna da bu yüzden ‘kalkınma gündemi’ adı verildi. Dünya Bankası’nın yayınladığı bir rapora göre, küresel ticaretin tamamen serbestleşmesi, tarifelerin ve diğer engellerin tamamen kalkması halinde 2015 yılında dünyanın toplam gelirine yılda 287 milyar dolar ekleniyor olacak. Bu veri, serbest ticaretin kalkınmayı destekleyeceği sağlayacağı tezini doğrular nitelikte.

1999 yılında Seattle’da yapılan zirve, protestolar sonucu bir sonuca varamadan dağılmıştı. 2003 yılındaki Cancun Zirvesi’nin de bir sonuç üretememesi, çok taraflı ticaret sisteminin giderek belirsizliğe sürüklenmesine ve DTÖ’nün işlevinin sorgulanmasına yol açtı. Bir yandan ‘gelişmeye yakın’ ve ‘az gelişmiş’ ülkelerin ihtiyaçlarına cevap verilemezken, diğer yandan da birçok ülke serbest ticaret anlaşmaları ve bölgesel anlaşmalarla tabir yerindeyse ‘kendi başının çaresine bakmaya’ başladı.

Cancun’un mirası

Eylül 2003’de Meksika’nın Cancun kentinde yapılan toplantıda, Doha Kalkınma Gündemi’nin 2004 yılı sonunda tamamlanması için bir çerçevenin kabul edilmesi gerekiyordu. Ancak bu toplantı başarısızlıkla sonuçlandı. Tarım konusunda görüşmeler tıkanmış ve ‘Singapur Konuları’ olarak ele alınan ve doğrudan tarifelerle ilgisi olmasa da DTÖ gündemine alınan yatırımların korunması, rekabet politikaları, kamu alımlarında şeffaflık ve ticaretin kolaylaştırılması konularında anlaşma sağlanamamıştı. Çin, Hindistan, Brezilya ve Güney Afrika’nın başı çektiği kalkınmakta olan ülkelerden oluşan G20 grubu, tarım konusunda ABD ve AB’nin önerdikleri anlaşmayı kabul etmemiş ve tarım konusunda çözüm getirilene kadar Singapur Konuları’nı müzakere etmeyi de reddetmişlerdi.

2004 yılı bitti ve Doha Kalkınma Turu tamamlanamadı. Hong Kong’da bir araya gelen bakanlar, 30 Nisan 2006’ya kadar bir taslak oluşturmayı ve 2006 sonuna kadar da tüm turu tamamlamayı kararlaştırdılar. Burada önemli bir tarih daha var. ABD’de Kongre’nin Başkan George Bush’a vermiş olduğu ticaret anlaşmalarını müzakere etme yetkisi Temmuz 2007’de sona eriyor. Bu arada Başkan Bush’un ticaret konusundaki bir takım politikaları ABD’deki büyük sanayi ve lobi grupları tarafından tepki topluyor. Bu nedenle Bush’a verilen yetkinin süresinin uzatılması zor görünüyor. Başka bir deyişle 2007 ortasına kadar Doha turu tamamlanmazsa, ABD işleri iyice zorlaştıracak.

Hong Kong’da kalkınma adına ne yapıldı?

Tarım, Hong Kong’da gündemin öncelikli maddesiydi. Tarım müzakerelerinin temelinde üç konu var. Bunlardan birincisi pazara giriş (tarifelerin indirilmesi ve kotaların artırılması yoluyla), ikincisi ihracat sübvansiyonları (sübvansiyonların kaldırılarak eşit rekabet ortamı sağlanması, ihracat kredileri, gıda yardımları ve diğer gizli sübvansiyonların da kaldırılması) ve üçüncüsü de iç pazar destekleri (aşırı üretime yol açan ve fiyatların suni olarak oynamasına sebep olan desteklerin azaltılması.)

Zirvede alınan kararlardan en çok ses getireni, 2013 yılına kadar tarım ürünlerine uygulanmakta olan tüm ihracat sübvansiyonlarının kaldırılması kararı oldu. Bu gerçekten iyi bir haber mi? Görünüşte öyle. Ancak biraz incelendiğinde ‘tarihi bir adım’ olmadığı anlaşılıyor. Gelişmiş ülkelerin uyguladıkları sübvansiyonların, ekonomileri büyük ölçüde tarıma dayalı olan gelişmeye yakın ülkeleri sıkıntıya soktuğu, haksız bir rekabet yaratarak ihracat imkanlarını kısıtladığı biliniyor. Şu anda Avrupa Birliği, başta süt ürünleri ve şeker olmak üzere tarım ihracatına yılda toplam 2.8 milyar euro’luk sübvansiyon veriyor ve çiftçilerinin dünya piyasalarında fiyat avantajı elde etmelerini sağlıyor. Bunların kaldırılması, küresel ‘kalkınma’ amacına uygun. Ancak, AB zaten Ortak Tarım Politikası çerçevesinde 2013 yılına kadar bu sübvansiyonların çoğunu kaldırmış olacak. Hong Kong’da bu durumu dile getiren AB Tarım Komisyoneri Mariann Fischer Boel, DTÖ çerçevesinde tarım konusunda daha fazla reform talep edilmesi durumunda bunu reddedeceklerini belirtti. Başka bir deyişle, AB zaten yapacağını yapıyor, fazlasına ise yanaşmıyor.

Diğer yandan ABD, tarıma yılda 20 milyar doların üzerinde destek sağlıyor. Ancak bunun büyük bir kısmını gıda yardımı ve ihracat kredisi şeklinde gerçekleştiriyor. Bu yüzden Hong Kong’da alınan kararın ABD’yi nasıl etkileyeceği meçhul. Bu arada Dünya Bankası’nın bir çalışması, tarımda tam anlamıyla serbest ticarete geçilmesi durumunda elde edilecek toplam kazancın sadece yüzde 2’sinin sübvansiyonların kaldırılmasından kaynaklanacağını ortaya koyuyor. Bu teorik bir çalışma olsa da, sübvansiyonların aslında ikincil öneme sahip olduğunu gösteriyor. Peki, asıl önemli olan tarım tarifelerinde, yani pazara girişte durum nedir’ ABD, AB ve G20’ler bu konuda tamamen ayrı düşüncelere sahipler ve ortak bir paydada buluşmaları zor görünüyor. Hong Kong toplantısının sonuç metninin tarım bölümünde yer alan 7. madde şu ifadelerle başlıyor: ‘Pazara giriş konusunda, ad valorem değerleri hususunda gelişme kaydedilmiştir. Tarife indirimlerinin yapılandırılması için dört bant kabul edilmiştir ve şu anda uygun aralıkların üzerinde mutabık kalınması ihtiyacı duyulmaktadır.’ Metnin, tarımla ilgili ek bölümünde ise şu ifadeler var: ‘Artık mevcut farklılıkların boyutunu azaltmamız gerekmektedir.’ Bu ne zaman ve nasıl olacak, hiçbir işaret yok.

Pamuk sübvansiyonları kalkıyor

Hong Kong’da tarım kapsamında ele alınan, üreticilerin yanısıra başlıca tüketici olan tekstil sektörünü de yakından ilgilendiren pamuk konusunda daha büyük bir adım atıldı. Buna göre gelişmiş ülkeler, pamuk için uygulamakta oldukları ihracat sübvansiyonlarını 2006 itibariyle tamamen kaldıracaklar ve ‘az gelişmiş’ statüsündeki ülkelerden (milli geliri en düşük olan 32 ülke) yapılan pamuk ithalatına tarife ve kota sınırlaması uygulamayacaklar. Bu durum en çok Batı Afrika’daki pamuk üreticisi ülkelerin işine yarayacak. Bu arada ABD, Bangladeş ve Kamboçya’dan yapmakta olduğu tekstil ve hazır giyim ithalatına uygulamakta olduğu tarifeleri kaldırmayı, bu ülkelerin fazlasıyla ‘rekabetçi’ olmaları gerekçesiyle reddetti.

Hong Kong toplantısının belki de en kayda değer tarafı, ‘az gelişmiş’ statüsündeki ülkelere sağlanan destek oldu. Gelişmiş ülkeler, 2008 yılı itibariyle bu ülkelerin ürünlerinin yüzde 97’sine pazarlarını tamamen açma taahhütünde bulundular. Ancak bu noktada, ABD’nin tekstil ürünlerini bu yüzde 97’nin içine dahil etmediğini belirtmek gerekiyor. Diğer yandan ‘ticaret için yardım’ kapsamında Japonya bu ülkelere 10 milyar dolarlık ek bir yardım sağlamayı, ABD, yıllık katkısını 2010 yılına kadar ikiye katlayarak 2.7 milyara çıkartmayı kabul etti. AB de bu alanda bir artırıma gidecek ama bu paraların nasıl ve ne için kullanılacağı hususunda da bir belirsizlik söz konusu.

Sanayi ürünleri ve hizmet ticaretinde gelişme yok

Doha Kalkınma Gündemi’nin bir parçası olan Hong Kong’da ‘kalkınma’ adına sadece bunlar yapıldı. Diğer yandan tarım tarifelerinde olduğu gibi gelişmeye yakın ülkeler için büyük önem taşıyan sanayi ürünleri tarifeleri ve hizmet ticaretinin serbestleştirilmesi konularında hiçbir gelişme kaydedilemedi; sadece niyet belirtildi. Gelişmiş ülkeler, tarım konusunu koz olarak kullanarak özellikle ‘tarım-dışı piyasalara giriş’ konusunda gelişmeye yakın ülkelerden taviz koparmak ve bu şekilde bu ülkelerin piyasalarına daha rahat girmek istiyorlar. Örneğin, ABD’nin önerisi, sanayi ürünlerinde tarifelerin tüm dünyada 2010 yılına kadar ortalama yüzde 5-7 seviyesine kadar indirilmesi şeklinde. Başını G20’lerin çektiği gelişmeye yakın ülkeler ise henüz yeterince güçlenmemiş olan sanayilerini ithal malların baskısına maruz bırakmak istemiyorlar, korumacılığa devam ediyorlar ve tarım konusunda ciddi adımlar atılmadıkça da bu konuda taviz vermeye yanaşmıyorlar. DTÖ, ‘konsensus’ yöntemiyle çalışıyor, yani her üyenin bir kararı veto etme hakkı var ve herkes ‘tamam’ demeden hiçbir karar geçemiyor.

Hong Kong toplantısının sonuç metni sanayi ürünleri ve hizmet ticareti konusunda hiçbir gelişme kaydedilemediğini açıkça ortaya koyuyor. 23. madde (tarım-dışı piyasalara giriş): ‘Müzakereleri sonuçlandırmak için daha yapılması gereken çok iş olduğunu kabul ediyor ve bu nedenle, Doha hedeflerine ulaşılabilmesi için çalışmaları hızlandırmayı kabul ediyoruz.’ 26. madde (hizmet müzakereleri): ‘Tüm üye ülkeleri hizmet ticaretinde kademeli olarak daha fazla serbestleşme sağlanabilmesi ve gelişmeye yakın ülkelere uygun bir şekilde esneklik tanınması için müzakerelere aktif bir şekilde katılmaya davet ediyoruz.’

Sonuç olarak, Hong Kong toplantısı, Seattle ve Cancun gibi bir başarısızlıkla sonuçlanmadı. Ancak günü kurtarmanın da fazlaca ötesine gidemedi. DTÖ Genel Direktörü Pascal Lamy’ye göre, Doha turunun yüzde 60’ı tamamlandı, gerisi de önümüzdeki yıl tamamlanacak. Lamy, Hong Kong toplantısının DTÖ gündemini fakir ülkelerin lehine olacak şekilde dengelediğini ve gelecek yılki çalışmalar için gerekli olan siyasi enerjiyi sağladığını düşünüyor.

Küresel ticaretin geleceği

Doha Kalkınma Gündemi, zamanında tamamlanabilecek ve gerçekten kalkınmayı sağlayabilecek mi’ Bu soruya iki tanınmış ekonomistin ağzından cevap arayalım. ‘Küreselleşme: Büyük Hayal Kırıklığı’ adlı kitabın yazarı ve 2001 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Joseph Stiglitz, ‘Doha turunun fakir ülkelere hiçbir fayda sağlamayacağını’ öne sürüyor ve ekliyor: ‘ABD, sadece gelişmeye yakın ülkeler için hiçbir yararı olmayan girişimlerde bulunduğunu açıkça gösterdi.’ Stiglitz’e göre Çin ve Hindistan, ticaret müzakerelerinde daha etkin olabilirler, ancak bunu DTÖ dışında yapmak kaydıyla. Karşıt görüşteki, ‘Küreselleşmenin Savunması’ kitabının yazarı ve 2005 Nobel Ekonomi Ödülü adayı Jagdish Bhagwati ise ‘Başarabiliriz’ diyor ve doğru politikaların uygulanması halinde Doha turunun zamanında ve başarıyla tamamlanabileceğini iddia ediyor. Bhagwati’ye göre tarım konusundaki görüş ayrılıkları kapanamayacak büyüklükte değil ve tarım ile sanayi ürünleri arasında bir denge kurulması, hizmet ticaretinde gelişme sağlanması ve fakir ülkelere serbest ticarete uyum sağlayabilmeleri için kurumsal destek verilmesi halinde Doha turu olumlu sonuçlanabilir.

‘Kalkınma için ticaret’ diyoruz. Doha müzakere turu bunu amaçlıyor. Ancak olaya bir de ‘kalkınmakta olanların’ gözünden bakmak gerekiyor. Tarım sübvansiyonlarından bahsediyoruz, ancak Avrupa’da bir inek için devlet günde 2.20 dolarlık ödeme yaparken, dünyada 1.2 milyar insanın bundan daha az bir gelirle hayatta kalmaya çalıştığını unutabiliyoruz. Serbest ticaretin kalkınmayı sağlayacağını umarken, öncelikle bahis konusu ülkelerin ticaretini yapabilecekleri, rekabet avantajına sahip ürünler üretmesi gerektiğini hatırlamak gerekiyor. Ticaret istediği kadar serbest olsun, satacak birşeyi olmayan bir adam nasıl para kazanabilir ki’ Uganda’da yayınlanan New Vision gazetesinde Samuel Mugasi imzalı bir yazı bu durumu ortaya koyuyor: “Diyelim ki, zengin ülkeler pazarlarını bugün sonuna kadar açtılar. Afrika ülkelerinin ihraç edecek neyi var ki? Tarımda ciddi bir potansiyelimiz ve mukayeseli avantajımız var, ancak kaç tane çiftçimiz dünya standartlarına uyan, pazarlanabilir, ihtiyaç fazlası üretim yapabiliyor ki? Uganda’da tarım hayatta kalmak için yapılıyor ve birçok aile kendisine yetecek kadar yiyecek bile bulamıyor.”

Hong Kong’daki toplantı salonunda ilginç bir bir konuk vardı. 2 yaşındaki küçük kız Maria-Gloria, Lüksemburg delegesi olan annesi Christiane Daleiden-Distefano’nun kucağında geldiği DTÖ toplantısında tüm katılımcıların sevgilisi oldu. Umarız ki, 2006’da, 2007’de olmasa da en azından Maria-Gloria büyüyüp bir genç kız olduğunda dünya adil ve sadece egemen güçlerin değil, tüm ülkelerin ve tüm insanların ihtiyacına karşılık veren bir ticaret sistemine sahip olur.

(Bu yazı ilk olarak 18 Kasım 2000 tarihinde Dünya gazetesinde yayınlanmıştır.)

Brunei, Güney Çin Denizi’ndeki Borneo Adası’nın üzerinde yer alan 300 bin nüfuslu küçük bir ülke. Monarşi ile yönetilen bu petrol ve doğalgaz zengini ülkenin adı, genellikle lideri Sultan Hassanal Bolkiah’ın milyarca dolarlık serveti ile beraber anılırdı. Geçtiğimiz hafta ise Brunei, ev sahipliğini yaptığı APEC (Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği) zirvesi ile dünya kamuoyunun gündemine girdi. Pasifik Okyanusu’na kıyısı olan 21 ülkenin devlet başkanları ve ticaret bakanları, başkent Bandar Seri Begawan’da biraraya gelerek uluslararası ticaretin geleceğini tartıştılar.

APEC, Kuzey ve Güney Amerika ile Doğu Asya ve Okyanusya’yı biraraya getiren bir oluşum. Dünya nüfusunun üçte ikisi bu bölgede yaşadığı gibi küresel üretimin yüzde 60′ı ve uluslararası ticaretin yüzde 50’si de buradan çıkıyor. 1989 yılında kurulan APEC, üye ülkelerden gelişmiş olanların 2010′a, gelişmekte olanların ise 2020′ye kadar serbest ticarete geçmesini ilke olarak benimsedi. Her ne kadar azaltılan ticaret ve yatırım engelleri sayesinde bölgede son on yıl içerisinde 195 milyon kişiye istihdam yaratıldıysa da asıl amaç olan çok taraflı serbest ticaret konusunda şimdiye kadar önemli bir gelişme kaydedilemedi. Bu seneki zirvede de durum pek farklı değildi.

İki safhada gerçekleştirilen zirve, 12-13 Kasım tarihlerinde ticaret bakanları düzeyinde yapılan toplantılarla başladı. Burada iki değişik görüş ortaya çıktı. ABD, Avustralya, Kanada ve Japonya’nın başını çektiği gelişmiş ülkeler, geçen sene Seattle’de sivil toplum kuruluşlarının gösterileri yüzünden başarısızlığa uğrayan WTO (Dünya Ticaret Örgütü) görüşmelerinin ardından yeni bir müzakere turunun (”round”) önümüzdeki sene içinde mutlaka başlatılmasını istiyorlar. Ancak, gelişmekte olan ülkeler bu konuda hemfikir değiller. Küreselleşmenin “Batı’nın değerlerini kabul etmek” anlamına gelmemesi gerektiğini düşünen Güneydoğu Asya ülkeleri, uluslararası ticaret konusunda da bu düşünceyi savunuyorlar ve gelişmiş ülkelerin dikte ettireceği müzakereleri kabul etmiyorlar. Malezya Ticaret Bakanı Rafidah Aziz, yeni WTO müzakere turunu aceleye getirmektense önce hem gelişmiş, hem de gelişmekte olan ülkelere yarayacak bir gündem üzerinde mutabık kalınması ve yeni müzakere turunda bu gündemin izlenmesi gerektiğini söyledi. Aziz’e en önemli destek 2002 yılında WTO başkanlık koltuğuna oturacak olan Tayland Ticaret Bakanı Supachai Panitchpakdi’den geldi. Panitchpakdi, gelişmekte olan ülkelerin avantajlı oldukları doğal kaynaklar ve ucuz işgücü konularının söz konusu gündeme dahil edilmemesi gerektiğini vurguladı.

15-16 Kasım tarihlerinde devlet başkanları toplantısında bu görüşler değerlendirildi ve her iki tarafın da isteklerine cevap veren bir bildiri açıklandı. Buna göre yeterince geniş bir tabana sahip ve herkesin çıkarlarını koruyacak bir gündem belirlenecek ve bu gündeme uygun olarak yeni bir WTO müzakere turu başlatılacak. Bütün bunlar 2001 yılı bitmeden gerçekleştirilecek. Tabii ki bu bildiride yazılanlar hayata geçirilebilirse Malezya’nın da ABD’nin de işine yarayacak. Ancak bir sene gibi kısa bir süre içerisinde gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olan ülkeler arasındaki görüş ayrılıklarının sağlıklı bir şekilde aşılması hiç de kolay değil. Ayrıca üye ülkelerin büyük bir bölümünün kendi içlerinde siyasi sorunlar yaşamakta olduğu da bir gerçek.

Bu arada gelişmekte olan ülkelerin başka sıkıntıları da var. Elektronik ticaret yarışında geri kalmaktan ve bilişim teknolojileri konusunda gelişmiş ülkeler ile aralarındaki farkın iyice açılmasından endişe ediyorlar. Ayrıca yükselen petrol fiyatları da özellikle Asya krizinden sonra toparlanma sürecinde olan ekonomiler için büyük tedirginklik yaratıyor.

Zirvenin en verimli tarafı ise ikili düzeyde birçok görüşme yapılması oldu. APEC üyesi 21 ülkenin 17’si Brunei’de ikili ticaret anlaşmalarına imza koydu. Bu anlaşmalar sadece tarife indirimleri değil, havacılık hizmetleri ve elektronik ticaretin de dahil olduğu birçok değişik konuda yapıldı. Üye ülkelerin ekonomileri arasındaki büyük farklılıklar nedeniyle herkesi ortak bir platformda buluşturmak mümkün olamadığı için çok taraflı düzeyde işler zora girdikçe ülkeler, serbest ticaret konusunu kendi aralarında çözme yoluna gidiyorlar. Kısacası kimse işini WTO’ya veya APEC’e bırakmak istemiyor; kendisi hallediyor. Bunun sonucu olarak da APEC içerisinde gruplaşmalar oluşuyor. Zirve sonunda açıklanan bildiride ikili anlaşmaların, WTO çerçevesinde gerçekleştirilecek olacak çok taraflı serbest ticaret için “yapı taşları” olduğu belirtildi. Bu iyimserliğin ne ölçüde gerçeğe dönüşeceğini zaman gösterecek.

Sonuç olarak APEC, asıl amacı olan çok taraflı düzeyde ticaret liberalleştirilmesi için sadece “umut” verdi. Ticareti bir kenara bırakırsak APEC zirvelerinin en büyük faydasının Asya ile Amerika kıtalarının liderlerine biraraya gelme ve ekonomi, politika, güvenlik gibi konularda görüşme fırsatı vermesi olduğunu söyleyebiliriz.

(Bu yazı ilk olarak 26 Ağustos 2000 tarihinde Dünya gazetesinde yayınlanmıştır.)

Genç diplomatlarımızdan Mehmet Öğütçü’nün “Geleceğimiz Asya’da mı?” isimli kitabında çok güzel bir saptaması var: “Hep Avrupa’da treni kaçırmaktan korkuyoruz; ancak unutmayalım ki Asya’daki tren de kaçıyor olabilir.” Aslında treni kaçırmıyoruz da yolcu sayımız çok az. Asya’daki imkanları işadamlarımız yeni yeni keşfetmeye başladılar. Bazı şirketlerimiz halihazırda çok önemli işlere imza atıyor. Ancak artık Asya’ya daha bir “alıcı gözle” bakmamız ve varlığımızı daha çok hissettirmemiz gerekiyor. Evet, Şark Ekspresi kalkıyor! İlk durak ise Çin Halk Cumhuriyeti…

Çin deyince aklımıza ilk gelenler 1.3 milyarlık nüfusun oluşturduğu dev pazar, ülkenin WTO’ya (Dünya Ticaret Örgütü) üyelik yolunda hızla ilerlemesi ve bu süreçte doğan ve gelecekte doğacak olan yeni imkanlar. Öncelikle şunu bilmek gerekiyor ki, Çin kesinlikle altın yumurtlayan bir tavuk değil; ancak işini tam anlamıyla profesyonelce yapanlar için altın imkanlar var. Özellikle girişimci ruha sahip olan ve Çinliler’in “guanxi” diye bilinen kişisel bağlantılara dayalı iş kültürüne Batılı meslektaşlarına göre daha yakın olan Türk işadamları için keşfedilecek alanların sayısı sınırsız. 2000 yılının ilk beş aylık döneminde Türkiye’nin Çin’den ithalatı 389 milyon dolar tutarında iken ihracat hacmi sadece 26 milyon dolar seviyesindeydi. Artık bu açığı kapatmaya başlamanın zamanı geldi.

Geçtiğimiz yıl kasım ayında ABD ile Çin arasında imzalanan anlaşmadan bu yana Çin’in WTO üyeliği konusu gündemden inmedi. Bu süre içerisinde Çin, mayıs ayında Avrupa Birliği ile yapılan anlaşma da dahil olmak üzere birçok önemli adım attı. Türkiye ise ABD ve AB’den çok daha önce, 15 Aralık 1997 tarihinde imzaladığı anlaşma ile Çin’e “hoşgeldin” demişti. WTO’ya dahil olarak ticaret rejimini uluslararası sistem ile entegre etmesi, Çin’in 1978 yılında reformist lider Deng Xiaoping zamanında kapılarını dünyaya açmasından beri gerçekleştireceği en önemli politika değişikliği olarak gösteriliyor. Çin pazarlarının açılması, mevcut gümrük tarifelerinin indirilmesi ve tüm ticaret sisteminin WTO standartlarına getirilmesi ile olacak. Şu anda yüzde 17 olan ağırlıklı tarife ortalaması, 2005 yılına kadar kademeli olarak yüzde 10.2′ye inecek. Ayrıca telekomünikasyon da dahil olmak üzere önceden kapalı olan bazı sektörlere yabancı yatırımın girmesine izin verilecek.

WTO üyeliği şüphesiz ki Çin’in ithalatında önemli artışlara yol açacak. ABD’deki Uluslararası Ekonomi Ensitüsü’nün hazırladığı bir çalışmaya göre 1999 yılında 165.8 milyar dolar, 2000 yılının ilk 6 aylık döneminde ise 102.1 milyar dolar olan ithalat hacmi WTO üyeliğinden sonra yüzde 21.3 oranında büyüyerek yılda 200 milyar dolar seviyesine ulaşacak. Bütün bu gelişmeler önümüzdeki 5 yıl içinde kademeli olarak gerçekleştirilecek; ancak Türk şirketlerinin şimdiden kolları sıvamaları ve kendilerine en uygun şekilde pazara giriş için hazırlanmaya başlamaları gerekiyor. Böylesine hızlı büyüyen pasta tüm dünyanın iştahını kabartıyor. Geç kalanlar sadece ufak dilimlerle ve kırıntılarla yetinecek.

Bu noktada bir parantez açmalıyız. Son aylarda Çin hükümeti, doğudaki Pekin, Şangay, Guangzhou gibi son derece gelişmiş bölgelere göre çok geri kalmış olan ülkenin batısı ve orta kısımları için kalkındırma atağına geçti. Buralarda yapılacak altyapı ve endüstri yatırımları için önemli vergi avantajları ve teşvikler veriliyor. Birçok demiryolu, karayolu, havaalanı, doğalgaz ve su boru hattı projeleri için yabancı yatırımcı bekleniyor. Eski Sovyet cumhuriyetlerinde muazzam işler gerçekleştiren Türk taahhüt şirketleri neden Çin’e de el atmasınlar ki?

Çin’de iş imkanı çok. Ancak madalyonun bir de öbür yüzü var. Çinliler sadece satın almıyorlar, aynı zamanda satıyorlar da. Çin’in WTO üyeliği sadece Çin pazarlarını dünyaya açmayacak, dünya pazarlarını da Çin’e açacak ve herkes için dev bir rakip yaratacak. Türkiye için ise en önemli tehdit tekstil sektöründe. Şu anda Çin’in yılda 25 milyar kilometrekarelik bir tekstil üretim hacmi var ve bu üretim son derece düşük işçilik maliyetiyle yapılıyor. 1998 rakamlarına göre Çin’in tekstil ihracatı ise 41 milyar dolar. Ürünler daha çok Japonya, ABD ve Avrupa’ya gidiyor. WTO üyeliği ile Çin tekstil ürünlerinin bu piyaslarda karşılaştığı kota sınırlamaları kademeli olarak gevşetilecek. Başbakan Zhu Rongji, geçtiğimiz aylarda yapılan Dokuzuncu Ulusal Halk Kongresi’ne sunduğu hükümet çalışma raporunda mevcut piyasalar yanında Afrika, Latin Amerika, Doğu Avrupa ve eski Sovyet cumhuriyetlerine girmek için büyük çaba gösterileceğini üstüne basa basa söyledi. Kısacası rekabet kızışıyor. Türkiye’nin tekstil konusundaki rekabet avantajlarını iyi değerlendirmesi ve mevcut piyasalardaki pozisyonunu güçlendirmenin yanı sıra mutlaka yeni pazar imkanlarını araştırması şart.

Eski cumhurbaşkanlarımızdan Kenan Evren zamanında “keşke her Çinli’ye bir portakal satabilsek” demiş ve Çin’deki potansiyeli vurgulamıştı. Gerçi o 1.3 milyarlık nüfusun büyük bir kısmı kendi ürettiğiyle yaşayan ve alım gücü olmayan çiftçilerden oluşuyor. Üstüne üstlük tüketici bilinci de yok denecek kadar az. Ama yine de pazar potansiyeli çok büyük. Düşünsenize nüfusun sadece yüzde 5′ine ulaşsanız bu 65 milyon demek. Yani bir Türkiye nüfusu kadar! Çin’in WTO üyeliği ile bu pazara giriş için engeller de azalacak. Ancak Çin’de para kazanabilmenin bazı ön koşulları var. Öncelikle çok yönlü bir araştırma yapmak, hayallere kapılmamak, mutlaka sabırlı olmak ve kısa vadeli hedefler yerine orta ve uzun vadeli hedeflere kenetlenmek gerekiyor. Çin’i ve Çinliler’i iyi anlamak ve Çin’de para kazanmanın yanı sıra Çin’e de bir şeyler kazandırmayı ilke edinmek de çok önemli. Bütün bu ön koşulları yerine getirerek biletlerini almış olan şirketlerimiz artık Şark Ekspresi’ndeki koltuklarına kurulabilirler.