"düşünce kuruluşları" ile etiketlenmiş yazıları görüntülüyorsunuz

T.C. Dışişleri Bakanlığı bünyesinde faaliyet gösteren Stratejik Araştırmalar Merkezi (SAM) heyetiyle birlikte Çin akademik kuruluşlarıyla bir dizi görüşmeler ve yuvarlak masa toplantıları gerçekleştirmek üzere Şanghay’a gittim. Öncelikle SAM’dan kısaca bahsedelim. 1995’te kurulmuş olan bu merkez, web sitesinde de belirtildiği üzere “Türkiye’den ve dünyadan akademisyenler ile yurt dışındaki muadil kuruluşlar ve hükümetlere bağlı kurumlarla araştırmalar yapmakta ve organizasyonlar düzenliyor” ve “bir yandan bölgesel düşünce kuruluşları ağı kurarken aynı zamanda Dışişleri Bakanlığı birimlerine ve diğer devlet kurumlarına gerek duyuldukça danışmanlık hizmeti sağlıyor.” SAM’ın Türkiye’de uluslararası ilişkiler ve dış politka konuları üzerine çalışan kademisyenlerin bir yandan yurtdışındaki meslekdaşları, diğer yandan da–ve belki de en önemlisi–Ankara’daki karar alıcılar ile arasında bir iletişim kanalı oluşturması açısından önem taşıdığını düşünüyorum. SAM, gerek düzenlediği etkinlikler, gerekse yayınları ile geniş bir yelpaze içerisinde Türkiye’nin dış ilişkileri ile ilgili çalışmalara önemli katkılarda bulunuyor.

Şanghay ziyaretimizin ağırlık noktalarını Çin’in iki önemli düşünce kuruluşu, Şanghay Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (SISU) ve Şanghay Uluslararası Çalışmalar Enstitüleri (SIIS) ile yapılan yuvarlak masa toplantıları oluşturdu. SISU, 1949 yılında bir dil okulu olarak kurulan ve ilerleyen dönemlerde küresel çalışmalar alanında son derece etkili bir öğretim ve araştırma kurumu haline gelen bir üniversite. Heyetimizin görüştüğü üniversite bünyesindeki Orta Doğu Çalışmaları Enstitüsü de bu bölge ile ilgili çalışmalar yürütüyor. Enstitü tarafından Türk akademisyenler tarafından Türk dili ve edebiyatı dersleri veriliyor, bununla birlikte Türkiye’de öğrenim görmüş ve akıcı şekilde Türkçe konuşan bir profesör tarafından idare edilen Türkiye masası ülkemiz ile ilgili ekonomik, siyasi, kültürel ve sosyal alanlarda araştırmalar yürütüyor.

SISU Ortadoğu Çalışmaları Merkezi ile toplantı

SISU Ortadoğu Çalışmaları Merkezi ile toplantı

SIIS, Çin’in en büyük think-tank’lerinden birisi. 1960 yılında kurulmuş olan enstitü, bünyesinde farklı coğrafi alanlar ve konular üzerine odaklanan araştırma merkezlerini barındırıyor. 2007 yılında dünyanın ABD-dışı en etkili 10 think-tank’inen birisi olarak seçilen SIIS, aynı zamanda yüksek lisans ve doktora programları da sunuyor.

SIIS ile yaptığımız yuvarlak toplantısını iki oturum haline gerçekleştirdik. İlk oturumda Ortadoğu’daki siyasi durumun ve güvenlik koşullarının değerlendirilmesi yapıldı. Ben bu oturumda yaptığım sunumda, Türkiye’nin ana başlıklar üzerinden Türkiye’nin Ortadoğu politikasını anlattım ve Ortadoğu’ya istikrar ve refahın getirilebilmesi için kısa, orta ve uzun vadelerde Türkiye ile Çin’in nasıl işbirliği yapabileceği konusundaki düşüncelerimi katılımcılarla paylaştım. İkinci oturumda ise Avrasya konusu ele alındı ve bu çerçevede Çin’in Yeni İpek Yolu Projesi, bu projede Türkiye’nin nasıl yer alabileceği ve G-20 ile CICA gibi çok taraflı platformların etkinliği ve bu platformlarda iki ülkenin nasıl işbirliği yapabileceği konuları tartışıldı.

SIIS ile Ortadoğu ve Avrasya'daki gelişmeleri konuştuk

SIIS ile Ortadoğu ve Avrasya’daki gelişmeleri konuştuk

Çin’in dış politika ve uluslararası düzen ile ilgili önemli düşünürlerinden, SIIS’in eski başkanı Prof. Yang Jiemian ile yediğimiz yemek ve bu yemek esnasında küresel meseleler, Türkiye ve Çin ile ilgili konularda yaptığımız fikir alışverişi de ziyaretin en verimli etkinliklerinden birisi oldu.

Başbakan Erdoğan ?one minute? daha da gelmem? dediğinden beri Davos?a ve Dünya Ekonomik Forumu?na ilgimiz azaldı. Ben şahsen Davos?a hiç gitmedim ve sanırım bundan sonra da gitmem biraz zor. Hayır, bunun sebebi Erdoğan?ın vetosu değil (zaten o gitmese de Bakanlar, işadamları vs gidiyor). Eğer özel olarak davet edilmemişseniz, zirveye katılabilmek için, New York Times?tan Andrew Ross Sorkin?in haberine göre en az 71 bin doları gözden çıkartmanız gerekiyor ve bu sadece giriş için ödemeniz gereken ücret, buna tabii ki konaklama, uçak vs de eklenecek.

Endonezya Cumhurbaşkanı Yudhoyono

Neyse ki internet var. Dünyayı yönetenleri bir araya getiren zirvede neler olduğunu, neler konuşulduğunu binlerce dolar ödemeden takip edebiliyoruz. Bu sene benim en çok ilgimi çeken konuşmalardan birisini Endonezya Cumhurbaşkanı Susilo Bambang Yudhoyono yaptı. Endonezya, önümüzdeki dönemde küresel arenada çok daha etkili olacak bir ülke, halen uyuyan bir dev. Şu anda Çin ve Hindistan?dan sonra en hızlı büyüyen ekonomiye sahip ülke, dünyanın en fazla nüfusa sahip dördüncü ülkesi ve dünyanın en fazla Müslüman nüfusa sahip ülkesi. Yudhoyo?nun konuşmasından bazı notları aşağıda paylaşıyorum.

Dünyanın sahip olduğu gıda, enerji, su ve diğer kaynaklar hızla tükeniyor. Eğer süreci iyi bir şekilde yönetemezsek, bir sonraki büyük savaş muhtemelen kıt kaynaklar için yapılacak.

Artan gıda ve enerji fiyatları sosyal rahatsızlıkalra yol açabilir. 2045 yılına kadar dünya nüfusu 9 milyara çıkacak ve sorunlar daha da derinleşecek.

Gelişmekte olan ülkeler halihazırda dünya ekonomisinin ve büyümesinin yarısına karşılık geliyor. Bu ülkelerin büyük bir kısmı Asya?da. Bu on yılın sonuna kadar Asya, dünya ekonomisinin yüzde 45?ine ve küresel ticaretin üçte birine karşılık gelecek.

Asya hızlı ve kuvvetli bir ekonomik, sosyal, kültürel ve stratejik çıkış gerçekleştiriyor. Bu çıkış, küresel düzenin yeniden tanımlanmasına yol açacak.

Asya sadece Çin, Japonya ve Hindistan değildir. Asya deyince dünyanın üçüncü büyük demokrasisi, Güneydoğu Asya?nın en büyük ekonomisi ve küresel ekonominin önemli bir büyüme bölgesi olan Endonezya da düşünülmelidir.

?21. yüzyıl globalizmi? çerçevesinde küresel bloklar da kendi bölgelerindeki sorunları çözmekte önemli bir rol oynayabilirler. Avrupa?nın eurozone krizine yaklaşımı buna bir örnektir. ASEAN da özellikle büyümenin yönetimi konusunda böyle bir rol oynayabilir.

?21. yüzyıl globalizmi?nde dogmalara yer olmamalıdır. Mevcut sorunlara karşı ülkeler, şirketler ve bireyler açık görüşlü, prgamatik, uyumlu ve yenilikçi olarak yaklaşmalıdır.

Dünyanın yeni gerçekliğinde, tek bir gücün dünyayı tek başına şekillendirmesi mümkün değildir.

İnternet üzerinden takip edebildiğim kadarıyla Asya?yı konu alan oturumlarda ortak görüş, 2008-09 dönemindeki küresel krizin Batı?dan kaynaklandığı ve Asya?nın bu krize karşı kendisini korumayı başarmış olduğu yönündeydi. Bu konuyla ilgili en dikkat çekici yorum ise Thai Airways başkanı Piyasvasti Amranand?dan geldi:

1997-98?deki Asya Krizi?nde Batı biziden faydalandı. Bize sadece Çin ve Japonya yardım etti. Şimdi ise biz ucuz dolardan faydalanarak ABD ve Avrupa?dan tahvil satın alıyoruz.

Merkezi ABD?de bulunan düşünce kuruluşu Eurasia Group, 2011 yılında dünyanın karşı karşıya bulunduğu risklerle ilgili raporunu yayınlandı. Belirlenen on riskin, üçü Asya?dan kaynaklanıyor ve bunlar Çin, Kuzey Kore ve Pakistan ile ilgili…

Çin ile ilgili risk, bu ülkenin artan askeri gücünden veya tüm dünya pazarlarını istila eden düşük maliyet avantajına sahip ihraç ürünlerinden kaynaklanmıyor. Çin ile ilgili risk, Eurasia Group?a göre, küresel krizlere karşı küresel çözüm getirme ihtiyacına ve bu çerçevede büyük ekonomilerin politikalarını koordine etmelerine yönelik girişimlere Çin?in yeterince katılmamasından kaynaklanıyor. Küresel ticarette bir ?rebalancing?, yani yeniden dengeleme gerektiğini savunan düşünceye göre, buna karşı en büyük engeli Çin para birimi yuan?in değerinin suni olarak düşük tutulması oluşturuyor. Başka bir deyişle, yıllardır konuşulan, daha doğrusu ABD?ni sürekli olarak gündeme getirdiği bir konu 2011?de de karşımıza bir ?küresel risk? olarak çıkartılıyor. Buna karşılık şunları söyleyebilirim ki, birincisi, Çin kademeli olarak yuan?in değeri ile ilgili düzenlemeler yapıyor ve tabii ki bunu yaparken de ABD?nin isteklerinden ziyade kendi ekonomik büyümesinin sürdürülebilirliğini ön planda tutuyor. İkinci olarak da, ?Çin kendisini düşünüyor, küresel meselelere karışmıyor? şeklindeki bir yaklaşımın kesinlikle yanlış ve kendi içerisinde çelişkili olduğunu belirtmek gerekiyor. Çin, küresel ekonominin bir parçası ve Çin?in büyümesini sağlayan da zaten küresel piyasalar. Dış piyasalarda kriz yaşandığında, bundan en fazla etkilenen ülkelerden birisi Çin oluyor, öncelikle ihracat pazarlarındaki daralmalardan dolayı. Dolayısıyla belki de Çin?in ekonomi politikalarını ?küresel bir risk? olarak göstermektense ortak faydaya yönelik kollektif çözümler nasıl üretilir diye kafa yormakta fayda var.

Asya?dan kaynaklanan ikinci risk ise Kuzey Kore ile ilgili. Eurasia Group, 2011?de Kuzey Kore?nin Güney Kore?ye karşı provakasyonlarına devam edeceğini öngörüyor. Riski artıran durum ise Kore meselesi ile ilgili olarak ABD ve Çin gibi bölgede söz sahibi iki büyük gücün yapıcı bir diyalog ve koordinasyon içinde olmaması. Bu bence oldukça isabetli bir tespit. Çin ağırlığını koymadan Kore meselesinde bir gelişme kaydedilmesi imkansız. Yarımadada bir savaş çıkması ya da Kuzey?deki rejimin iflas ederek ortada bir siyasi boşluk oluşması durumunda bundan Koreliler dışında en fazla önce Çin sonra da ABD sıkıntı çekecek.

Üçüncü risk ise Pakistan?dan kaynaklanıyor. Eurasia Group, bu ülkedeki siyasi istikrarsızlığı, ABD?nin Afganistan?daki durumunu iyileştirmesine karşı bir risk olarak görüyor. Doğru. Ancak ne kadar bir ?küresel? risk, tartışılabilir…

"Top Risks 2011"

Raporda incelenen, Asya dışındaki diğer yedi risk ise şöyle: 1) G-Sıfır (G7, G20 gibi küresel yönetişim sağlamayı amaçlayan kurumlara olan ilgi ve güvenin azalması, ülkelerin kendi iç politikalarına yönelmesi ve bunun sonucunda küresel meselelere ortak çözümler getirilememesi); 2) Eurozone (Avrupa?daki ekonomik krizin büyüyerek kontrol edilemez bir hale gelmesi); 3) Sanal güvenlik ve jeopolitika (belli başlı hükümetlere ve onlar destekleyen kuruuşlara karşı sanal saldırıların artması; Eurasia Group, Wikileaks olayını ?bilgi anarşisi? olarak nitelendiriyor); 4) Sermaye kontrolleri (krizlere karşı küresel koordinasyonun zayıflaması ve kriz sonrası toparlanma sürecinde ülkelerin performasnlarının ciddi şelilde farklılık göstermesi nedeniyle artan sayıda ülkenin sermaye akışları üzerinde kontroller uygulamaya başlaması); 5) ABD?de siyasi çıkmaz (bu nedenle piyasaya yönelik reformların gecikmesi, açıklanan politika önceliklerine yönelik somut adımlar atılmaması, çıkmaza giren Obama?nın tek taraflı hareket etmeye ve yürütmenin gücünü kendi önceliklerini hayat geçirmek için kullanması); 6) Meksika (şiddetin artması, siyasetçilere ve yabancı iş adamlarına karşı suikastler); 7) Gelişmekte olan piyasalar (Yetersiz ve yanlış ekonomi politikaları ve siyasi riskler nedeniyle ekonomik performansın düşmesi, en riskli ülkeler: Arjantin, Macaristan, Peru, Güney Afrika, Sri Lanka ve Tayland).

Eurasia Group, sıkıntılı görülen dört ülkede ise risklerin aslında azaldığını ve 2011?de ciddi bir sıkıntı yaşanmayacağını öngörüyor. Bu ülkeler Türkiye, İran, Sudan ve Nijerya. Türkiye ile ilgili olarak ülkenin demokrasiden ayrılmadığı ve Batı?ya sırtını çevirmediği vurgulanıyor.

2011?de hakkımızda hayırlısı…

Alman Marshall Fonu "Transatlantik Eğilimler? Araştırması

Düşünce kuruluşu Alman Marshall Fonu (German Marshall Fund – GMF), “Transatlantik Eğilimler? Araştırması?nın 2010 yılı sonuçlarını açıkladı. GMF, her yıl, ABD ile birlikte Türkiye ve 11 Avrupa Birliği ülkesinde kapsamlı bir kamuoyu araştırması yaparak Transatlantik ilişkileri değerlendiriyor. Bu kapsamda küresel tehdit algılarından dış politika konularına ve dünya liderliğine kadar çeşitli başlıklar altında 13 ülkedeki durum masaya yatırılıyor. Söz konusu araştırmada benim en çok ilgimi çeken ise Çin?in yükselişinin söz konusu ülkelerde nasıl algılandığına yönelik sorular oldu.

?Çin küresel çatışmaların giderilmesinde nasıl bir rol oynuyor?? sorusuna genel olarak tüm ülkelerde olumsuz bir karşılık verildiğini görüyoruz. Bu soruya olumlu yönde yanıt verenlerin oranı en az ABD ve İtalya?da (yüzde 12), daha sonra Fransa, Almanya ve Polonya (yüzde 14) geliyor, Türkiye ve İngiltere?de ise oran yüzde 15. Bu konuda Çin?e en fazla olumlu yaklaşanlar ise Romanya (yüzde 30) ve Portekiz (yüzde 26). Bu arada soruya ?cevap yok? şeklinde karşılık verenlerin oranı ise en yüksek Türkiye?de (yüzde 34).

?Çin dünya ekonomisinde nasıl bir rol oynuyor?? sorusuna ise en az ?olumlu? yanıtı verenler ise Türkiye?de (yüzde 22). Bu oran ABD?de yüzde 40, İngiltere?de yüzde 46 ve Hollanda?da yüzde 58?i buluyor. İşin ilginç tarafı bir önceki soruda olduğu gibi yine ?cevap yok? diyenlerin oranının en yüksek olduğu ülkenin Türkiye olması. Ankete katılan Türklerin yüzde 31?i bu soruyu cevaplandırmamış, yüzde 25?i ise ?ne olumlu, ne de olumsuz? demiş.

Çin?in yükselişi ekonomik açıdan bir fırsat mıdır, yoksa tehdit mi? Bu soruyu devamlı tartışır dururuz. GMF anketinde katılımcılara bu soru da yöneltilmiş. Çin?i fırsat olarak görenlerin oranının en düşük olduğu yer Türkiye ve Slovakya (yüzde 20). En yüksek oran, yüzde 64 ile Hollanda?da gerçekleşirken, ABD yüzde 43, Fransa yüzde 24, Almanya yüzde 50, İngiltere yüzde 54 seviyesinde. Söz konusu soruya Türklerin yüzde 21?i cevap vermemiş. Türkiye?den sonra en yüksek cevap vermeme oranı ise yüzde 9 ile Romanya ve Bulgaristan?da.

Çin?in askeri gücünün bir tehdit olarak görülüp görülmediği konusunda ise Çin?i tehdit olarak görenlerin en düşük olduğu ülke Türkiye. Oran sadece yüzde 15. Çin?in tehdit olarak görenlerin en fazla olduğu ülke ise yüzde 48 ile ABD. Bu soruda da Türklerin, yüzde 27 oranında ?cevap yok? dediklerini eklemek gerekiyor.

Bu rakamlar Türklerin, Çin algılaması ile ilgili olarak bizlere iki ipucu veriyor. Birincisi, Çin?i yeterince tanımıyoruz. Soruların tümünde ?cevap yok? deme ya da çekimser kalma oranının en yüksek olduğu ülkenin Türkiye olduğu açık bir şekilde görülüyor. İkinci olarak mevcut Çin algımızın çok da olumlu yönde olmadığını görüyoruz. Bunun büyük ölçüde ekonomik meselelerden kaynaklandığını öne sürebiliriz. Araştırmaya ülkemizden verilen yanıtlar Türkiye?nin Çin?i ekonomik olarak bir tehdit gördüğünü ve küresel ekonomiye pek bir fayda sağlamadığını düşündüğünü gösterirken, siyasi/askeri alana geçildiğinde Türklerin Çin?e karşı olumsuz yaklaşımları hafifliyor. Başka bir deyişle, Batılı ülkeler Türkiye?ye nazaran Çin?in yükselişini ekonomik yönden çok daha olumlu bir şekilde karşılıyorlar, ancak siyasi/askeri alanda Türkiye?nin Çin?e yaklaşımı Batılı ülkelerden daha olumsuz değil.