"ekonomik işbirliği" ile etiketlenmiş yazıları görüntülüyorsunuz

Türkiye’nin Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üyeliği konusu son günlerde gündemin üst sıralarında yer alıyor. BBC Türkçe Servisi’nden Özge Özdemir’in hazırladığı kapsamlı analize ben de yorumlarımla katkıda bulundum. Analizi BBC Türkçe web sitesinde ve aşağıda bulabilirsiniz.

9261Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın açıklamalarıyla Şanghay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) üyelik konusu tekrar gündemde. Ekonomik açıdan da tartışılan ŞİÖ hakkındaki genel kanı, Türkiye’ye ticari ilişkiler açısından yeni bir vizyon vaat etmediği yönünde.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) yerine ŞİÖ’ye üye olabileceğini söylemiş; ŞİÖ üyeleri Çin ve Rusya’dan da bu yönde olumlu sinyaller gelmişti.

Bölgesel bir işbirliği örgütü olan ŞİÖ’nün üyeleri, Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Özbekistan.

Örgütün, bugün altı üyesinin yanı sıra altı gözlemcisi ve Türkiye’nin de içinde bulunduğu altı “diyalog ortağı” bulunuyor.

Örgüt son dönemde ekonomik işbirliğine de yöneldi

“Şanghay İşbirliği Örgütü, Türkiye’nin ticari ilişkilerine merhem olur mu?” sorusuyla ilgili uzmanların ilk çekincesi, örgütün yapısıyla ilgili olarak geliyor.

BBC Türkçe’ye konuşan Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi Asya Çalışmaları Uzmanı Dr. Altay Atlı, örgütün ilk amacının “güvenlik ve terörizmle mücadele” konularında işbirliği olduğunu vurguluyor.

Ancak Atlı’ya göre örgüt son zamanlarda Çin ve Rusya ekonomilerinin zora girmesi dolayısıyla ekonomik işbirliğine de yönelmiş durumda:

“Ekonomisi petrol ve doğalgaz fiyatlarına aşırı derecede bağımlı olan Rusya, bir yandan fiyatların düşük seyretmesi, diğer yandan Avrupa’nın uyguladığı yaptırımlarla karşı karşıya kalması nedeniyle ekonomik bir darboğaza girdi. Çin ise ihracat ve yatırıma dayalı bir kalkınma modelinden iç tüketim ve yüksek katma değere dayalı bir modele geçmek için çaba gösteriyor ve bu süreçte ekonomik büyümesi hız kesiyor.”

Atlı, Pekin ve Moskova’nın bu yüzden ekonomik işbirliği projelerine giriştiğini belirtiyor.

Ekonomik işbirliği değil, siyasi ittifak

BBC Türkçe’nin sorularını yanıtlayan Enerji Piyasaları ve Politikaları Enstitüsü (EPPEN) Başkanı Dr. Volkan Özdemir ise örgütün ekonomik bir işbirliği değil, siyasi bir ittifak olduğuna dikkat çekiyor.

Volkan Özdemir bu görüşünü, “Her şeyden önce ŞİÖ, gelişim sürecini henüz tamamlamamış olan ve iktisadi işbirliğinden ziyade üye ülkeler arası terörizmle mücadele, kaçakçılık, köktencilik gibi konularda siyasi ittifakın varolduğu uluslararası bir örgüttür” sözleriyle açıklıyor.

Özdemir ayrıca, “NATO üyesi bir ülkenin resmi üyeliği söz konusu olamayacağı ve iktisadi birliktelik olmaması hasebiyle Türkiye’ye ek bir ticari fırsat oluşturmayacağını iddia edebiliriz” açıklamasında bulunuyor.

Çin ile dengeli bir ticari ilişki kurulmalı

Türkiye’nin Çin ve Rusya ile ticari ilişkilerine baktığımızda büyük bir dengesizlik göze çarpıyor.

Türkiye ile Çin arasındaki ticaret dengesi, Türkiye aleyhine işliyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre 2016 Ocak-Eylül döneminde Türkiye’nin en büyük ithalat ortağı Çin.

Türkiye, Çin’den 19,3 milyar dolarlık bir ithalat gerçekleştirirken ihracatı 1,5 milyar dolar seviyesinde.

Asya uzmanı akademisyen Atlı da Çin ile ticaret açığının büyüklüğüne vurgu yaparak, “Sattığımız her bir dolarlık mal karşılığında bu ülkeden on doların üzerinde alım yapıyoruz. Çin ile açığı kapatamayız, ancak daha dengeli bir ekonomik ilişki kurabiliriz” açıklamasında bulunuyor.

Rusya ile güven tesis edilmeli

Rusya ile de özellikle uçak krizinin ardından ticari dengesizliğin büyüdüğü fark ediliyor.

TÜİK verilerine göre, Türkiye’nin 2016’nın Ocak-Eylül döneminde Rusya’ya ihracatı yaklaşık 1,2 milyar dolar iken bu ülkeden yapılan ithalat 11,3 milyar dolar seviyesinde.

Türkiye sınırları içinde bir Rus uçağının 24 Kasım 2015’te düşürülmesinin ardından iki ülke ilişkileri neredeyse durma noktasına gelmişti. Rusya’nın Türkiye’ye uyguladığı ekonomik yaptırımlar ticari ilişkilere zarar verirken, normalleşme süreci kurulan diplomatik temasların ardından bu yılın ikinci yarısında başlamıştı.

Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi Asya Çalışmaları’ndan Atlı’ya göre Türkiye ve Rusya arasında ekonomik ilişkileri iyileştirmek için güveni tesis etmek önemli bir yer tutuyor.

Atlı, Rusya’dan doğalgaz alan ve Rusya’ya gıda ürünleri ve inşaat hizmetleri ihracatı yapan Türkiye için Rusya’nın önemli bir ticari ortak olduğunu vurguluyor.

Atlı, “Uçak krizinden sonra, ekonomik yaptırımların da uygulanmasıyla büyüyen kriz, iki tarafa da ekonomik anlamda zarar verdi. Türkiye, turizm ve gıda pazarlarını kaybederken, Türkiye’den alım yapmamak Rusya’da enflasyonu tetikleyen bir etki yarattı” diyor.

Türkiye, Avrasya Ekonomik Birliği’ne katılmalı

EPPEN Başkanı Dr. Volkan Özdemir ise ŞİÖ yerine Çin ve Rusya’nın başını çektiği farklı projelere yönelmenin daha iyi olacağı görüşünde.

Özdemir, “Çin dünya ölçeğinde üretim ekonomisiyle mallarını pazarlara daha kolay ve çeşitli yollarla aktaracak başta Yeni İpek Yolu gibi projelere odaklanmaktadır” açıklanmasında bulunarak Çin ve Rusya arasındaki ticari vizyon farkına dikkati çekiyor.

ŞİÖ’de kalkınma bankası ya da serbest ticaret bölgesinin kurulmasını uzak bir ihtimal olarak gören Özdemir, “Çin’in geliştirdiği ve odağında enerji ile ulaşım projeleri yer alan Yeni İpek Yolu’na aktif katılım Türkiye’ye yarar sağlar. Rusya ise ağırlığını daha çok Avrasya Ekonomik Birliği’ne vermektedir” diyor.

Bu yüzden Özdemir’e göre Türkiye’nin Avrasya Ekonomik Birliği’ne katılımı daha pozitif olur.

Ermenistan, Belarus, Kazakistan, Kırgızistan ve Rusya’nın üye olduğu bölgesel ve ekonomik bir işbirliğini temel alan Avrasya Ekonomik Birliği, 2014’te kuruldu. Üye ülkeler arasında bir serbest ticaret bölgesi yaratıldı.

Özdemir, “Türkiye’nin bu birliğe katılımı mevcut üye ülkelere göre rekabetçi üretim yapısı nedeniyle kendisi için yararlı. Bu ülkelerle yapılacak gümrüksüz ticarette ihracatımız ithalatımıza oranla kat ve kat artacaktır. Bunun nedeni başta Rusya olmak üzere üye ülkelerin ihracatının enerjiye dayanması ve bunun zaten tarafımızca şu anda da ithal edilmesidir” diyor.

ŞİÖ üyeliği, projelerde avantaj yaratabilir

Çin ve Rusya ile ticari ilişkilerin geliştirilmesi için Dr. Atlı halihazırda sürdürülen işbirliklerinin güçlendirilmesi gerektiğini vurguluyor.

“Rusya’nın başı çektiği ‘Avrasya Ekonomik Topluluğu’ ve Çin’in büyük yatırımlar yaptığı, Yeni İpek Yolu olarak da adlandırdığımız ‘Bir Kuşak, Bir Yol’ projesi oldukça iddialı; bu projeler özellikle Orta Asya’da coğrafi anlamda örtüşüyor” diyen Atlı, Türkiye’nin bu projelerde önemli roller üstlendiğine dikkati çekiyor.

“Rusya ve Orta Asya’da Türkiye’nin büyük yatırımları ve inşaat projeleri var” açıklamasında bulunan Atlı, Türkiye ve Çin arasında altyapı konusunda ortak girişimlerin artacağı görüşünde. Atlı’ya göre Türkiye’nin ŞİÖ üyeliği bu projelerde Türkiye’yi avantajlı bir konuma geçirebilir.

AB’ye alternatif olamaz

Diğer yandan iki uzman da Şanghay İşbirliği Örgütü’nün ticaret açısından Avrupa Birliği’ne alternatif oluşturamayacağını söylüyor.

Türkiye’nin AB ile ticaret hacminin büyüklüğü ve gümrük birliği anlaşması göz önünde bulundurulduğunda ŞİÖ’nün küçük bir potansiyel teşkil ettiği vurgulanıyor.

TÜİK verilerine göre Türkiye’nin 2016’nın Ocak-Eylül döneminde AB’ye ihracatı 50.5 milyar dolar seviyesinde.

Atlı bu durumu, “Ticaret açısından baktığımızda Türkiye’nin halen ihracatının yarısını AB ülkelerine yaptığını, pazar büyüklüğü ve derinliği açısından ŞİÖ ülkelerinin AB ile yapılan ticarete bir alternatif oluşturabilmekten henüz çok uzakta olduğunu belirtmek lazım” diyerek özetliyor.

s96

Asya ülkelerinde ekonomik kalkınmanın sürdürülebilirliği için altyapının iyileştirilmesi hayati önem taşıyor. Üretimin, ihracatın, istihdamın artırılması için yeni fabrikalar kurulması, bu fabrikalara elektriğin, suyun bağlanması; hammaddenin iletilebilmesi için yolların inşa edilmesi; buralarda üretilecek olan ürünlerin pazarlara gönderilebilmesi için ulaştırma ağlarının, depoların, limanların geliştirilmesi ve kalitelerinin yükseltilmesi gerekiyor. Dünya Ekonomik Forumu’nun hesaplamalarına göre altyapıya yapılacak her bir dolarlık yatırım, ülkelerin GSYİH’sine 5 ile 25 cent arasında bir katkı sağlıyor.

Kalkınmakta olan Asya ülkelerinin büyümeye devam edebilmeleri için büyük ölçekte altyapı yatırımlarına ihtiyaçları var. Asya Kalkınma Bankası’nın (ADB) raporuna göre mevcut büyüme oranlarının sürdürülmesi için Asya ülkelerinde 2020 yılına kadar toplam 8 trilyon dolarlık yeni altyapı yatırımı gerekiyor.

Altyapı yatırımları ülkelerin öz kaynaklarının yanı sıra ADB ve Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşların açtığı kredilerle finanse ediliyor. Ancak mevcut kaynakların Asya’nın ihtiyaçlarını tam olarak karşılayabildiklerini söyleyebilmek mümkün değil. Bahsi geçen ülkeler altyapı yatırımları için büyük ölçüde dış kaynaklara bağımlılar. Uluslararası kuruluşlardan gelen kaynaklar ise ihtiyaçları ancak kısmen karşılayabiliyor. Örneğin ADB’nin 2013 yılında Asya ülkelerine sağladığı kalkınma finansmanının toplam tutarı, hibeler dâhil 174,8 milyar dolar seviyesinde. Dünya Bankası’nın ise 2014 yılı Haziran sonu itibarıyla Doğu Asya ve Pasifik bölgesinde finanse ettiği projelerin toplam tutarı 30,5 milyar dolar.

Asya Altyapı Yatırım Bankası kuruluyor

Geçtiğimiz aylarda Çin’in bir inisiyatifi olarak gündeme gelen ve 21 ülkenin imza attığı mutabakat zaptıyla şekil bulan ve 2015 yılı içerisinde Pekin merkezli olarak faaliyete başlayacak olan Asya Altyapı Yatırım Bankası (AIIB), kalkınmakta olan Asya’nın altyapı ihtiyaçlarını tek başına karşılayamasa da, yeni bir finansman kaynağı olarak bölgesel gelişime ciddi anlamda katkı sağlayabilecek.

AIIB, büyük kısmı Çin tarafından karşılanan 50 milyar dolarlık bir başlangıç sermayesine sahip ve bu miktarın zaman içinde 100 milyar dolara çıkartılması öngörülüyor. AIIB’nin bir Çin projesi olduğunu ve Çin’in bu projeden önemli derecede fayda sağlayacağını söylemek mümkün. Çin’in ekonomik anlamda arka bahçesi olan, bölgesel ticaret ve üretim ağları içerisinde bağlı olduğu Doğu ve Güneydoğu Asya ülkelerinde altyapının geliştirilmesi, Çin ekonomisi için de getiri sağlayacak. Ancak bu ekonomik perspektifin ötesinde projenin Çin açısından siyasi olarak da bir önemi var. Pekin, 1945 sonrasında kurulan küresel yönetişim sisteminin ülkeler arasındaki bugünkü mevcut güç dağılımını yansıtmadığını ve bu nedenle de küresel sorunlara karşı kolektif çözümler getirmekte yetersiz kaldığını savunuyor. Bu dengesizlik özellikle küresel yönetişimin yapısında dikkat çekici bir hâle geliyor.

Pekin’den bakıldığında öncelikle dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olan Çin’in Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası gibi kuruluşlarda yeterli derecede söz hakkına sahip olmadığı görülüyor. IMF’de Çin’in yüzde 3,8’lik bir oy hakkı varken bu oran Japonya için yüzde 4,4; ABD için ise yüzde 16,8 seviyesinde. Dünya Bankası’nda ise Çin’in oy hakkı yüzde 2,8’den yüzde 4,2’ye çıkartılmışsa da yüzde 15,9’a sahip ABD ve yüzde 6,8’lik Japonya’nın gerisinde. Benzer şekilde Asya’da Çin’in merkezinde olduğu yeni bir ekonomik düzen oluşmasına rağmen, ADB’de Japonya’nın Çin’in iki katından daha fazla oya sahip olması ve ADB Başkanının sürekli olarak Japon vatandaşlar arasından seçilmesi Çin tarafından hoşnutsuzlukla karşılanıyor.

Mesele sadece Asya’da kalkınmaya katkı sağlamak olsaydı Çin bunu mevcut kurumlar üzerinden de yapabilirdi. IMF ve Dünya Bankası’nı dünyanın değişen şartlarına daha uyumlu hâle getirecek yapısal reformların yapılamadığı veya yetersiz kaldığı bir dönemde AIIB, karşımıza Çin’in yeni bir küresel düzen vizyonunun bir yapı taşı olarak çıkıyor.

Japonya, Güney Kore ve Avustralya’nın çekinceleri

Japonya’nın başı çektiği ADB, Asya’nın kalkınmasına nasıl katkı sağlıyorsa, Çin’in öncülük ettiği AIIB’nin de bir faydasının olmaması için hiçbir sebep yok. Ancak projenin siyasi boyutu, henüz tasarım aşamasında olan bu kurumun geleceği ile ilgili bölge ülkeleri arasında birtakım soru işaretlerinin oluşmasına yol açıyor. Bankanın kredi uygulamaları ne kadar şeffaf ve uluslararası standartlara ne kadar uygun olacak? Projeler ne kadar ekonomik rasyonalite çerçevesinde değerlendirilecek? Siyasi konular ne kadar belirleyici olacak?… Bunlar cevap bekleyen sorular. AIIB projesine henüz imza atmamış olan Avustralya Başbakanı Tony Abbott’un sözleri mevcut endişeleri ortaya koyar nitelikte. “Biz de katılmak isteriz” diyor Abbott, “ancak bunun için [AIIB] örneğin Dünya Bankası’nda olduğu gibi bir yönetim yapısına ve şeffaflığa sahip olmalı”. Avustralya’nın yanı sıra, Güney Kore de proje konusunda çekincelerini dile getiriyor. Japonya ise bu yeni oluşumun tamamen dışında yer alıyor.

Tüm bunlarla birlikte, AIIB ile ilgili sürecin ABD yönetimi tarafından da dikkatle izlendiğini belirtmek gerekiyor. Avustralya’nın saygın gazetelerinden Australian Financial Review’da yer alan bir habere göre ABD, Asya-Pasifik’teki müttefikleri üzerinde AIIB’ye katılmamalarına yönelik bir baskı uyguluyor. Durumun bilincinde olan Çin tarafı ise AIIB’nin daha kapsayıcı olması ve uluslararası anlamda kabul görmesi için çaba gösteriyor. Reuters’in Çince servisinde görüşlerini paylaşan akademisyen Jin Baisong’a göre, ABD’nin IMF ve Dünya Bankası reformları konusunda ayak sürümesi, küresel ekonomik düzen açısından önemli bir sorun teşkil ediyor ve AIIB’nin önemini artırıyor. Xinhua Haber Ajansı’ndan Bo Xiaoming’e göre ise Çin ile çok güçlü ekonomik bağları olan ve karşılıklı olarak bir ekonomik bağımlılık içerisinde bulunan Japonya’nın da bu projeye katılması tüm bölge için fayda sağlayacak.

AIIB, kalkınmakta olan Asya için yeni bir finansman kaynağı olarak faydalar sağlayabilir. Öte yandan, Çin’in bu kuruluşu bir siyasi enstrüman olarak kullanacağına yönelik endişeler de yersiz değil. Ancak yine de henüz faaliyete geçmemiş bir kalkınma bankası için kesin bir yargıda bulunmak için henüz erken. Siyasi tarafının ağır basması ve dolayısıyla ABD ve Japonya’nın güdümündeki kurumlarla karşı rekabete girmesi durumunda AIIB beklenen olumlu etkiyi yaratamayabilir. AIIB’nin Dünya Bankası ve ADB gibi kuruluşlarla rakip olarak değil de şeffaf ve güvenilir kredi uygulamalarını benimseyerek bu kuruluşları tamamlayıcı bir unsur olarak çalışması durumunda ise sadece Çin değil tüm Asya coğrafyası kazanacaktır.

Küresel düzenin yükselen gücü BRICS ülkeleri (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika), altıncı zirvelerini Brezilya’nın Fortaleza kentinde gerçekleştirdiler. BRICS kurumsal bir yapıya sahip çok taraflı bir örgüt değil; en azından şu aşamada sadece bir diyalog platformu. Söz konusu ülkeler yüksek ekonomik performansları ile dikkat çeken, ekonomik güçlerini siyasi etkiye çevirmek arzusunda olan ülkeler ve hangi formatta olursa olsun bir araya gelmeleri önemli bir mesaj veriyor. ABD’nin tek hegemon olduğu mevcut küresel sistemde bir denge oluşturulması, küresel kriz sonrasında liberal piyasa ekonomilerinin halen toparlanmakta zorluk çektikleri bir dönemde devlet ağırlıklı bir kapitalist modeli uygulayarak yüksek büyüme oranlarına ulaşan bu ülkelerin küresel yönetişimde de buna paralel olarak daha fazla söz sahibi olmak istediklerine yönelik bir mesaj bu. Zirve sırasında bu beş ülkelerin liderlerinin ellerini tek bir yumruk haline getirerek kameralara poz vermeleri de mesajın sembolizmini güçlendiren bir unsur. BRICS’in güçlü bir retoriği var, ancak bu retoriğin ötesinde somut eyleme ne kadar geçilebilecek ve ne kadar sonuç alınabilecek bu ayrı bir konu.

BRICS ülkelerinin liderleri tek yumruk halinde

BRICS ülkelerinin liderleri tek yumruk halinde

Fortaleza’daki zirvenin sonuç bildirgesini incelersek, BRICS düşüncesinin ardındaki retoriğin net bir şekilde ortaya konduğunu görüyoruz. Örneğin madde 21: “Farklı ülkelerin farklı kapasitelere ve farklı kalkınma seviyelerine sahip olduklarını kabul ediyor ve tüm ülkelerin küresel ekonomik, finansal ve ticari konularda eşit haklara, eşit fırsatlara ve adil katılıma sahip olması gerektiğini düşünüyoruz. Amacımız herkesin faydasına olacak şekilde kaynakların verimli kullanımı, malların serbest hareketi, adil ve düzenli bir rekabet ortamına sahip açık bir dünya ekonomisini hedefliyoruz.” Bu doğru bir hedef şüphesiz ki. Sonuç bildirgesinde mevcut kurumların bu amaca ulaşmak için yetersiz kaldıkları vurgulanıyor, özellikle IMF’ye (madde 18) ve Dünya Bankası’na (madde 19) eleştiriler getiriliyor.

Peki somut olarak BRICS ne yapacak? BRICS’in öncelikli hedefinin üye ülkeler arasındaki işbirliği artırmak olduğunu görüyoruz (madde 20). Bunun dışında daha makro ölçekte, küresel yönetişimin reformu için bir yol haritası sunmuyor BRICS. Kendi arasındaki işbirliği için ise iki somut proje var. Birincisi, 50 milyar dolarlık bir başlangıç sermayesi ile kurulacak olan Yeni Kalkınma Bankası (New Development Bank – NDB), diğeri ise Şartlı Rezerv Düzenlemesi (Contingent Reserve Arrangement – CRA). Bunların ilki BRICS ülkeleri için kalkınma finansmanı sağlayacak bir kalkınma bankası, diğeri ise likidite sorunlarına karşı bir rezerv havuzu oluşturacak küçük bir para fonu olarak görülebilir. Bunlar söz konusu ülkeler arasındaki işbirliği konusunda mutlaka olumlu bir adım olarak değerlendirilebilir, ancak küresel ekonomide bir fark yaratabilmek için çok küçük ve yetersiz adımlar. En basitinden Yeni Kalkınma Bankası projesine bakacak olursak, hem toplam sermayesinin söz konusu ülkelerin ekonomik büyüklüklerine göre son derece düşük bir seviyede olduğunu (örn. Çin’in toplam döviz rezervlerinin sadece 80’de 1’i), hem de her üye ülkenin eşit payla katılımının (örn. Çin ile Güney Afrika aynı miktarda katkıda bulunuyor) bir zayıflık oluşturduğunu, ekonomik açıdan en zayıf üye ülke ne kadar katkıda bulunuyorsa diğerleri ne kadar güçlü olursa olsun bu payın üzerine çıkamayacaklarını görüyoruz. Bu arada Fortaleza’da BRICS ülkelerini kalkınma konusunda kamu iktisadi teşekküllerinin önemini vurguladıklarını (madde 23), gerçek bir pazar ekonomine karşı devlet kapitalizmi vizyonunu net bir şekilde ileri sürdüklerini hatırlatalım.

BRICS, güçlü bir retoriğe sahip ve küresel yönetişimde daha dengeli, daha çoğulcu bir düzen isteğini ortaya koyması açısından önemli. Ancak şu anda bu retoriğin ötesine geçerek arzulanan hedef doğrultusunda somut adımlar atma açısından yeterli iradeye sahip değil. Söz konusu ülkelerin tek ortak yanları bu retoriği paylaşıyor olmaları; onun dışında ne siyasi ne de ekonomik anlamda güçlü bir ortak paydaya sahip değiller. Bununla birlikte Rusya’nın geleceği konusundaki soru işaretleri de BRICS’in birlikte hareket edebilirliğini tehdit ediyor. Ukrayna krizinin giderek derinleştiği bu dönemde uluslararası toplumun Rusya’ya tepkisi artarken, diğer BRICS ülkelerinin Rusya’nın da içerisinde bulunduğu bu oluşuma ne kadar istekli olarak sahip çıkacakları şüpheli. Fortaleza’da beş ülke lideri tek yumruk oldular, ama bu yumruk ne kadar ses çıkartacak, buna kendileri de pek emin değiller.

 

Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA) İstanbul Ekonomi Araştırmaları koordinatörü, değerli dostum, Sadık Ünay ile birlikte kaleme aldığımız “Küreselleşme Sürecinde Türkiye-Çin Ekonomik İlişkileri” başlıklı raporun tanıtımını SETA İstanbul’da düzenlenen bir panel ile gerçekleştirdik. Anadolu Aslanları İşadamları Derneği (ASKON) Genel Başkanı Mustafa Koca ile Çin Halk Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolosluğu ticaret ataşesi Mao Jingsong’un da katıldığı panelde raporla ilgili bilgiler verilirken, Türkiye ile Çin arasındaki ekonomik ilişkiler farklı açılardan ele alındı.

SETA İstanbul'da “Küreselleşme Sürecinde Türkiye-Çin Ekonomik İlişkileri”  paneli

SETA İstanbul’da “Küreselleşme Sürecinde Türkiye-Çin Ekonomik İlişkileri” paneli

Panelde yaptığım sunum:

Raporun tanıtım yazısı:

Son yıllarda dünyanın en büyük ikinci ekonomisi haline gelen ve giderek yüksek teknolojili ve katma değerli üretim alanlarına yoğunlaşan Çin Halk Cumhuriyeti ile yeni diplomatik ve ekonomik ilişkiler geliştirme iradesi taşıyan Türkiye arasındaki ilişkiler hızla yoğunlaşmaktadır. Dünya ekonomisinin başlıca büyüme motoru olarak görülen ve hem önde gelen bir üretici, hem de genişleyen bir pazar kimliğiyle küresel yönetişim platformlarında ağırlığını arttıran Çin ile proaktif dış politikası ve ekonomik açılımları ile bölgesel bir çekim merkezi olarak dikkat çeken Türkiye arasındaki ekonomik ilişkilerin her yönüyle detaylı olarak ele alınması büyük önem taşımaktadır. Zira özellikle büyük çaplı kamu altyapı ve enerji yatırımları üzerinden Çin’in Türkiye’deki ekonomik mevcudiyeti hızla güçlenmekte; karşılıklı ticarette Türkiye’nin verdiği açığın yönetilebilmesi için yeni stratejiler geliştirilmesi gerekmektedir.

SETA İstanbul’dan Doç. Dr. Sadık Ünay ve Boğaziçi Üniversitesi Asya Araştırmaları Merkezi’nden Dr. Altay Atlı tarafından kaleme alınan “Küreselleşme Sürecinde Türkiye-Çin Ekonomik İlişkileri” başlıklı analiz; başta karşılıklı ticaret dengesi, doğrudan dış yatırımlar, teknoloji transferi gibi kritik konular olmak üzere pek çok açıdan Türkiye-Çin ilişkilerini masaya yatırmaktadır.

Raporu indirmek için kapak görseline tıklayınız.

Panel ile ilgili olarak Anadolu Ajansı’nın haberinden:

SETA İstanbul’da gerçekleştirilen “Küreselleşme Sürecinde Türkiye-Çin İlişkileri” konulu panelde, karşılıklı ticaret dengesi, doğrudan dış yatırımlar ve teknoloji transferi gibi konular olmak üzere Türkiye-Çin ekonomik ilişkileri ele alındı.

SETA İstanbul Ekonomi Araştırmaları Koordinatörü Sadık Ünay, moderatörlüğünü yaptığı panelde, Çin’in dünya ekonomisinde işgal ettiği yerin hem büyüklük hem de nitelik açısından önemli olduğunu belirterek, alım gücü paritesi üzerinden hesaplanmış milli gelir rakamları esas alındığında 12,3 trilyon dolar çapındaki ekonomisiyle Çin’in ABD’nin ardından dünyanın ikinci en büyük ekonomisi olduğunu söyledi.

Çin’in 2 trilyon dolar ihracat hacmiyle dünyanın en fazla ihracat yapan ülkesi olduğuna işaret eden Ünay, “Çin ayrıca dünyanın en fazla döviz rezervine sahip ülkesi ve dünyada ABD’den sonra en fazla doğrudan yatırım çeken ikinci ülke” dedi.

Ünay, dünya sistemi içinde kendi özgül ağırlığını artırmaya çalışan Çin’in dış politikasında yeni bölgelere açılma politikası ve ekonomisindeki teknolojik altyapıyı geliştirme isteğiyle Türkiye’ye benzediğini de ifade etti.

Anadolu Aslanları İşadamları Derneği (ASKON) Genel Başkanı Mustafa Koca, Çin ile Türkiye ilişkilerinde ilk dikkati çeken konunun dış ticaret açısından Türkiye’nin yüksek eksi bakiyede bulunduğu gerçeği olduğunu belirterek, “Çin’le 30 milyar dolara ilerleyen dış ticaret hacminde bizim ihracat payımıza düşen miktar 4 milyar doları bulmuyor” dedi.

Kamu yönetimi nezdinde son dönemde gerçekleştirilen farklı anlaşmaların Çin’le ihracat yollarını açtığına değinen Koca, “Özellikle gıda konusu büyük bir alan olarak karşımıza çıkıyor. Sanayi alanları da bizler için bir fırsat taşıyor. İthalatın kaynağı gibi gözüken Çin aslında bizim gibi bir çok ülke için ihracatın da kaynağı olmaya devam ediyor” diye konuştu.

Koca, Çin’in vize konusunda daha rahat davranması gerektiğini vurgulayarak, “Çin 30 yıldır içinde bulunduğu konjonktürü doğru takip etmek suretiyle hakkı olduğu yere geldi. Biz de portakaldan, fındıktan nükleer projeleri konuşacak seviyelere geldik. Bunlar artık Türkiye ve Çin olarak bizi bir kaliteye zorluyor” ifadelerini kullandı.

Çinli firmaların Türkiye’deki yatırımlarına kültürel yatırımların da eklenmesi gerektiğini dile getiren Koca, karşılıklı tanıma ve iyi niyet olsa da prosedürel olarak Türkiye ile Çin arasında katedilmesi gereken çok yol olduğunu söyledi.

Boğaziçi Üniversitesi Asya Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Koordinatörü Altay Atlı ise Sadık Ünay ile birlikte hazırladıkları “Türkiye-Çin Ekonomik İlişkileri” başlıklı analize dair bir sunum gerçekleştirdi.

Çin ekonomisinin, küresel ekonomik kriz sonrasında görece hız kesmiş olsa da yüzde 7,7’lik bir büyüme gerçekleştirdiğine işaret eden Atlı, Çin’in sahip olduğu sermaye birikimiyle yurt dışında da yatırımcı haline geldiğini, Afrika, Güneydoğu Asya, Latin Amerika ve hatta Avrupa’da Çin şirketlerinin yatırım yaptıklarını söyledi.

Çin ekonomisinin şu anda bir yapısal dönüşüm içerisinde olduğunu anlatan Atlı, küresel ekonominin başat aktörlerinden biri olan Çin’deki her değişikliğin diğer bütün ülkeler için önemli olduğuna dile getirdi.

Atlı, 2013 yılı itibariyle Türkiye’nin Çin’e ihracatı 3,6 milyar dolar iken, Çin’den ithalatının 24,7 milyar dolar olduğuna dikkati çekerek, “Türkiye Çin’e sattığı her bir dolarlık mal karşılığında bu ülkeden yaklaşık 7 dolarlık mal satın alıyor. Çin mallarının Türk pazarını işgal ettiği, Türk üreticisinin zarar gördüğü raporları vardı. Düşük standartlı, sağlık açısından tehlikeli ithalata tabii ki karşı olmak lazım. Ama Türkiye’nin Çin’den yaptığı ithalattan sağladığı faydalar da var. Çin’den yapılan ithalat tüketicinin alım gücünü artırıyor” değerlendirmesinde bulundu.

Türkiye’nin Çin ile ticaretinde ihracatın ithalatı karşılama oranının 2013 yılında yüzde 14,6 olarak gerçekleştiğini belirten Atlı, bu oranın mevcut eğilimler bağlamında devam etmesi durumunda iki ülkenin hükümetleri tarafından 2020 yılı için belirlenen 100 milyar dolarlık ticaret hacmine ulaşılmasının beraberinde Türkiye açısından yaklaşık 75 milyar dolarlık bir açık getireceğine işaret etti.

Türkiye’de toplam 406 milyon dolarlık Çin sermayesi bulunduğunu aktaran Atlı, bu rakam doğrudan yabancı yatırım tanımına girmeyen büyük ölçekli proje, altyapı ve diğer taahhüt hizmetleriyle birlikte alındığında Çin’in Türkiye’deki ekonomik varlığının önemli bir seviyeye ulaştığını kaydetti. Atlı, Çin’deki Türk sermaye stokunun ise 111,4 milyon dolar seviyesinde olduğunun bilgisini verdi.

Çin’in Ticari Ateşesi Mao Jingsong ise 2010 yılında Çin ile Türkiye arasında gerçekleştirilen stratejik ortaklığın birçok projeyi gündeme getirdiğini ifade etti.

Çin’in dışa açılma ve reform politikalarından sonra çok sayıda yabancı firma çektiğini anlatan Jingsong, Türkiye’den bir firma için de Çin’de iş yapmanın kolay bir zemini bulunduğunu söyledi.

 

Türkiye ile Endonezya arasındaki ilişkileri tarihsel boyutuyla ele aldığım ve bu ilişkilerin daha ileri seviyelere taşınması için iki ülkenin iş çevreleri arasında daha kuvvetli bağlantılar kurulması gerektiğini vurguladığım bir makalem Washington DC’deki düşünce kuruluşlarından The Middle East Institute tarafından yayınlandı. İngilzice olarak kaleme aldığım yazının bir örneği aşağıda, ilk olarak yayınlandığı yer de burada

Turkey and Indonesia: Historical Roots, Contemporary Business Links 

Though sympathy between Turkey and Indonesia has a long tradition, in part based on their shared experience of being Muslim-majority countries that successfully executed anti-imperialist struggles, for years this sympathy has failed to translate into a closer relationship. This is now changing. New economic linkages and the relative absence of thorny political issues are bringing them closer together. As President Abdullah Gül stated during a meeting in Jakarta in 2011, “A new era is beginning with Indonesia.”[1]Economic agents such as businessmen and entrepreneurs are the pioneers of this era.

sbygulTurks are actually not newcomers to the Indonesian archipelago. The first encounters can be traced back to the early sixteenth century when the Portuguese dominated maritime trade across the Indian Ocean. The Portuguese naval power threatened not only the spice trade between the Sultanate of Aceh (located in modern-day Sumatra) and the rest of the world, but also the safety of the pilgrimage routes of Acehnese Muslims on their way to Mecca. In 1538, the Sultan of Aceh, Alauddin Riayat, approached the Ottoman Sultan Suleiman the Magnificent, who also held the title of caliph, asking for help against the Portuguese threat. He received not only weapons and ammunition from the caliph, but also military instructors, housing and construction specialists, and other experts. It was the beginning of a long period of military cooperation between the Ottoman Empire and the sultanate. Closer diplomatic relations soon followed, culminating in the first exchange of ambassadors in 1547.

After the sixteenth century, relations between the Ottoman Empire and Aceh entered a period of stagnation, mainly due to the fact that the Ottoman Empire was weakening and naval expeditions were less justifiable. With the loss of Ottoman influence in Yemen in the mid-seventeenth century and the consequent closure of ports, the sultan’s armada left the waters of the Indian Ocean for good. However, Turkish influence in Sumatra and to some extent the other islands of the archipelago remained intact. The Sultanate of Aceh became a regional power thanks to the military it built on the Turkish model.

The nineteenth century in Southeast Asia was marked by the colonialist ventures of Western powers, led by Britain and the Netherlands. Several sultanates such as Aceh and Riau saw Ottoman protection as a better alternative to dominion by a Christian power.

The first Ottoman diplomatic mission in Southeast Asia was in 1864 in Singapore, and another Ottoman consulate opened in Batavia (modern-day Jakarta) in 1883. These missions were part of Ottoman efforts to promote an Islamic union. While the Dutch administration did not initially object to the opening of the Batavia office, they became increasingly concerned about its activities and took measures to limit Ottoman influence on the Muslim population. To a great extent, they succeeded. When the Ottoman sultan proclaimed a “holy war” at the onset of the First World War and called on Muslims to join the fight, the Dutch ambassador in Istanbul protested by claiming that the Netherlands remained neutral and therefore the holy war must not require the mobilization of Indonesian Muslims. The government of the Ottoman Empire responded by revising the text of the holy war proclamation to exclude Indonesian Muslims.

The war resulted in the collapse of the Ottoman Empire and the partitioning of its territory. The Turkish resistance led by Mustafa Kemal Atatürk managed to rid Anatolia of the occupying forces, and the Republic of Turkey was founded in 1923. Indonesians were among the first to celebrate the defeat of the imperialist forces and the birth of a new nation in West Asia. Indonesian leader Mohammad Hatta wrote, “In their struggle for independence the Indonesian people found new inspiration and a source of strength in the victories won by the Turkish people under the leadership of Kamal Ataturk. Ankara was regarded as the Mecca of modern nationalism. The victories of the Turkish Army at Sakaria and Afyon Karahisar will remain in the memory of the Indonesians as momentous events that determined the course of history: the dawn of Asian freedom was beginning to break.”[2]

Yet after Indonesia gained its independence in 1949, Turko-Indonesian relations slowed. Turkey adopted a multiparty democratic system, went through three military coups and several economic crises, aspired to Westernize, and ultimately aimed to become a member of the European family. In the meantime, Indonesia went through three decades of Suharto’s autocratic rule marked by corruption, the Asian financial crisis, and consequent economic and social troubles. As such, both countries were preoccupied with their domestic affairs and did not focus on international diplomacy.

Two historical processes that developed simultaneously laid the groundwork for Turkey and Indonesia to embark on a new chapter in their relationship. In Indonesia, Suharto’s autocratic rule ended in 1998 and the nation entered a period of democratization. With this change, Indonesia’s foreign policy took a pragmatic turn in that Jakarta began to actively pursue external relations at both a bilateral and multilateral level in line with the needs of its growing economy.

In Turkey, the political and economic instability that plagued the country during a series of weak coalition governments came to an end when the Justice and Development Party (AKP) took office in 2002 as a single-party government with a parliamentary majority. The AKP government has drastically transformed the economic and political scene in Turkey, and foreign policy has been no exception. Turkey left its Western-oriented foreign policy paradigm and developed an approach that engages not only with the West, but also and mainly with the developing parts of the world, including the Asia-Pacific region.

In the early 2000s, the stage was set for Turkey and Indonesia to increase their relations. All that was needed was a trigger to ignite the process, and this came in the form of the tsunami disaster of 2004. Turkey was one of the countries that helped tsunami survivors in Indonesia. Donations collected all over Turkey were wired to Aceh; Turkish volunteers, relief teams, state agencies, and NGOs poured in to the region, opening food distribution centers, bakeries, medical facilities, and even small schools. The Turkish Red Crescent undertook the construction of 1,050 residential units and service buildings.[3] Moreover, the Turkish government promised permanent investment in Aceh, which soon materialized through the opening of Gampoeng Atjeh-Istanbul, the “Istanbul Village” that provided shelter for families as well as an orphanage, school, and small mosque.

The tsunami disaster not only increased the mutual sympathy that already existed between the two nations, but more importantly brought Indonesia to the attention of the Turks, including Turkey’s business community. Indonesia was in a sense rediscovered as a place not only to feel close to, or to help, but also to do business with. Gökşin Duman, coordinator of the Asia Pacific department under the Foreign Economic Relations Board of Turkey (DEIK), notes, “After 2004…Turkish companies began by importing local products from Indonesia, and in time, parallel to changes in Turkey’s international investment portfolio, companies began investing in Indonesia in order to benefit from proximity to raw materials and the large consumer base.”[4]

In short, the tsunami disaster brought not only Turkish aid to Indonesia, but it also opened a channel for Turkish entrepreneurs to enter the large Indonesian market and explore business opportunities within it.

One of Turkey’s business pioneers in Indonesia is Galip Kayar, managing partner of a foreign trade company and member of the Indonesia committee of a Turkish NGO, the Association of Solidarity and Cooperation with Pacific Countries (PASIAD). Having lived, studied, and worked in Indonesia for 15 years, Kayar believes that while cultural affinity is absolutely an advantage, a solid relationship can only be possible if and when long-term economic linkages are established. “You cannot really know people if you do not do business with them,” he says. “You should open factories there, and people will then come there to work, and they will really get to know you.”[5] Kayar notes that another binding factor between the two countries that complements the business links is Turkish schools operating in different provinces of Indonesia. Twelve such institutions of secondary education are currently active, teaching in Indonesian, English, and Turkish. He explains that students become goodwill ambassadors for Turkey, and they are also sought after by corporations doing business between Turkey and Indonesia.

Trade statistics reveal the growing economic relationship between the two countries. Between 2004 and 2012, the bilateral trade volume increased by an annual average of 14.8 percent, increasing from $623 million to $2.1 billion.[6] From a Turkish perspective, this figure is still low compared with trade with other Asian economic powerhouses like China, but two important points should be made. First, growth in Turkey’s trade with Indonesia has outpaced the overall growth of the nation’s foreign trade volume, which over the 2004-2012 period went up by an annual average of 11.7 percent. In other words, Indonesia is a rising market for Turkey.

Second, while Turkey has a trade deficit with Indonesia, the gap is narrowing, with exports growing faster than imports. Between 2004 and 2012, Turkey’s exports to Indonesia scored an average annual increase of 20.7 percent, while this ratio was 14.1 percent for imports. Indonesia may not be a major market for Turkey at the moment, but it is definitely a growth market in which Turkish companies are increasingly interested.

A similar trend is occurring with Turkish investments in Indonesia. While there are only a few large-scale enterprises with Turkish capital currently active in Indonesia, the number of small-scale individual entrepreneurs entering the Indonesian market is rapidly increasing and a number of large projects are in the pipeline. During Indonesian President Susilo Bambang Yudhoyono’s visit to Turkey in late 2010, seven joint project agreements were signed between major Turkish and Indonesian corporations, covering industries such as airport management, construction, mining, agribusiness, and geothermal energy. Notable among these is Turkey’s Hitay Investment Holdings, which is currently preparing for major energy investments in Indonesia.

Thus, Turks are increasingly interested in Indonesia, and business entrepreneurs are pioneering this interest. However, for individual enthusiasm and enterprise to transform into cumulative effort and affect existing foreign policy, two conditions need to be met. First, a strong institutional framework must be created within which economic activities can be conducted. Gökşin Duman from DEIK points to intergovernmental agreements signed over the past few years, which have helped to consolidate the legislative framework of the economic relationship, as progress in this respect. “The reciprocal lifting of visa requirements, increasing frequency of official state visits, and the regular meeting of the joint economic commission have been extremely helpful,” she says. “There is now a great deal of institutionalization in the way the relationship with Indonesia is conducted.”

The second important condition is fostering efficient state-business coordination. While the efforts of individual entrepreneurs are an important factor bringing the two countries closer, these efforts need to be coordinated with the state. Essentially, the business community in both countries needs to be able to effectively communicate its needs, demands, and opinions to the state, and the state needs to incorporate this feedback into the formulation of its foreign policy. At this point, associations that represent the business community enter the scene. The Turkish-Indonesian Business Council, which operates under DEIK, had been inactive since its inception in 1995; however, it reactivated in 2007 and now acts as a platform of dialogue between Turkish businesses active in Indonesia and the Turkish state. Other associations, such as the Turkish Exporters Assembly (TIM) and the Turkish Confederation of Businessmen and Industrialists (TUSKON), which represent tens of thousands of Turkish companies of various scales, are increasingly active in Indonesia, helping to coordinate the efforts of the business community with the government’s foreign policy openings.

After remaining dormant for decades, relations between Turkey and Indonesia are currently undergoing a process of revival. Having a Muslim majority population and sharing a common heritage that can be traced back to the sixteenth century surely helps bring these two countries together, but the economic ties and the role played by business pioneers are the factors really cementing the relationship. Turkey and Indonesia may currently be in the early stages of rediscovering each other, but as they continue to come together, their stronger partnership will likely impact the regional and global balance of power.


[1] Speech given by President Abdullah Gül at the Turkish-Indonesian Business Forum meeting held in Jakarta, 5 April 2011. Full text of the speech available athttp://www.tccb.gov.tr/konusmalar/371/79701/turkiyeendonezya-is-forumu-toplantisinda-yaptiklari-konusma.html.

[2] Muhammad Hatta, “A Message to the People of Turkey,” Koleksi Muhammad Hatta2, 35 (1950), Arsip Nasional Republic Indonesia, Jakarta. Quoted in İsmail Hakkı Göksoy, “Atatürk ve Türk İnkılabının Endonezya’daki Etkileri,” Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi 18, 52 (2002): 1-36.

[3] Ayten Serin, “İşte Bu Uğur Dündar Battaniyesi,” Hürriyet, 15 July 2007.

[4] Interview with Gökşin Duman, Istanbul, 13 August 2013.

[5] Interview with Galip Kayar, Istanbul, 16 August 2013.

[6] Trade data obtained from the Turkish Institute of Statistics (TUIK).