"ekonomik kriz" ile etiketlenmiş yazıları görüntülüyorsunuz

Anadolu Ajansı’ndan (AA) değerli Bahattin Gönültaş’ın 2017 yılında küresel ekonomiyi bekleyen risklerle ilgili hazırladığı habere görüşlerimle katkıda bulunmaya çalıştım. Haberi aşağıda ya da AA’nın web sitesinde okuyabilirsiniz.

thumbs_b_c_51287fabdcb6661a341c72b521550d08Beyaz Saray’daki görevine 20 Ocakta resmen başlayacak seçilmiş Başkan Donald Trump’ın taahhüt ettiği korumacı ticaret politikaları, Çin ekonomisindeki yavaşlama, Avrupa Birliği’nin (AB) geleceğine ilişkin belirsizlikler, petrol ve emtia fiyatlarındaki oynaklık, 2017de küresel ekonominin önündeki en büyük risk faktörleri olarak öne çıkıyor.

AA muhabirinin yaptığı derlemeye göre, zor bir yılı geride bırakmaya hazırlanan küresel ekonomiyi 2017’de yeni riskler bekliyor.

Küresel ekonomi için 2017’de en büyük risk, Trump’ın taahhüt ettiği korumacı ticaret politikaları hayata geçirmesi olarak görülüyor. Trump’ın politikalarının küresel bir ticaret savaşını tetiklemesinden ve dünya ekonomisinin resesyona sürüklenmesinden endişe ediliyor.

Dünyanın en büyük ikinci ekonomisi Çin’de ekonomik büyümenin yavaşlaması, ülkeden sermaye çıkışlarının hızlanması gelecek yıl için ikinci büyük risk olarak gösteriliyor. Gelişmekte olan ülkelerden çıkan sermaye geçen yıl 735 milyar dolara ulaşmış ve bunun dörtte üçü Çin’den gerçekleşmişti.

Çinden bu yıl 1 trilyon dolara yakın sermayenin yurt dışına çıktığı belirtilirken, söz konusu çıkışın devam etmesinin ülkedeki ekonomik sorunları daha da derinleştireceği ifade ediliyor. Bu ülkede son dönemde konut fiyatlarındaki artış yeni bir varlık balonu tartışmasını gündeme getirirken, hükümet de bu riske karşı çeşitli önlemler aldı. Çin’in ekonomik verilerinde yaşanacak olumsuzlukların tüm dünyayı etkilemesi bekleniyor.

Brexit belirsizliği

İngilterenin AB’den ayrılma kararı (Brexit) ve sonrasındaki süreçler, 2017’nin bir başka risk faktörü olarak yakından izleniyor. İngilterenin Birlikten ayrılma sürecinde küresel finansal piyasaların karmaşık ve çalkantılı seyrine devam edeceği, bunun da yatırımlara zarar vereceği değerlendiriliyor. Bu durumun başta AB ülkeleri olmak üzere küresel ekonomiyi negatif etkileyeceği dile getiriliyor.

Öte yandan, Brexit’in Birlik karşıtı grupların güçlenmesine yol açabileceği, bu durumun AB projesini tehlikeye sokabileceği değerlendiriliyor.

– Avrupada bankaların sorunlu kredileri

İtalyan bankalarının sorunlu (360 milyar avrodan fazla) kredileri ve Yunanistandaki ekonomik kriz, bankacılık sistemine ilişkin endişeleri 2017 yılına taşıyor. İtalyan bankaları yılın başından bu yana, yaklaşık yüzde 50’nin üzerinde değer kaybetti. 2008 finans krizinin ardından çok tartışılan “kurtarma paketleri” alamaması durumunda İtalyan bankalarının iflasının gündeme gelmesi, Avrupanın kendi “Lehman krizini” yaşaması bir risk unsuru olarak küresel ekonomiyi tehdit ediyor.

Ayrıca, avro bölgesindeki yüksek borçlanma maliyetlerinin kriz korkularını hortlatma riski de endişeleri artırıyor.

AB’de popülizmin yükselişi risk

Güney Çin Denizi’ndeki gelişmeler, Filipinler ile Çin bağlamının ötesinde bir anlam ifade ediyor. Güney Çin Denizi’ne komşu diğer dört ülke ile bu su yolunun küresel ticaret, güvenlik ve jeo-stratejik öneminden ötürü, başta ABD olmak üzere Batı çıkarları doğrultusunda hareket eden Avustralya, Japonya gibi diğer bölge ülkeleri de konuyu yakından takip ediyor. Bu bölgedeki gelişmelerin gelecek yıl küresel ekonomiyi etkilemesi bekleniyor.

Rusya ve batılı ülkelerin karşı karşıya gelmesi, petrol ve emptia fiyatlarının ani düşmesi veya yükselmesi, merkez bankalarının uyguladığı negatif faiz gibi belirsiz politikaların devam etmesi, AB’de popülizmin yükselişi ve Latin Amerikada Brezilya ekonomisinin belirsizliğinin sürmesi, 2017de küresel ekonominin önündeki en büyük risk faktörleri olarak öne çıkıyor.

“Trump belirsizlik oluşturdu”

Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi Uzmanı Altay Atlı, Beyaz Saraydaki görevine 20 Ocakta resmen başlayacak olan seçilmiş Başkan Donald Trumpın taahhüt ettiği korumacı ticaret politikalarına dikkati çekerek, “Bu durum Japonya ve Çin gibi ülkelerde güven sorunu oluşturur. Aynı zamanda bir belirsizlik ortamı oluşmasına yol açar.” dedi.

Atlı, Trump’ın politikalarında 180 derecelik bir dönüş yapması durumunda bile Asyanın büyük ekonomilerinin ABD ile ilişkilerinde daha temkinli davranacağına işaret ederek, “Bu ülkeler ABD’ye fazla bağımlı olmak istemeyecekler, yeni ortaklara yönelecekler.” diye konuştu.

Çinin ekonomide balon oluşmasını engellemek için önlemler aldığını belirten Atlı, “Ancak bunlar kısa vadeli önlemler. Esas mesele hükümetin yapısal reformları ne ölçüde gerçekleştirebileceği. 2017de artık küresel piyasalar, Çinden bu anlamda somut ve büyük adımlar bekliyor olacak.” değerlendirmesinde bulundu.

“Bir ticaret savaşı riski artmış görünüyor”

İş Yatırım Uluslararası Piyasalar Müdürü Şant Manukyan ise Çinin para birimi “yuan”da ani bir devalüasyona gitmesinin gelecek yıl için en büyük risklerden biri olduğunu kaydetti.

Manukyan, İtalya ve İspanya gibi ülkelerde yüksek borçlanma maliyetlerinin, avro bölgesinde kriz korkularını hortlatabileceğini ifade ederek, “2017’de 1994’te olduğu gibi global bir bono hareketi riski de var. Trump’ın, kampanyasında da görev alan Prof. Peter Navarro’yu ticaret ekibinin başına ataması ile ticaret savaşları riski artar. Navarro, NAFTA ve Çin karşıtı görüşleri ile biliniyor. Bunun üzerine bir de cumhuriyetçilerin vergi düzenlemelerinde Dünya Ticaret Örgütü kurallarına uyumlu olmayan maddeleri düşünürseniz bir ticaret savaşı riski artmış görünüyor.” değerlendirmesinde bulundu.

“Korumacı ticaret en fazla Çin ve Meksikaya zarar verir”

Ziraat Bankası ekonomisti Bora Tamer Yılmaz da 2017de Avrupada risklerin yönetilebilir seviyelerde kalmaya devam edeceğini belirterek, popülist partilerin oylarını artırsa bile iktidara gelemeyeceğini savundu.

Yılmaz, İngiltere’nin Brexit kararının ise AB projesinin sonu olarak kabul edilmemesi gerektiğini ifade etti.

Trump’ın söylemleri nedeniyle yükselen ABD getirilerinin gelişmekte olan ülkeler için risk olduğunu anlatan Yılmaz, “ABD’deki kötüleşen bütçe dengesi faiz oranlarını daha yüksek seviyeye çekebilir. Bu durum gelişmekte olan ülkelerin daha yüksek faizle borçlanmasına yol açar. Ayrıca, ülkedeki mali canlanma enflasyonun yükselmesine, bu da Fed’in faiz oranlarını beklenenden daha hızlı artırmasına neden olabilir. Bu durumda yatırımcılar, gelişmekte olan ülke varlıkları için daha yüksek bir primi talep edebilir.” diye konuştu.

Yılmaz, Trump’ın politikalarının en fazla Çin ve Meksika’ya zarar vereceğini ifade ederek, “Avrupa değer zinciri içinde kaldığı için söz konusu korumacı ticaret politikalarının Türkiyeye etkisi sınırlı olacaktır. Trumpun ticaret politikaları üzerinde köklü bir değişim yapmasını beklemiyoruz.” değerlendirmesinde bulundu.

“Petrol fiyatlarındaki ani yükseliş Türkiye için şok oluşturabilir”

Petrol fiyatlarında ani yükselişin Türkiye ekonomisi için olumsuz bir “şok” oluşturabileceğini vurgulayan Yılmaz, “Çünkü enerji fiyatları tüketici sepetinde önemli bir paya sahiptir ve yüksek fiyatlar enflasyonu daha yukarı çekebilir. Ayrıca enerji faturası nedeniyle ülkenin ticaret açığı da artırabilir. Varil başına 50 dolar civarında seyreden fiyatların Türk ekonomisindeki makro göstergeleri kötüleştirmemesi gerektiğini düşünüyoruz. Bununla birlikte, fiyatlar 60 doların üzerine seyrederse, daha yüksek enflasyon oranları ve daha geniş ticaret açığı ile karşı karşıya kalabiliriz.” değerlendirmesinde bulundu.

s100Küresel ekonomi, 2008-2009 döneminde yaşanan krizden sonra yaralarını sarmaya başladı. Toparlanma süreci dünyanın her yerinde aynı performansla devam etmese de genel olarak bir büyüme sürecine girildiğini söylemek mümkün. Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) hesaplamalarına göre, dünyanın toplam GSYH’si 2014 yılında yüzde 3,3’lük bir artış sergiledi. Bu büyümenin esas olarak Asya’dan (Japonya hariç) kaynaklandığı, ancak aynı zamanda ABD ile Avrupa Birliği’ndeki (AB) gidişatın iyi olmasından da olumlu yönde etkilendiği söylenebilir. Geride bıraktığımız yılda, kalkınmakta olan Asya yüzde 6,5’lik bir büyüme performansı kaydetti. Japonya, yüzde 0,9’da kalırken ABD’nin yüzde 2,2’lik büyümesi ve AB’nin negatif oranlardan çıkarak yüzde 0,8 gibi düşük bir düzeyde bile olsa büyüme sağlaması küresel ekonomi açısından olumlu etki yarattı.

Bu olumlu tabloya rağmen Asya ülkelerinin ekonomik anlamda hassas bir süreçten geçtiklerini belirtmek gerekiyor. Her ne kadar küresel ekonominin ibresi tekrar yukarı doğru işaret etmeye başlamışsa da dünya genelinde var olan talep darlığı ve artan jeopolitik riskler, Asya ekonomileri açısından kırılganlıkları beraberinde getiriyor. Bu çerçevede nominal büyüme oranları ne seviyede olursa olsun, Asya ülkelerinin bir taraftan olumsuz dışsal etkilere ve kendi iç piyasalarındaki talep yetersizliğine karşı teşvik paketleri ve parasal genişleme yoluyla ekonomiyi canlı tutmaya çalıştıkları, diğer taraftan da yapısal reformlar yoluyla ekonomilerini küresel ekonominin değişen şartlarına daha uygun ve daha dayanıklı hâle getirmeyi amaçladıkları gözlemleniyor. 2014 yılı, Asya ülkelerinin bu bağlamda girişimlerde bulundukları, kimilerinin daha başarılı olurken kimilerinin hayal kırıklıkları yaşadığı bir dönem oldu.

Çin’de yola devam; Japonya’da tehlike sinyalleri

Asya’nın en büyük, dünyanın ise şimdilik ikinci büyük ekonomisi Çin, bugüne kadar hızlı ekonomik büyümesine zemin sağlayan düşük maliyetli üretime dayalı ihracat, yüksek oranda altyapı ve ağır sanayi yatırımlarından, iç piyasada daha fazla tüketime ve katma değeri yüksek yatırımlara yönelik bir modele doğru dönüşüm sürecinde. Bu süreçle birlikte büyüme de doğal olarak hız kesiyor. IMF’ye göre 2014 yılında Çin ekonomisi yüzde 7,4 oranında büyüdü. Çin’in hız kesmesi tüm dünyayı endişeye sürüklese de esas olarak büyüme rakamlarındaki ondalık değişimlerine değil, Çin’in söz konusu dönüşüm sürecini ne ölçüde başarıyla gerçekleştirdiğine bakmak gerekiyor.

Rakamsal anlamda büyümesini belirli bir seviyede tutmuş bir Çin’in ötesinde, yapısal reformlarını gerçekleştirerek bu büyümeyi sürdürülebilir bir zemine oturtmuş bir Çin, gerek Çin halkı gerekse küresel ekonomi açısından daha hayati bir önem taşıyor. 2014 yılında bu doğrultuda reformların yapıldığı görüldü; ancak bunun gereken hızda gerçekleştiğini söylemek mümkün değil. Pekin, bu süreç içerisinde ekonomiyi desteklemek ve büyüme hızında oluşabilecek daha keskin bir düşüşü engellemek amacıyla teşvik paketleri oluşturuyor; bu kapsamda altyapı yatırımlarını artırıyor, küçük ve orta ölçekli işletmelere destek sağlıyor ve bireylerin daha fazla harcama yapmasını teşvik etmek için sosyal güvenlik sisteminde iyileştirmeler yapıyor. 2014 yılında Çin için en olumlu gelişme yılın ikinci yarısında ihracatın bir durgunluk sürecinden sonra yeniden ivme kazanması oldu. Ancak bunda ABD ekonomisindeki toparlanmanın önemli bir katkısının olduğunu da unutmamak gerekir.

Asya’nın büyük ekonomileri arasında en ciddi tehlike sinyallerini Japonya veriyor. Japonya’nın 2014’ün ilk çeyreğinde yüzde 5,9’luk bir büyüme oranı yakalanmış olması yanıltıcı bir görüntüydü. 1 Nisan itibariyle katma değer vergisinin yüzde 5’ten yüzde 8’e çıkartılması, Japon ekonomisinde beklenenin ötesinde olumsuz bir etkiye yol açtı. Vergi artışı nedeniyle şirketler yatırımlarını, tüketiciler de alımlarını ilk çeyrekte yaptılar ve bu durumun etkisi ikinci çeyreğe yüzde 7,1’lik bir küçülme olarak yansıdı. Üçüncü çeyrekteki yüzde 0,5’lik daralma da Shinzo Abe hükümetinin ekonomi politikalarına güvenin zedelendiğini gösteriyor. Abe için yılın belki de tek iyi haberi, Aralık’taki ara seçimlerden istediği sonuçları alması ve önümüzdeki yıllar için koltuğunu garantilemesi oldu. Bununla birlikte dünya genelinde petrol fiyatlarının düşüşte olması, bu alanda ithalata bağımlı olan Japonya için olumlu bir gelişme olarak karşımıza çıkıyor. Japonya için durgunluktan kalıcı olarak kurtulmanın tek yolu yapısal reformları eksiksiz olarak gerçekleştirmek; bunun için de siyasi istikrara ihtiyaç var.

Hindistan’da 2014 seçim yılıydı. Hint ekonomisi de Doğu Asya ülkelerine benzer bir yapısal dönüşüm sürecinden geçiyor. Hedef ise ülkenin mevcut gelişmiş hizmet sektörüne ve geniş kitlelere geçim sağlayan tarım sektörüne ek olarak imalat sektörünü de geliştirmek; bu sayede de özellikle şehirlerde yaşayan genç kitlelere istihdam sağlamak ve büyümeyi sürdürülebilir hâle getirmek. Seçimlerden Narendra Modi’nin galip çıkması ekonomide olumlu bir atmosfer yaratsa da ve 2014’de yüzde 5,6 gibi güçlü bir büyüme oranı beklenmekteyse de Hindistan için dönüşüm kolay olmayacak. Piyasa dinamiklerinin güçlendirilmesi, bürokratik engellerin azaltılması ve bütçe üzerine büyük yük getiren popülist amaçlı sübvansiyonların azaltılması yeni hükümetinin karşı karşıya olduğu görevlerin başında yer alıyor.

Asya kaplanları istikrarlı

Güney Kore ile Tayvan, 2014’te Doğu Asya için mütevazı sayılacak bir oranda, yüzde 3,5 civarında büyüme gerçekleştirdi. Güney Kore’de ihracat gücünü koruyor, ancak ülkenin iç tüketime ve daha yüksek katma değere yönelecek şekilde bir yapılanmaya girmesi gerekiyor. Tayvan için ise elektronik ürünler gibi küresel anlamda pay sahibi olduğu piyasalarda kan kaybetmesi ciddi bir sorun teşkil ediyor.

ASEAN-5 (Endonezya, Malezya, Tayland, Filipinler ve Vietnam) için öngörülerde bulunan IMF, bu bölge için 2014 yılında yüzde 4,7’lik bir büyümeye işaret etti. Petrol ve genel olarak emtia fiyatlarındaki düşüşler, ASEAN içerisindeki üretici konumundaki ülkeler için olumlu bir durum teşkil etmiyor. Ancak genel olarak bu ülkelerdeki reform süreçlerine yaygın bir güven oluşmuş durumda ve bu da büyüme oranlarını yüksek seviyede tutuyor. Bu noktada belki de Tayland’ı ayrı tutmak gerekir; 2014 yılında ciddi siyasi krizler ve bir askerî darbe yaşayan bu ülkenin, 2014’te sadece yüzde 1’lik bir büyüme sağladığı görülüyor. Ancak bu rakam bile Avrupa’nın büyümesinin üzerinde.

Asya ülkeleri, 2014’te Japonya istisnası dışında dünya ortalamasının üzerinde büyüme sergilediler ve 2015’te de büyümeye devam edecekler. Bu büyümenin sürdürülebilirliği için gereken yapısal reformları yavaş da olsa gerçekleştiriyorlar. Ancak sürdürülebilirliğe katkı sağlayabilecek diğer bir unsur olan bölgesel ekonomik entegrasyon konusunda mesafe kat edilemiyor. Kasım ayında toplanan Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) Zirvesi de çok taraflı bölgesel entegrasyon yerine ikili meselelerin konuşulduğu bir zemin olmanın ötesine gidemedi. 2015’te Asya’da büyüme devam edecek; yapısal reformlar ne kadar etkili bir şekilde hayata geçirilir ve bölgesel ekonomik entegrasyon konusunda da ne kadar çok adım atılırsa bu büyüme uzun vadede o ölçüde sürdürülebilir olacak.

İnsanlığın yakın tarihinin karanlık ve bir o kadar da acı sayfalarından birisinin on beşinci yıldönümündeyiz. Mayıs 1998’de Endonezya’nın başkenti Cakarta’da olanları unutmak kolay değil. Ateş düştüğü yeri yakıyor şüphesiz. Ama bazen de ateşin düştüğü yerde değilsek bile, bir şekilde olanlarla, olayı yaşayanlarla yolumuz kesişmişse, bir masanın etrafında karşılıklı oturup, yaşadığı olayların anlatan kişinin gözlerinde o günlerin acısını görmüşsek, insan olmamız yetiyor o acıyı hissetmek ve unutmamak için.

Daha önce bu blogda yine Mayıs 1998’i ele almıştım. Neler olduğunu hatırlayalım:

Endonezya, Mayıs 1998… Başkent Cakarta… Asya Krizi, Endonezya ekonomisini çökertmiş… Rupiah’ın değeri dibe vurmuş ve fiyatlar hızı bir tırmanışta… İnsanlar sokaklara dökülmüş, özellikle de öğrenciler aktif bir şekilde protestolarını şiddete başvurmadan sürdürüyorlar. Ülkeyi 30 yıldan fazla süredir tek başına yöneten Suharto çok zor durumda. Derken 12 Mayıs 1998 günü, yine öğrenciler bir gösteri gerçekleştiriyorlar. Endonezya’nın önde gelen üniversitelerinden Trisakti’nin önünde. Ne olduysa işte o sırada oluyor. Kampüsün önünden geçen üst geçitten bir takım şahıslar -hala kim oldukları belirlenemedi- ateş açıyorlar öğrencilerin üzerine. Dört genç Endonezyalı oracıkta can veriyor. Ve artık film kopuyor.

Trisakti olayından sonra ne oldu? Yönetime karşı protestonun şiddetlenmesi beklenebilir. Evet bu oldu. Hatta Suharto istifasını vermek zorunda kaldı. Ama başka bir şey daha oldu. Hemen ertesi gün sokaklar yine karıştı ve bu sefer Çin kökenli Endonezyalılar hedef alındı. İki gün boyunca Cakarta alev alev yandı. Çinliler için yaratılan o cehennem, tüm Cakarta’yı, tüm Endonezya’yı yaktı. Çinlilerin evleri, işyerleri ateşe verildi. Birçok insan alevler arasında öldü. Kimi vuruldu, kimi dövülerek öldü. Onlarca Çinli kadın ise sokaklarda tecavüze uğradı. Endonezya’nın diğer bölgelerinde de daha küçük çapta olsa bile benzer şiddet olayları yaşandı.

Bundan beş yıl önce, yani olayların onuncu yıldönümünde yazdığım bu yazıda şunu sormuşum:

Neden? Güzel insanların ülkesi Endonezya’da nasıl olabildi bu? Kim yaptı, kimler yaptı bunu ona?

Bir beş yıl daha geçti ve bunun cevabı hala yok. Endonezya o günlerden beri büyük gelişme kaydetti. Otuz yıllık diktatörlükten sonra demokrasiye geçişte oldukça başarılı adımlar atıldı, atılıyor. Endonezya ekonomisi de son derece iyi gidiyor, artık BRIC statüsünde sayılıyor. Artık sıra Mayıs 1998 ile hesaplaşmaya geldi…

Fotoğraf: Paul Kadarisman. Kaynak: Inside Indonesia.

Fotoğraf: Paul Kadarisman. Kaynak: Inside Indonesia.

Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu (USAK) tarafından yayınlanan ANALİST dergisinin Ağustos 2012 sayısında Avrupa’nın içinde bulunduğu borç krizi ve Çin’in sahip olduğu büyük sermaye birikimi ile toparlanma sürecinde Avrupa’ya sağlayabileceği katkılar ile ilgili düşüncelerimi paylaştım. Yazıdan bir alıntı:

Ne var ki tüm yazılanlara, Avrupa ile Çin arasında yapılan tüm zirvelere ve toplantılara rağmen, Çin?in Avrupa?ya henüz ciddi bir katkısı söz konusu değil. Çin?in döviz rezervlerinde euro endeksli varlıkların payı halen yüzde 20-25 seviyesinde. Diğer yandan Çin?in Avrupa Mali İstikrar Fonu (EFSF)?na katkısının ancak yüzde 10-15 civarında olduğu tahmin ediliyor. Çinli liderler daha fazla katkıda bulunabileceklerini söylüyorlar ama şu an için somut bir girişim olmadığı gibi ileride bu tür katkıların doğrudan değil IMF vasıtasıyla olacağı da mutlaka vurgulanıyor.

ANALİST dergisinin web sitesine ulaşmak için buraya tıklayabilirsiniz.

L'Espresso'nun kapağı

Geçtiğimiz yazıda ciddi bir borç krizi içerisinde olan İtalyan hükümetinin ülkeye Çin sermayesi çekmek için yaptığı görüşmelerden ve bu girişimlerin yol açtığı tartışmalardan bahsetmiştik. Haftalık haber dergisi L?Espresso?nun bugün çıkan sayısının kapağı, bu tartışmaların daha uzun süre gündemde kalacağını gösteriyor. Derginin kapağında İtalyan Maliye ve Ekonomi Bakanı Giulio Tremonti?yi Mao Zedong?a benzeten bir resim var ve altında da şöyle yazıyor: ?Forza Cina?.

L?Espresso?nun bu sayısında Orazio Carabini imzasını taşıyan bir yazıda İtalya?nın Çin?e bakış açısının nasıl değiştiğine değiniliyor. Bugüne kadar ?teknolojimizi kopyalayan, tasarım ürünlerimizi taklit eden ve markalarımızın sahtesini yapan, göçmenler yoluyla burada İtalya?da işlerimizi elimizden alan? bir unsur olarak görülen Çin?in birden kurtarıcı oluverdiğini yazan Carabini, Çin?in İtalya?ya ilgi göstermesinin muhtemel sebeplerini de şöyle sıralıyor: 1.) Halihazırda almış olduğu İtalyan devlet tahvillerini riske atmamak; 2.) Dolara karşı tek ciddi alternatif olarak görülen euro?nun İtalya?daki kriz yüzünden zarar görmesine mani olmak; 3.) ENI gibi büyük şirketlerde ya da stratejik altyapı projelerinde (limanlar gibi) hisse sahibi olmak ve küresel siyasi meselelerde İtalya?nın desteğini almak.

Çin?den gelecek yatırım ve gelirse bu yatırımın ne ölçüde İtalya?ya faydası olacağı konusunda şüpheleri olan Carabini, yazıda karamsar bir tablo çiziyor. Yazara göre Avrupa?daki krizin kendi büyümelerini sekteye uğratacağını düşünen Çin ve diğer BRIC ülkelerinin destekleri İtalya?ya bir ölçüde yardımcı olabilir. Bununla birlikte İtalya?nın durumu yatırımcıların gözünde belirsizlik arzediyor ve tereddüte yol açıyor. Carabini?ye göre İtalyan hükümeti krize karşı yapıcı politikalar uygulamak yerine kısır tartışmalar içerisine girerek kendi elini kolunu bağlamış oldu.

Bu arada Çin?in İtalya ve genel olarak Avrupa ile ilgili bakış açısı giderek netleşiyor. Geçtiğimiz Çarşamba günü Çin?in Dalian kentinde yapılan bir konferansta konuşan Çin Başbakanı Wen Jiabao, ülkesinin Avrupa?ya yardımcı olabileceğini, ancak bunun karşılığında Çin?in resmen ?pazar ekonomisi? olarak tanınmasını beklediklerini açıkladı. Çin daha önce 2003 yılında AB nezdinde böyle bir talepte bulunmuş, ancak reddedilmişti. Çin?in pazar ekonomisi olarak tanınması durumunda AB?nin Çin ürünlerine karşı korucmacı önlemler uygulaması son derece zorlaşacak. DTÖ kurallarına göre 2016 yılında otomatikman bu tanıma gerçekleşecek, ancak Avrupa o tarihe kadar mümkün olduğunca bu avantajı kullanmak ve Çin ürünlerine karşı korumacı uygulamaları sürdürmek istiyor. Çin?in ise eline bir fırsat geçmiş durumda, daha doğrusu Avrupa?nın krizini kendisi için bir fırsata çevirmek istiyor. Ne var ki, Çin?in Avrupa?ya yatırım yaparak sağlayabileceği imkan, istediği karşılık kadar büyük değil. Ekonomik sıkıntılar içerisinde olan Avrupa?nın Çin?den belirli bir miktarda yatırım gelecek diye daha zamanı gelmeden kapılarını Çin ürünlerine sonuna kadar açması muhtemel görünmüyor. Avrupa için şu anda ?Forza Cina? tabii, ancak bir yere kadar.