"Endonezya" ile etiketlenmiş yazıları görüntülüyorsunuz

Endonezya, Asya-Pasifik coğrafyasında ve küresel düzen içerisinde önemli bir konuma sahip, ancak buna rağmen uluslararası ekonomi ve siyasetin gündeminde nadiren ön planda yer alan bir ülke. Dünyanın en büyük on altıncı ekonomisine sahip olan Endonezya, zengin doğal kaynakları ve Çin ile Avrupa arasındaki ticaret hatları üzerindeki stratejik konumu nedeniyle küresel ekonomi içerisinde anahtar bir konuma sahip. Endonezya’nın 2016 yılı verilerine göre 258 milyonluk bir nüfusu var; bu da ülkeyi Çin, Hindistan ve ABD’den sonra dünyanın en fazla nüfusa sahip dördüncü ülkesi yapıyor. Bu nüfusun yaklaşık yüzde 90’ının İslam dinine mensup olması nedeniyle Endonezya aynı zamanda dünyanın en fazla Müslüman nüfusa sahip ülkesi konumunda. Diğer yandan Endonezya, bir G20 üyesi ve Türkiye, Meksika, Güney Kore ve Avustralya gibi küresel sistemin başat orta güçte ülkelerini içine alan MIKTA grubunda da yer alıyor.

Bu ağırlıklı konumuna rağmen, Endonezya bugüne kadar bölgesel ve küresel tartışmaların ön planında yer almadı. Bunun sebebi de büyük ölçüde 1998 yılında Asya ekonomik krizinin tetiklediği sosyal çalkantılar sonucunda devlet başkanı Suharto’nun otoriter rejiminin sona ermesiyle birlikte başlayan demokratikleşme sürecinde ülkeyi yönetenlerin ekonomik faydayı ön planda tutarken aynı zamanda statükoyu korumaya yönelik, proaktif değil reaktif olarak nitelendirilebilecek bir dış politika anlayışını benimsemeleriydi. 2014’te seçimleri kazanarak devlet başkanlığı koltuğuna oturan Joko Widodo’nun döneminde ise Endonezya’nın daha iddialı bir dış politika arayışı içerisinde olduğu, yeni yönetimin ülkeyi bölgesel ve küresel düzen içerisinde yeniden konumlandırmak için çaba sarf ettiği gözlemleniyor. Endonezya ölçeğindeki bir ülkenin dış politikasındaki değişim, başta Asya-Pasifik coğrafyasında olmak üzere uluslararası dengelerin yeniden şekillendirilmesinde etkili olacak.

Endonezya Devlet Başkanı Joko Widodo

Endonezya Devlet Başkanı Joko Widodo

Endonezya’nın dış politikası bugüne değin ülkenin demokratikleşme ve ekonomik kalkınma süreçlerini destekleyen, bunu diğer aktörlerle uyum içerisinde ve Birleşmiş Milletler ve Güneydoğu Asya Ülkeleri Örgütü (ASEAN) gibi çok taraflı kurumlar üzerinden gerçekleştirmeyi hedefleyen bir yaklaşım üzerine inşa edilmişti. Joko Widodo’nun (ya da uluslararası kamuoyunda yaygın olarak tanındığı şekilde Jokowi’nin) selefi Susilo Bambang Yudhoyono’nun 2009 yılında öne sürmüş olduğu “Seribu sahabat tanpa musuh” (Bin dost, sıfır düşman) politikası bu dönemin anlayışını ortaya koyar nitelikte. Buna göre Endonezya bölgesel bir lider olmak için çaba gösterecek, ancak bunu ASEAN içerisinde, diğer ülkelerle çatışarak değil işbirliğine yönelik ilişkiler kurarak ve özellikle de karşılıklı ekonomik fayda prensibini gözeterek gerçekleştirecekti. Bununla birlikte Asya-Pasifik’in iki büyük gücü Çin ve ABD ile ilişkiler de mesafeli ancak yapıcı olarak sürdürülecekti. Bu dönemde Endonezya çatışmalardan uzak kaldı, ASEAN içerisinde merkezi konumunu sürdürdü, ve Bali Demokrasi Forumu gibi inisiyatiflerle ülkeler arasında diyaloğun kuvvetlendirilmesine katkıda bulundu.

Çok taraflı işbirliğinden önce ulusal çıkarlar

Jokowi ile birlikte Endonezya’nın ulusal çıkarlarını çok taraflı işbirliğinin önünde tutan, ülkenin faydasına olacak durumlarda karşılıklı ilişkilerdeki uyum ve çatışmasızlıktan ödün vermeye ve risk almaya hazır bir dış politika anlayışının oluşmaya başladığı görülüyor.

Jokowi’nin göreve geldikten sonra ilk icraatlarından birisi uyuşturucu kaçakçılığından hüküm giymiş ve içlerinde başta Avustralya olmak üzere yabancı ülke vatandaşlarının da bulunduğu mahkûmların idam cezasını onaylamak oldu. İdamlar tüm dünyanın tepkisini çekerken, Jokowi bu konuda taviz verilmeyeceğini ifade etti. Ülke çıkarları söz konusu olduğunda dış baskılara boyun eğilmeyeceğine ve gerekirse çatışma ortamına da girilebileceğine yapılan vurgu, son dönemlerde esas olarak Güney Çin Denizi’nde şiddetlenen paylaşım mücadeleleri üzerinden güç kazanıyor. Söz konusu denizde adalar ve kaya parçaları üzerinde karşılıklı hak iddiaları, bu iddialar üzerinden yapılandırılan karasuyu ve münhasır ekonomik bölge bildirimleri ve diğer ülkelerin de hak iddia ettiği suların doğrudan savaş gemileri ile olmasa da balıkçı tekneleri ve diğer sivil araçlarla ihlal edilmesi gibi olaylar giderek artıyor. Endonezya’nın da durum karşısında tutumu giderek sertleşirken mevcut politikası gereği Endonezya sularına giren yabancı gemilere el konuluyor, mürettebatlar gözaltına alınıyor ve dahası tekneler imha ediliyor. Jokowi başa geçtiğinden bu yana toplam 170 yabancı bandıralı gemi imha edildi. Resmi makamların bildirdiğine göre ise her gün neredeyse 5,000 yabancı balıkçı teknesi Endonezya sularında yasadışı bir şekilde avlanıyor ve bu durum Endonezya’nın ekonomisine ciddi bir darbe vuruyor.

Endonezya’nın kurucularından olduğu ASEAN, ülkenin dış politikasında merkezi bir konuma sahipken, Jokowi’nin ulusal çıkarları çok taraflı işbirliğinden önce tutan dış politika söylemi, bu kurumun da Endonezya açısından farklı bir konuma gelmesine yol açıyor. Endonezya, ASEAN bağlamındaki ekonomik entegrasyona ve özellikle Güney Çin Denizi konusunda ASEAN’ın diğer ülkeleriyle işbirliğine muhtaç durumda. Ancak son dönemlerde ASEAN’ın Endonezya açısından bir amaçken, araç haline geldiğini, ASEAN’ın artık ancak ülkenin ulusal çıkarlarına hizmet ettiği müddetçe bir değeri olduğunu söylemek mümkün.

Endonezya, bölgesinde ve dünyada iddia taşıyan, çıkarları doğrultusunda gerektiği ölçüde risk alan ve diğer aktörlerle çatışmaya girmekten çekinmeyen ve Yudhoyono’nun “bin dost, sıfır düşman” sloganından Jokowi’nin bir konuşmasında dile getirdiği “bize sadece dezavantaj getirecekse çok sayıda dosta sahip olmanın ne anlamı var ki?” anlayışına evrilen bir dış politika paradigması geliştirme sürecine girmiş durumda. Bu süreç içerisinde diğer bölge ülkeleriyle ilişkilerin ne yönde gelişeceği, ASEAN’ın Endonezya dış politikası açısından konumunun ne olacağı büyük önem taşıyor. Ancak Jokowi ve ekibinin önündeki en büyük görev, Endonezya dış politikasının bel kemiğini oluşturacak bir Çin politikası geliştirmek olacak.

Çin’e karşı tutum

Endonezya bugüne kadar Çin’e mesafeli durdu; karşılıklı ekonomik ilişkileri ön planda tutarak çatışmaya girmemeye, aynı zamanda tamamen Çin’in önceliklerine hizmet eden bir aktör konumunda da yer almamaya çalıştı. Bugün halen bu tutum sürüyor. Sularına giren Vietnam ve Malezya bandıralı balıkçı tekenlerie el koyan ve bunları imha eden Endonezya, aynı ihllalleri yapan Çin teknelerine karşı daha temkinli davranıyor.

Geçtiğimiz aylarda Endonezya karasularında yer alan Natuna adaları civarında gerçeklesen bir olay, Çin’e karşı tutumun sorgulanmasına yol açtı. Endonezya’nın tam egemenliğinin söz konusu olduğu karasularına giren bir Çinli balıkçı teknesi, Endonezya güvenlik güçleri tarafından önce uyarıldı sonra mürettebatı gözaltına alınarak kıyıya çekilmeye başlandı. Bu esnada olay mahalline intikal eden bir Çin sahil güvenlik gemisi şiddet kullanarak balıkçı teknesinin serbest kalmasını sağladı. Söz konusu sularda Çin’in hiçbir hakkı olmasa da Çinli yetkililer eylemi buraların Çinliler için “geleneksel avlanma alanı” olduğu gibi zayıf ve hiçbir hukuki dayanağı olmayan bir sav ile gerekçelendiriyorlar.

Natuna krizi atlatıldıysa da, bir yenisinin patlak vermesi an meselesi. Endonezya bundan sonra ya Çin’in taleplerine boy eğecek, balıkçı teknelerine göz yumacak ve Çin’in Güney Çin Denizi’ndeki hak iddialarını kabul etmiş olacak; ya da kendi çıkarlarını ödün vermeden savunmaya devam edecek. Birinci seçenekte Jokowi yönetimi kendi politikasıyla çelişkiye düşmüş olur ve güvenirliliğini yitirir; ikinci seçenek ise Endonezya’nın tek başına gücünün yetemeyebileceği, ASEAN’dan uzaklaşmayı değil tam tersine ASEAN’la daha fazla kenetlenmeyi gerektirecek, hatta ABD ile de daha yakın ilişkiler kurulmasını şart kılacak bir seçenek. Dolayısıyla Jokowi’nin önünde zor bir Çin sınavı var.

Endonezya, Asya’nın uyuyan deviydi, şimdi uyanıyor. Ancak bu uyanış, iyi yönetilmesi gereken, bir yandan Endonezya’yı daha iddialı bir hale getirirken diğer yandan da bazı dengelerini korunmasını gerektirecek bir süreç.

İslam Konferansı Teşkilatı (OIC) bünyesindeki İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi (IRCICA) ile Çin Sosyal Bilimler Akademisi (CASS) tarafından düzenlenen “Çin ve İslam Dünyası” konferansı İstanbul’da Yıldız Sarayı’nda gerçekleştirildi. Çin’in İslam Dünyası ile olan ilişkilerinin tarih, kültür, din, ekonomi, sanat, eğitim ve uluslararası ilişkiler boyutuyla değerlendirildiği konferansta yapılan sunumlar şöyle:

Çin ile İslam Dünyası arasında ekonomik ilişkiler paneli

Çin ile İslam Dünyası arasında ekonomik ilişkiler paneli

Li Jinxiu (CASS) Tang Hanedanı Döneminde Batı Bölgelerinde Vergilendirme
Ahmet Taşağıl (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi) Talas Savaşı’nın Stratejik Sonuçları
Anwar Majed Eshki (MeSc Suudi Arabistan) Çin ile İslam Arasındaki İlişkilerin Kökenleri
Merthan Dündar (Ankara Üniversitesi) Osmanlı İmparatorluğu’da Çin Hakkında Bilgi Oluşumu: Seyfi Çelebi’nin Seyahat Notlarına Göre 16. Yüzyılda Çin
Li Lin (CASS) İslam ve Hristiyanlık Çin Kültürüne Nasıl Uyum Sağladı? Kıyaslama, Sorunlar ve İmkanlar
Wang Xi (CASS) Doğa ve İlkenin Beş Klasik Bölümünün Tercümesi ve Yorumu
Li Weijian (CASS) Benzer Hikayeler, Farklı Miraslar: 18. ve 19. Yüzyıllarda Batı Afrika’da Cihat ile Kuzeybatı Çin’deki İsyanlar Arasında Kıyaslamalı Bir İnceleme
Giray Fidan (Gazi Üniversitesi) Çinli Müslüman Alim Ma De Xin’in Osmanlı İmparatorluğu’na Seyahati: Bir Hac Yolculuğunun Günlüğü
Rosey Ma (Fatih Üniversitesi) Çin Müslüman Sanatı: Cami Mimarisi ve Kaligrafi
Ayşe Erdoğdu (Topkapı Sarayı) Topkapı Sarayı’ndaki Çin Menşeli Porselen Eserler
Wang Yujie (Renmin Üniversitesi) Çin’deki Erken İslami Dönem Bölgeleri ile İlgili Düşünceler
İnci Erdoğdu (Ankara Üniversitesi) Çin’de Kadınların Camileri
Wang Xu (Pekin Üniversitesi) 2014 Sonrasında Afgainstan ve İpek Yolu Ekonomik Kuşağı’na Etkileri
Ali Akkemik (Kadir Has Üniversitesi) Türkiye ve Çin Ekonomileri Arasında Bir Kıyaslama
Altay Atlı (Boğaziçi Üniversitesi) “Cina”dan “Tionghoa”ya: Çin Diasporasının Çin-Endonezya İlişkilerindeki Rolünün Ekonomi Politiği
Bi Jiankang (CASS) Çin Müslümanları ve İpek Yolu Ekonomik Kuşağı’nın İnşası
Zan Tao (Pekin Üniversitesi) Batı’ya Alternatif Bir Ortak? Çin’in Türkiye ile Gelişen İlişkileri
Selçuk Çolakoğlu (Yıldırım Beyazıt Üniversitesi) Çağdaş İpek Yolu ve Çin’in İslam Dünyası’na Açılımı
Wang Lincong (CASS) İpek Yolu’nun Günümüzdeki Değeri ve Çin-Türkiye İlişkilerinin İpek Yolu’nun Yeniden İnşası Açısından Önemi
Kadir Temiz (Boğaziçi Üniversitesi) Çin’in Ortadoğu’ya Yönelik Yeni Dış Politika Yapısı
Shi Zan (Çin Dış İlişkiler Üniversitesi) Çin ve İslam Dünyası: Rakipler mi, Yoksa Dünya Düzeninin Yaratıcı İnşacıları mı?
Ma Jing (CASS) Çinli Müslümanlar ile Mısırlılar Arasındaki Kültürel Etkileşimler: İmam Abdurrahman Ma Songting’in Mısır’a İlk Ziyareti Üzerine Bir Vaka Çalışması
Gürhan Kırilen (Ankara Üniversitesi) Wang Kuan: Müslüman Bir Reformcu ve Çin’deki Modern Eğitime Katkıları
Yan Qiongying (CASS) Çin ve Güney Asya’da İslami Modernizm: Aligarh Üniversitesi ve Chengdu Normal Okulu Arasında Bir Kıyaslama

Konferansta sunduğum “‘Cina’dan ‘Tionghoa’ya: Çin Diasporasının Çin-Endonezya İlişkilerindeki Rolünün Ekonomi Politiği” başlıklı tebliğin kısa bir özetini ve sunumumu aşağıda bulabilirsiniz.

2014’de Endonezya hükümeti Çin kökenli Endonezya vatandaşlarını tanımlamak için kullanılan “Cina” teriminin “Tionghoa” ile değiştirilmesi yönünde bir karar aldı. Bu karar, ülkenin en büyük azınlık gruplarından birisine karşı ırkçı, aşağılayıcı ve incitici olan bir uygulamanın sona erdirilmesi için atılmış önemli bir adım. Ancak bunu sadece hükümetin siyasi açıdan doğru olanı yapmış olmak için aldığı bir karar olarak görmemek gerekiyor, çünkü kararın arka planında bir süredir gelişmekte olan Çinli Endonezyalılara daha fazla haklar tanınması ve ayrımcılığın önlenmesine yönelik bir süreç var. Bu çalışmada söz konusu sürecin Endonezya ile Çin Halk Cumhuriyeti arasındaki ilişkilere de olumlu şekilde etki ettiği ileri sürülüyor. Çin kökenli Endonezyalılar ülkenin 250 milyonluk nüfusunun sadece yüzde 3-4’ünü oluştursa da özel sektörün yüzde 75’ini elinde tutuyorlar. Bu seviyede bir ekonomik güce sahip olan Çinli Endonezyalılar, giderek olumlu hale gelen çalışma ve yaşam koşulları sayesinde Çin Halk Cumhuriyeti ile de kuvvetli bağlar kurup sürdürüyorlar. Konuya ekonomi politik pencresinden yaklaşan çalışmada öncelikle 1998’deki şiddet olaylarından sonraki dönemdeki iyileşmelere odaklanılarak tarihi süreç ele alınıyor; Çin kökenli Endonezyalıların Çin Halk Cumhuriyeti ile kurduğu bağlar değerlendiriliyor ve büyük ölçüde iş ilişkileri ve ekonomik ilişki ağları üzerinden şekillenen bu bağların Endonezya ile Çin Halk Cumhuriyeti arasındaki ikili ilişkilere yansıması ve bu ülkelerin dış poltikaları üzerine etkisi ele alınıyor.

 

s100Küresel ekonomi, 2008-2009 döneminde yaşanan krizden sonra yaralarını sarmaya başladı. Toparlanma süreci dünyanın her yerinde aynı performansla devam etmese de genel olarak bir büyüme sürecine girildiğini söylemek mümkün. Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) hesaplamalarına göre, dünyanın toplam GSYH’si 2014 yılında yüzde 3,3’lük bir artış sergiledi. Bu büyümenin esas olarak Asya’dan (Japonya hariç) kaynaklandığı, ancak aynı zamanda ABD ile Avrupa Birliği’ndeki (AB) gidişatın iyi olmasından da olumlu yönde etkilendiği söylenebilir. Geride bıraktığımız yılda, kalkınmakta olan Asya yüzde 6,5’lik bir büyüme performansı kaydetti. Japonya, yüzde 0,9’da kalırken ABD’nin yüzde 2,2’lik büyümesi ve AB’nin negatif oranlardan çıkarak yüzde 0,8 gibi düşük bir düzeyde bile olsa büyüme sağlaması küresel ekonomi açısından olumlu etki yarattı.

Bu olumlu tabloya rağmen Asya ülkelerinin ekonomik anlamda hassas bir süreçten geçtiklerini belirtmek gerekiyor. Her ne kadar küresel ekonominin ibresi tekrar yukarı doğru işaret etmeye başlamışsa da dünya genelinde var olan talep darlığı ve artan jeopolitik riskler, Asya ekonomileri açısından kırılganlıkları beraberinde getiriyor. Bu çerçevede nominal büyüme oranları ne seviyede olursa olsun, Asya ülkelerinin bir taraftan olumsuz dışsal etkilere ve kendi iç piyasalarındaki talep yetersizliğine karşı teşvik paketleri ve parasal genişleme yoluyla ekonomiyi canlı tutmaya çalıştıkları, diğer taraftan da yapısal reformlar yoluyla ekonomilerini küresel ekonominin değişen şartlarına daha uygun ve daha dayanıklı hâle getirmeyi amaçladıkları gözlemleniyor. 2014 yılı, Asya ülkelerinin bu bağlamda girişimlerde bulundukları, kimilerinin daha başarılı olurken kimilerinin hayal kırıklıkları yaşadığı bir dönem oldu.

Çin’de yola devam; Japonya’da tehlike sinyalleri

Asya’nın en büyük, dünyanın ise şimdilik ikinci büyük ekonomisi Çin, bugüne kadar hızlı ekonomik büyümesine zemin sağlayan düşük maliyetli üretime dayalı ihracat, yüksek oranda altyapı ve ağır sanayi yatırımlarından, iç piyasada daha fazla tüketime ve katma değeri yüksek yatırımlara yönelik bir modele doğru dönüşüm sürecinde. Bu süreçle birlikte büyüme de doğal olarak hız kesiyor. IMF’ye göre 2014 yılında Çin ekonomisi yüzde 7,4 oranında büyüdü. Çin’in hız kesmesi tüm dünyayı endişeye sürüklese de esas olarak büyüme rakamlarındaki ondalık değişimlerine değil, Çin’in söz konusu dönüşüm sürecini ne ölçüde başarıyla gerçekleştirdiğine bakmak gerekiyor.

Rakamsal anlamda büyümesini belirli bir seviyede tutmuş bir Çin’in ötesinde, yapısal reformlarını gerçekleştirerek bu büyümeyi sürdürülebilir bir zemine oturtmuş bir Çin, gerek Çin halkı gerekse küresel ekonomi açısından daha hayati bir önem taşıyor. 2014 yılında bu doğrultuda reformların yapıldığı görüldü; ancak bunun gereken hızda gerçekleştiğini söylemek mümkün değil. Pekin, bu süreç içerisinde ekonomiyi desteklemek ve büyüme hızında oluşabilecek daha keskin bir düşüşü engellemek amacıyla teşvik paketleri oluşturuyor; bu kapsamda altyapı yatırımlarını artırıyor, küçük ve orta ölçekli işletmelere destek sağlıyor ve bireylerin daha fazla harcama yapmasını teşvik etmek için sosyal güvenlik sisteminde iyileştirmeler yapıyor. 2014 yılında Çin için en olumlu gelişme yılın ikinci yarısında ihracatın bir durgunluk sürecinden sonra yeniden ivme kazanması oldu. Ancak bunda ABD ekonomisindeki toparlanmanın önemli bir katkısının olduğunu da unutmamak gerekir.

Asya’nın büyük ekonomileri arasında en ciddi tehlike sinyallerini Japonya veriyor. Japonya’nın 2014’ün ilk çeyreğinde yüzde 5,9’luk bir büyüme oranı yakalanmış olması yanıltıcı bir görüntüydü. 1 Nisan itibariyle katma değer vergisinin yüzde 5’ten yüzde 8’e çıkartılması, Japon ekonomisinde beklenenin ötesinde olumsuz bir etkiye yol açtı. Vergi artışı nedeniyle şirketler yatırımlarını, tüketiciler de alımlarını ilk çeyrekte yaptılar ve bu durumun etkisi ikinci çeyreğe yüzde 7,1’lik bir küçülme olarak yansıdı. Üçüncü çeyrekteki yüzde 0,5’lik daralma da Shinzo Abe hükümetinin ekonomi politikalarına güvenin zedelendiğini gösteriyor. Abe için yılın belki de tek iyi haberi, Aralık’taki ara seçimlerden istediği sonuçları alması ve önümüzdeki yıllar için koltuğunu garantilemesi oldu. Bununla birlikte dünya genelinde petrol fiyatlarının düşüşte olması, bu alanda ithalata bağımlı olan Japonya için olumlu bir gelişme olarak karşımıza çıkıyor. Japonya için durgunluktan kalıcı olarak kurtulmanın tek yolu yapısal reformları eksiksiz olarak gerçekleştirmek; bunun için de siyasi istikrara ihtiyaç var.

Hindistan’da 2014 seçim yılıydı. Hint ekonomisi de Doğu Asya ülkelerine benzer bir yapısal dönüşüm sürecinden geçiyor. Hedef ise ülkenin mevcut gelişmiş hizmet sektörüne ve geniş kitlelere geçim sağlayan tarım sektörüne ek olarak imalat sektörünü de geliştirmek; bu sayede de özellikle şehirlerde yaşayan genç kitlelere istihdam sağlamak ve büyümeyi sürdürülebilir hâle getirmek. Seçimlerden Narendra Modi’nin galip çıkması ekonomide olumlu bir atmosfer yaratsa da ve 2014’de yüzde 5,6 gibi güçlü bir büyüme oranı beklenmekteyse de Hindistan için dönüşüm kolay olmayacak. Piyasa dinamiklerinin güçlendirilmesi, bürokratik engellerin azaltılması ve bütçe üzerine büyük yük getiren popülist amaçlı sübvansiyonların azaltılması yeni hükümetinin karşı karşıya olduğu görevlerin başında yer alıyor.

Asya kaplanları istikrarlı

Güney Kore ile Tayvan, 2014’te Doğu Asya için mütevazı sayılacak bir oranda, yüzde 3,5 civarında büyüme gerçekleştirdi. Güney Kore’de ihracat gücünü koruyor, ancak ülkenin iç tüketime ve daha yüksek katma değere yönelecek şekilde bir yapılanmaya girmesi gerekiyor. Tayvan için ise elektronik ürünler gibi küresel anlamda pay sahibi olduğu piyasalarda kan kaybetmesi ciddi bir sorun teşkil ediyor.

ASEAN-5 (Endonezya, Malezya, Tayland, Filipinler ve Vietnam) için öngörülerde bulunan IMF, bu bölge için 2014 yılında yüzde 4,7’lik bir büyümeye işaret etti. Petrol ve genel olarak emtia fiyatlarındaki düşüşler, ASEAN içerisindeki üretici konumundaki ülkeler için olumlu bir durum teşkil etmiyor. Ancak genel olarak bu ülkelerdeki reform süreçlerine yaygın bir güven oluşmuş durumda ve bu da büyüme oranlarını yüksek seviyede tutuyor. Bu noktada belki de Tayland’ı ayrı tutmak gerekir; 2014 yılında ciddi siyasi krizler ve bir askerî darbe yaşayan bu ülkenin, 2014’te sadece yüzde 1’lik bir büyüme sağladığı görülüyor. Ancak bu rakam bile Avrupa’nın büyümesinin üzerinde.

Asya ülkeleri, 2014’te Japonya istisnası dışında dünya ortalamasının üzerinde büyüme sergilediler ve 2015’te de büyümeye devam edecekler. Bu büyümenin sürdürülebilirliği için gereken yapısal reformları yavaş da olsa gerçekleştiriyorlar. Ancak sürdürülebilirliğe katkı sağlayabilecek diğer bir unsur olan bölgesel ekonomik entegrasyon konusunda mesafe kat edilemiyor. Kasım ayında toplanan Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) Zirvesi de çok taraflı bölgesel entegrasyon yerine ikili meselelerin konuşulduğu bir zemin olmanın ötesine gidemedi. 2015’te Asya’da büyüme devam edecek; yapısal reformlar ne kadar etkili bir şekilde hayata geçirilir ve bölgesel ekonomik entegrasyon konusunda da ne kadar çok adım atılırsa bu büyüme uzun vadede o ölçüde sürdürülebilir olacak.

Endonezya’da 9 Temmuz’da gerçekleştirilen devlet başkanlığı seçimlerinin sonuçları açıklandı ve oyların yüzde 53,15’ini alan Cakarta Valisi Joko Widodo, ya da halk arasındaki adıyla Jokowi, ülkenin yeni devlet başkanı oldu. Jokowi’nin rakibi emekli general Prabowo Subianto ise yüzde 46,85’de kaldı.

INDONESIA-POLITICS-WIDODOJokowi, bundan önceki görevlerindeki icraatıyla beğeni kazanmış, mütevazi tavırlarıyla takdir edilen ve halktan birisi olarak görülen bir siyasetçi. Bugüne kadar Endonezya’da devlet başkanı koltuğunda oturan tüm isimler ya ülkenin siyasi elitleri sayılan ailelere mensuptular ya da silahlı kuvvetlerin üst kademelerinden geliyorlardı. Fakir bir ailenin çocuğu olan ve siyasete atılmadan önce marangozluk yapan Jokowi ile Endonezyalılar tarihlerinde ilk kez “kendilerinden birisinin” devlet başkanı olmasına tanık oluyorlar.

Bu Endonezya için çok önemli. Ülke 1998’de Suharto diktatörlüğünün sona ermesinden bu yana gerek demokratikleşme gerekse ekonomik kalkınma açısından önemli aşama kaydetti. Bir yandan otoriter bir rejimden hür ve adil seçimlerin yapıldığı bir ortama gelindi, diğer yandan yüzde altı ortalamasında istikrarlı bir büyüme sağlandı. Ancak gelinen noktada Endonezya’nın ileriye doğru yeni bir hamle yapması gerekiyor. Ekonomik büyümenin sürdürülebilirliğini tehdit eden yapısal sorunların üzerine gidilmesi, demokrasinin de 14 bin adadan oluşan bu büyük ülkenin her köşesinde benimsenmesi, kurumsallaşması ve bir hayat tarzı haline gelmesi için daha çok mesafe kat edilmesi gerekiyor. Her iki alanda da yapılması gereken reformlar var ve bu reformların yapılabilmesi için de ülkede siyasi istikrar gerekiyor. Jokowi, bu istikrarı sağlayabilecek, Endonezyalıları ortak hedefler doğrultusunda seferber edebilecek özelliklere sahip. Uzlaşmacı tavrı, ideolojilere ve siyasi manevralara takılmadan pragmatik ve rasyonel bir şekilde hedefe yol alan tarzı ile Jokowi, kendisine oy verenleri de vermeyenleri de ulusal çıkarlar ve ortak amaçlar doğrultusunda birleştirebilir.

Endonezya son on beş yıl içerisinde ekonomi ve demokratikleşme konularında büyük mesafe kaydetti. Bundan sonra da bölgesel bir güç ve küresel bir aktör olma hedefine doğru ilerleyecek. Jokowi’den bu süreçte beklentiler büyük olacak.

2013, Türkiye için zorlu ve yorucu bir yıl oldu. Gezi olayları, operasyonlar, yolsuzluk soruşturmaları vs. derken içeride gündem hep yoğun, hep karmaşıktı. Buna bir de komşu coğrafyalardaki karışıklıklar ve trajediler eklenince 2013 Türkiye için bir türlü bitmek bilmeyen, sıkıntılı bir yıl oldu. 2014’ün daha aydınlık günler getireceğini ümit ediyor ve yılın bu son saatlerinde geride kalan on iki ay içerisinde Asya Pasifik bölgesinde gündemi belirleyen başlıca gelişmeleri kısaca hatırlatmak istiyorum.

2013-11.) Doğu Çin Denizi’nde gerilim tırmanıyor. Hatırlanacağı üzere 2012 yılın son aylarında Çin ve Japonya arasında bahsi geçen denizde yer alan adacıklar nedeniyle kriz çıkmış, her iki ülke de bu adalar (ve dolayısıyla adaların bulunduğu suların altında ulunan petrol ve doğal gaz yatakları) üzerinde hak iddia ederken, Pekin ile Tokyo arasındaki ilişkiler iyice gerilmişti. 2013 yılında bu gerilim devam ettiği gibi, Kasım ayında Çin’in Doğu Çin Denizi üzerinde bir “hava savunma tanımlama bölgesi” ilan etmesiyle yeni bir boyut kazandı. Çin tarafı bu bölge içerisinde seyreden tüm hava araçlarına kendilerini Çinli yetkililere tanıtma zorunluluğu getirmiş oldu. Ancak aynı bölgede Japon ve Güney Kore’nin de hava savunma tanımlama bölgelerinin olması ve bu üç bölgenin birbiriyle kesişmesi bir yandan sivil havacılık açısından komplike bir durumun oluşmasına, diğer yandan da ilişkilerin halihazırda gergin olduğu ve ülkelerin savunma harcamalarını hızla artırdıkları bir dönemde Kuzeydoğu Asya’da suların iyice ısınmasına yol açıyor.

2013-22.) Çin’de yeni bir dönem. 2012 yılının Kasım ayında Komünist Parti genel sekreterliğine getirilen Xi Jinping, Mart 2013’te devlet başkanı olarak göreve başladı. Xi yönetimi ilk aylarında özellikle ekonomik reformlar konusunda önemli adımlar atmaya başladı. Kasım ayında gerçekleştirilen parti kongresinde ekonominin işleyişinde piyasa dinamiklerinin daha fazla ön plana çıkartılması, tek çocuk politikasının gevşetilmesi, bankacılık ve sosyal güvenlik sistemlerinde reformlar yapılmasına yönelik alınan kararlar olumlu karşılandı. Yıl içerisinde Çin’in yeni yönetimi yolsuzlukla mücadele konusunda da kararlı bir tutum içerisinde yer aldı.

2013-33.) Tayland’da hükümet karşıtı gösteriler. Yılın son aylarında başkent Bangkok’un sokakları hükümeti hedef alan protestolara sahne oldu. Göstericiler, Başbakan Yingluck Shinawatra’yı 2006 yılında bir darbe ile görevden uzaklaştırılan, görevi kötüye kullanmak ve yolsuzluktan suçlu bulunarak iki yıl hapis cezasına çarptırılan ve 2008 yılında ülkeyi terk ederek yurtdışına yerleşen ağabeyi eski Başbakan Thaksin Shinawatra’nın çıkarlarına hizmet etmekle itham ettiler ve istifasını istediler. Göstericiler ile güvenlik güçleri arasında çıkan çatışmalarda can kayıpları yaşanırken yeni yıla girdiğimiz şu günlerde Tayland’daki krize çözüm halen bulunamadı.

2013-44.) Doğal felaketler. Filipinler’i vuran, altı bin kişinin hayatını kaybetmesine, bir milyona yakın insansın ise evlerinden olmasına yol açan Haiyan Tayfunu, ülkede derin yaralar açtı. Dünya tarihinin en büyük dördüncü fırtınası olarak kayıtlara geçen Haiyan, zor bir dönemden geçmekte olan Filipinler ekonomisine ağır bir darbe oldu. Diğer yanda Endonezya’da çıkan yangınlar, geniş ölçekte ormanlık alanların kaybına yol açarken ortaya çıkan duman ve hava kirliliği, sadece Endonezya’yı değil rüzgarların etkisiyle ulaştığı Singapur ve Malezya’yı da olumsuz yönde etkiledi. Bangladeş’in başkenti Dakka ise doğal değil insan yapımı bir felakete sahne oldu. Tekstil atölyelerini içeren ve kaçak olduğu tespit edilen bir yapı çökünce enkaz altında kalan 1,100 kişi hayatını kaybetti.

2013-55.) Seçimler. Asya-Pasifik bölgesindeki bazı ülkeler için 2013 seçim yılıydı. Mayıs ayında Malezya’da yapılan seçimlerden iktidardaki Barisan Nasional koalisyonu bir önceki seçimlere göre oy kaybetmesine rağmen galip çıktı. Ülke genelinde seçime hile karıştırıldığı iddiasıyla protestolar gerçekleştirildi. Kamboçya’da da benzer bir durum yaşandı ve seçimleri az bir farkla kazanan Kamboçya Halk Partisi’ne karşı muhalefet tarafından gösteriler düzenlendi. Pakistan’da Pakistan Müslümanlar Birliği’nin kazandığı seçimleri takiben Navaz Şerif başbakanlığında yeni bir hükümet kuruldu ve ülke tarihinde ilk kez sivil bir hükümet demokratik seçimler sonucu yerini başka bir sivil hükümete bırakmış oldu. Avustralya’da ise Tony Abbott liderliğindeki Liberal-Muhafazakar koalisyon seçimlerden galip çıkarak altı yıllık İşçi Partisi iktidarına son verdi.

2013-66.) Uzay yarışı. 14 Aralık’ta, aya en son insan ayağı değmesinden 41 yıl, aya en son başarılı bir şekilde uzay aracı indirilmesinden ise 37 yıl sonra, Çin Halk Cumhuriyeti uzay programı dahilinde bir insansız uzay aracın ay yüzeyine iniş yaptı. Hindistan ise Mars’a uzay aracı gönderen ilk Asya ülkesi oldu. 5 Kasım’da fırlatılan roketin taşıyacağı uzay aracı 300 gün sürecek bir yolculuktan sonra Eylül 2014’te Mars’ın yörüngesine girecek.

2013-77.) Olimpiyatlar. Tokyo, 2020 Olimpiyatlarına ev sahipliği yapmaya hak kazandı. İstanbul ile Madrid’in de aday olduğu süreçten galip çıkan Tokyo, 1964’ten sonra oyunlara ikinci kez ev sahipliği yapacak.