"Endonezya" ile etiketlenmiş yazıları görüntülüyorsunuz

ABD Başkanı Barack Obama?nın çocukluğunun bir kısmını geçirdiği Endonezya?ya ziyaretini ilk günden beri heyecanla bekliyordum. Ziyaret birkaç kere ertelenince benim de Endonezyalıların da biraz hevesi kaçtı, ancak yine de Obama?nın dünyanın bu en fazla Müslüman nüfusuna sahip ülkesine yapacağı ziyaret merakla bekleniyordu.

Obama, Cakarta?da yaptığı konuşmalarda bol bol çocukluğundan ve Endonezya?ya yıllarını vermiş olan annesinden bahsetti; Endonezce cümleler kurarak insanların gönlünü kazandı, hatta ?Endonezya benim bir parçamdır? dedi ve bundan sonra Endonezya?ya, ailesiyle birlikte daha sık geleceğinin sözünü verdi.

Barack Obama, eşi Michelle ile birlikte Cakarta'daki İstiklal Camii'ni ziyaret ederken (Foto: AP)

Obama?nın ziyareti sırasında iki ülke arasında ?kapsamlı ortaklık? anlaşması imzalandı. Diğer yandan, Obama Hindistan?daki ?demokrasi? vurgusunu Endonezya?da da sürdürdü ve demokrasinin ekonomik kalkınmaya engel olmadığını, Endonezya deneyiminin demokrasi ile kalkınmanın karşıklıklı olarak birbirlerini nasıl güçlendirdiğini ortaya koyduğunu söyledi. ?Özgürlük olmadan sağlanan refah, yoksulluğun başka bir çeşidir? sözlerinin altını çizdim, bu sözleri duyan ya da okuyan herkes gibi benim de aklıma Çin gelerek.

Bu arada Obama Endonezya?da ayak basmadan sadece bir gün önce Çin?den gelen yüksek düzey bir heyetin Cakarta?da temaslarda bulunduğunu ve Çin?in Endonezya?daki altyapı projelerine 6.6 milyar dolarlık bir yatırımda bulunma taahhütünü verdiği anlaşmaların da imzalandığını hatırlatmamız gerekiyor.

Obama?nın Cakarta?da yaptığı konuşmalarda en çok ağırlık verdiği konu ise din konusuydu. Birçok gazete, ABD Başkanı?nın Universitas Indonesia?da yaptığı konuşmayı, Kahire?de 17 ay önce yaptığı ve dinler arasında köprüler oluşturulması gerektiğini söylediği konuşmanın bir devamı olarak nitelendirdi. Obama, son dönemlerde ABD ile Müslüman toplumlar arasındaki ilişkilerin bozulmuş olduğunu ve kendisinin bu ilişkileri düzeltmeyi öncelikli görevi olarak kabul ettiğini belirtti. Endonezya?yı farklı inançlara sahip insanların uyum içerisinde bir arada yaşayabildikleri bir ülke olduğu için oven Obama, ?kendimizi farklılıklarımızla tanımlayıp geleceği şüphe ve güvensizlik üzerine kurmaktansa, ortak zemin oluştumak için çalışalım ve ilerleme kaydedelim? şeklinde konuştu.

Kahire?de de Cakarta?da aynı sözler söylendiğine göre, Obama?nın Cakarta?da söylediklerini Kahire konuşmasının devamı olarak da görebiliriz, aynı sözlerden son 17 ayda hiçbir gelişme olmadığı, retoriğin ötesine gidilemediği ve Obama?nın yerinde saydığı sonucunu da çıkartabiliriz. Obama?nın sözlerini Endonezya?da herkes olumlu buluyor, ama esas olarak kendisinden harekete geçmesini, söylediklerini özellikle Ortadoğu ve Afganistan?da hayata geçirmesini bekliyorlar. Köprüler sadece lafla kurulmuyor.

Yazarınız, Tangkuban Perahu yanardağının kraterinde

Yoğun bir sis, kulaklarınızın basınçtan tıkanmasına yol açan bir yükseklik ve genizleri yakan kesif bir kükürt kokusu? 2002 yılında Endonezya?nın Cava adasında, Bandung kentine yaklaşık 30 km mesafedeki Tangkuban Perahu yanardağının kraterine çıktığım zaman yaşadıklarım bunlardı. Tabii bir de kendimi Jules Verne?nin kahramanlarından, Snæfellsjökull?e tırmanan Profesör Lidenbrock gibi hissetmiş, kraterden aşağı inip arzın merkezine ulaşma hayalleri kurmuştum. 2,100 metre yükseliğindeki, son olarak 1983 yılında aktif hale geçmiş olan bu yanardağın kraterinde, şaşırtıcı bir şekilde canlı bir yaşam vardı. Dağın eteğindeki köylerinde yaşayan insanlar, turistler, volkanik taşların üzerinde pişirilen yemekler, o kükürt kokusunun içerisinde ve göz gözü görmeyen bir ortamda akan bir hayat?

Birkaç hafta sonra Yogyakarta?ya giderken ise uzaktan Merapi?yi gördüm. 3,000 metre yükseliğindeki o ?ateş dağı?nı. Tangkupan Perahu ne kadar ?sempatik? bir yanardağ ise Merapi de o kadar soğuk, sevilmeyen, korkulan bir yanardağdı. Ya da bana öyle geldi. Pek yakınına gitmedik, zaten gitmesi de pek kolay değildi. Kraterinden çıkan dumanlar pek bir tehditkar geldi bana.

Yılın 300 günü kraterinden duman tüten bu yanardağ 25 Ekim?de patladı ve bu satırları yazdığım an itibariyle hala lav püskürtmeye devam ediyor. Merapi daha once de patlamıştı (en son 2006?da) ama bu sefer ki, öncekilerden çok daha büyük oldu. Merapi?nin gazabı o kadar beklenmedik bir şiddetteydi ki, devlet civar köylerden boşaltılan insanları yerleştirdiği kampları bile birkaç gün sonra boşaltarak daha ilerilere taşımak zorunda kaldı.

Bugün (9 Kasım) itibariyle 153 kişi yanıklardan ve küllerin etkilerinden hayatını kaybetmiş durumda. 320 bin kişi evinden oldu. İnsanlar bölgeden akın akın kaçıyorlar? Devlet, çocukları ailelerinden alarak uçakla ülkenin başka kısımlarına götürüyor, tehlike geçince geri getirmek üzere. Yakınlardaki Borobudur tapınağınının (8. yy?dan kalma, dünyanın en büyük Budist tapınağı) üzeri yaklaşık 3 cm kalınlığında bir kül tabakası ile kaplandı.

?Doğa, insanlardan intikamını alıyor? klişesini kullanmayacağım. Doğa, kin tutmayacak kadar güzel ve saf. Ayrıca, doğanın bizlerden intikam aldığını düşünsem, karşıma başka bir soru çıkacak ve bu soru canımı daha çok sıkacak: Doğaya en büyük zararı vereneler sanayileşmiş ülkeler iken, cezasını niye hep geri kalmış (?geri kalmış? tabirini burada ekonomi literatüründe olduğu şeklinde, düşük sanayileşme seviyesi, düşük milli gelir vs anlamında kullanıyorum, yoksa ?geri? olmanın başka türlü ve belki de daha isabetli tanımlarını da yapabiliriz) ülkeler çekiyor? Neden hep Endonezya, belki de insanın doğaya en az zarar verdiği yerlerden biri olan Endonezya, çekiyor bunun cezasını? Sürekli deprem, sürekli sel, sürekli tsunami? Endonezya?daki doğal felaketler ve ölen yüzlerce Endonezyalı artık sıradan, günlük bir olay gibi geliyor bizlere. Ne acı? Ne çaresizlik? Aklıma yaşadığımız 1999 depremi geliyor, anneannemin çöken evi, yitip giden binlerce can geliyor? O zamanki çaresizliğim, çaresizliğimiz geliyor aklıma? Sonra da güzel insanların ülkesi Endonezya?ya dönüp ?Adaletin bu mu Merapi?? diyesim geliyor, bir kez daha kime ve neye isyan edeceğimi bilemeden?

Merapi yanardağının patlaması

Geçtiğimiz hafta içerisinde Kars’ta Kafkas Üniversitesi Siyaset Bilimi Kamu Yönetimi Bölümü tarafından gerçekleştirilen VI. Ulusal Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Öğrencileri Kongresi’ne katıldım. Türkiye ve KKTC’den toplam 28 üniversiteden 158 öğrencinin iştirakiyle gerçekleştirilen bu konferansın bugüne katıldığım konferanslar içerisinde en başarılı olanlarından birisi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Gerek organizasyon, gerekse içerik açısından Kafkas Üniversitesi gerçekten oldukça başarılı bir akademik etkinliğe ev sahibi yaptı.

Bu konferansta ben ‘Ordunun Toplumsal Meşruiyeti: Karşılaştırmalı Perspektifte Türkiye ve Endonezya Örnekleri’ başlıklı bir bildiri sundum. Bildirinin özetini aşağıda bulabilirsiniz.

Ordunun Toplumsal Meşruiyeti: Karşılaştırmalı Perspektifte Türkiye ve Endonezya Örnekleri

Demokratikleşme tartışmaları çerçevesinde en sık ele alınan konulardan birisi ordunun bu süreçte nasıl bir rol oynadığı ve toplumun bu rolü nasıl algılayarak ne ölçüde meşru gördüğüdür. Kimi toplumlarda ordu, demokrasinin bekçisi olarak benimsenirken, kimi toplumlarda ise ordunun siyasi hayat üzerindeki etkisi meşru görülmemekte ve dolayısıyla ordu demokratikleşme sürecine karşı bir tehdit olarak algılanmaktadır.

Bu çalışma, ordunun demokratikleşme sürecindeki rolünün ve genel olarak siyaset üzerindeki etkisinin toplum nezdindeki meşruiyetini güçlendiren faktörleri ortaya çıkartmayı amaçlamakta ve bu doğrultuda Türkiye ile Endonezya’nın silahlı kuvvetleri arasında bir kıyaslama yapılmaktadır. Bu iki ülkenin orduları, tarihsel konumları açısından benzer özellikler taşımalarına; kuvvetli birer seküler geleneğe sahip olmalarına ve her ikisinin de mevcut durumda ülke içerisindeki tehdit algılamalarına karşı odaklanmış olmalarına rağmen, bugün Türkiye’de ordu toplum nezdinde son derece güçlü bir meşruiyete sahipken, Endonezya’nın silahlı kuvvetleri için bu kesinlikle söz konusu olmamakta ve ordu toplumun bütünü tarafından demokrasiye karşı en büyük tehditlerden birisi olarak görülmektedir.

Çalışmada, söz konusu iki ülkenin silahlı kuvvetleri altı farklı eksende kıyaslamalı olarak analiz edilerek toplumsal meşruiyet açısından oluşan bu büyük farkın sebepleri ortaya konulmaktadır. Söz konusu eksenler: i) ordunun tarihsel kökenleri ve bağımsızlığın kazanılmasındaki rolü; ii) ülke içerisindeki tehdit algılamaları; iii) sivil yönetimin performansı; iv) ordunun siyaset üzerindeki etkisinin kurumsal yapısı; v) ordunun kendi içerisindeki bütünlüğü, ve vi) ordunun ekonomik girişimleridir. Bu bağlamda, Türkiye ve Endonezya silahlı kuvvetlerinin bu eksenlerin bazılarında birbirlerine yakın özellikler sergilerken, diğerlerinde farklılaştıkları tespit edilmekte ve bu farklılıklar ordunun toplumsal meşruiyetini etkileyen faktörlere ışık tutulmaktadır.

(Bu yazı ilk olarak 1 Aralık 2008 tarihli Referans gazetesinin DEİK Küresel ekinde yayınlanmıştır.)

Kriz… Bugünlerde hayatımıza iyice yerleşmiş bir kelime bu. Krizle yatıp krizle kalkıyoruz ve sanırım hayatımız da böyle geçecek, çünkü küreselleşen ekonomide dünyanın bir köşesinde oluşan sıkıntılar dünyanın tümünü etkileyebiliyor; ufacık bir fiskeyle tüm domino taşları yıkılıveriyor. Bugün yaşadığımız sıkıntıların temelinde ABD’de patlak veren ipotekli konut kredileri krizi var. Yaklaşık on yıl önce ise Güneydoğu Asya kökenli bir mali kriz yüzünden tüm dünyayla beraber bizler de sarsılmıştık.

O günlere dönecek olursak, kriz öncesinde Asya’nın baş döndürücü bir ekonomik performans sergilediğini görüyoruz. Dünya Bankası’nın 1993 tarihli bir raporunda ‘Doğu Asya Mucizesi’ olarak nitelendirdiği bu süreç içerisinde, 1960′ların ortasından krize kadar olan yaklaşık 30 yıllık dönemde ‘Asya Kaplanları’ olarak nitelendirdiğimiz ve bugün büyük bir kısmı ASEAN’ı (Güneydoğu Asya Ülkeleri Örgütü) oluşturan Tayland, Endonezya, Malezya, Singapur, Kore ve Tayvan gibi ülkeler, kesintisiz olarak yılda ortalama yüzde 7-8′lik büyüme oranları yakalamışlar ve ekonomilerinin büyüklüğünü her on yılda bir ikiye katlamışlardı. Dünyanın büyük ekonomik güçlerinin çıkış yaptıkları dönemlere bakarsak, 19. yüzyılda ABD’nin ekonomisini ancak 47 yılda iki katı büyüklüğe ulaştırabildiğini, İngiltere’nin ise Sanayi Devrimi’nden sonra bu başarıyı 58 yılda yakalayabildiğini görüyoruz.

Kriz öncesinde Asya gerçekten kaplan gibiydi ve bu büyük potansiyel tüm dünyadan yatırımcıların iştahını kabartıyor, bölge ülkelerine küresel finans piyasalarından yılda ortalama 50 milyar dolar akıyor ve çok uluslu şirketlerden yine milyarlarca dolarlık doğrudan yatırım geliyordu. Ancak küresel sermaye ile Asya ülkelerinin cicim ayları çabuk sona erdi. Ülkelere para girdikçe fiyatlar yükselmiş ve bu ülkelerden ihracat yapmak cazibesini yitiridikçe de yatırımlar reel sektörden uzaklaşıp gayrimenkul ve finans gibi daha spekülatif alanlara yönelmişti. Dolayısıyla ülkelerin para birimleri üzerindeki baskılar da artmaya başlamıştı.

Sonra ne olduysa oldu ve kükreyen kaplan birden süt dökmüş kedi haline geliverdi. 2 Temmuz 1997 tarihinde Tayland Merkez Bankası, o güne kadar dolara “peg” edilmiş olan Tayland Baht’ını serbest bıraktığını açıkladı. Merkez Bankası, artan baskılar karşısında önce döviz rezervlerini kullanarak Baht’ı korumaya çalışmış, ancak bu bir işe yaramadığı gibi döviz rezervleri de birkaç hafta içerisinde erimişti. Sonuç olarak Baht, dolar karşısında yüzde 20 oranında devalüe edilerek, dalgalı kura geçildi. İşte o gün, Asya’da tarihin durduğu an oldu. Devalüasyon, istenen sonuçları vermediği gibi Tayland ekonomisini krize sürükledi ve Baht’ın değeri altı ay içerisinde yüzde 50 oranında azaldı. Domino etkisi nedeniyle başta Malezya, Endonezya ve Güney Kore olmak üzere tüm bölge ülkeleri krizden ciddi bir şekilde etkilendi. Bu ülkelerin para birimleri büyük düşüşler yaşadı, borsalar çöktü, şirketler iflas etti ve milyonlarca insan yoksulluk sınırının iyice altına itiliverdi. Daha önce belirttiğimiz gibi 1990′ların başında bölge ülkelerine dışarıdan her yıl 50 milyar dolarlık para akışı olurken, krizden sonraki iki yıl içerisinde 230 milyar dolarlık bir sermaye kaçışı gerçekleşti. 1998 yılında, ASEAN ülkelerinin toplam GSYİH’si sadece bir yıl içerisinde yüzde 32 oranında küçüldü.Asya ülkeleri krizden önemli dersler çıkardılar. İlerleyen yıllarda tüm ülkeler ciddi bir reform sürecine girdiler ve her ülke aynı performası yakalayamasa da toparlanmaya, yapısal sorunlarını gidermeye ve küresel hareketlere karşı daha dayanıklı bir finansal altyapı oluşturmaya başladılar. Sonuç olarak kaçan sermaye dönmeye başladı, GSYİH oranlarıtekrar yükseldi, negatiften pozitife geçti.

Aradan geçen on yıla baktığımızda, krizden çıkan Asya ülkelerinin gerçekleştirdikleri ve gerçekleştirmekte oldukları reformların, bu tür küresel krizlere karşı tüm ulusal ekonomilerin kendilerini daha korunaklı hale getirebilmeleri için ipuçları içerdiklerini görüyoruz. Asya ülkelerinin gerçekleştirdikleri reformları üç başlık altında inceleyebiliriz.

Bunlardan birincisi, finansal sektör alanında gerçekleştirilen reformlar. Asya Krizi’nin en büyük sebeplerinden biri küreselleşmenin getirdiği sermayeye karşılık, söz konusu ülkelerin finansal sektörlerinin bu akışları kaldıracak ve etkin bir şekilde yönlendirecek yapıda ve olgunlukta olmamalarıydı. Bu doğrultuda, denetleme ve düzenleme mekanizmaları oluşturuldu, muhasebe standartları geliştirildi, bankacılık alanında bir temizlik yapılarak sektör daha sağlıklı bir hale getirildi ve bankaların her önüne gelene istedikleri kadar kredi açmaları engellendi. Diğer yandan bölgede finansal entegrasyon geliştirilerek, olası krizlere karşı önlem amacıyla ülkeler arasında işbirliğine gidildi. Bu işbirliğine örnek olarak, ASEAN çerçevesinde diyaloğun artırılmasını, Chiang Mai İnisiyatifi ile ülkelerin döviz rezervlerini birleştirerek kısa vadeli likidite sorunlarına karşı müşterek hareket etme girişimlerini ve bölgesel sermaye piyasalarına derinlik kazandırılması için devreye sokulan müşterek teşebbüsleri gösterebiliriz.

İkinci olarak, Asya ülkeleri makroekonomik yapılarını kuvvetlendirdiler. Bu çerçevede öncelikle döviz kurları daha esnek hale getirildi ve küresel dalgalanmalar ile şoklara karşı daha dayanıklı olmaları sağlandı. Diğer yandan döviz rezervlerinin de yüksek oranlarda tutulmasına özen gösterilmeye başlandı.

Üçüncü olarak ise, gerek ekonomi politikalarında gerekse finans piyasalarında şeffaflık sağlandı. Bu sayede ekonomideki aktörlerin karşı karşıya oldukları belirsizlikler giderilerek, kararların daha sağlıklı bir şekilde alınabilmesi için gerekli ortam oluşturulmuş oldu.

Asya Krizi sırasında en çok eleştirilen kurumlardan birisi Uluslararası Para Fonu (IMF) olmuştu. Kriz sırasındaki politikaları ciddi şekilde eleştirilen IMF’nin bu krizle mücadelede neden başarısız olduğunu incelemek günümüz için de büyük önem taşıyor.

Her ne kadar Asya ülkeleri reformlar yapmışlar ve kendilerini krize karşı daha dayanıklı hale getirmişlerse, küresel finans mimarisinden kaynaklanan sistemik kriz riski daima söz konusu olacaktır. Küresel finansın en önemli kurumu olam IMF’nin hatalarından ne kadar ders aldığı da bu açıdan tüm dünya için önemli..

IMF’nin Asya Krizi’ndeki başarısızlığının en büyük sebebi dayattığı neoliberal politikalardı. Ülkelerin sermaye piyasalarının bir anda dışarıya tamamen açılmasını istemek bir hataydı. Böyle bir açılma kuvvetli bir mali yapı söz konusu olduğu durumlarda tabii ki fayda sağlayabilir. Ancak zayıf bir mali yapıda, dönüşümünü henüz tamamlamamış bir mali yapıda, sermaye piyasalarının dışarıya açılması, söz konusu yapıların kaldıramayacağı bir yük getirecektir. Nitekim Asya Krizi’nde sermaye piyasalarındaki çöküş de bu sebepten dolayı oldu.

İkincisi ise IMF programlarını hazırlayan ekonomistlerin neoklasik ekonomi ilkelerine olan körü körüne bağlılığıydı. Neoklasik yaklaşımda ekonomi tam anlamıyla bir pozitif bilim olarak görülür ve ekonomik sorulara matematik formülleriyle net cevaplar getirilebileceğine inanılır. Söz konusu ekonomik soruların içinde bulundukları coğrafi, tarihsel, kültürel çerçeve ile olan etkileşimleri gözardı edilir. IMF’nin neoklasik ekonomistleri de Asya Krizi’nde ülkelere standart paketler, yani aynı sorunları yaşayan her ülkeye uyarlanabileceğini düşündükleri çözüm önerileri getirdiler. Halbuki başka zamanda, başka coğrafyalarda başarılı olan çözümler, Asya’da hüsrana uğradı.

IMF, krizden ne kadar ders çıkardı? Bu soruyu cevaplandırmak şimdilik güç. Ancak IMF yöneticileri, derslerini aldıklarını söylüyorlar. Mayıs 2007′de yaptığı bir konuşmada IMF’nin Asya-Pasifik Departmanı Direktörü David Burton, krizin IMF’de bir takım değişikliklere yol açtığını söyledi ve artık IMF’nin mevcut makroekonomik analizlerinin yanısıra finansal sektörleri de daha yakından inceleyerek zayıflıkları tespit ettiğini, sadece ülke bazında değil bölgesel ve çok taraflı analizlere de ağırlık verdiğini, krizleri önlemek amacıyla kullandıkları finansaman araçlarını geliştirdiklerini, ülkeler için program hazırlarken söz konusu ülkenin özelliklerini ve önceliklerini göz önünde bulundurduklarını ve IMF’nin kurumsal yapısında da reformlara gidilerek bu yapının küresel ekonominin gerçeklerini daha iyi yansıtır bir hale getirilmesi için çaba sarfettiklerini bildirdi.

Küresel bir kriz yaşadığımız şu günlerde, IMF’nin on yıl öncesine göre krize karşı daha hazırlıklı ve Asya ülkelerinin ekonomilerinin de daha dayanıklı ve altyapılarının sağlıklı olduğunu görüyoruz. Ancak Asya Krizi’nde on yıl sonra bugün bölgenin durumunu değerlendirirken, o dönemden bu yana bölgesel bir güç olarak etkisini iyice artırmış olan Çin’i de değerlendirmeye katmamız gerekiyor. Çin, Asya Krizi’nden çok fazla etkilenmemişti. Bunun başlıca sebebi, Çin ekonomisinin dışa bugünkü kadar açık olmaması ve sermaye hareketlerinde çok ciddi kısıtlamalar bulunmasıydı. İkinci bir sebe ise, Çin’e dışarıdan gelen paranın spekülatif değil, tersine üretime dönüşen doğrudan yabancı yatırım şeklinde olmasıydı.

Bugün de Çin, aradan geçen on yıl içerisinde yaptığı liberal reformlara rağmen diğer Asya ülkelerine nazaran krize karşı daha dayanaklı durumda. Asia Times’ın Çin editörü Wu Zhong, bugün serbest piyasalarda yaşanan sıkıntıların, Çin hükümetinin döviz kuru liberalizasyonu ve finansal piyasaların açılımında uyguladığı kademeli ve temkinli yaklaşımın doğruluğunu ispatladığını ifade ediyor. Bugün birçok ekonomist Wu’nun bu görüşünü paylaşıyor. Hatta Çin kökenli Amerikalı ekonomist Steven Cheung daha da ileri giderek, Çin’in ‘insanlık tarihinin bugüne kadarki en başarılı sistemini kurmuş olduğunu’ ifade ediyor.

Çin hükümeti, piyasa ile devlet kontrolü arasındaki dengeyi korumaya çalışadursun, diğer Asya ülkelerinde de bugün on yıl öncesine göre daha olumlu bir hava var. Ancak önemli olan bu havanın sürdürülebilirliği. Bu ülkelerde reformlara devam edilmesi ve ‘nasıl olsa krizden çıktık, tekrar yüksek büyüme oranlarına ulaştık’ diyerek rehavete kapılmadan uygulamalara devam edilmesi önem kazanıyor.

Asya Krizi’nden en çok etkilenen ülkelere bakacak olursak, bu ülkelerin tamamında olumlu bir ortam oluştuğunu ancak yapacak işlerin henüz bitmediğini görüyoruz. Örneğin, Endonezya’ya yabancı sermaye geri döndü ve bir yandan 2003′e kadar yaşanan sermaye kaçışından sonra doğrudan yatırımlar tekrar artmaya başlarken diğer yandan da Cakarta Borsası 2006 ve 2007 yıllarında dünyanın en yüksek performansa sahip üç borsaından birisi oldu. Endonezya’nın borçlarının GSYİH’ye oranı ise hızla düşüyor, döviz rezervleri de 50 milyar doların üzerine çıkmış durumda. Özellikle vergi ve gümrük alanlarında yapılan reformlarla büyük başarı sağlandı ve piyasa denetlemesi de daha kuvvetli bir hale getirildi. Mart 2007′de yürürlüğe giren yeni Yatırım Kanunu ile gerek yerli, gerekse yabancı yatırım için daha sağlıklı koşullar yaratıldı. Ancak diğer yandan mevzuat alanında gerekli iyileştirmeler henüz tamamlanmamış durumda, özelleştirmeler yeterince verimli olarak yapılamıyor ve banka dışı finans sektöründe ise ciddi sorunlar devam ediyor.

Tayland, krizden en çabuk toparlanan ülkelerden birisi oldu ve 2002-2004 döneminde Asya’nın en yüksek ekonomik performansa sahip ülkelerinden birisi olarak dikkat çekti. Bu başarının ardında Tayland’ın güçlü ihracatı vardı. Ancak önce 2004′teki tsunami felaketinin vediği hasar, sonra da 2006′daki askeri darbe nedeniyle Tayland ekonomisi tekrar zor bir döneme girdi. Bu dönemdeki belirsizlik, yatırımları da olumsuz yönde etkiledi. Bir yandan siyasi sıkıntılar, diğer yandan da giderek artan bölgesel eşitsizlikler ekonomiyi tehdit etmeye devam ediyor.

Malezya da Tayland gibi güçlü ihracat sayesinde krizden sıyrılan bir ülke oldu. Diğer yandan Malezya hükümeti, o döneme kadar Amerikan dolarına peg edilmiş olan Ringgit’i 2005 yılında serbest bıraktı. Her ne kadar bu durum ithalat fiyatlarını aşağıya çekmişse de 2007 yılı itibariyle enflasyonist etkiler kendisini göstermeye başladı. Malezya’nın ekonomi politikalarında borçların düşük seviyede tutulmasına ve döviz rezervlerinin yeterince yüksek olmasına öncelik veriliyor ve bu da krizlere karşı bir koruma kalkanı oluşturuyor.

Asya Krizi, Güney Kore’nin yüksek borçlanmaya dayalı ve finansal sektörü çok da disiplin altına alınmamış olan kalkınma planının ölüm ilanı olmuştu. Bu zayıflıkları gidermek için yapılan reformlar, yüksek tüketici harcamaları ve ihracat artışı ile birleşince Kore çabuk toparlandı. Bununla birlikte Kore ile birlikte birçok Asya ülkesinin, ihracatlarını kuvvetli tutmak için, yüksek teknoloji ürünleri gibi belirli birkaç kaleme olan bağımlıklarını krımaya ve ihracata yönelik sektörlerini çeşitlendirmeye gittiklerini görüyoruz. Örneğin Singapur, bugün bölgenin bir yüksek teknoloji ve finans merkezi. Ancak bununla yetinmiyor ve ilaç endüstrisine ağırlık vererek bu alanda da bir merkez olmaya çalışıyor. Bu sayede belirli bir alanda ihracatı vuracak bir krizin meydana gelmesi durumunda oluşacak zararlar diğer alanlardaki ihracat sayesinde kısmen de olsa telafi edilebilecek.

Küresel bir dünyada finansal krizlere karşı bir ülkenin kendisini tamamiyle koruyabilmesi imkansız. Sistemik kriz riski, yani küresel yapıdan kaynaklanan risk daima mevcut olacak. Önemli olan ülke ekonomilerini yönetenlerin bu riskleri doğru ölçümleyerek, asgariye indirecek önlemleri almaları. Bunun için de öncelikle benzer etkenlerin, farklı ülkelerde farklı sonuçlara yol açabileceğini, ancak farklı ülkelerdeki deneyimlerden iyi bir şekilde analiz edilmeleri halinde çok önemli dersler çıkartılabileceğini görmek gerekiyor. Sanırım en faydalı dersleri çıkartabileceğimiz deneyimlerin başında da Asya Kaplanları geliyor.

Bu başlığı bugün İstanbul’da DEİK tarafından düzenlenen Türk-Endonezya İş Konseyi Ortak Toplantısı’nda dağıtılan, önümüzdeki ay Endonezya’nın başkenti Cakarta’da düzenlenecek olan ticaret fuarının broşüründen aldım. İngilizce ve Endonezyaca olarak şöyle diyor broşürlerin kapağında: What would the world do without Indonesia? / Apa jadinya dunia tanpa Indonesia?

Bu soruyu sormak için henüz erken olsa da, çok da uzak olmayan bir gelecekte Endonezya’nın küresel ekonomi için ne kadar önemli olduğunu konuşmaya başlayacağımıza inanıyorum. 230 milyonluk nüfusu, Çin’i Batı’ya bağlayan deniz yollarının üzerindeki stratejik konumu ve zengin doğal kaynakları ile Endonezya, Asya Krizi’nin getirdiği çöküntüden sıyrılmayı ‘diğer bölge ülkelerine nazaran biraz daha yavaş olsa bile- başardı ve ekonomide istikrarı sağlayarak büyüme oranlarını artırmaya başladı.

Türk-Endonezya İş Konseyi Ortak Toplantısı, Endonezya Ticaret Bakanı Mari Elka Pangestu’nun katılımıyla gerçekleştirildi. Pangestu, gerek kadın olması, gerekse etnik olarak Çin kökenli olması nedeniyle tipik bir Endonezyalı siyasetçi profilinden uzakta bir kişi. 2004′teki seçimlerle başa gelen Devlet Başkanı Susilo Bambang Yudhoyono’nun kabinesinde yer alan Pangestu, Avustralya ve ABD’de eğitim görmüş, doktoralı bir ticaret ekonomisti ve küresel ticaret konusunda dünyanın önde gelen akademik uzmanlarından birisi. Pangestu’nun göreve başladığından beri Endonezya’nın ticareti üzerinde gerçekten bir doktor etkisi yarattığını söylersek de yanlış olmaz. 2003 yılında Endonezya’nın toplam ihracatı 64 milyar dolarken bu rakam 2007′de 118 milyar dolara yükseldi ve 2008′in ilk 7 ayında da 83 milyar dolarlık bir ihracat gerçekleştirildi.

Pangestu’nun toplantı sırasında verdiği rakamlar Endonezya ekonomisinin iyiye gittiğini gösteriyor. 2005′te yüzde 5.7, 2006′da yüzde 5.5 ve 2007′de de yüzde 6.3 büyümüş olan GSYİH’nin 2008′de yüzde 6.0 oranında artması bekleniyor. Kişi başına düşen milli gelir ise halihazırda 2,250 dolar civarında, ancak bu rakamı değerlendirirken Endonezya’nın nüfusunun büyüklüğünü gözardı etmemek gerekiyor. Diğer yandan bu büyümenin önemli motorlarından olan doğrudan yabancı yatırım da artmaya devam ediyor. 2004′te net giriş 1.9 milyar dolarken, 2007′de bu rakam yaklaşık 7 milyar dolar olarak gerçekleşmiş durumda.

Endonezya’da makroekonomik göstergelerde olumlu bir seyir olmasına rağmen bazı yapısal sorunların halen devam ettiğini de unutmamak lazım. Özellikle bürokratik yapı ve yolsuzlukla mücadele gibi alanlarda önemli reformlar gerçekleştirildi ancak yine de daha çok mesafe alınması gerekiyor. Burada kanımca en önemli sıkıntı hükümetin getirdiği bazı reform paketlerinin, parlamentoda gereğinden fazla takılması ve kimi zaman da veto edilmesi. Ülkedeki mevcut siyası yapı ve yürütme ile yasama arasındaki güçler dengesi, reformların istenen hızda gerçekleştirilmesini engelliyor.

Bununla birlikte Endonezya’da siyasi istikrarın giderek arttığını ve demokrasinin de giderek kök saldığını söylemek mümkün. Pangestu, toplantıda ‘Endonezya’da 2004′ten beri demokrasi var’ dedi. Bu kimileri için şaşırtıcı olabilir, çünkü diktatör Suharto, 1998′de devrilmişti. Ancak Pangestu son derece isabetli bir şekilde demokrasiyi 2004′te gerçekleştirilen ülkenin ilk gerçek seçimleri, başka bir deyişle muhalefetin mevcut olduğu, seçimlere katılabildiği ve adil bir şekilde kazanma şansının olduğu seçimler ile başlatıyor. Aradan geçen süre içerisinde Endonezya demokrasiye, demokrasi de Endonezya’ya alışmaya başladı. Pangestu’nun söylediği gibi ‘neredeyse her hafta bir yerlerde değişik kademelerde seçimler yapılıyor’. Bu arada 2009 yılında Endonezya’da hem parlamento hem de başkanlık seçimleri yapılacağını belirtmekte fayda var.

Tekrar ekonomiye dönecek olursak, Türkiye ile Endonezya arasındaki ticari ve ekonomik ilişkilerde halen istenen seviyede olunmamasına rağmen, rakamların her yıl arttığını görüyoruz. Pangestu’nun açıkladığı verilere göre Endonezya, Türkiye’ye 2007 yılında 1.78 milyar dolarlık ihracat yapmış, Türkiye’den ise 740 milyon dolarlık ithalat gerçekleştirdi. İki ülke arasındaki toplam ticaret hacmi ise bir önceki yıla göre yüzde 121.9 gibi yüksek bir oranda arttı.

Yatırımlarda ise rakamlar henüz oldukça düşük seviyede. Yine Endonezya’nın resmi verilerine göre son kırk yıl içerisinde Türk firmaları, Endonezya’da toplam 10.5 milyar değerinde 17 proje gerçekleştirmişler. Ancak bu rakam tam olarak gerçek durumu yansıtmıyor; üzerine üçüncü ülkeler üzerinden giden yatırımları ve ülkeden çıkartılmadan yatırıma dönüştürülen kazançları da eklemek gerekiyor. Kesin bir veri elde etmek çok zor. Bununla birlikte, DEİK’ten eski mesai arkadaşım Gökşin Demiral’ın verdiği bilgiye göre Endonezya’da sadece Korsa firmasının 20 milyar doların üzerinde bir yatırımı söz konusu. Tek başına bu bilgi bile gerçek yatırım rakamının resmi verilerden çok daha yukarıda olduğunu gösteriyor.

Endonezyalı bakan Pangestu’ya göre iki ülke arasında özellikle enerji alanında işbirliği geliştirilebilir. Bu çerçevede Endonezya’nın en büyük doğal zenginliklerinden olan kömür ön plana çıkıyor. Endonezya tarafı, Türkiye’ye daha fazla kömür satmak istiyor ‘ki bu Türkiye için de daha ekonomik bir alternatif ithalat kaynağı olması açısından avantajlı olacaktır- ve ayrıca Türk madencilik firmalarının bu alanda Endonezya’da yatırım yapmasını arzu ediyor. Diğer yandan, Pangestu’nun Türk yatırımcılarına önerdiği diğer sektörler de şöyle: tarım ve gıda, gemi inşası, kağıt, otomotive- ve yedek parça, mobilya, çimento ve inşaat malzemeleri.

Pangestu, Türkiye ile Endonezya arasındaki ilişkiler çerçevesinde, imzalanacak olan bir serbest ticaret anlaşmasının çok faydalı olacağını, ancak bunun mümkün olmaması halinde belirli kalemleri içerecek tercihli bir anlaşmanın yapılabileceğini de vurguluyor. Bununla birlikte Endonezyalı bakanın altını çizdiği diğer bir önemli konu da ülkeler arasındaki ekonomik ilişkilere iki taraflı değil çok taraflı gözlüklerle bakma gerekliliği. Buna göre Türkiye’nin Endonezya’yı ASEAN’a açılan bir kapı, Endonezya’nın ise Türkiye’yi AB’ye açılan bir kapı olarak görmesi gerekiyor.

Hiçbir ülke bir başka ülkeye ekonomik açıdan aşırı bağımlı olmak istemez, olursa da bunu açıkca dile getirmeyi, ‘ah onlar olmasa ne yapardık’ demeyi sevmez. Türkiye, Endonezya’ya belki hiçbir zaman hiçbir kalemde yüksek derecede bağımlı olmayacak. Ancak küreselleşme çağında yaşıyoruz ve ekonomik bağımlılık oynadığımız oyunun artık değiştiremeyeceğimiz kurallarından birisi. Önemli olan bence bağımlı olup olmamak değil, kime, hangi alanda, ne derecede bağımlı olduğumuz. Bu açıdan bakıldığında, Türkiye ile Endonezya arasındaki ticari ve ekonomik ilişkilerin geliştirilmesinin ve tabir yerindeyse bağımlılığın artmasının her iki ülke için de önemli getirileri olacağını düşünüyorum.

Mayıs ayının onüçüncü ve ondördüncü günleri çok önemli bir olayın onuncu yıldönümüydü. Bundan çok kimsenin haberi olmadı, çünkü Türk basınında konuya sadece Turkish Daily News gazetesi yer verdi. Bu ilgisizlik pek şaşırtıcı değil ama keşke Asya ile ilgili konulara Türk basınında daha fazla yer verilse diye düşünüyor insan.

Endonezya, Mayıs 1998… Başkent Cakarta… Asya Krizi, Endonezya ekonomisini çökertmiş… Rupiah’ın değeri dibe vurmuş ve fiyatlar hızı bir tırmanışta… İnsanlar sokaklara dökülmüş, özellikle de öğrenciler aktif bir şekilde protestolarını şiddete başvurmadan sürdürüyorlar. Ülkeyi 30 yıldan fazla süredir tek başına yöneten Suharto çok zor durumda. Derken 12 Mayıs 1998 günü, yine öğrenciler bir gösteri gerçekleştiriyorlar. Endonezya’nın önde gelen üniversitelerinden Trisakti’nin önünde. Ne olduysa işte o sırada oluyor. Kampüsün önünden geçen üst geçitten bir takım adamlar ‘hala kim oldukları belirlenemedi- ateş açıyorlar öğrencilerin üzerine. Dört genç Endonezyalı oracıkta can veriyor. Ve artık film kopuyor.

Trisakti olayından sonra ne oldu’ Yönetime karşı protestonun şiddetlenmesi beklenebilir. Evet bu oldu. Hatta Suharto istifasını vermek zorunda kaldı. Ama başka bir şey daha oldu. Hemen ertesi gün sokaklar yine karıştı ve bu sefer Çin kökenli Endonezyalılar hedef alındı. İki gün boyunca Cakarta alev alev yandı. Çinliler için yaratılan o cehennem, tüm Cakarta’yı, tüm Endonezya’yı yaktı. Çinlilerin evleri, işyerleri ateşe verildi. Birçok insan alevler arasında öldü. Kimi vuruldu, kimi dövülerek öldü. Onlarca Çinli kadın ise sokaklarda tecavüze uğradı. Endonezya’nın diğer bölgelerinde de daha küçük çapta olsa bile benzer şiddet olayları yaşandı.

Peki neden? Çinliler, 220 milyon insanın yaşadığı Endonezya’nın nüfusunun yaklaşık yüzde 4′ünü oluşturuyorlar. Buna karşılık özel sektörün yüzde 75′i Çinlilerin elinde. Bu durumda, Çin kökenlilerin, ekonomik bir kriz yaşayan ülkede derhal günah keçisine çevrildiğini tahmin etmek güç değil. Ülkede Çinli karşıtı düşüncelerin birden ortaya çıkmadığı, bir geçmişi olduğu da gerçek. Tüm bunlar doğru, ama ‘neden’ sorusunu yine de açıklamıyorlar. On yıldır yazılan çizilen komplo teorileri de tatmin edemiyor beni. Devletin işi deniyor, derini ya da sığı artık hangisiyse, ordunun işi deniyor, deniyor da deniyor. Kimi de 1965′i, Endonezya’da o ‘tehlikeli yaşamanın yılı’nı hatırlatıyor, sokakta ‘komünist avı’ yapıldığı o yılı, ‘olur böyle şeyler bu ülkede’ diyor… Ancak biz burada sokaklarda komşuları, beraber yaşadıkları insanlar tarafından öldürülen 1,300 kişiden, tecavüze uğrayan onlarca kadından bahsediyoruz. Neden? Güzel insanların ülkesi Endonezya’da nasıl olabildi bu? Kim yaptı, kimler yaptı bunu ona?

Bu soruların peşine ilk düştüğümde Avustralya’daydım. 2000-01 döneminde, olayın acısı çok tazeyken, çoğu bu olaylar üzerine ülkeyi terkederek Avustralya’ya gelmiş Çin kökenli Endonezyalılar ile tanıştım. Sokaklarda koşarak, kaçarak, canlarını kurtarmış insanlarla konuştum. Tüm bu acılara rağmen, ‘keşke durum düzelse de Endonezya’ya geri dönebilsek diyorlardı’. Sanki birşeyler olmuş, çok kötü şeyler olmuş, ama ne olduğunu, nasıl olduğunu kimse anlayamamış gibiydi.

Bir kısmı Endonezya’ya dönmedi, ama bir çoğu da döndü. Dönenlerden birinin peşine takıldım ve 2002′de Endonezya’ya gittim. Cakarta’ya… Dört yıl öncesinden eser yoktu. Çinli dostlarım özellikle beni yanmış yıkılmış yerlere götürmekten imtina ettiler. Sanki yaşananlar birer kabustu ve artık unutulması gerekiyordu, sanki böylesi herkes için daha iyi olacaktı. Başka şeylerden konuşamaz mıydık?

Mayıs 1998′de neler oldu peki? Şöyle diyelim. Ekonomik kriz çok derindi. Ülkenin başında bir diktatör vardı. Yani ülke bir barut fıçısına dönmüştü. Birileri bir kibrit atıverdi fıçının içine. Sonrası da sürü psikolojisi. İlginç değil mi, şu sürü psikolojisi denilen şey nedense hep kötü işlere çalışıyor. Yani birileri kötü birşeyler yaptığında insanlar kendilerini aynı şeyi yapmaya mecbur hissediyorlar da iyi birşeyler yapıldığında nedense o sürü oluşmuyor. Durup duruken insan komşunu öldürübiliyor, tecavüz ediyor ama ne bileyim sürü psikolojisiyle hareket edip iyilik yapan, kan vermeye giden, sokak hayvanlarına barınak sağlayan, ağaç diken vs hiç duymadım.

“Neden?” sorusuna cevap yok Cakarta Mayıs 1998 ile ilgili olarak. Birşeyin sebebini tam olarak anlayamamak, beraberinde aynı şeyin tekrarlanabileceği endişesini getiriyor. 2008′in Endonezya’sına baktığımızda daha olumlu bir tablo görüyoruz. Herşeyden önce demokrasi yerleşiyor ülkede, artık Endonezya’yı bir diktatör yönetmiyor, seçimler yapılıyor ve bu seçimler de öyle yüzde 99′luk oy oranlarıyla falan da sonuçlanmıyor. Bu tabii ki olumlu bir durum. On yıl önceki olayların bir daha tekrarlanmayacağı umudunu veriyor bizlere.

Ancak 2002′de benim bizzat yaşadığım “Mayıs 1998 sessizliği” devam ediyor ülkede. Jennie Bev, The Jakarta Post’ta yayınlanan bir yazısında üç farklı sessizliğin eşzamanlı olarak halen mevcudiyetlerini sürdürmelerinden bahsetmiş: halkın sessizliği, aydınların sessizliği ve devletin sessizliği. Jennie de ‘neden’ sorusuna cevap veremiyor, ancak bu sessizliğin artık sona ermesi gerektiğini, ancak bu şekilde Endonezya’da neler olduğunun ve neler olabileceğinin anlaşılabileceğini düşünüyor. Katılıyorum’

Halkın ve aydınlığın sessizliği konusunda az da olsa gelişme var. Mesela geçtiğimiz günlerde konuyla ilgili birkaç belgesel gösterildi Cakarta sinemalarında ve bu belgesellerin yönetmenleri yaptıkları açıklamalarda, özellikle ‘yaraları tekrar açmak istemediklerini’ ve belgesellerin toplum tarafından ‘bağışlayıcılık ruhuyla kabul edilmesini beklediklerini’ vurguladılar. Başka bir deyişle, kimse küsmesin, kavga çıkmasın, ama bu konuları da artık konuşmaya başlayalım dediler.

Özellikle devletin sessizliği artık sona ermeli kanımca. O barut fıçısına kibrit atanlar hala belirlenemedi, dolayısıyla adalet önüne çıkartılamadı. Endonezya şu anda demokratikleşme yolunda adımlar atan bir ülke. Bu yolda da bence bundan daha önemli bir adım olamayacağı gibi, 220 milyon nüfuslu bir ülkenin demokratikleşmesi de sadece o ülkede yaşayanları değil sanırım tüm dünyayı ilgilendirir, ya da en azından ilgilendirmelidir.

O halde yazımızı Endonezyaca bir cümle ile bitirelim: “Keadilan untuk semua” – Herkes için adalet!

Columbia Üniversitesi siyaset bilimcilerinden Sheri Berman bir makalesinde şöyle diyordu: “Otoriter bir rejimin sona ermesi ile istikrarlı bir demokrasinin kurulması ayrı konulardır. Bir diktatörün devrilmesi, o ülkenin hemen demokrasiye geçeceği anlamına gelmez. Bu ancak uzun ve zorlu bir süreçten sonra mümkün olabilir.” Tarih, Berman’ın tezini destekleyen vakalarla dolu. Ancak geçtiğimiz hafta hayatını kaybeden bir diktatör, Endonezya’yı 32 yıl boyunca yöneten Suharto, bu ülke hakkında biraz daha derince düşünmemize yol açtı ve bahsi geçen sürecin zorluklarından birisini ön plana çıkarttı. Suharto’nun ardından yapılan tartışmalar, bir diktatör evine çekilse bile ortalıkta dolaşan hayaletinin demokratikleşme sürecine zarar verebileceğinin altını çiziyor.

Bugüne kadar hemen hemen her diktatörün ardından (Adolf Hitler dahil) iki farklı şekilde yorum yapılmıştır. Birinci tür yorumları yapanlar, o diktatörün ne kadar elleri kanlı olduğunu anlatırlar ve tarihten inkar edilmesi zor somut örnekler verirler. Diğer tür yorumları yapanlar ise ilk gruptakilere genellikle karşı çıkamazsalar da, hemen ‘ama’ ile başlayan cümleler kurarlar ve diktatörlerin yaptıkları olumlu işlerden bahsederler. Bu olumlu işler de genellikle ekonomik performans ile ilgilidir. Bugün Almanya’da dahi ‘son araştırmalara göre- nüfusun dörtte biri Nazi vahşetini inkar etmese bile, Nasyonal Sosyalistlerin ekonomi alanında olumlu işler yaptıklarını ifade edebilmektedir. Halbuki bu tarz yorumları yapanların unuttuğu birşey vardır ki,”Yiğidi öldür ama hakkını ver” atasözü “yiğitler” için söylenmiştir ve bu kavram diktatörleri kapsamına almamaktadır.

Hangi grup yorumların ne kadar yüksek sesle ifade edildiği, hangisinin ağır bastığı, her diktatör için değişir. En son Augusto Pinochet öldüğünde her iki tarafın az çok dengede olduğunu görmüştük. Onun döneminde Şili’de öldürülenler, işkence edilenler, ortadan kaybolması temin edilenler kadar, gerçekleştirdiği ‘ekonomik mucize’den de bahsedildi. Bu ‘mucize’nin sosyal bedellerine de pek değinilmedi, savunma harcamaları hızla artarken kamu hizmetleri alanında yapılan yatırımların azalmasına da’

Geçtiğimiz hafta Suharto öldü. Aradan çok fazla zaman geçmese de tartışmalar Pinochet’e olduğu gibi iki kutup arasında gidip geliyor:

- Merhumu nasıl bilirdiniz?
- Çok fena adamdı. 32 yıl demir yumruğuyla inletti ülkeyi. 1966′da iktidar devraldığı zaman ‘komünist avı’ adı altında on binlerce kişiyi öldürdü. 1975′te Timor bağımsızlık istediği zaman da orayı ezdi, ada nüfusunun üçte biri onun baskısı altında can verdi.
- Bir dakika, iyi diyorsun ama, Sukarno zamanında insanlar böyle yabancı düşmanı, Batı karşıtı içi boş retorikten sıkılmıştı. Karınları açtı. Suharto onlara pirinç verdi. O göreve geldiğinde kişi başına düşen milli gelir 50 dolarken, görevden ayrıldığında 650 dolara çıkmıştı. Fakir bir ülkeyken onun sayesinde ‘Asya Kaplanı’ olduk. Ayrıca unutma ki, organize suç örgütlerinin belini kıran da Suharto oldu.
- Evet, o yüzden mi 1998′de ekonomi çöktü, millet sokağa döküldü ve zat-ı alileri istifa etmek, evine çekilmek zorunda kaldı. O yüzden mi millet “demokrasi istiyoruz” diye sokakları inletti???
- Bir kere Suharto’nun direnmeden, şiddete başvurmadan görevi bırakması, onun demokratikliğinin en güzel göstergesidir. Ayrıca ekonomik krizin sebebi Suharto değildi, küreselleşmenin olumsuz etkilerinin sonucuydu.
- Ha yani diyorsun ki yolsuzluk krize yol açmadı. Suharto ve ailesi, 35 milyar dolar hortumlamadı, tüm büyük kamu şirketlerinin başına Suharto’nun karısı, çocukları, arkadaşları, akrabaları getirilmedi. Yahu adamın yolsuzlukları ile ilgili davalar daha ölümünden birkaç hafta öncesine kadar devam ediyordu da sağlık durumu nedeniyle düşürülmüştü.
- Tamam da birader, ülkesine yüz milyarlarca dolar kazandırmış bir adam, kendisine ve ailesine de biraz ayırmış, çocuğunun geleceğini güvence altına almış, çok mu görüyorsun? Yani Suharto hiç olmasaydı, Afrika ülkeleri seviyesinde kalsaydık ekonomik açıdan, o zaman yolsuzluk da olmazdı, bunu tercih mi ederdin? Helali hoş olsun adama yahu.
- Bence olmasın.
- Olsun olsun.

Suharto, 1998′de görevi bırakmıştı. Aradan geçen sure içerisinde Endonezya demokratikleşme sürecine girdi. İlk gerçek özgür seçimler 2004 ‘te yapıldı. Demokrasi sistem olarak geldi ama hala toplum tarafından özümsenemedi. Bunun en büyük sebeplerinden birisi de Suharto’nun hayaletiydi. Demokratik bir düzende ekonomik başarı sağlamak, otoriter bir rejimde aynı başarıyı sağlamaktan tabii ki daha zordur. Ancak bu başarı bir kere yakalandığı zaman demokratik rejimlerde daha kalıcı, daha sürdürülebilir olur. Demokrasinin kağıt üzerinde kaldığı toplum tarafından tam olarak benimsenmediği ülkelerin üzerinde ise diktatörlerin hayaletleri dolanmaya devam eder ve kısır bir döngü içerisinde bu durum demokratikleşme sürecini de olumsuz etkiler. Son birkaç sene içerisinde Endonezya’da mevcut hükümetin ekonomik performansından memnun olmayan kesimlerin “Suharto’yu Özledik” pankartları açarak gösteriler yaptıklarına şahit olduk. Karnı aç olan adama demokrasinin erdemlerinden bahsetmekte zorluk çekebilirsiniz. Çünkü o ekmek istiyordur, pirinç istiyordur ve hemen şimdi istiyordur. Haklıdır da… Ama ona “şimdilik az bir pirinçle idare et, karşılığında ben senin çocuklarının ömürleri boyunca aç kalmayacaklarını garanti ediyorum” diyebilirsiniz. Tabii sözünüzü tutamazsanız hem kaderinize boyun eğersiniz, hem de o hayaletlerin tekrar yeryüzüne inişlerine tanık olabilirsiniz.

Suharto sonrasında seçimle göreve gelen Endonezya hükümetleri, krizden çıkmaya çalışan bir ekonomiyi devraldılar ve demokratik uygulamalar çerçevesinde toparlamaya, tekrar ayağa kaldırmaya çalıştılar. Mevcut hükümet tabii ki bu kadar kısa bir sürede demir bir yumrukla yönetilen bir ekonomi kadar başarı sağlayamaz. Ancak Endonezya’da bugün bir yandan ekonomi alanındaki reformlarla, diğer yandan da yolszuluğun üzerine giderek doğru işler yapılıyor ve adım adım sürdürülebilir yüksek performansa doğru ilerleniyor. Ekonomik göstergeler de bu durumu doğrular nitelikte. 1998′de yüzde 14 küçülmüş olan ekonomi son yıllarda yüzde 6 civarında istikrar kazandı ve enflasyon 2006′da ilk kez tek haneye düştü.

Giden bir diktatörün hayaleti sadece ekonomik bir hayalet olmuyor tabii. Diktatör gittikten ve demokratikleşme başladıktan sonra ona bağlı kadroların bir kısmı görevlerine devam ediyorlar. Şu anda Endonezya’da da böyle bir durum söz konusu. Önemli devlet pozisyonlarındaki birçok kişi aslında konumlarını Suharto’ya borçlular. Ölümünden sonra ülkede 7 gün yas ilan edilmesinin en büyük sebebi de bu zaten. Suharto hayattayken bu hayalet, demokratikleşme sürecini etkiliyordu. Eski bir diktatörün aktif olmasa da kendisine danışılan bir ‘baba figürü’ olarak etrafta olması bu açıdan hiç de olumlu bir durum değil.

Suharto öldü. Allah rahmet eylesin. Peki, şimdi Endonezya’nın demokratikleşmesi hızlanacak mı? “Suharto’yu özlüyoruz” diyenler susacak mı? Tabii ki bu zaman alacak. Ancak kanımca bir figürün artık mevcut olmayışı, süreci hızlandıracaktır. Hayalet kısa bir süre daha dolaşır, sonra mecburen gidecektir. Suharto’nun vefatı, Endonezya’yı yönetenlere hayaleti kışkış etme fırsatını verdi, bunu ne kadar süratli yapacakları ise onların becerisine bağlı.

Geçtiğimiz Cuma günü, PASİAD?ın düzenlediği bir iftar yemeğinde Endonezya eski Devlet Başkanı Megawati Sukarnoputri ile tanışma fırsatı buldum. 2001-2004 yılları arasında bu görevde bulunmuş olan Megawati, Endonezya?nın ilk ve şu ana kadar tek bayan Devlet Başkanı olmasının yanısıra başka önemli bir özelliğe de sahip. Kendisi, Endonezya Cumhuriyeti?nin kurucusu ve ilk Devlet Başkanı Sukarno?nun kızı.

2001 yılında azledilen Devlet Başkanı Abdurrahman Vahid?in yerine geçen Megawati?den o dönemde beklentiler oldukça yüksekti. Hatta ben o dönemde Dünya gazetesinde yayınlanan bir yazım için ?Mega Bir Başkan? başlığını kullanmıştım. Açıkcası Megawati, 3 yıllık Devlet Başkanlığı sırasında beklentileri tam olarak karşılayamadı. Ekonomi, Asya Krizi?nden sonra bir toparlanma sürecine girdiyse de Megawati döneminde bu açıdan önemli bir atılım gerçekleştirilemedi. Yoksulluk ve işszilik devam etti. Endonezya?nın en büyük problemlerinden birisi olan yolsuzluk ile de baş edilemedi. Diğer yandan Megawati, uzlaşma adına tüm kesimlere mavi boncuk dağıttı, fazla inisiyatif almayan bir Devlet Başkanı olmayı tercih etti. Başta Ekim 2002?de Bali?de 202 kişinin hayatına mal olan patlama olmak üzere terör olayları, Endonezya?yı Megawati?nin döneminde vurdu. Terörle mücadele konusunda da Megawati?nin performansı tatmin edici olmaktan uzaktı. Belki de en çok alkış alan hareketi, 2004?te seçimleri kaybettikten sonra şu ifadeleri kullanması oldu: ?Tamamlayamadığımız işlerin olduğunu ve düzeltmemiz gereken zayıflıklarımızın mevcudiyetini inkar edemem. Tüm bu zayıflıklar ve bitiremediğimiz işler için en içten özürlerimin kabulünü rica ederim.?

Megawati, 1945?te ülkesini bağımsızlığa taşıyan ve 1965?teki darbeye kadar ülkeyi yöneten Sukarno ile kendisinin dokuz karısından birisi olan Fatmawati?nin kızı. Darbeden sonra Suharto?nun diktatörlük olarak nitelendirilebilecek dönemi başladı Endonezya?da. Çocukluğu başkent Cakarta?daki ?Istana Merdeka?da, yani Başkanlık Sarayı?nda geçen Megawati için babasının devrilmesinden sonra zor günler başladı. Birkaç kere siyasi sebeplerden dolayı okumakta olduğu üniversiteden ayrılmak zorunda kalan Megawati, özel hayatında da sıkıntılar yaşadı. İlk kocası olan pilot teğmen, babası Sukarno ile aynı yıl, 1970?da, bir uçak kazasında hayatını kaybetti. İki yıl sonra Mısırlı bir diplomatla evlendi ama bu evlilik de çok kısa sürdü. Megawati, bugünkü eşi Tevfik Kiemas ile 1973 yılında evlendi. Çocukken sarayda babasının üst düzey misafirleri için dans eden, boş zamanlarını bahçeyle uğraşarak geçiren küçük kız, artık büyümüş, ancak ailesiyle birlikte sarayı terkettikten sonra birçok sıkıntı yaşamıştı.

Megawati, siyasete 40 yaşında, 1987?de atıldı. O dönem Suharto rejimine karşı çıkan muhalifler, Sukarno?yu bir sembol olarak kullanmak istiyorlardı. Bunun en iyi yolu da kızını yanlarına çekmekti. Megawati, iyi bir siyasetçide olması gereken birçok özelliğe sahip olmasa da ?babasının kızı? olarak prim yaptı ve giderek siyaseti öğrenmeye başladı. Yolsuzluğa adının karışmamış olması da en büyük avantajı oldu. Siyaseti öğrendikçe yükseldi ve Endonezya Demokratik Partisi?nin (PDI – Partai Demokrasi Indonesia) başkanlığına seçildi.

1997?de Tayland?da başlayarak kısa sürede tüm Doğu Asya?yı saran ekonomik kriz, Endonezya?yı da sarstı. Kriz, ölümcül bir girdap halinde Endonezya?yı içine çekerken oluşan sosyal patlama 1998 yılında ülkeyi 33 yıldır demir bir yumrukla idare eden Suharto?yu yerinden etti. Geçici olarak görevi yardımcısı B.J. Habibie devralırken, Endonezya seçimlere hazırlanmaya başladı. Ülkede artık yeni bir dönem başlıyordu ve bu dönemde reform yanlısı grubun en kuvvetli seslerinden biri Megawati olmuştu.Parlamento seçimleri Haziran 1999?da yapıldı ve Megawati?nin partisi oyların yüzde 33?ünü alarak sandıktan zaferle çıktı. Ekim 1999?de gerçekleştirilen Devlet Başkanlığı seçimlerinde ise, Megawati?ye karşı olan grup, tabir yerindeyse bel altından çalıştı ve ?Endonezya?nın kadın Devlet Başkanı istemediği? gibi bir söylem ile kampanyasını yürüttü. Sonuç olarak Devlet Başkanlığını Abdurrahman Vahid kazandı, Megawati ise Devlet Başkanı Yardımcısı oldu.

Bir yandan partisinin parlametoda sahip olduğu çoğunluk, diğer yandan Vahid?in yaşlı ve hasta olması, Megawati?nin gücü elinde toplamaya başlamasına yol açtı. Vahid?in yetersiz kaldığı yönündeki eleştiriler giderek artarken Megawati bir yandan Vahid?i savundu, diğer yandan ise kendini Devlet Başkanlığı?na hazırladı. Temmuz 2001?de parlamento oybirliği ile Vahid?in görevden alınmasına ve yerine Megawati?nin geçmesine karar verdi. Sukarno?nun 36 yıl önce zorla terkettiği koltuğa artık kızı oturacaktı. O akşam, parlamentonun kararı beklenirken, Megawati partilileri ile, danışmanları ile, basın ordusu ile değildi, evde çocukları ile ?Shrek? filmini seyrediyordu. Birçok gözlemcinin dediği gibi, o aslında bir siyasetçi değildi, o bir prensesti, o bir kralın, bir Cava tanrısının kızıydı.

Megawati?nin başkanlığı dönemi ile ilgili yorumlarımı yazının başında vermiştim. Yaptıkları veya yapamadıkları bir yana dursun, Megawati daima kuvvetli bir sembol oldu. Hatta, 2004 yılında Forbes dergisinin ?Dünyanın En Güçlü 100 Kadını? sıralamasında 8. sırada yer aldı.

Peki, Megawati, ya da Endonezyalıların deyimiyle ?Ibu Mega? (Mega Anne), İstanbul?a niye geldi? Kendisinin söylediğine göre tatil için, ancak kulağımıza gelen haberler halen PDI başkanı olan Megawati?nin 2009 seçimlerinde yeniden aday olacağı yönünde, bu da aklımıza Megawati?nin şimdiden uluslararası boyutta destek toplama, nabız yoklama turlarına başladığını getiriyor. Tahmin etmek güç, ama Megawati gerçekten aday olacaksa, bir önceki dönemine nazaran daha yüksek bir performans sergileyeceğine ikna etmesi gerekiyor Endonezyalıları.

Son olarak Ibu Mega?nın anlattığı bir anektoda yer verelim. Yıl 1959, aylardan Nisan. Endonezya lideri Sukarno, dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar?ın daveti üzerine Türkiye?ye geliyor. Gelmeden önce de 12 yaşındaki kızı Megawati?ye soruyor: ?Kızım ne istersin, sana ne getireyim Türkiye?den?? Kızının isteği üzerine Sukarno, Türkiye?den dönüşünde Cakarta?ya beraberinde iki tane Van kedisi götürüyor.

Ibu Mega?nın bundan sonraki siyasi yaşamı ne yönde gelişir bilinmez ama kendisiyle şahsen tanışmak, kedileri ile ilgili anlattıklarını dinlemek ve Endonezya yemekleri hakkında sohbet etmek güzeldi?

(Bu yazı ilk olarak Havuz.de dergisinin Mart 2006 sayısında yayınlanmıştır.)

Kalkınma iktisadında sık kullanılan bir endeks vardır: Gini katsayısı. Bu katsayı, bir ülkedeki gelir dağılımının durumunu gösterir ve değeri 0 ile 1 arasında değişir. Değer arttıkça, gelir dağılımının bozukluğu da artar. Türkiye için bu oran 0.44. Sıralamadaki diğer ülkelere bakınca bir ülke dikkatimi çekti. Endonezya?nın Gini katsayısı ise 0.32. Bu durumda Endonezya?da daha adaletli bir gelir dağılımı mı oluyor? Rakamlar böyle söylüyor. O zaman ekonominin ?dismal science? olduğunu düşünerek, istatistiklerin de yalan söylemek için kullanılan en etkili silahlar olduğunu hatırlayarak, Endonezya?ya bir yolculuk yapalım ve Cakarta sokaklarını Bay Gini ile turlayalım.

Cakarta?yı uzun uzadıya anlatmayacağım. Birkaç fotoğraf göstermek istiyorum. İlk fotoğrafta ?Taman Anggrek? isimli alışveriş merkezini görüyorsunuz. İsmi ?Orkide Bahçesi? anlamına geliyor. 8 katlı devasa bir yer. Her katının genişliği bizim Akmerkez?in bir katının 2-3 katı kadar. Hatta bir katta dolaşırken birden karşısınıza bir buz pisti çıkabiliyor. Mağazaların hepsi dolu ve insanlar alışveriş yapıyorlar. Restoranların bazılarında öğlen ve akşam saatlerinde kuyruğa girmek lazım. Endonezya yemeklerine meraklı olan ben, Amerikan tarzı fast-food?dan hoşlanan Bay Gini?yi ikna etmek zorunda kalmadım, çünkü Pizza Hut?un önünde uzun bir kuyruk vardı ve insanlar içeride yer boşalmasını bekliyordu. Ayıptır söylemesi, gittim nasi goreng, otak-otak ve es teller?den oluşan yemeğimi afiyetle yedim. Bay Gini ise dışarıya çıktı. İşi varmış. Cakarta?da bu tarzda en az 20 alışveriş merkezi var. Hepsi de her gün dolu. Ancak Cakarta?nın ?kampung?larında, yani şehir içerisindeki derma çatma evlerden (ki bazı durumlarda bunlara ev değil de büyükçe karton kutu demek daha doğru olur) insanlar, bunlara giremiyorlar, hatta bahçelerine de giremiyorlar, hatta yakınından bile geçemiyorlar. Bay Gini, güvenlik görevlilerine yardımcı olmak için Taman Anggrek?in girişine gitti. Kolay kolay sokmuyor kimseyi içeri.

Taman Anggrek?in çok yakınından bir nehir geçiyor. Rengi kahverengi ile siyah arası. İçinde her türlü çöp ve atık var ve yer yer kabarcıklar çıkartıyor. İçlerinde insanlar, erkekler, kadınlar, yaşlılar, gençler, çocuklar, dolaşıp yiyecek, ya da satacak bir şey arıyorlar. İnanılmaz bir fakirlik. Korkunç bir umutsuzluk. Nehir pisliklerini Java Denizi?ne akıtıyor ama koku hiçbir zaman gitmiyor. Fotoğrafta Taman Anggrek?in dönünden geçen sokağı görebilirsiniz. Nehir belli olmuyor ama resmin en sağından geçiyor. Dikkatle bakınız fotoğrafa. Billboard?da güzel ve Batılı bir bayan suratı gülümsüyor, kozmetik ürünlerini satacak size. Her tarafta dev ilan panoları. Dikkatlice bakarsanız ufukta McDonalds?ın ?golden arch?ını görebilirsiniz. Aşağıdaki yolda ise ?warung? adı verilen küçük derme çatma dükkanlar, daha doğrusu işportacılar. Sağdan bir otobüs yaklaşıyor durağa, ama hiç heveslenmeyin. İstanbullu olmanız bile işe yaramaz. Burada otobüse binmek marifet ister, yürek ister. Bay Gini?nin yorumu ise şöyle: ?kardeşim herkes alışveriş merkezine gidecek değil ya bu warung?lar da çok hoş?

Ya warung?a bile gidemeyenler? 2 yaşındaki Dimas Saputra?dan Bay Gini?nin haberi yok. Annesinin bakamadığı için terkettiği bu ufaklık, gıdasızlık yüzünden sanki 6 aylıkmış gibi gösteriyor. Cakarta?nın kuzeyinde, Bay Gini?nin ?sonra gideriz yahu, ne gerek var şimdi? dediği Kalibaru?da anneannesi ile yaşayan Dimas, birisi yardım etmeden dik oturamıyor bile. Endonezya?daki 20 milyon beş yaşının altındaki çocuktan 5 milyonu yetersiz besleniyor ve bunların 1.5 milyonu da kritik sınırda.

Son fotoğrafımıza bir bakın. Bu resmi bir National Geographic muhabiri çekmiş ama aynı yerde aynı sahneye ben de tanık oldum. Cakarta?nın merkezindeki Monas?ın (Monumen Nasional) hemen yakınındaki tren istasyonundayız. Şehirler arası trene binip Java adasının ortalarındaki Yogyakarta kentine gideceğiz değerli dostum Bay Gini ile. Aaa, o da nesi?? Bir banliyö treni gelkiyor ve sizin de gördüğünüz gibi tepesine de yolcu almışlar. Pes vallahi. Bizim tren canavarları bile bu kadarını yapamıyor. Yolcu sayısının çokluğundan mı, yoksa yolcuların cebindeki paranın yokluğundan mı? Bilemiyorum, her ikisi de herhalde. Moralim bozuluyor. Bay Gini ise diyor ki: ?Dur gitme bir yere, sana bir süprizim var.? Bizim tren gelince sürprizi görüyorum. Biletleri çok daha pahalı olan trenimiz sanırsınız ki uçaktan bozma. Geniş koltuklar, videodan filmler, sürekli izzet ikram, müthiş bir konfor? Tepesine çıkıp bakmadım ama herhalde tepede giden yolcu yoktu. Banliyö treniyle, bizim tren arasında çilekli dondurmayla gökdelen arasındaki kadar fark var. Eee, hitap ettiği kesimler farklı tabii?

İstatistiklere geri dönelim. Endonezya?nın nüfusu 220 milyon. Bay Gini?ye göre gelir dağılımı Türkiye?ye nazaran daha iyi olabilir ama sadece Bay Gini?yi dinlersek yanılabiliriz. Günde 1 doların altında yaşayan insanların toplam nüfusa oranı Türkiye?de yüzde 2.4, Endonezya?da ise yüzde 7.7. Çıtayı 2 dolara çıkarttığımızda bu oran Türkiye için yüzde 18?e çıkıyor, Endonezya için ise yüzde 56?ya!!! Başka bir deyişle Endonezya?da gelir dağılımı gerçekten de bozuk değil. Bir avuç insan dışında herkes fakir çünkü.

Dünya üzerinde hiçbir insan, hiçbir ülke, sefaleti, fakirliği haketmez. Bu bela, onların başına yetersiz yöneticiler yüzünden gelir. Endonezya, güzel insanları ile çok daha iyisini hak ediyor.

Bay Gini, küçük Dimas?a yaptığı gibi Endonezyalı şair Toto Sudarto Bahtiyar?ın dilenci kızına da kafasını çevirip gitti. İşine gelmedi onu görmek; utandı, ya da utanmaktan korktu. Seyahatimiz de burada bitti. Bay Gini, teorik dünyasına döndü. Benim ise kalbim Cakarta?nın baharat kokan, ekvator güneşinin altında cayır cayır yanan gerçekliğinde, o küçük dilenci kızda kaldı.

Gadis peminta-minta

Setiap kali kita ketemu gadis kecil berkaleng kecil?
Senyummu terlalu kekal untuk kenal duka?
Tengadah padaku, pada bulan mrah jambu?
Tapi kotaku jadi hilang tanpa jiwa??

Ingin aku ikut gadis kecil berkaleng kecil
Pulang ke bawah jembatan yang melulur sosok?
Hidup dari kehidupan angan-angan yang gemerlapan?
Gembira dari kemayangan riang??

Duniamu yang lebih tinggi dari menara katedral?
Melintas-lintas di atas air kotor, tapi yang begitu kuhafal?
Jiwa begitu murni terlalu murni?
Untuk bisa membagi dukaku

Kalau kau mati gadis kecil berkaleng kecil?
Bulan di atas itu tidak ada yang punya?
Dan kotaku ah kotaku?
Hidupnya tidak lagi punya tanda

Toto Sudarto Bachtiar

Dilenci kız

Seninle her karşılaştığımızda, elinde para çanağı tutan küçük kız,
Gülümseyişin acı nedir bilemeyecek kadar ölümsüz
Gözlerini kaldırıp bana bakıyorsun, ve gökte kızılca parlayan aya
Ama benim kentim kaybolup gitti, ruhsuzca.

Ben de seninle gitmek istiyorum, elinde para çanağı tutan küçük kız,
Köprünün altındaki, o her türlü şeklin silindiği evine
Orada ışık saçan hayallerle yaşamak istiyorum
Ve mutluluk yanılsamalarıyla neşelenmek.

Senin katedral kulelerinden bile yüksek olan hayatın,
Kirli nehrin üzerinden akıp gidiyor, ama sen çok iyi biliyorsun
Benim acımı paylaşabilmek için
Ruhunun çok temiz, gereğinden fazla temiz olduğunu.

Eğer sen ölürsen, elinde para çanağı tutan küçük kız,
Yukarıda parlayan ayın artık bir sahibi olmayacak,
Ve benim kentim, ah benim kentim,
Yol gösteren bir ışıktan mahrum olarak yaşayacak.

Tercüme: Altay Atlı

(Bu yazı ilk olarak 2 Ocak 2005 tarihinde Ntvmsnbc.com haber portalında yayınlanmıştır.)

Televizyonlarda görüp imrendiğimiz, tatillerimizi geçirmek için can attığımız, gidemesek de en azından fotoğraflarını bilgisayarımıza ‘wallpaper’ yaptığımız yerler buralar. Dünyanın üzerinde, cennetten köşeler… Beyaz kumsallar, masmavi denizler, insanın içini ısıtan güneş, palmiyeler ve güler yüzlü ev sahipleri…

Asya’nın bu tropik cennetlerinin bir de öbür yüzü var. Sahildeki hamakta uzanırken, arkamıza bakıp da görmek istemediğimiz, üç gün sonra uçağa binip geri dönerken umursamazlıkla geride bıraktığımız fakirlik, açlık, iç savaşlar, terör’ Bütun bunlar yetmiyormuş gibi bir de doğanın zulmü var burada. Acımasız ve adaletsiz’

Geçtiğimiz haftasonu Güney Asya’daki deprem ve tsunaminin ilk haberleri geldiğinde ilk aklıma gelen, Endonezya ve Sri Lanka’daki sevdiklerimin durumu oldu. Kötü bir haber almadım ancak ortada ciddi bir trajedi vardı ve o ilk saatlerde Türk medyası haberi şu şekilde veriyordu: ‘Güney Asya’da 8.9 büyüklüğünde deprem. Dev dalgalar binlerce can aldı. Maldivler’de tatil yapan Galatasaray ve Beşiktaşlı futbolcuların durumu iyi.’ Oh, ne mutlu bize! Bu yazının yazıldığı saatler itibariyle toplam ölü sayısı 115 bini buldu ve daha da yükselmesi bekleniyor. Bu arada futbolcularımız sağ salim memlekete döndü. Hepsine geçmiş olsun tabii, ancak Maldivler’de, Sri Lanka’da, Endonezya’da, Tayland’da anlatılması gereken başka onbinlerce hikaye vardı. Bunlar ancak futbolcularımız kurtulduktan sonra anlatılmaya başlandı. Depremin olduğu gün devletin bakanı, futbolcuların kurtulması için nasıl girişimlerde bulunulacağını anlatıyordu, Türkiye’nin bölgeye yapacağı insani yardımı değil.

Üzücü hikayelerle size trajedinin boyutlarını anlatacak değilim. Ancak sizleri depremin ve tsunaminin vurduğu yerlere götürecek, yüzeydeki cennet görüntüsünü kazıyınca altından ne çıktığını göstermeye ve bu felaketin uzun vadedeki etkilerini değerlendirmeye çalışacağım.

Endonezya’dan başlayalım. Depremin merkezi Sumatra adasının yakınlarındaydı. Bu nedenle felaketten en fazla zarar gören yer bu ada ve adanın kuzey ucundaki Aceh eyaleti oldu. Aceh, turistlerin pek sık gittikleri bir yer değil. Zaten isteseler de gidemezler buraya. Mayıs 2004′ten beri Aceh’te sıkıyönetim var. Aceh bölgesi uzun zamandır Endonezya’dan bağımsızlığını istiyor. Cakarta ise tabii ki buna yanaşmıyor. Bu arada Aceh’te ciddi miktarlarda petrol ve doğalgaz yatakları olduğunu söylemek lazım. Aceh’in bağımsızlığını isteyen Gerakan Aceh Merdeka (Özgür Aceh Hareketi) isimli grup ile bölgede konuşlandırılmış Endonezya Silahlı Kuvvetleri’ne ait birlikler arasındaki çatışmalar uzunca bir süredir devam ediyor. İki taraf arasında yapılan görüşmeler sonuç vermedi. Sonra dalgalar geldi, yıllardır kan ağlayan Aceh halkını yutup götürdü. Başkent Banda Aceh’in fotoğrafını gördüm. Yıkıntılar, çamur ve sokaklarda dizili cesetler’ Cakarta, bu felaket üzerine ateşkes ilan etti ve yabancıların bölgeye girmelerine izin verdi. Gidenler geri gelmez, ama yaralar sarılsa ne olacak’ Savaşa devam’ The Jakarta Post gazetesinden gelen 30 Aralık tarihli bir habere göre Aceh’teki ölü sayısı 80 bine ulamış durumda.

Tayland’ Tatil cenneti Phuket’in ne hale geldiğini televizyonda izledik. Tayland’dan son gelen haberlere göre ölü sayısı 3 bin. Dalgalar, Tayland’ın güneyini vurdu. Burası, sadece Phuket gibi tatil yörelerinin bulunduğu bir bölge değil, aynı zamanda etnik çatışmaların da yaşandığı yer. Tayland’da turizm sektörü ekonomide önemli bir ağırlığa sahip. Dünya Seyahat ve Turizm Konseyi (WTTC) verilerine göre Tayland GSYİH’sinin yüzde 12.2′sini oluşturan turizm, ülkedeki istihdamın yüzde 9′unu yaratıyor. Tsunami felaketi, bu sektörü ağır yaraladı. Başbakan Thaksin Shinawatra’nın verdiği bilgilere göre toplam zarar 20 milyar baht (yaklaşık 510 milyon dolar) seviyesinde. Bali’de 2002 yılındaki terör olayından sonra turizm birden durmuştu. Ama bu bir güvenlik sorunundan kaynaklanıyordu. Nitekim Bali kısa sürede toparlandı. Tayland’da durum farklı. Felaket turizm altyapısını yıktı. Phuket’te ayakta otel kalmadı ki turizm tekrar toparlansın.

Sri Lanka’ Bu ülke de iç karışıklıklardan nasibini almış yerlerden birisi. Yaklaşık yirmi yıldır ayrılıkçı Tamil Kaplanları örgütüyle hükümet güçleri arasında devam eden çatışmalar, iki yıl önce yapılan ateşkes ile sona erdi. Ancak halen ülkede istikrar sağlanabilmiş ve soruna kalıcı bir çözüm getirilebilmiş değil. Tsunami, ülkenin doğu ve güney kısmındaki turistik yöreleri etkiledi. Ayrıca başkent Colombo’yu bu bölgelere bağlayan ulaşım hatları da büyük zarar gördü. Turizm, ülke GSYİH’sinin yüzde 20′sini oluşturuyor. Bu arada Sri Lanka ekonomisinde tarımın ve özellikle de çay üretiminin büyük yeri var. Deniz suyu, Aceh’te olduğu gibi Sri Lanka’da da kimi yerlerde sahilden 10 kilometre kadar içerilere girdi. Buralarda tarıma elverişli topraklar denize karıştığı gibi gerek topraklar, gerekse bunları sulamada kullanılan kaynaklar deniz suyundaki tuzdan olumsuz etkilendi. Bu sebeplerden dolayı başta Sri Lanka ve Aceh’te olmak üzere tarım, uzun vadeli olarak zarar görmüş oldu. Bu yazının yazılmakta olduğu saatler itibariyle Sri Lanka Hükümeti’nin açıklamış olduğu ölü sayısı ise 23 bin. 750 bin kişi ise evsiz kaldı.

Maldivler, denizden yüksekliği sıfır ila bir metre arasında değişen 1,190 tane mercan adasından oluşan bir ülke. Turizm, ülke ekonomisinin yüzde 71.4′ünü oluşturuyor ve istihdamın da yüzde 64.4′ünü yaratıyor. Burada çok sayıda insan hayatını kaybetmedi ama sular adaların büyük bir bölümünü sildi süpürdü. Ülkedeki 82 turizm tesisinden 20′si tamamen yok oldu, diğerlerinde ise ciddi hasar var. Yaklaşık zarar 1 milyar dolar olarak tahmin ediliyor.

Tsunami, Hindistan’ın güney bölgelerini etkiledi. Ölü sayısı yaklaşık 10 bin. Turizmin yanısıra imalat tesisleri de dalgalardan nasibini aldı. Zarar yaklaşık olarak 500 milyon dolar olarak tahmin ediliyor.

Bu felaketin küresel ekonomiye etkisi ne olacak’ Mutlaka olumsuz bir etki olacaktır ama bu çok büyük olmayacak. Hint Okyanusu, dünyanın en önemli deniz ticaret hatlarını barındırıyor, Avrupa’yı Güney ve Doğu Asya’ya bağlıyor. Bölgedeki başlıca limanlar, Hindistan’daki Chennai, Bombay ve Kalkütta limanları, Sri Lanka’nın Colombo limanı ve Endonezya’nın Cakarta limanı. Bunlardan sadece Chennai limanı zarar gördü ve burada da gerekli çalışmalar yapıldıktan sonra faaliyetler devam etmeye başladı. Dünya ticareti, deprem ve tsunami felaketinden asgari ölçüde etkilendi.

Ne var ki, ateş düştüğü yeri çok kötü yaktı. Ölü sayısı çok yüksek. Ama şu anda hayatta kalanlar için ne yapılması gerektiğini düşünmek gerekiyor. Cesetler, o tropik sıcağın altında hala sokaklarda bekliyor. Bu da hastalıkların ortaya çıkması ve yayılması anlamına gelecek. Ölü sayısı artacak, zaten fakir olan insanlar daha da fakirleşecekler. Sağ kalabilenlerin büyük bir kısmının ekmek tekneleri de suya karışıp gitmiş durumda. Günde 2 doların altında bir gelirle yaşayan insanların toplam nüfusa oranı halihazırda Hindistan’da yüzde 86.2, Endonezya’da yüzde 55.3, Sri Lanka’da ise yüzde 45.4.

Dünya, felaket bölgesine yardıma koşuyor. Ama yapılan yardımların ne kadar yeterli olacağı tartışılır. Avrupa Birliği 44 milyon dolar, ABD 35 milyon dolar, Kanada 30 milyon dolar, İngiltere 29 milyon dolar, Avustralya 27 milyon dolar, Danimarka 15 milyon dolar yardım sözü verdi. Bunlar sadece en yüksek oranları veren ülkeler, daha başka birçok ülke gerek nakdi yardım olarak gerekse personel, malzeme, gıda göndererek yardımda bulunuyor. Türkiye ise halihazırda bölgeye 1.25 milyon dolar gönderdi ve ayrıca Kızılay tarafından da bir yardım kampanyası başlatıldı. Türkiye’nin yardımı azmış gibi görülebilir ama bu rakamla şu anda Türkiye bölge ülkelerine en yüksek miktarda yardımı yapmış olan 16. ülke konumunda.

Peki, bu rakamlar ihtiyacı karşılıyor mu’ Dünya Bankası’nın ilk hesaplamalarına göre ihtiyaç duyulan miktar tam tamına 5 milyar dolar!

Dünya ne yazık ki, Güney Asya’daki bu felakete timsah gözyaşları döküyor. ‘Vah vah’ deyip geçiyoruz. ‘Fakir insanların dünyalarında olan bir olay’ olarak görüyoruz. Önce futbolcularımızı düşünüyor, sonra ‘ah yazık garibanlara’ diyoruz ve geçiyoruz. Bu ülkeleri yine ziyaret edeceğiz, ama Bali’ye gidip Cakarta’ya uğramayacağız, Bangkok’un gece alemine dalacak, ama o eğlence sektöründe çalışan insanların iş çıkışı içine girdikleri dünyayı tanımayacağız. Tayland sahillerinde uzanacak, ama yanımıza gelen 1 dolarlık hediyelik eşya satmaya çalışan insanlara defol diyeceğiz. Küreselleşiyoruz deyip dünya vatandaşı olduğumuzu iddia edecek, ama bu insanlara ‘kardeşim’ demeyeceğiz. Hatta biliyor musunuz, yılbaşı geldi! Ölen yakınlarının başında ağlayan esmer derili insanları unutup ‘eller havaya’ yapacağız!

Yazının sonunda değerli dostum Ulaş Başar Gezgin’in ‘Okyanus Yazıtı‘ başlıklı şiirinden bir alıntı yapacağım. Herkese mutlu yıllar diyorum…

Ve ey sen evinden rahat koltuğunda izleyen bizi, Ey Avrupalı ey Türkiyeli,

Yalnız bizim buralarda büyük değildir dalgaların boyları.

Ve timsah gözyaşları dökerken siz, ‘şöyle böyle olmuş uzaklarda’ diyerek,

Bilin,

Doymayabilir toprağa dalgaların boyları

Ve içine alabilir sizi de, uzak ülkenizi de.