"enerji" ile etiketlenmiş yazıları görüntülüyorsunuz

Anadolu Ajansı’ndan (AA) değerli Bahattin Gönültaş’ın 2017 yılında küresel ekonomiyi bekleyen risklerle ilgili hazırladığı habere görüşlerimle katkıda bulunmaya çalıştım. Haberi aşağıda ya da AA’nın web sitesinde okuyabilirsiniz.

thumbs_b_c_51287fabdcb6661a341c72b521550d08Beyaz Saray’daki görevine 20 Ocakta resmen başlayacak seçilmiş Başkan Donald Trump’ın taahhüt ettiği korumacı ticaret politikaları, Çin ekonomisindeki yavaşlama, Avrupa Birliği’nin (AB) geleceğine ilişkin belirsizlikler, petrol ve emtia fiyatlarındaki oynaklık, 2017de küresel ekonominin önündeki en büyük risk faktörleri olarak öne çıkıyor.

AA muhabirinin yaptığı derlemeye göre, zor bir yılı geride bırakmaya hazırlanan küresel ekonomiyi 2017’de yeni riskler bekliyor.

Küresel ekonomi için 2017’de en büyük risk, Trump’ın taahhüt ettiği korumacı ticaret politikaları hayata geçirmesi olarak görülüyor. Trump’ın politikalarının küresel bir ticaret savaşını tetiklemesinden ve dünya ekonomisinin resesyona sürüklenmesinden endişe ediliyor.

Dünyanın en büyük ikinci ekonomisi Çin’de ekonomik büyümenin yavaşlaması, ülkeden sermaye çıkışlarının hızlanması gelecek yıl için ikinci büyük risk olarak gösteriliyor. Gelişmekte olan ülkelerden çıkan sermaye geçen yıl 735 milyar dolara ulaşmış ve bunun dörtte üçü Çin’den gerçekleşmişti.

Çinden bu yıl 1 trilyon dolara yakın sermayenin yurt dışına çıktığı belirtilirken, söz konusu çıkışın devam etmesinin ülkedeki ekonomik sorunları daha da derinleştireceği ifade ediliyor. Bu ülkede son dönemde konut fiyatlarındaki artış yeni bir varlık balonu tartışmasını gündeme getirirken, hükümet de bu riske karşı çeşitli önlemler aldı. Çin’in ekonomik verilerinde yaşanacak olumsuzlukların tüm dünyayı etkilemesi bekleniyor.

Brexit belirsizliği

İngilterenin AB’den ayrılma kararı (Brexit) ve sonrasındaki süreçler, 2017’nin bir başka risk faktörü olarak yakından izleniyor. İngilterenin Birlikten ayrılma sürecinde küresel finansal piyasaların karmaşık ve çalkantılı seyrine devam edeceği, bunun da yatırımlara zarar vereceği değerlendiriliyor. Bu durumun başta AB ülkeleri olmak üzere küresel ekonomiyi negatif etkileyeceği dile getiriliyor.

Öte yandan, Brexit’in Birlik karşıtı grupların güçlenmesine yol açabileceği, bu durumun AB projesini tehlikeye sokabileceği değerlendiriliyor.

– Avrupada bankaların sorunlu kredileri

İtalyan bankalarının sorunlu (360 milyar avrodan fazla) kredileri ve Yunanistandaki ekonomik kriz, bankacılık sistemine ilişkin endişeleri 2017 yılına taşıyor. İtalyan bankaları yılın başından bu yana, yaklaşık yüzde 50’nin üzerinde değer kaybetti. 2008 finans krizinin ardından çok tartışılan “kurtarma paketleri” alamaması durumunda İtalyan bankalarının iflasının gündeme gelmesi, Avrupanın kendi “Lehman krizini” yaşaması bir risk unsuru olarak küresel ekonomiyi tehdit ediyor.

Ayrıca, avro bölgesindeki yüksek borçlanma maliyetlerinin kriz korkularını hortlatma riski de endişeleri artırıyor.

AB’de popülizmin yükselişi risk

Güney Çin Denizi’ndeki gelişmeler, Filipinler ile Çin bağlamının ötesinde bir anlam ifade ediyor. Güney Çin Denizi’ne komşu diğer dört ülke ile bu su yolunun küresel ticaret, güvenlik ve jeo-stratejik öneminden ötürü, başta ABD olmak üzere Batı çıkarları doğrultusunda hareket eden Avustralya, Japonya gibi diğer bölge ülkeleri de konuyu yakından takip ediyor. Bu bölgedeki gelişmelerin gelecek yıl küresel ekonomiyi etkilemesi bekleniyor.

Rusya ve batılı ülkelerin karşı karşıya gelmesi, petrol ve emptia fiyatlarının ani düşmesi veya yükselmesi, merkez bankalarının uyguladığı negatif faiz gibi belirsiz politikaların devam etmesi, AB’de popülizmin yükselişi ve Latin Amerikada Brezilya ekonomisinin belirsizliğinin sürmesi, 2017de küresel ekonominin önündeki en büyük risk faktörleri olarak öne çıkıyor.

“Trump belirsizlik oluşturdu”

Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi Uzmanı Altay Atlı, Beyaz Saraydaki görevine 20 Ocakta resmen başlayacak olan seçilmiş Başkan Donald Trumpın taahhüt ettiği korumacı ticaret politikalarına dikkati çekerek, “Bu durum Japonya ve Çin gibi ülkelerde güven sorunu oluşturur. Aynı zamanda bir belirsizlik ortamı oluşmasına yol açar.” dedi.

Atlı, Trump’ın politikalarında 180 derecelik bir dönüş yapması durumunda bile Asyanın büyük ekonomilerinin ABD ile ilişkilerinde daha temkinli davranacağına işaret ederek, “Bu ülkeler ABD’ye fazla bağımlı olmak istemeyecekler, yeni ortaklara yönelecekler.” diye konuştu.

Çinin ekonomide balon oluşmasını engellemek için önlemler aldığını belirten Atlı, “Ancak bunlar kısa vadeli önlemler. Esas mesele hükümetin yapısal reformları ne ölçüde gerçekleştirebileceği. 2017de artık küresel piyasalar, Çinden bu anlamda somut ve büyük adımlar bekliyor olacak.” değerlendirmesinde bulundu.

“Bir ticaret savaşı riski artmış görünüyor”

İş Yatırım Uluslararası Piyasalar Müdürü Şant Manukyan ise Çinin para birimi “yuan”da ani bir devalüasyona gitmesinin gelecek yıl için en büyük risklerden biri olduğunu kaydetti.

Manukyan, İtalya ve İspanya gibi ülkelerde yüksek borçlanma maliyetlerinin, avro bölgesinde kriz korkularını hortlatabileceğini ifade ederek, “2017’de 1994’te olduğu gibi global bir bono hareketi riski de var. Trump’ın, kampanyasında da görev alan Prof. Peter Navarro’yu ticaret ekibinin başına ataması ile ticaret savaşları riski artar. Navarro, NAFTA ve Çin karşıtı görüşleri ile biliniyor. Bunun üzerine bir de cumhuriyetçilerin vergi düzenlemelerinde Dünya Ticaret Örgütü kurallarına uyumlu olmayan maddeleri düşünürseniz bir ticaret savaşı riski artmış görünüyor.” değerlendirmesinde bulundu.

“Korumacı ticaret en fazla Çin ve Meksikaya zarar verir”

Ziraat Bankası ekonomisti Bora Tamer Yılmaz da 2017de Avrupada risklerin yönetilebilir seviyelerde kalmaya devam edeceğini belirterek, popülist partilerin oylarını artırsa bile iktidara gelemeyeceğini savundu.

Yılmaz, İngiltere’nin Brexit kararının ise AB projesinin sonu olarak kabul edilmemesi gerektiğini ifade etti.

Trump’ın söylemleri nedeniyle yükselen ABD getirilerinin gelişmekte olan ülkeler için risk olduğunu anlatan Yılmaz, “ABD’deki kötüleşen bütçe dengesi faiz oranlarını daha yüksek seviyeye çekebilir. Bu durum gelişmekte olan ülkelerin daha yüksek faizle borçlanmasına yol açar. Ayrıca, ülkedeki mali canlanma enflasyonun yükselmesine, bu da Fed’in faiz oranlarını beklenenden daha hızlı artırmasına neden olabilir. Bu durumda yatırımcılar, gelişmekte olan ülke varlıkları için daha yüksek bir primi talep edebilir.” diye konuştu.

Yılmaz, Trump’ın politikalarının en fazla Çin ve Meksika’ya zarar vereceğini ifade ederek, “Avrupa değer zinciri içinde kaldığı için söz konusu korumacı ticaret politikalarının Türkiyeye etkisi sınırlı olacaktır. Trumpun ticaret politikaları üzerinde köklü bir değişim yapmasını beklemiyoruz.” değerlendirmesinde bulundu.

“Petrol fiyatlarındaki ani yükseliş Türkiye için şok oluşturabilir”

Petrol fiyatlarında ani yükselişin Türkiye ekonomisi için olumsuz bir “şok” oluşturabileceğini vurgulayan Yılmaz, “Çünkü enerji fiyatları tüketici sepetinde önemli bir paya sahiptir ve yüksek fiyatlar enflasyonu daha yukarı çekebilir. Ayrıca enerji faturası nedeniyle ülkenin ticaret açığı da artırabilir. Varil başına 50 dolar civarında seyreden fiyatların Türk ekonomisindeki makro göstergeleri kötüleştirmemesi gerektiğini düşünüyoruz. Bununla birlikte, fiyatlar 60 doların üzerine seyrederse, daha yüksek enflasyon oranları ve daha geniş ticaret açığı ile karşı karşıya kalabiliriz.” değerlendirmesinde bulundu.

abeiranUluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın İran’ın nükleer anlaşmaya uygun gerekli koşulları yerine getirdiğini açıklamasının sonucu olarak Tahran yönetimi ile Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi ile birlikte Almanya’yı içeren P5+1 grubunun Temmuz ayında üzerinde anlaşmış oldukları Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP) uygulamaya konulmuş oldu. Bu gelişme İran ile uluslararası toplum arasındaki ilişkilerin normalleşmesi sürecinde önemli bir dönüm noktasına işaret ettiği gibi, bundan sonra ambargolar sonrası İran’da oluşacak olan ekonomik pastadan da (ki bu pastayı sadece petrol ve doğalgaz anlaşmaları değil, ülkenin büyük tüketici piyasası, altyapı projeleri, yüksek meblağlı kamu ihaleleri oluşturuyor) pay alma yarışının hızlanacağını gösteriyor.

Çin, bu yarışa küresel ekonominin diğer başat aktörlerine ve diğer P5+1 ülkelerine göre birkaç adım önden başlıyor. Çin ambargolara rağmen İran ile ticari ilişkilerini kuvvetli bir şekilde sürdürmüş, petrol ve doğalgaz alanında bu ülkenin başlıca müşterisi olmuş ve aynı zamanda ambargolar yüzünden diğer büyük ekonomilerin giremediği İran pazarında liman, havaalanı ve karayolu gibi büyük altyapı projelerine imza atmıştı. KOEP’in uygulamaya konulmasıyla birlikte Çin bir yandan İran’la ilişkilerini geliştirmek için daha uygun bir ortam bulacak, ancak diğer yandan da artan bir rekabet ile karşı karşıya kalacak.

20150930112806_5713_sÇin Devlet Başkanı Xi Jinping’in geçtiğimiz haftalarda İran’a gerçekleştirdiği resmi ziyaret de tam olarak bu rekabete hazır olmak ve sahip oldukları avantajı korumak amacını taşıyordu. Ziyaret sırasında iki ülke arasındaki ilişkilerin stratejik işbirliği seviyesine yükseltildiği açıklandı. Aynı zamanda 2014 yılında 51,8 milyar dolar olan karşılıklı ticaret hacminin önümüzdeki on yıl içerisinde 600 milyar dolara çıkartılması gibi iddialı bir hedef ortaya konuldu. Xi’nin ziyaretinin bitiminde taraflarca yayınlanan ortak deklarasyonda enerji arzı, petrokimya ürünleri ve yenilenebilir enerji kaynaklarına özel bir vurgu yapılmakla birlikte, ulaştırma, demiryolları, limanlar ve hizmet ticareti ortak yatırımlarda öncelik verilecek alanlar olarak belirtildi. İran, gerek petrol ve doğalgaz kaynağı olması, gerekse Yeni İpek Yolu olarak da adlandırılan “Bir Kuşak Bir Yol” projesi üzerindeki anahtar konumu nedeniyle Çin için büyük önem taşıyor. Çin yaklaşık bir yıl önce İran’a o zamana değin yapmış olduğu toplam 25 milyar dolarlık altyapı yatırımını 52 milyar dolara çıkartacağını açıklamıştı. KOEP ile başlayan yeni dönemde bu rakamın daha da yukarılara çıkması beklenebilir.

27 Ocak tarihinde İran’ın Basra Körfezi’ndeki Hark Adası’nda yer alan petrol terminalinden iki tanker dolu olarak yola çıktı. Ambargoların kalkmasından sonra İran’dan ilk petrol nakliyatını yapan bu tankerlerden birisi Çin’e, diğer ise Japonya’ya doğru yol alıyor. Çin, ambargolar sonrası İran’da önemli bir avantaja sahip, ancak hızla artan bir rekabetle karşı karşıya olacak ve bu rekabet sadece Batı ülkelerinden değil, Japonya’dan gelecek. Japonya, sadece petrol ithalatını hızlı bir şekilde sürdürmesiyle değil, son haftalardaki diğer girişimleriyle de İran yarışında güçlü bir şekilde yer alacağını gösterdi. Bu anlamda 5 ޞubat’ta Japonya ile İran arasında imzalanan yatırım anlaşmasının Japon firmalarının İran pazarında ciddi anlamda önlerini açacağını tahmin etmek güç değil.

Çin’in aksine Japonya, ABD ile olan ittifakı gereğince uluslararası ambargolara büyük ölçüde bağlı kalmıştı. Bu durumu ticaret rakamlarında da görebiliyoruz. 2014’ün verilerine göre Çin ile İran arasındaki ticaret hacmi 51,8 milyar dolar iken Japonya ile İran arasındaki ticaret hacmi 6,4 milyar dolar olarak gerçekleşti. Çin, İran’a aynı yıl 24,3 milyar dolarlık mal sattı ve bunun içerisinde makineler, nükleer reaktörler, elektrikli ve elektronik eşyalar, taşıma araçları önemli bir yer tuttu. Bunun karşılığında Çin, İran’dan 27,5 milyar dolarlık alım yaptı; bu tutarın 21,2 milyar dolarını ise petrol ve diğer enerji ürünleri oluşturdu. Ambargolara uyan Japonya’nın ise İran’a ihracatı sadece 251 milyon dolar. Buna karşılık Japonya, İran’dan 6,177 milyar dolarlık ithalat yaptı, bunun neredeyse tamamını, 6,129 milyar dolarını petrol ve diğer enerji ürünleri oluşturuyor.

Çin, İran yarışına Batı’ya karşı olduğu gibi Japonya’ya karşı da bir hatta birkaç adım önde başlıyor. Her iki ülkenin Batı’ya karşı avantajları İran’a tarihsel bir bagajın ağırlığını ve ambargoların sorumluluğunu taşımadan yaklaşmaları. Ancak Japonya’nın da Çin’e karşı bir avantajı var. Barışçıl nükleer enerji kullanımı konusunda geniş tecrübesi ve deneyimi olan Japonya, İran’a nükleer anlaşmaya uyum sağlaması konusunda destek vermeyi taahhüt ediyor. Özellikle nükleer güvenlik ile depreme karşı hazırlık ve korunma gibi konularda Japonya, İran açısından en uygun ortak konumunda yer alıyor. Bununla birlikte otomotiv ve yüksek hızlı tren gibi sektörler ile altyapı projelerinde de Japonya’nın güçlü firmalarıyla İran’da Çin’e rakip olmaya hazırlandığı gözlemleniyor.

İran’da yeni dönemde rekabet artacak, Çin ambargolara tam olarak uymamanın sağladığı avantajı sürdürmeye çalışırken Batı ülkeleri ve Japonya pastadan pay almaya çalışacaklar. Rekabet ne kadar artarsa İran’ın seçenekleri de o kadar çoğalacak ve Tahran’ın pazarlık gücü artacak. KOEP ile birlikte yeni dönemde İran ekonomisindeki gelişmeleri yakından takip etmekte, farklı aktörlerin kendilerini nasıl konumlandırıp bu konumlarını nasıl muhafaza etmeye çalıştıklarını yakından takip etmekte fayda var.

singh_chinairaniantango_xi

İran ile P5+1 ülkeleri arasında varılan anlaşma gerek Türkiye gerekse uluslararası kamuoyunda büyük ölçüde söz konusu ülkenin “Batı ile uzlaşma sağlaması” olarak değerlendirildi ve anlaşma ile birlikte İran ile Batı arasındaki ilişkilerin daha yapıcı bir şekilde şekilleneceği yönünde yorumlar yapıldı. Bu değerlendirmelerde doğruluk payı olmakla beraber, müzakerelerde katkısı olan ve anlaşmadan fayda sağlayacağı düşünülen ülkelerden birisinin Batı’da değil Doğu’da yer aldığı görülüyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi daimi üyesi olarak P5+1 tarafında müzakere sürecine katılan ve nihai anlaşmaya imza koyan Çin’in İran’a yönelik bir takım ekonomik ve stratejik hedefleri var. İran’ın “normalleşmesi” bir yandan Çin’in bu hedeflere ulaşmasındaki engelleri ortadan kaldırarak Pekin açısından olumlu bir etki yaratacak, ancak diğer yandan da ambargoların kalkmasıyla özellikle ekonomi alanında hızla büyümesi beklenen pastadan dilim almak isteyen aktörlerin sayısının artmasına yol açarak Çin’in karşı karşıya olduğu rekabeti güçlendirecek. Artan rekabet ortamı içerisinde Çin, İran ile ambargolar boyunca devam ettiği ekonomik ve güvenlik işbirliği ile kendisini “karagün dostu” olarak konumlandırabilmesi, bu ülkede halihazırda büyük ölçekte yatırımlara sahip olması ve Ortadoğu’ya yönelik politikalarını Batılı ülkelerin aksine tarihsel bir bagaj olmadan sürdürebilmesi sayesinde önemli bir avantaja sahip.

İran petrolü Çin için önemli

Çin için İran öncelikle enerji güvenliği açısından önem taşıyor. 2014 yılında Çin toplam 520,3 milyon ton petrol tüketti ve bu tüketimin ancak 211,4 milyon tonluk kısmını kendi üretimiyle karşıladı. Başka bir deyişle, Çin petrol ihtiyacının yüzde 60’ını ithalat yoluyla karşılamak mecburiyetinde. Bu amaç doğrultusunda halen tüm dünyadan günde 6,1 milyon varil petrol ithal eden ve dış alımlara bağımlılığı giderek artan Çin için İran önemli bir kaynak teşkil ediyor. Çin bugün toplam petrol ithalatının yüzde 12’sini İran’dan yapıyor ve Ortadoğu’da ve dünyanın petrol üreten diğer bölgelerindeki artan jeopolitik riskler yüzünden nispeten istikrarlı olarak gördüğü ve karşılıklı güvene dayalı bir ortaklık ilişkisi kurmayı başardığı İran’ın ithalattaki payını artırmak istiyor.

Ambargoların kalkması, Çin’in bu hedefine ulaşması için bir avantaj sağlıyor. Pekin her ne kadar Batı’nın uyguladığı ambargoların doğrudan bir parçası olmamışsa da, dolaylı olarak etkilenmiş ve İran’dan petrol alımını azaltmak zorunda kalmıştı. Ambargo öncesinde günlük 2,6 milyon varil petrol üretim kapasitesi olan İran’ın üretimi 2014 itibariyle günde 1,4 milyon varile kadar düştü, ancak bu süreçte Çin İran’ın bir numaralı alıcısı olarak pozisyonunu korudu. Ambargolar sonrasında İran’ın üretimini eski seviyesine çıkartmasıyla Çin de ithalatını artırabilecek. Bununla birlikte İran’da üretimin artmasının küresel piyasalarda halihazırda düşük seviyelerde seyreden fiyatları daha da aşağıya çekeceğini ve bu durumun dünyanın en büyük petrol ithalatçısı olan Çin açısından son derece olumlu bir etki yaratacağını da not etmek gerekiyor.

Ambargolardan Çin’in İran’daki petrol üretim ve taşımacılık altyapısına yönelik yatırımları da olumsuz yönde etkilenmişti. Çin petrol firmaları CNPC ve Sinopec’in İran’ın Yadavaran ve Azadegan yataklarında her biri 2 milyar dolar tutarına yaklaşan yatırımları var. Çinli firmalar İran’dan çekilmedilerse de Batılı firmaların pazardan çıkmaları dolaylı olarak olumsuz bir etki yarattı. Batılı firmalardan temin edilecek olan teknoloji, ekipman ve know-how’un kesintiye uğraması nedeniyle Çin’in İran’daki projeleri de hız kaybetti, hatta rafa kaldırıldı. Yeni dönemde bu projeler ivme kazanacak.

Çin’in İran’da halen 25 milyar dolarlık yatırımı var ve ambargoların kaldırılmasıyla birlikte bu rakamın 52 milyar dolara kadar yükseltileceği Çinli yetkililer tarafından açıklanmış durumda. Enerji alanındaki projeler bu rakam içerisinde aslan payını alacak olsalar da Çin’in İran’daki yatırımları petrol ve doğal gaz ile sınırlı değil. Ulaştırma altyapısı (örneğin hızlı tren projeleri, karayolları ve limanlar), telekomünikasyon ve imalat sanayii alanında Çin’in İran’da büyük ölçekli yatırımları var. Ambargoların kalkması Çin’in İran’daki yatırım portföyünü derinleştirmesini de sağlayacak. Diğer yandan ambargolara rağmen artmaya devam eden ve 2014 yılında 50 milyar dolar seviyesine ulaşan karşılıklı ticaret hacminin yeni dönemde daha da hız kazanması muhtemel görülüyor.

İlişkilerin stratejik boyutu

Pekin yönetimi, İran ile ekonomik ilişkilerini ikili boyutunun ötesinde daha büyük stratejik bir tablo içerisine oturtuyor. İran, Çin’in Yeni İpek Yolu projesinde kritik bir konuma sahip. Çin’i Orta Asya üzerinden Avrupa’ya bağlayacak olan hatlar İran’dan geçtiği gibi, İran Çin’in karadaki projeye paralel olarak sürdürdüğü Deniz İpek Yolu projesinde de limanlarıyla birlikte önemli bir yer teşkil ediyor. Bununla birlikte İran, yine Çin öncülüğünde hayata geçirilen Asya Kalkınma Yatırım Bankası’nda da kurucu üye konumunda. Tüm bunlara ek olarak son dönemlerde iki ülke arasındaki güvenlik işbirliğinin artması, 2014 yılında Çin ile İran donanmalarının ortak bir tatbikat gerçekleştirmesi, Çin’in İran’ın Şanghay İşbirliği Örgütü’ne tam üyeliğini desteklemesi Pekin-Tahran hattında ilişkilerin ana eksen enerji üzerinden şekillenmekle birlikte esasen çok boyutlu olarak gelişmekte olduğunu gösteriyor.

Ambargo sonrası dönemde Çin, İran ile halihazırda güçlü olan ilişkilerini daha da kuvvetlendirebilir. Ancak Pekin açısından iki önemli risk söz konusu. Birincisi, İran’da artacak olan rekabet ile ilgili. Çin, ambargo sürecinde Batılı ülkelerin yokluğundan fayda sağlayarak İran pazarında konumunu kuvvetlendirdi. Batılı ülkelerin ve Batı kökenli çok uluslu şirketlerin tekrar İran’da aktif olmalarıyla birlikte ise Çin açısından daha zorlu rekabet şartları oluşacak. İran ile Batı ülkeleri arasında olmayan güven unsuru, İran ile Çin arasında büyük ölçüde mevcut ve bu da Pekin açısından bir avantaj sağlıyor. Ancak ekonomik rekabetin özellikle enerji alanında ulaşacağı boyut Çin’in İran’a yönelik hedeflerini revize etmesine yol açabilir. İkinci olarak ise, Ortadoğu siyasetinin akışkanlığı ve bölgede dengelerin her an hızla değişebiliyor olması jeopolitik bir risk yaratıyor. Ambargoları geride bırakmış olan Tahran’ın Ortadoğu sahnesinde kendisini nasıl konumlandıracağı, Suriye konusundaki tutumunun nasıl şekilleneceği, Suudi Arabistan ile olan hegemonik mücadelesinin ne yöne evrileceği, nükleer anlaşmanın Batı bloğu ile siyasi anlamda da bir yakınlaşmaya yol açıp açmayacağı büyük önem taşıyan ancak henüz belirsizlik ihtiva eden parametreler. Bu alandaki gelişmelerin ve İran’ın izleyeceği politikaların Çin’in Ortadoğu’daki çıkarlarıyla çatışma ihtimaline iki ülke arasındaki ilişkilerin geleceği ile ilgili yapılan değerlendirmelerde mutlaka dikkat edilmesi gerekiyor.

Son olarak şunu belirtelim: İran, anlaşmayı Batı’yla değil Batı+Çin ile yaptı. Bundan sonraki süreç de bu eksen üzerinden şekillenecek.

RUSSIA-CHINA-PIPELINE

Kasım ayında Pekin’de gerçekleştirilen Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) Zirvesi üye ülkeler arasında imzalanan çok sayıda ikili anlaşmaya sahne oldu. Bunların başında da Rusya ile Çin arasında enerji alanında imzalanan anlaşma ve Rus doğal gaz firması Gazprom tarafından Çin’e yılda 30 milyar metreküp doğal gaz ihraç edilmesini öngören mutabakat zaptı geliyor. Bu mutabakat zaptı bağlayıcı bir özellik taşımıyor. Ancak Mayıs ayında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Şanghay ziyareti sırasında taraflar arasında imzalanan ve 2018 yılından itibaren Çin’e yılda 38 milyar metreküp Rus doğalgazı sevk edilmesini öngören anlaşmayla birlikte ele alındığında, söz konusu ülkelerin enerji alanında işbirliği için bir seri hâlinde somut adımlar atmaya başladıkları görülüyor.

Söz konusu anlaşmalar her iki tarafa da önemli derecede fayda sağlayacak, tam anlamıyla ‘kazan-kazan’ olarak nitelendirebilecek bir sürecin altyapısını oluşturuyor. Rusya için doğal gaz ve petrol ihracat piyasalarını çeşitlendirmek önemli. British Petroleum şirketi tarafından yayınlanan verilere göre, 2013 yılında 604,8 milyar metreküp doğal gaz üreten, başka bir deyişle tüm dünyadaki üretimin yüzde 17,9’unu gerçekleştiren Rusya, ihracatının yüzde 64,5’lik kısmını Avrupa ülkelerine yaptı. Petrolde de benzer bir durum söz konusu. Geçtiğimiz yıl dünyadaki toplam üretimin yüzde 12,9’unu gerçekleştiren ve 531,4 milyon ton petrol üreten Rusya, petrol ihracatının yüzde 73,3’ünü Avrupa’ya gerçekleştirdi. Rusya, pazarlarını çeşitlendirmek ve Avrupa’ya bağımlılığını azaltmak istiyor. Ukrayna krizi sebebiyle Avrupa Birliği ile ilişkilerinin iyice zedelenmiş olması, küresel piyasalarda petrol ve doğal gaz fiyatlarının düşük seyretmesi ve Ruble’nin değerindeki önlenemeyen düşüş, Moskova için bu çeşitlendirme ihtiyacını elzem ve acil bir hâle getiriyor.

Çin, Rusya açısından gelecek vadeden bir pazar. İki ülke arasında henüz doğal gaz ticareti yok. 2011’de faaliyete geçmiş bir hat üzerinden Rus petrolü Çin’e ulaşıyor. 2013 yılında Çin, Rusya’dan 63,3 milyon ton petrol ithal etti; bu şekilde toplam tüketiminin yüzde 12,5’ini Rus petrolü ile karşıladı. Rusya, Çin’e hem doğal gaz satmaya başlamak (özellikle de Çin’e yakın olan Sibirya’nın doğusundaki bölgelerden çıkartılacak olan doğal gazı) hem de petrol alanındaki işbirliğini güçlendirmek istiyor. Çin ise enerji kaynaklarını temin ettiği ülkelerin sayısını artırmayı hedefliyor. Pekin’in petrolde Ortadoğu’ya artan bağımlılığı, bölgedeki jeopolitik risklerin azami seviyeye ulaştığı bu dönemde ciddi bir kırılganlık yaratıyor. Bununla birlikte hava kirliliği nedeniyle ağır sorunlar yaşamakta olan Çin, enerji tüketiminde kömürün payını azaltmak ve onun yerine daha temiz ve çevre dostu bir enerji türü olan doğal gazı kullanmak istiyor. Çin hükümetinin amacı, ülke içerisinde doğal gaz tüketimini 2030’a kadar iki katına çıkarmak. Bu doğal gazı alabileceği yer ise tabii ki Rusya.

Neden şimdi?

Rusya ile Çin arasında artacak olan enerji ticareti, iki tarafa da büyük fayda sağlayacak ve her ikisi de önemli birer dönemeçten geçen ülke ekonomileri için birer nefes alma imkânı sunacak. Bu noktada akla şu soru geliyor: Madem iki taraf da kazanıyor, neden bugüne kadar bu ticaret asgari düzeyde kaldı?

Moskova ve Pekin arasındaki enerji müzakereleri aslında son on beş yıldır yoğun bir şekilde gerçekleştiriliyor. 2000’de Sibirya’yı Çin’e bağlayacak petrol hatları planlanmış ancak hayata geçirilememişti. 2006’da doğal gaz görüşmeleri yapıldı, ancak anlaşma sağlanamadı. 2008-2009 dönemindeki küresel kriz nedeniyle Rusya’nın Batı’daki pazarlarında talebin azalması ve yine buralardaki kredi imkânlarının zayıflaması, Rusya’nın enerji ibresinin biraz daha Çin’e dönmesini sağladı. İlerleyen yıllarda varılan anlaşma uyarınca Rusya’dan Çin’e petrol akışı başladı.

2010 yılına geldiğimizde iki ülke arasında elektrik üretimi ve nükleer enerji alanlarında da işbirliği için zemin arayışlarının başladığını görüyoruz. 2013’te petrol ihracatının artırılması kararlaştırıldı, ancak tüm bu geçen zaman zarfında doğal gaz konusunda somut bir adım atılamadı. Bunun en büyük sebebi ise tarafların fiyatta anlaşamamasıydı.

Gelinen noktada yapılan anlaşmalara baktığımızda bir yandan Rusya’nın enerji konusunda Çin’e giderek yakınlaştığını, diğer yandan da anlaşma hükümlerinin büyük ölçüde Çin’in tercihlerine uygun olduğunu görüyoruz. Mayıs ayındaki doğal gaz anlaşmasında fiyat açıklanmadı, ancak anlaşmanın 30 yıllık, toplam 400 milyar dolar tutarında olduğunu ve yılda 38 milyar metreküp doğal gaz sevkiyatını öngördüğünü düşünürsek, basit bir hesaplamayla bin metreküp için 350 dolar gibi bir fiyata ulaşmak mümkün. Bu da Avrupa ülkelerinin Rus doğal gazı için ödedikleri ortalama fiyat olan 380 doların altında. Çin, bugüne kadar fiyatta anlaşılamadığı için doğal gazı Rusya’dan değil, daha ucuza satan Türkmenistan’dan alıyordu. Rusya’nın Ukrayna krizi ve ekonomik sıkıntılar nedeniyle yaşadığı süreç ve dolayısıyla acilen yeni pazarlara erişim ihtiyacı nedeniyle Moskova, Çin’in istediği fiyatı sonunda kabul etmiş görünüyor. Bu arada yukarıdaki hesaplamada kullanılan 400 milyar dolar rakamının anlaşmanın imzalandığı dönemdeki fiyatlar üzerinden yapılmış bir projeksiyon olduğunu ve fiyatlardaki mevcut trendlerin devam etmesi durumunda bu rakamın azalabileceğini ve Çin’in ödeyeceği rakamın da aşağı inebileceğini hatırlatalım.

Rusya’ya Çin yatırımı

Rusya, Çin’e sadece yeni bir pazar olarak değil, yatırım ortağı olarak da ihtiyaç duyuyor. Jeopolitik riskler nedeniyle Batı sermayesinin uzaklaşması ve Rus ekonomisinin zayıf gidişatı, yeni boru hattı projeleri için yeni kaynakların bulunmasını gerektiriyor. Çin’e ihraç edilecek doğal gaz ve petrolü taşıyacak altyapının finansmanı için de doğal olarak Çin sermayesi devrede. İlk aşamada Çin, Sibirya’daki doğal gaz yataklarının geliştirilmesi ve Çin’e uzanacak boru hatlarının inşası için Rusya’ya 50 milyar dolarlık bir kredi taahhüdünde bulundu. Bununla birlikte APEC Zirvesi sırasında yapılan anlaşmayla Çin ulusal petrol şirketi CNPC’nin Rus petrol üreticisi Rosneft’in alt kuruluşu olan Vankorneft’ten yüzde 10 pay alması da dikkat çekici bir gelişme. Yakın bir geçmişe kadar Ruslar, enerji sektörlerinde Çin sermayesine sıcak bakmazken, alternatiflerin giderek azaldığı bir dönemde Çin’den gelecek yatırıma daha fazla ilgi gösteriyorlar.

Rusya ile Çin arasında enerji alanında karşılıklı fayda ve bağımlılık temelinde bir ilişki inşa ediliyor. Ancak bu ilişkinin -en azından şimdilik- asimetrik bir yapıda olduğunu da belirtmek gerekiyor. Rusya Çin’e, Çin’in Rusya’ya ihtiyaç duyduğundan daha fazla ihtiyaç duyuyor. Rusya’nın hem finansman hem de pazar erişim imkânları giderek kısıtlandı, ekonomisi bir darboğazdan geçiyor ve Çin’den başka ihtiyaç duyduğu büyüklükte bir ortak bulması mümkün görünmüyor. Çin açısından ise özelikle ABD’de kaya gazı devriminin yaşandığı ve Avustralya’nın yeni doğal gaz kaynaklarını devreye soktuğu bir dönemde enerji yelpazesini çeşitlendirmek için alternatifleri nispeten çok. Bununla birlikte Rus ekonomisinin petrol ve doğal gaz ihracatına bağımlılığı ve düşük fiyatlardan kaynaklanan kırılganlığı, Moskova’nın Pekin’e ihtiyacını artırıyor. Çin için ise böyle bir durum söz konusu değil. Bu asimetrik ilişki, dünya enerji piyasasının ve küresel ekonominin geleceğinde belirleyici olacak.

Japonya Başbakanı Shinzo Abe, iki günlük resmi bir ziyaret için bugün Ankara’ya geliyor. Bu sabah TRT Gündem programında bu ziyareti ve ziyaretten beklentileri tartıştık, belli başlı konuları buradan da paylaşmak istiyorum.

abesAbe’nin ziyaretinde başlıca gündem maddesi Sinop’ta inşa edilmesi öngörülen nükleer santral olacak. Çin’in de talip olduğu projenin Japonya/Fransa ortaklığına verilmesine artık kesin gözle bakılıyor. Fukuşima felaketinden sonra bu konuda bazı soru işaretleri oluşmuştu, ancak bu felaketin Japonya’nın denetim ve güvenlik standartlarını iyice yükseltmesine yol açtığını da görmek gerekiyor. Japonya depreme karşı tecrübeli, teknoloji ve know-how sahibi ve ekolojik duyarlılık konusunda da oldukça ileride. Çin’in finansman açısından son derece cazip bir teklif sunmasına rağmen proje için Japonya’nın (ve Fransa) tercih edilmesi şaşırtıcı değil.

Nükleer santral projesinin Türkiye ile Japonya arasında gelişmesi muhtemel daha geniş kapsamlı bir işbirliğinin sadece tek bir öğesi olduğunu ve hatta bu iki ülke arasında artık yeni bir dönemin başlamakta olduğunu düşünüyorum. 1980’lerin ikinci yarısından itibaren ve 1990’lar boyunca iki ülke arasında ekonomik ilişkiler oldukça yoğundu ve bu dönemde birçok Japon firması yatırımları için Türkiye’yi tercih ediyordu. 2000’lerde ise Türkiye, Japonya’nın; Japonya da Türkiye’nin gündeminde büyük ölçüde düştü. Bunun bir sebebi şüphesiz ki bu dönemin Japonya’nın kendi ekonomik sorunlarıyla mücadele ettiği ve dış ilişkilerine yeterince enerji ayıramadığı bir dönem olmasıydı. Diğer bir sebep ise, Türkiye açısından bakıldığında, Asya’daki ilgi odağının hızla yükselen Çin’e kayması ve Japonya’nın gölgede kalması şeklinde ortaya çıktı. Sonuç olarak iki ülke arasındaki ekonomik ilişkiler hız kesti, bir yandan Türkiye aleyhine bir ticaret açığı artarken, diğer yandan Japonya’dan gelen yatırımlar ise iyice azaldı.

Türkiye ile Japonya, şimdi bu kayıp yılları telafi etmek arzusundalar. Nükleer santral ve genel olarak enerji sektörü ortaklık için verimli bir alan sunuyor. Bunun dışında Japonya’nın Türkiye’de halihazırda birçok projeye imza atmış olduğu (ve atmaya devam ettiği) altyapı sektöründe de önemli imkanlar var. Başbakan Erdoğan’ın Japon firmalarını havaalanı, kanal ve ulaştırma projelerine davet etmesi bu konuda Türk tarafındaki istekliliğe işaret ediyor. Japonya, gerçekten de büyük çaplı altyapı projeleri için ideal bir iş ortağı. Bunun tek sebebi de Japonların sahip olduğu teknoloji, finansman imkanları, vs değil. Altyapı projeleri gibi büyük çaplı ve uzun soluklu girişimler, ekonomik özelliklerinin yanısıra siyasi etkiler de barındırıyorlar. Japonya gibi Türkiye’nin siyasi açısından hiçbir sorununun olmadığı, tersine karşıklı olarak hem devletler bazında siyasi ilişkilerin üst noktada hem de toplumlar bazında karşılklı algılama ve anlayışın son derece olumlu olduğu bir ülkeyle bu tür projelere ortak imza atmak, projenin siyasi gelgitlerden olumsuz etkilenme ihtimalini asgariye indiriyor.

Türkiye, Japonya ile sahip olduğu olumlu siyasi zemini uluslararası alanda somut ortaklıklara çevirmek arzusunda. Ekonomi alanı tabii ki bu konuda uygun bir çerçeve sağlıyor. Ama Türkiye’nin Japonya ile işbirliğini ekonominin ötesine taşıma arzusunda olduğunu söylemek de yanlış olmaz. Geçtiğimiz yılın Eylül ayında Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Japon mevkidaşı ile yaptığı toplantıdan sonra Türkiye ile Japonya arasında “ortak bir Asya stratejisi” geliştirilmesinden bahsetmişti. Bu beyanat, büyük ölçüde kamuoyunun dikkatinden kaçmışsa da aslında önemli bir öngörü içeriyor. Türkiye’nin Asya stratejisini geliştirirken Japonya gibi siyasi anlamda uyum içerisinde olduğu ve 19. yüzyıldan beri bu uyumu sürdürdüğü Japonya ile işbirliği içerisinde olması gayet mantıklı. Japonya ile ortaklık ise Türkiye’nin Asya’daki diğer güçleri karşısına alması anlamına tabii ki gelmiyor.

Abe’nin ziyaretinde gündeme gelmesi muhtemel diğer bir konu da Türkiye ile Japonya’nın üçüncü ülkelerde işbirliği yapması. 1990’ların başından beri Japonya bu yöndeki isteğini dile getirir, Türkiye’nin çevre ülkelerinde Japonya’nın teknoloji ve finansman gibi kendi avantajlarını ortaya koyacağı, Türkiye’nin ise bölge deneyimi ve nüfuzu ile katkı sağlayacağı ortak projelere olan ilgisini ortaya koyar. 1990’ların ilk yarısında Orta Asya ülkelerinde bu doğrultuda girişimler olmuştu, 2000’lerde bu alanda da pek bir faaliyet olmadı. Bugün ise öncelik verilen coğrafyanın Ortadoğu ve özellikle de Irak olduğu görülüyor.

Tüm bu konular Abe’nin Ankara ziyaretinde tartışılacak. Hangi alanda ne ölçüde somut adımlar atılacağını birlikte göreceğiz.