"Film" ile etiketlenmiş yazıları görüntülüyorsunuz

İkinci Dünya Savaşı’nın sonu. Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarından sonra Japonya teslim olmuş durumda. Ülke galip güçler tarafından işgal ediliyor ve General Douglas MacArthur komutasındaki Amerikan birlikleri ülkede geçici bir işgal yönetimi kuruyorlar. Bu yönetimin öncelikli görevi ise “savaş suçlularını” yani mağlup tarafın yönetici ve komutanlarını mahkeme karşısına çıkartmak.

EMPEROR (Coming Soon)posterBugün izlediğim, yönetmenliğini Peter Webber’in yaptığı, başrollerini ise Tommy Lee Jones ile Matthew Fox’un paylaşdığı “Emperor” (İmparator) filmi, bu döneme odaklanıyor. Washington, MacArthur’a önemli bir görev veriyor: Japon İmparatoru Hirohito’nun savaştaki sorumluluğunu tespit etmek ve buna göre cezalandırılıp cezalandırılmayacağına karar vermek. MacArthur, sağ kolu General Bonner Fellers’i bu konuda araştırma yapmakla görevlendiriyor. Film boyunca Fellers’in çalışmalarını izliyoruz. Japon komutanların ve siyasetçilerin ifadelerini alıyor, Hirohito ile MacArthur arasında bir görüşme yapılmasını sağlıyor ve tüm bunların sonucunda Hirohito’nun Japonya’nın savaşa girmesindeki rolünün hiçbir zaman anlaşılamayacağına, bununla birlikte savaşın sona erdirilmesinde önemli rol oynadığına karar veriliyor. İmparatoru cezalandırmanın Japonya’yı karışıklığa, hatta iç savaşa sürükleyeceğini düşünen MacArthur ve adamları, ABD’nin savaş sonrası dönemde Sovyetler’in komünist tehdidine karşı Pasifik’in Batı yakasında istikrarlı ve kendi çzigisinde bir Japonya’ya ihtiyaç duyması sebebiyle Hirohito’ya dokunmuyorlar. Başka bir deyişle İmparator kurtarılıyor.

Film, bu tarihi süreci net bir şekilde ortaya koyuyor. Konunun derinliklerine inilmese de o dönemde ne olup bittiğini, Hirohito’nun nasıl tahtını koruyup, 1989’daki ölümüne kadar Japonya’nın sembolik lideri olarak kaldığını anlıyoruz. Filmin tarihsel gerçeklikten uzaklaştığı alan ise kahramanların özel hayatı ile ilgili. General Fellers ile 1930’ların başında ABD’de tanıştığı, sonra peşinden Japonya’ya gittiği Japon bir kız arasındaki aşk hikayesi filmin içerisine serpiştirilmiş. Kimilerinin hoşuna gidebilir, sonuçta bu bir belgesel değil, kimi için ise gereksiz olabilir. Ama şu bir gerçek ki, tarihte böyle bir hikaye yok. Fellers, 1925’te Amerikalı bir hanımla evlenmiş, işgal sırasında Japonya’da bulunduğu ve Japon kızı aradığı dönemde aslında gerçek hayatta ABD’de bir eşi ve 15 yaşında bir kızı var. Filmin bu konuda tarihsel gerçeklikten ciddi bir şekilde sapmış olması nedeniyle, Fellers’in ailesi gerçek hikayeyi anlatan bir web sitesini yayına sokmuş.

Film savaş sonrası Hirohito’nun durumunu derinlemesine bir analiz yapmasa da ana hatları ile anlatıyor. Bununla birlikte tarihi anlatmak adına filmde iki önemli nokta dikkatimi çekti. Bir sahnede Fellers’in sorguya çektiği eski Başbakan Fumimaro Konoe şöyle diyor:

Her ikimiz de suçluyuz… Evet, Çin’i işgal ettik. Ama bizden önce İngiltere ve hatta Portekiz de aynısını yapmadı mı? Evet, Singapur’u ve Malaya’yı aldık. Ama bunları İngilizler’den aldık. Filipinler’i Filipinlilerden değil Amerikalılardan aldık, onlar da İspanyollardan almıştı. Güç kullanarak toprak almak uluslararası bir suçsa eğer, İngiliz, Fransız, Hollandalı ve Amerikalı liderleri kim bunun için yargıladı? Kimse. Peki, Japonya’yı farklı kılan nedir? Hiçbir şey. Görüyorsunuz ya general, biz sadece sizden gördüğümüzü uyguluyoruz.

Mesele tabii ki Japonya’yı haklı çıkarmak değil. Ama bu sözler bize şunu hatırlatıyor: Savaşların sonunda kazanan ve kaybedenler olur. Ama bu kazananın suçsuz ve haklı, kaybedenin suçlu ve haksız olduğu anlamına gelmez. Aralarındaki tek fark birinin gücünün diğerine üstün gelmiş olmasıdır.

Filmde ilgimi çeken diğer bir husus ise bombalanmış Tokyo’yu ön plana çıkartması oldu. Hiroşima ve Nagazaki’ye ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Ancak Tokyo’nun Amerikan bombardıman uçakları tarafından aylar boyunca nasıl bombalanarak tam anlamıyla dümdüz edildiğini, bu bombardıman sonucunda Tokyo’da Hiroşima ve Nagazaki’ye nazaran çok daha fazla sayıda insanın öldüğünü, sakat ve evsiz kaldığını pek bilmiyoruz. Filmdeki şehir görüntüleri bu gerçeğe dikkatimizi çekiyor. Bence bu açıdan en çarpıcı sahne ise DVD versiyonunda bulabileceğiniz, çıkartılmış sahneler içerisinde yer alan bir görüntü: Evlerin enkazı üzerinde oynayan çocuklar ve paramparça olmuş bir piyanonun tuşlarına basarak piyano çalıyormuş gibi yapan bir küçük kız çocuğu. En az Isao Takahata’nın savaşın acılarını anlatan “Hotaru No Haka” (Ateşböceklerinin Mezarı) isimli çizgi filmi kadar insanın yüreğini burkan bir sahne.

IMG_0608

“Emperor” filmini beğendim. Filmin fragmanını buradan izleyebilirsiniz.

"Soong Kızkardeşler"

1911?de Qing Hanedanı?nın sona ermesinden 1949 yılında Mao Zedong liderliğinde Çin Halk Cumhuriyeti?nin ilanına kadar olan dönem, Çin tarihinin en hareketli dönemlerinden birisi. İç savaş ve devrim ile şekillenen bu dönemde yaşanan siyasi dönüşümün en önemli aktörlerinden üçü, Sun Yat-sen, Chiang Kai-shek ve H.H. Kung ile evlenen üç kızkardeşin, Soong Ching-ling, May-ling ve Ai-ling?in hikayesini anlatan ?Soong Kızkardeşler? (Song jia huangchao) filmi, 1997 Hong Kong yapımı. Mabel Cheung?un yönettiği film, üç kızkardeş üzerinden Çin?in yüzyıllar süren hanedanlıklar döneminden Çin Halk Cumhuriyeti?ne geçiş sürecini, bu süreçte yaşanan sancıları ve Komünist Parti ile milliyetçi Kuomintang arasındaki mücadeleyi, bazı eksiklikleri ve ufak tefek çarpıtmaları olmasına rağmen tarihsel gerçekliklere büyük ölçüde sadık kalarak anlatıyor.

Çin?in en zengin adamı ve daha sonra Maliye Bakanı olarak görev yapacak olan H.H. Kung ile evlenen büyük kardeş Ai-ling, modern Çin?in kurucusu sayılan, 1912?de kurulan Çin Cumhuriyeti?nin ilk cumhurbaşkanı Sun Yat-sen ile evlenen ortanca kardeş Ching-ling, ve Sun Yat-sen?in en yakın müttefiki olan ve kendisinin ölümünden sonra Kuomintang?ın başına geçen Chiang Kai-shek ile evlenen küçük kardeş May-ling ?in hikayeleri, bu üç kızkardeşin ülkelerinin tarihinde ne kadar önemli birer rol oynadıklarını gösteriyor. Üç kızkardeş de Kuomintang?ın yanında yer alıyor, ancak 1920?lerin ortalarında Komünist Parti ile Kuomintang arasında derin bir uçurum ve çatışma ortaya çıkınca Ching-ling Komünist Parti?nin tarafına geçiyor. 1937?de Japonlar, Çin?i işgal edince ise üç kızkardeş, ülkeyi ortak düşmana karşı birleştirmek için çalışıyorlar. Siyasetin içinde yer alıyorlar (hatta komünistlere yakın olan Soong Ching-ling, yıllar sonra 1981?de Çin Halk Cumhuriyeti?nin onursal başkanı bile oluyor ? her ne kadar bu ünvanı aldıktan iki hafta sonra vefat etmiş olsa da), Çin ordusuna malzeme ve para yardımında bulunuyorlar, hatta gidip okul, sığınak, hastane ve atölyelerde bizzat çalışıyorlar. Üç kızkardeşin hiçbiri hiçbir zaman, kocasının yanında bir süs olarak kalıp ?beyim bilir? demiyor, siyasi hayatın içerisinde aktif birer aktör olarak yer alıyorlar, karar süreçlerine katılıyorlar ve belirleyici oluyorlar. Filmden bir süreliğine uzaklaşırsak bu durumun en çarpıcı yansımasını Time dergisinin kapaklarında görüyoruz. 1927 yılından başlayarak her yıl ?Yılın Adamı?nı seçen (daha sonra bu ?Yılın Kişisi? olarak değiştirildi) seçen dergi, aradan geçen 85 yıl içerisinde sadece bir kere, 1937?de, bir kişiyi eşi ile birlikte seçti ve ?Yılın Adamı ve Kadını? olarak ilan etti. Bu çift Chiang Kai-shek ile Soong May-ling idi.

Filmin açılış sahnesinde kullanılan ve bu üç kızkardeşi ve yaptıkları evlilikleri anlatmak için kullanılan ?Birisi parayı sevdi, birisi gücü sevdi, birisi ise ülkesini? (yi ge ai qian, yi ge ai quan, yi ge aiguo) deyişi Mao döneminden kalma bir slogan. Açıkçası bu deyişin filmde kullanılması, 1997?de, yani Hong Kong?un İngiliz yönetiminden Çin Halk Cumhuriyeti?ne geçtiği yıl vizyona girmiş olan bu filmin yapımcılarının Pekin hükümetine hoş görünme çabası olarak görünüyor. Ülkesini seven kızkardeş olarak daima Komünist Parti?ye yakın durmuş olan Soong Ching-ling kastediliyor; 1949?da Çin Halk Cumhuriyeti?nin kurulmasından sonra yaşamlarını Tayvan ve ABD?de sürdürmek zorunda kalan diğer iki kızkardeşin daha farklı ve hiç de asil sayılmayacak motivasyonları olduğu ima ediliyor. Bunun savaş sırasında ülkeleri için ciddi fedakarlıklar yapan May-ling ile Ai-ling?e bir haksızlık olduğunu düşünüyorum.

Son olarak filmde üç kızkardeşi oynayan Asya sinemasının önemli isimleri Maggie Cheung, Michelle Yeoh ve Vivian Wu?nun göz dolduran bir performans sergilediklerini söyleyelim. Kitaro ile Randy Miller?ın imzasını taşıyan film müzikleri ise harika. ?Soong Kızkardeşler? yeni bir film değil, ancak bir çok kere seyrettiğim bu filmden her seferinde ayrı bir keyif alıyorum, bu üç güçlü Çinli kadının hikayesi her seferinde beni etkilemeyi başarıyor. Filmin fragmanını buradan izleyebilirsiniz.

Soong kızkardeşler...


... ve onları canlandıran oyuncular

Son dönemlerde Asya sinemasının dövüş sanatları temalı filmlerine baktığımızda eskiden beri Bruce Lee, Jet Li, Jackie Chan gibi isimlerin ortaya koyduğu göz alıcı kung fu sahnelerinin artık amaç değil araç haline geldiğini, ve bu sahnelerin giderek daha ilginç ve daha sofistike hikayelerin içerisine örüldüğünü görüyoruz. Başka bir deyişle bu filmleri seyrettiğimizde artık o uçan tekmeler, havada yürüyen dövüşçülerden ziyade, ya da en az onlar kadar, anlatılan hikaye de ilgimizi çekiyor. Son olarak seyrettiğim 2010 Hong Kong yapımı Yumruk Efsanesi: Chen Zhen?in Dönüşü (Legend of the Fist: The Return of Chen Zhen / J?ng W? F?ng Yún?Chén Zh?n) filmi de bende böyle bir izlenim bıraktı. Andrew Lau?nun yönettiği filmin başrolünde beğendiğim Asyalı aktörlerden wushu ustası Donnie Yen oynuyor. Ayrıca başroldeki Tayvanlı kadın oyuncu Shu Qi?yi de ilk kez izlediğimi ve oldukça beğendiğimi söylemeliyim. Film 1920?lerin Şanghay?ında geçiyor. Güçlü savaş beylerinin birbirleriyle savaştığı iç savaşın pençesindeki Çin?de, bir yandan Japonlar adım adım işgale doğru hazırlanırken, bir yandan da Batılı güçler dengeleri kendi lehlerine değiştirmek için faaliyetlerde bulunuyorlar. Bir direniş hareketini örgütleyen kahramanımız Chen, dövüş sanatındaki tüm ustalığını ortaya koyarak Japonlara karşı çıkıyor. Sevdiği kızın Japon ajanı çıkması karşısında ise sevgisini kalbine gömüyor ve Çin?in birleşmesi için mücadelesine devam ediyor.

Film o dönemki Çin ile ilgili bize birçok bilgi veriyor. Ancak benim en çok ilgimi çeken filmin girişinde anlatılan tarihsel bağlam oldu. Film enteresan bir şekilde, 1917 yılında, Birinci Dünya Savaşı?nda Alman saldırısı altındaki Fransız topraklarında geçiyor. Chen, buraya gönderilen Çin işçi taburunun bir mensubu. Bu aslında Dünya Savaşı ile ilgili olarak  çok da bilmediğimiz bir hikaye. İtilaf Devletleri, 1916 yılında Batı Cephesi?ndeki adam sıkıntısını gidermek için Çin hükümetinden destek istemiş. Çin o dönemde tarafsız olduğu için, ancak doğrudan muharebelere katılmamaları şartıyla 50 bin işçi göndermeyi kabul etmiş. Ocak 1917?den başlayarak Çin?den parti parti işçiler 3?er ay süren gemi yolculuklarıyla Fransa?ya cepheye gelmiş. Bu işçilerin sayısı giderek artmış ve sonuç olarak savaş boyunca ve hemen sonrasında toplam 140 bin Çinli işçi savaş meydanlarında çalışmış. Siper kazmışlar, yemek pişirip çamaşır yıkamışlar, yolları ve diğer yapıları tamir etmişler. Bazıları hastalıktan, bazıları da düşman ateşiyle hayatını kaybetmiş. Şu anda Fransa?daki savaş mezarlıklarında 2 bin Çinli işçi yatıyor.

Bu film, sadece açılış sahnesiyle de olsa bana Birinci Dünya Savaşı?nın bu isimsiz aktörlerinin hikayesini anlattı.  Kahramanımız Chen, ilk başta ?bu bizim savaşımız değil, işimizi yapalım? havasındayken, yakın arkadaşının vurulmasıyla iki eline birer süngü alıyor ve üzerilerine ateş açan Almanların arasına dalarak tekme, yumruk ve süngü darbeleriyle (tabir yerindeyse) onları doğduğuna pişman ediyor. Ülkesine dönüşünde ise bu sefer Japonlar, Chen?in gazabından nasibini alıyor. Birinci/İkinci Dünya Savaşı filmlerinde filmin konusuna ve olayların geçtiği cephelere göre ya Almanlar ya da Japonlar kötü adam olur, Chen Zhen biriyle yetinmiyor, ikisini de dövüyor.

Chen Zhen, Almanların peşinde.

Jackie Chan ve Jaden Smith ile Karate Kid

Karate Kid filminin yeni versiyonunu izledim. 80?li yıllarda Pat Morita?nın ustayı, Ralph Macchio?nun ise çömez karateciyi oynadığı seriyi çok sevmiştik. Jackie Chan?in Will Smith?in oğlu Jaden Smith ile oynadığı bu film ise bence en az orijinali kadar güzel. Filmi uzun uzadıya anlatmayacağım tabii, ancak filmde benim dikkatimi çeken bir husus oldu. Yeni Karate Kid ile Rocky serisinin dördüncü filmi (Balboa?nın Sovyetler Birliği?nden Ivan Drago ile dövüştüğü film) arasında ilginç bir paralellik var ve iki film arasındaki bu paralellik üzerinden dünya düzeninin Soğuk Savaş?ın çift kutupluluğundan bugünkü çok kutupluluğa geçişini de görebiliyoruz.

Rocky 4?ü hatırlayalım. Ivan Drago, fizik olarak Rocky?den üstün, zalim, gerektiği zaman hileye başvurmaktan kaçınmayan, galibiyetten başka sonucu kabul etmeyen bir boksör. Arkasında geniş bir ekip var, hatta Politbüro bile onun destekçisi. Diğer yanda ise insancıl ve sempatik Rocky var. Moskova?ya gidiyor ve Soğuk Savaş?ın sıcak çatışmasını boks ringinde yaşıyor. Yüzlerce Rus taraftarın izlediği boks maçında çok zor durumlara düşmesine rağmen sonuçta Drago?yu mağlup ediyor. Filmin sonunda kahramanımızı Amerikan bayrağına sarılmış bir halde karısı Adrian?a seslenirken görüyoruz. Film boyunca ne Rocky?nin ne de ekibinin Ruslarla hiçbir teması olmuyor (Sibirya?daki antrenman sırasında arabasını iterek yardımcı olduğu köylü dışında). Soğuk Savaş sırasında geçen bu filmde Ruslar, tam anlamıyla öteki durumundalar. Cesur Rocky içlerine giriyor ve onları yenip Amerikan bayrağını göğe kaldırıyor.

Şimdi gelelim Karate Kid?e. Bu noktada şunu söyleyeyim, birazdan filmin sonunu söyleyeceğim. Henüz seyretmediyseniz ve seyretmeyi düşünüyorsanız, isterseniz şimdilik bu yazıyı okumaya devam etmeyin. Her neyse, film günümüzde geçiyor. Artık Sovyetler yok. ABD süper güç, ama bir yandan da hızla büyüyen bir Çin var. Kahramanımız 12 yaşındaki Dre Parker, annesi ile birlikte taşındığı Beijing?de Çinli çocuklara karşı mücadele veriyor. Filmin sonunda yine bir büyük müsabaka var. Dre, Çin?in başkentinde, yüzlerce Çinlinin izlediği turnuvanın finalinde, kendisinden fizik olarak üstün, gerektiği zaman hileye başvurmaktan kaçınmayan, galibiyetten başka sonucu kabul etmeyen bir Çinliye karşı dövüşüyor. Çok zor durumlara düşmesine rağmen turnuvayı kazanıyor.

Ne var ki, Dre?nin dünyası Rocky?nin dünyasından farklı. Artık birbiriyle zıt iki kutup, ABD ile SSCB, yok. Onun yerine süper bir güç ABD, süperleşen bir güç Çin ve bu iki arasında derin bir ekonomik bağımlılık var. Bu karşılıklı bağımlılığın sembolik yansımasını filmde görüyoruz. Dre?nin hocası Çinli, kız arkadaşı da Çinli. Ayrıca Dre, zaten Çin?e sadece dövüşmek için gitmiş etrafına şaşkın şaşkın bakan birisi değil. Annesiyle birlikte Çin?de yaşayan bir Amerikalı o. Filmin sonunda Amerikan bayrağı falan da çıkmıyor ortaya. Kaybeden Çinli çocuk, film boyuncaki tüm hırçınlığından sıyrılmış bir şekilde geliyor ve kupayı Dre?ye kendi elleriyle veriyor. Sonra tüm Çinli çocuklar, Dre ve hocası önünde saygıyla eğiliyorlar. Burada anlıyoruz ki aslında bu Çinli çocuklar hiç de zalim ya da kötü yürekli falan değiller, onları bu hale getiren başlarındaki o siyah eşofmanlı, kötü kötü bakan adam. Burada acaba siyah giyinen başka adamlara mı gönderme var? Neyse, girmeyelim o kadarına? Sonuç olarak 21. yüzyıl Rocky?si olarak küçük Dre, Ruslara derslerini vermek yerine Çinliler ile arkadaş oluyor.

Karate Kid filmini beğendim. Eskiden bir sürü Soğuk Savaş temalı film vardı. Umarım bundan böyle de hikayeleri ABD-Çin ekseni üzerinden gelişen filmler izleriz, ama isterim ki bunlar soğuk ya da sıcak savaş hikayeleri değil, hepimizin aynı dünya üzerinde yaşadığımızı ve birbirimizle kavga etmenin ne kadar anlamsız olduğunu anlatan filmler olur.

Ülkemizde öğrenim görmekte olan Endonezyalı öğrenciler Boğaziçi Üniversitesi’nde ?Endonezya Film Günleri? düzenlediler. Beni de davet ettiler, iyi ki de etmişler, güzel bir film izleme imkanı bulmuş oldum. 2009 yapımı ?Jamila ve Başkan?, ya da orijinal adıyla ?Jamila dan Sang Presiden?, Endonezya sinemasının oldukça başarılı bir örneği.

Jamila ve Başkan (Jamila dan Sang Presiden)

Filmin kahramanı Jamila, bir hayat kadını. Film boyunca flashback?ler ile geriye dönüyor, Jamila?nın çocukluğunu görüyor ve nasıl bir kader kurbanı haline geldiğine tanık oluyoruz. Küçükken kaçırılan ve çocuk tacirlerinin eline düşen Jamila, sürekli olarak zincirlerini kırmaya çalışıyor, ancak bunu başaramıyor. Bugüne gelindiğinde ise kendisiyle birlikte olan hatırı sayılır bir kişi, bir Bakan, ile duygusal bir yakınlaşma yaşadığını görüyoruz. Herşey iyi giderken ve Jamila artık kaderinin değiştiğini düşünürken, söz konusu şahıs kendisini sevdiğini ancak ailesinin evlenmelerine izin vermeyeceğini söylüyor. Jamila yıkılıyor. Çıkan tartışma sırasında adam Jamila?yı silahla tehdit etmeye başlıyor, birden bir karambol oluşuyor ve Jamila adamı vuruyor.

Cezaevine giren Jamila, arkadaşlarının ve hatta kendisine yakınlık gösteren, kendisi ile empati kurmayı başaran gardiyanların da yardım taleplerini reddediyor. Filmin büyük bir kısmı Jamila?nın cezaevi sürecinde bu kişilerle olan diyalogları üzerine kurulu. Sert, dikbaşlı Jamila, çocukluğundan beri içerisinde olduğu adaletsizliği yenemiyor, ancak boyun da eğmiyor. Kimseden yardım istemiyor, kimseden af dilemiyor, kendisine adaletsiz davranan hayattan intikamını ona sırtını dönerek alıyor.

Filmin konusu bana Endonezyalı büyük yazar Prameodya Ananta Toer?un hikayelerini, onun anlattığı kadınları hatırlattı. Pramoedya?nın hikayelerinde de sürekli olarak acı çeken, haksızlıklara maruz bırakılan, buna isyan etmeye çalışan ama güçleri yetmeyen kadınlara rastlarız. Bu film de Pramoedya?nın eserleri gibi sert, çarpıcı ve insanı sarsan bir özelliğe sahip. Filmdeki oyunculukların ise bu etkiyi güçlendirdiğini söylemeliyim. Jamila?yı oynayan genç oyuncu Atiqah Hasiholan, bazen mimikleri aşırıya kaçsa da, oldukça iyi bir performans sergiliyor ve Jamila?nın içindeki derin acıyı izleyicilere yansıtmayı başarıyor. Ancak bence filmin yıldızı kadın başgardiyan Ria?yı oynayan Endonezya sinemasının önemli isimlerinden Christine Hakim. Ria?yı ilk olarak adaletsiz adalet sisteminin bir parçası, işini yapan bir robot olarak görüyoruz. Jamila?yı adi bir suçlu olarak görüyor. Ancak daha sonra her ne kadar Jamila izin vermek istemese de onun iç dünyasına inmeyi başarıyor ve tutumu değişiyor. Bu değişimi Christine Hakim o kadar güzel yansıtıyor ki? Özellikle Jamila?ya sarıldığı sahne bir hayli etkileyici.

Sonuç olarak Jamila ve Başkan, son yıllarda çıkışta olan Endonezya sinemasının iyi bir örneği. Bu arada, filmle ilgili önemli bir not düşmemiz lazım. Filmin yönetmeni ve senaristi Ratna Sarumpaet, bu filmi kendi yazıp sahnelemiş olduğu bir tiyatro oyunundan uyarlamış. Sarumpaet, ilk yönetmenlik denemesinde alnının akıyla çıkmış gibi görünüyor. Kendisinin yeni çalışmalarını merakla bekleyeceğim.