"güvenlik" ile etiketlenmiş yazıları görüntülüyorsunuz

2013, Türkiye için zorlu ve yorucu bir yıl oldu. Gezi olayları, operasyonlar, yolsuzluk soruşturmaları vs. derken içeride gündem hep yoğun, hep karmaşıktı. Buna bir de komşu coğrafyalardaki karışıklıklar ve trajediler eklenince 2013 Türkiye için bir türlü bitmek bilmeyen, sıkıntılı bir yıl oldu. 2014’ün daha aydınlık günler getireceğini ümit ediyor ve yılın bu son saatlerinde geride kalan on iki ay içerisinde Asya Pasifik bölgesinde gündemi belirleyen başlıca gelişmeleri kısaca hatırlatmak istiyorum.

2013-11.) Doğu Çin Denizi’nde gerilim tırmanıyor. Hatırlanacağı üzere 2012 yılın son aylarında Çin ve Japonya arasında bahsi geçen denizde yer alan adacıklar nedeniyle kriz çıkmış, her iki ülke de bu adalar (ve dolayısıyla adaların bulunduğu suların altında ulunan petrol ve doğal gaz yatakları) üzerinde hak iddia ederken, Pekin ile Tokyo arasındaki ilişkiler iyice gerilmişti. 2013 yılında bu gerilim devam ettiği gibi, Kasım ayında Çin’in Doğu Çin Denizi üzerinde bir “hava savunma tanımlama bölgesi” ilan etmesiyle yeni bir boyut kazandı. Çin tarafı bu bölge içerisinde seyreden tüm hava araçlarına kendilerini Çinli yetkililere tanıtma zorunluluğu getirmiş oldu. Ancak aynı bölgede Japon ve Güney Kore’nin de hava savunma tanımlama bölgelerinin olması ve bu üç bölgenin birbiriyle kesişmesi bir yandan sivil havacılık açısından komplike bir durumun oluşmasına, diğer yandan da ilişkilerin halihazırda gergin olduğu ve ülkelerin savunma harcamalarını hızla artırdıkları bir dönemde Kuzeydoğu Asya’da suların iyice ısınmasına yol açıyor.

2013-22.) Çin’de yeni bir dönem. 2012 yılının Kasım ayında Komünist Parti genel sekreterliğine getirilen Xi Jinping, Mart 2013’te devlet başkanı olarak göreve başladı. Xi yönetimi ilk aylarında özellikle ekonomik reformlar konusunda önemli adımlar atmaya başladı. Kasım ayında gerçekleştirilen parti kongresinde ekonominin işleyişinde piyasa dinamiklerinin daha fazla ön plana çıkartılması, tek çocuk politikasının gevşetilmesi, bankacılık ve sosyal güvenlik sistemlerinde reformlar yapılmasına yönelik alınan kararlar olumlu karşılandı. Yıl içerisinde Çin’in yeni yönetimi yolsuzlukla mücadele konusunda da kararlı bir tutum içerisinde yer aldı.

2013-33.) Tayland’da hükümet karşıtı gösteriler. Yılın son aylarında başkent Bangkok’un sokakları hükümeti hedef alan protestolara sahne oldu. Göstericiler, Başbakan Yingluck Shinawatra’yı 2006 yılında bir darbe ile görevden uzaklaştırılan, görevi kötüye kullanmak ve yolsuzluktan suçlu bulunarak iki yıl hapis cezasına çarptırılan ve 2008 yılında ülkeyi terk ederek yurtdışına yerleşen ağabeyi eski Başbakan Thaksin Shinawatra’nın çıkarlarına hizmet etmekle itham ettiler ve istifasını istediler. Göstericiler ile güvenlik güçleri arasında çıkan çatışmalarda can kayıpları yaşanırken yeni yıla girdiğimiz şu günlerde Tayland’daki krize çözüm halen bulunamadı.

2013-44.) Doğal felaketler. Filipinler’i vuran, altı bin kişinin hayatını kaybetmesine, bir milyona yakın insansın ise evlerinden olmasına yol açan Haiyan Tayfunu, ülkede derin yaralar açtı. Dünya tarihinin en büyük dördüncü fırtınası olarak kayıtlara geçen Haiyan, zor bir dönemden geçmekte olan Filipinler ekonomisine ağır bir darbe oldu. Diğer yanda Endonezya’da çıkan yangınlar, geniş ölçekte ormanlık alanların kaybına yol açarken ortaya çıkan duman ve hava kirliliği, sadece Endonezya’yı değil rüzgarların etkisiyle ulaştığı Singapur ve Malezya’yı da olumsuz yönde etkiledi. Bangladeş’in başkenti Dakka ise doğal değil insan yapımı bir felakete sahne oldu. Tekstil atölyelerini içeren ve kaçak olduğu tespit edilen bir yapı çökünce enkaz altında kalan 1,100 kişi hayatını kaybetti.

2013-55.) Seçimler. Asya-Pasifik bölgesindeki bazı ülkeler için 2013 seçim yılıydı. Mayıs ayında Malezya’da yapılan seçimlerden iktidardaki Barisan Nasional koalisyonu bir önceki seçimlere göre oy kaybetmesine rağmen galip çıktı. Ülke genelinde seçime hile karıştırıldığı iddiasıyla protestolar gerçekleştirildi. Kamboçya’da da benzer bir durum yaşandı ve seçimleri az bir farkla kazanan Kamboçya Halk Partisi’ne karşı muhalefet tarafından gösteriler düzenlendi. Pakistan’da Pakistan Müslümanlar Birliği’nin kazandığı seçimleri takiben Navaz Şerif başbakanlığında yeni bir hükümet kuruldu ve ülke tarihinde ilk kez sivil bir hükümet demokratik seçimler sonucu yerini başka bir sivil hükümete bırakmış oldu. Avustralya’da ise Tony Abbott liderliğindeki Liberal-Muhafazakar koalisyon seçimlerden galip çıkarak altı yıllık İşçi Partisi iktidarına son verdi.

2013-66.) Uzay yarışı. 14 Aralık’ta, aya en son insan ayağı değmesinden 41 yıl, aya en son başarılı bir şekilde uzay aracı indirilmesinden ise 37 yıl sonra, Çin Halk Cumhuriyeti uzay programı dahilinde bir insansız uzay aracın ay yüzeyine iniş yaptı. Hindistan ise Mars’a uzay aracı gönderen ilk Asya ülkesi oldu. 5 Kasım’da fırlatılan roketin taşıyacağı uzay aracı 300 gün sürecek bir yolculuktan sonra Eylül 2014’te Mars’ın yörüngesine girecek.

2013-77.) Olimpiyatlar. Tokyo, 2020 Olimpiyatlarına ev sahipliği yapmaya hak kazandı. İstanbul ile Madrid’in de aday olduğu süreçten galip çıkan Tokyo, 1964’ten sonra oyunlara ikinci kez ev sahipliği yapacak.

Yılbaşından birkaç gün önce Çin?in yeni ürettiği savaş uçağının fotoğrafları internete sızmıştı. Dün (11 Ocak) ise Devlet Başkanı Hu Jintao, bu uçağın, yani ?Kara İpek? adı verilen ve radarlara yakalanmama özelliği olan J-20 hayalet uçağının, ilk deneme uçuşunu gerçekleştirdiğini açıkladı.

Askerliğini hava savunmacı olarak yapmış ve uçak tanıma konusunda sıkı bir eğitim almış (ve işin tuhafı hala öğrendiklerinin büyük bir kısmını unutmamış) birisi olarak J-20?yi ilk gördüğüm anda dehşete kapıldım, çünkü J-20, Amerikalıların kullandığı F-22?nin aynısıydı!!! Amerikalılar da dehşete kapılmış olmalı. Pentagon, Çinlilerin hayalet uçağa en erken 2025 yılında sahip olabileceğini öngörüyordu ve bu nedenle kendi F-22 üretiminde de kısıtlamaya gitmişti. Şimdi hesaplar değişiyor.

J-20 savaş uçağı, Chengdu'daki hava üssünde

Akla ilk gelen soru tabii ki şu: Çinliler tasarımı Amerika?dan mı çaldı? Bunu bilmek pek mümkün değil. Ancak 2009?daki sanal endüstri casusluğu olayını hatırladığımızda ?neden olmasın? diyoruz. ABD, şu anda Türkiye?nin de içinde bulunduğu bir proje kapsamında F-22?nin daha gelişmişi olan ve yine hayalet uçak özelliğini taşıyan F-35?i geliştiriyor. 2009?un Nisan ayında Çinli hacker?lar, F-35 ile ilgili bilgilerin de depolandığı ABD Savunma Bakanlığı bilgisayarlarına girmişlerdi. Tam olarak neleri indirmeyi başardıklarını ABD?li yetkililer açıklamıyorlar. Ancak F-35 ile ilgili verilerin bu şekilde Çinlilerin eline geçmiş olması muhtemel.

Son dönemlerde Çin, askeri gücüne ciddi bir şekilde yatırım yapmaya başladı. Çin Halkın Kurtuluşu Ordusu?nun bütçesi 2000 yılında 14.6 milyar dolar iken, 2010 yılında 78.6 milyar dolara yükseldi ve bu sadece resmi olarak açıklanan rakam. Gerçek rakamın 150 milyar dolar seviyesinde olduğu tahmin ediliyor. Bu para büyük ölçüde ordunun modernizasyonu için kullanılıyor. J-20?lerin 2017?de aktif bir şekilde hava kuvvetlerine katılması bekleniyor. Bunun dışında iki alanda daha önemli gelişmeler var.

2001 yılında İstanbul ve Çanakkale Boğazları?ndan geçen Varyag uçak gemisini hatırladınız mı? Sözde Çin bu gemiyi yüzer kumarhane ve eğlence merkezi yapacaktı. Varyag, şu anda Dalian limanında, yenilenmiş, geliştirilmiş ve ?Shi Lang? adı altında bu senenin sonlarına doğru ilk seferini yapmaya hazırlanıyor. Bunun dışında önümüzdeki on yıl içerisinde beş yeni uçak gemisinin daha hizmete girmesi öngörülüyor.

Diğer yandan Beijing yakınlarındaki bir askeri tesiste geliştirilen yeni bir balistik füzenin operasyonel hale geldiği tahmin ediliyor. Dong Feng (Doğu Rüzgarı) 21D füzesi, 900 mil mesafeden hareket halindeki bir uçak gemisini vurabilecek özelliğe sahip.

Doğu Asya?da güvenlik dendiğinde aklımıza ilk gelen ABD?nin bölgedeki üsleri ve uçak gemileri oluyordu. Çin artık bunu değiştiriyor. Çin?in artan askeri gücü, Tayvan konusunda gelecekte ABD?nin müdahale etme yeteneğini kısıtlayacağı gibi, Güney Çin Denizi?ndeki tartışmalı doğal gaz ve petrol yataklarına sahip sularda da bir üsütünlük kazanmasını sağlayacak. Ama bence en önemli mesele Hint Okyanusu?nu kimin kontrol edeceği. Çin?in Batı?ya ihracatının neredeyse tamamı bu okyanustan geçiyor. Daha önemlisi, Çin?in ithal ettiği petrol de bu yoldan geliyor. Çin?in Burma?ya özel bir önem vermesi, burada boru hatlarına ve genel olarak altyapıya yatırım yapmasındaki amacı, ihracat ve ithalat hatlarında Güney Çin Denizi?ni ve Malacca Boğazı?nı by-pass ederek ticareti daha verimli bir hale getirmek. Ancak Hint Okyanusu?ndaki ticaret hatlarının uzun vadede sürdürülebilirliği için başka bir gücün Hint Okyanusu?nda mutlak söz sahibi olmaması gerekiyor. Yani Amerika?nın… Çin?in yeni uçaklar geliştirmesi de, uçak gemilerini vuracak füzeler üretmesi de, Sri Lanka ve Pakistan?da deniz üsleri açması da, denizaltılarının sayısını artırması da bu yüzden. Diğer yandan Çin?in elindeki nükleer silahların sayısını da artırdığı da tahmin ediliyor. Çin?in nükleer kapasitesi, bu güce sahip diğer ülkelere göre çok daha küçük. Ancak Çin bu alana da yatırım yapmaya devam ediyor.

Ekim ve Kasım aylarında Türkiye basınında, Türk ve Çin hava kuvvetlerinin ve komando birliklerinin ortak tatbikatları ve eğitim çalışmaları ile ilgili haberler çıkmıştı. Türkiye?nin konumunu da bu geniş çerçeve içerisinde düşünmek gerekiyor sanırım.

Merkezi ABD?de bulunan düşünce kuruluşu Eurasia Group, 2011 yılında dünyanın karşı karşıya bulunduğu risklerle ilgili raporunu yayınlandı. Belirlenen on riskin, üçü Asya?dan kaynaklanıyor ve bunlar Çin, Kuzey Kore ve Pakistan ile ilgili…

Çin ile ilgili risk, bu ülkenin artan askeri gücünden veya tüm dünya pazarlarını istila eden düşük maliyet avantajına sahip ihraç ürünlerinden kaynaklanmıyor. Çin ile ilgili risk, Eurasia Group?a göre, küresel krizlere karşı küresel çözüm getirme ihtiyacına ve bu çerçevede büyük ekonomilerin politikalarını koordine etmelerine yönelik girişimlere Çin?in yeterince katılmamasından kaynaklanıyor. Küresel ticarette bir ?rebalancing?, yani yeniden dengeleme gerektiğini savunan düşünceye göre, buna karşı en büyük engeli Çin para birimi yuan?in değerinin suni olarak düşük tutulması oluşturuyor. Başka bir deyişle, yıllardır konuşulan, daha doğrusu ABD?ni sürekli olarak gündeme getirdiği bir konu 2011?de de karşımıza bir ?küresel risk? olarak çıkartılıyor. Buna karşılık şunları söyleyebilirim ki, birincisi, Çin kademeli olarak yuan?in değeri ile ilgili düzenlemeler yapıyor ve tabii ki bunu yaparken de ABD?nin isteklerinden ziyade kendi ekonomik büyümesinin sürdürülebilirliğini ön planda tutuyor. İkinci olarak da, ?Çin kendisini düşünüyor, küresel meselelere karışmıyor? şeklindeki bir yaklaşımın kesinlikle yanlış ve kendi içerisinde çelişkili olduğunu belirtmek gerekiyor. Çin, küresel ekonominin bir parçası ve Çin?in büyümesini sağlayan da zaten küresel piyasalar. Dış piyasalarda kriz yaşandığında, bundan en fazla etkilenen ülkelerden birisi Çin oluyor, öncelikle ihracat pazarlarındaki daralmalardan dolayı. Dolayısıyla belki de Çin?in ekonomi politikalarını ?küresel bir risk? olarak göstermektense ortak faydaya yönelik kollektif çözümler nasıl üretilir diye kafa yormakta fayda var.

Asya?dan kaynaklanan ikinci risk ise Kuzey Kore ile ilgili. Eurasia Group, 2011?de Kuzey Kore?nin Güney Kore?ye karşı provakasyonlarına devam edeceğini öngörüyor. Riski artıran durum ise Kore meselesi ile ilgili olarak ABD ve Çin gibi bölgede söz sahibi iki büyük gücün yapıcı bir diyalog ve koordinasyon içinde olmaması. Bu bence oldukça isabetli bir tespit. Çin ağırlığını koymadan Kore meselesinde bir gelişme kaydedilmesi imkansız. Yarımadada bir savaş çıkması ya da Kuzey?deki rejimin iflas ederek ortada bir siyasi boşluk oluşması durumunda bundan Koreliler dışında en fazla önce Çin sonra da ABD sıkıntı çekecek.

Üçüncü risk ise Pakistan?dan kaynaklanıyor. Eurasia Group, bu ülkedeki siyasi istikrarsızlığı, ABD?nin Afganistan?daki durumunu iyileştirmesine karşı bir risk olarak görüyor. Doğru. Ancak ne kadar bir ?küresel? risk, tartışılabilir…

"Top Risks 2011"

Raporda incelenen, Asya dışındaki diğer yedi risk ise şöyle: 1) G-Sıfır (G7, G20 gibi küresel yönetişim sağlamayı amaçlayan kurumlara olan ilgi ve güvenin azalması, ülkelerin kendi iç politikalarına yönelmesi ve bunun sonucunda küresel meselelere ortak çözümler getirilememesi); 2) Eurozone (Avrupa?daki ekonomik krizin büyüyerek kontrol edilemez bir hale gelmesi); 3) Sanal güvenlik ve jeopolitika (belli başlı hükümetlere ve onlar destekleyen kuruuşlara karşı sanal saldırıların artması; Eurasia Group, Wikileaks olayını ?bilgi anarşisi? olarak nitelendiriyor); 4) Sermaye kontrolleri (krizlere karşı küresel koordinasyonun zayıflaması ve kriz sonrası toparlanma sürecinde ülkelerin performasnlarının ciddi şelilde farklılık göstermesi nedeniyle artan sayıda ülkenin sermaye akışları üzerinde kontroller uygulamaya başlaması); 5) ABD?de siyasi çıkmaz (bu nedenle piyasaya yönelik reformların gecikmesi, açıklanan politika önceliklerine yönelik somut adımlar atılmaması, çıkmaza giren Obama?nın tek taraflı hareket etmeye ve yürütmenin gücünü kendi önceliklerini hayat geçirmek için kullanması); 6) Meksika (şiddetin artması, siyasetçilere ve yabancı iş adamlarına karşı suikastler); 7) Gelişmekte olan piyasalar (Yetersiz ve yanlış ekonomi politikaları ve siyasi riskler nedeniyle ekonomik performansın düşmesi, en riskli ülkeler: Arjantin, Macaristan, Peru, Güney Afrika, Sri Lanka ve Tayland).

Eurasia Group, sıkıntılı görülen dört ülkede ise risklerin aslında azaldığını ve 2011?de ciddi bir sıkıntı yaşanmayacağını öngörüyor. Bu ülkeler Türkiye, İran, Sudan ve Nijerya. Türkiye ile ilgili olarak ülkenin demokrasiden ayrılmadığı ve Batı?ya sırtını çevirmediği vurgulanıyor.

2011?de hakkımızda hayırlısı…

Hangisi daha can sıkıcı bilemiyoruım. Kuzey Kore?nin provokasyonları mı, yoksa her olaydan sonra kamuoyunda oluşan ?savaş çıkacak? beklentisi mi? Son olarak Kuzey Kore, Sarı Deniz?de (Korelilerin deyimiyle Batı Denizi) Güney Kore?nin kendi kara suları olarak ilan ettiği bölgede yer alan Yeonpyeong adasını topçu ateşine tuttu. İki Güney Koreli asker hayatını kaybetti, yaralananlar oldu ve ağır maddi hasar meydana geldi. Hatırlanacağı üzere Mart ayında da bir Güney Kore gemisi Kuzey?in ateşiyle batmış ve 46 denizci hayatını kaybetmişti. Güney Kore son olayda son derece sert bir açıklama yaptı, bu saldırıya şiddetle karşılık verileceğini bildirdi. ABD de Güney?in yanında olduğunu açıkladı, Çin ve Rusya sustu. Birkaç gün içerisinde de konu kapandı gitti. Bir gün Üçüncü Dünya Savaşı beklerken, ertesi gün sular birden duruluverdi.

Kuzey Kore lideri Kim Jong Il aynı oyunu yıllardır oynuyor ve tüm dünyayı da parmağının ucunda oynatıyor. Kuzey ile Güney arasında savaş çıksa ne olacağı belli. Kuzey kaybeder, ancak Güney de çok zarar görür. Ortaya çıkacak surum da ne ABD?nin, ne Çin?in, ne de Rusya?nın işine gelir. Dolayısıyla bir savaş çıkma olasılığı bence sıfıra çok yakın ve bir savaş çıkmasını isteyecek en son kişi de Kim Jong Il. Kim sahip olduğu nükleer gücü (yakında faaliyete geçecek olan uranyum zenginleştirme tesisleri dahil olmak üzere) koz olarak kullanarak yaramaz çocuğu oynuyor ve karşılığında sürekli olarak da enerji, yakıt, gıda yardımı alıyor. Yarımadadaki alarm durumu sürdükçe, Kim hem içerideki siyasi konumunu güçlendiriyor hem de uluslararası alanda ülkesine yapılan yardımların devam etmesini sağlıyor. Ne zaman olumlu bir hava esse yeni bir provokasyon yapıyor ve durumu kendi istediği şekle çeviriyor. Son olay sırasında ABD Başkanı?nın Kore sorunu ile ilgili özel elçisi Stephen Bosworth, Beijing, Seul ve Tokyo?da ziyaretlerde bulunarak, Kuzey Kore?nin uranyum zenginleştirme programına karşı uygulanacak politikaları koordine etmeye yönelik görüşmelerde bulunuyordu. Bosworth daha ziyaretlerini tamamlamadan, Kim Jong Il Yeonpyeong?u bombalattı, gündem de bir anda politika koordinasyonundn uçak gemilerine jet uçaklarına döndü. Kim?in hanesine bir puan daha yazıldı, yarımadada çözümden bir adım daha uzaklaşıldı.

Can sıkıcı diğer bir konu da Çin?in tutumu. Çin?in aktif müdahalesiyle Kore meselesinde çözüme ulaşılabilir. Çin?in şu anda gıda ve yakıt yardımını kesmesi durumunda Kuzey Kore felç olacaktır. Dolayısıyla halihazırda Kim?e söz geçirebilecek, üzerinde baskı uygulayabilecek tek kişi Çin Devlet Başkanı Hu Jintao. Ancak Çin fazla bulaşmamayı tercih ediyor. Bunun sebebi de ortada. Japonya ve Güney Kore?nin başlarındaki bu beladan kurtulmalarını istemek için hiçbir sebebi yok Çin?in. Ayrıca Çin sorunun çözülmesine aracı olsa ve bunun akabinde Kore birleşse, birleşik Kore, Çin ile ABD arasında yeni bir mücadele alanı haline gelecek ve bu mücadele alanı da ABD?ye binlerce kilometre ötedeyken Çin?in burnunun hemen dibinde olacak. Bu da Beijing açısından çok arzu edilir bir durum olmasa gerek.

28 Kasım?da Güney Kore ile ABD?nin ortak tatbikatı başlayacak. Bakalım yeni bir gerginlik, yeni bir provokasyon olacak mı? Tüm dünya ?savaş mı çıkıyor? diye düşünedursun, Kuzey Kore (daha soğrusu Kim Jong Il) çözümsüzlüğü sürdürerek bundan fayda sağlıyor, uluslararası toplum buna göz yummaya devam ediyor (tabii göz yummayıp da ne yapacak diye de düşünülebilir). Çözüm için birşeyler yapmak çözümün anahtarını elinde tutan Çin?in işe gelmiyor ve sonuçta olan önce sefalet içinde yaşayan Kuzey Kore halkına, sonra da bu gerilimi çekmek zorunda kalan Güney Kore halkına oluyor.

Kuzey Kore, Güney Kore'ye ait bir adayı top ateşine tuttu

Cakarta’ya son dönemlerde iki kere gittim. İlki 2002 yılının Ağustos ayında, hayallerinin peşinde olan bir insan kimliğiyleydi. İkinci gidişim ise geçtiğimiz haftalarda Avustralyalı yazar Christopher Koch’un artık bir klasik sayılan ‘The Year of Living Dangerously’ (Tehlikeli Yaşamanın Yılı) adlı romanının sayfaları vasıtasıyla oldu. Yıl 1965’ti, Sukarno’nun son günleri ve tüm Endonezya’yı kana bulayacak o ‘tehlikeli’ günlerin başlangıcıydı. Kitapları bu yüzden seviyorum, yüzlerce dolar ödeyip sadece mekanda yolculuk yapabilirsiniz, ama aklınızı kullanırsanız 10-15 dolara dördüncü boyuta geçmeniz, hem mekanda hem de zamanda yolculuk yapmanız mümkün.

9 Eylül 2004 tarihinde Cakarta’daki Avustralya Büyükelçiliği’nin önünde patlayan bomba basında çok da fazla yer almadı. Alması da beklenemezdi, çünkü hala gazete sayfaları kadar hafızalarımız da Kusey Osetya’dan fotoğraflarla, kalplerimiz Beslan’da hayatını kaybeden yüzlerce masum insanın acısıyla dolu. Cakarta’daki patlamada 9 kişi hayatını kaybetti, 100’ün üzerinde insan yaralandı.

Patlamanın şiddeti ve kurbanların sayısı açısından Cakarta’daki olay büyük çaplı bir terör saldırısı olarak nitelendirilmeyebilir. Ancak bazı gerçekleri kabul etmek gerekiyor:

1) Dünya bir savaş halinde. Bu savaş ABD yönetiminin iddia ettiği gibi demokrasinin ve özgürlüğün savunucuları olan ABD ordusu ve müttefikleri ile ‘şer ekseni’ni oluşturan ülke/örgüt/kişiler arasında değil aslında. Savaş masum ile zorbanın, haklı ile haksızın arasında. Kimin hangi tarafta olduğu bazen net bir şekilde görülemiyor, ancak çok kesin bir ayrım var ki o da masum bir insanın ölümüne yol açan bir kişinin -ki bu terörist de olabilir başka birisi de- hiçbir şekilde haklı olamayacağı. Beslan’da kimin ne olduğu belliydi, Cakarta’da da öyle.

2) Terör eylemlerinin büyüğü küçüğü olmaz. Hiçbirine ‘aman canım bize ne’ diyemeyiz. Ateş tabii ki düştüğü yakar, ama her düşen ateşin birilerini yaktığını unutmamak gerekiyor. Öyle bir yılan ki ‘beni sokmasın, bin yaşasın’ dediğiniz anda sizi de sokacaktır.

Bu nedenlerden dolayı Cakarta’daki olay hakkında biraz düşünmemiz gerekiyor. Hedef Avustralya Büyükelçiliğiydi. Hayatını kaybedenlerin hepsi Endonezya vatandaşı ancak saldırı Avustralya’ya yapılmıştı. Ekim 2002’de Bali’de bir gece kulübünde patlayan ve 88’i Avustralyalı olmak üzere 202 kişinin hayatını kaybetmesine yol açan saldırı gibi bu saldırının da radikal İslamcı ‘Cemaatı İslamiye’ örgütü tarafından gerçekleştirildiği tahmin ediliyor. Eldeki tüm veriler bu doğrultuda.

Neden Avustralya? Neden şimdi? Endonezya’da 20 Eylül tarihinde Devlet Başkanlığı ikinci tur seçimleri var. Avustralya’da ise önümüzdeki ay genel seçimler yapılacak. Her iki ülkede de istikrarsızlık yaratmak için bulunmaz bir fırsat. Amaç da bu, her iki ülkeyi birden uçuruma doğru çekmek. Sadece Endonezya’nın karışıklık içinde olmasıyla yetinilmeyecektir, çünkü kendi çıkarlarını da gözeterek komşusuyla el ele veren bir Avustralya teröristler açısından hiç de arzu edilen bir şey olmayacaktır.

Avustralya’nın halen Irak’ta 800 askeri var. Saldırının sebebi olarak bu güçlerin varlığı gösterilebilir mi’ Bence sorulması gereken başka bir soru var. Avustralya toprakları üzerinde bir eylem söz konusu olabilir mi’ Düşünün bir kere, huzurun, refahın simgesi olan bir ülke. Bali gibi, sanki dünya üzerinde cennetten bir köşe. Burayı kana bulamak terörün amacına hizmet edecektir. Bu nedenle de Avustralya’nın güvenlik konusunda zaaf göstermemesi ve böyle bir olaya izin vermemesi gerekiyor. Bunun ilk şartı da şu: Avustralya ve Endonezya aralarındaki her türlü sorunu bir kenara bırakıp geniş çaplı bir işbirliğine gitmelidir. Bu ayın 20’sinde göreve gelecek Endonezya Devlet Başkanı ve gelecek ay göreve gelecek Avustralya Başbakanı ve hükümetinin gündemlerinde ilk sırada yer alması gereken konu budur. Bu bölgede terörün güç kazanması ve istikrarsızlığın artması tüm dünyayı etkileyecektir. Çocuğunuzun okuldaki sınıfında hasta bir arkadaşı varsa, ‘bana ne’ diyemezsiniz. Hem o çocuğu düşünmelisiniz, hem de hastalığı kapma ihtimali yüksek olan kendi çocuğunuzu.

Şimdi başka bir çocuktan bahsedeyim size. Elisabeth Manuela Musu. Beş yaşındaki bu kız çocuğu Singapur’da bir hastanede başından ağır yaralı olarak yatıyor. Annesi Maria Eva Komalawati ile babasından dolayı hak kazandığı Avustralya pasaportunu almak için o gün Büyükelçiliğe gitmişti. Şimdi ölüm kalım savaşı veriyor, 27 yaşındaki annesi ise Cakarta’nın Tangerang semtindeki mezarlıkta yatıyor. Küçük Elisabeth, Beslan’daki arkadaşlarının başına geleni duymuş muydu? Neden böyle olduğunu anlayabilmiş miydi? Kendi başına gelenleri anlayacak mı? Ya siz anlıyor musunuz? Anlayabilecek misiniz?