"Hindistan" ile etiketlenmiş yazıları görüntülüyorsunuz

20160209095330403
Küresel ekonominin kriz sonrası dönemde halen bir toparlanma sürecinde olduğu, ancak dünyanın farklı bölgelerinde giderek derinleşen jeopolitik riskler ile istikrarsızlıkların bu toparlanmayı sekteye uğrattığı bir süreçten geçiyoruz. Çin ekonomisinde büyümenin hız kesmesi sadece bu ülkeyi değil tüm dünyayı olumsuz etkiliyor. Rusya ve Brezilya gibi büyük ölçekli gelişmekte olan ekonomiler bir yandan içerideki yapısal yetersizlikleri diğer yandan dışarıda talep daralması nedeniyle sıkıntılar yaşıyorlar. ABD ekonomisinde nispeten bir toparlanma olmaktaysa da bu ülke de küresel kriz öncesindeki gücünden uzakta. Krizin etkilerini derinden yaşayan Avrupa’da ise ekonomik birliğin ve Euro’nun geleceği tartışılıyor.

Bu tablo içerisinde Hindistan, diğer büyük ölçekli ekonomilerden farklı olarak yüksek performansı ve artan büyüme oranlarıyla dikkat çekiyor. Geçtiğimiz haftalarda açıklanan verilere göre Hindistan ekonomisi, 2015 yılının son çeyreğinde yüzde 7,3’lük bir büyüme sergiledi ve aynı dönemde yüzde 6,9 büyüyen Çin’i geçmiş oldu. Çin’de büyüme giderek hız keserken, Hindistan’daki oranlar ise bir artış trendi içerisinde. Bu durum Hindistan ekonomisinin ve nüfusunun ölçeği de göz önünde bulundurulduğunda şu soruya yol açıyor: Hindistan, Çin’i geçerek Asya’nın yeni büyük ekonomik gücü olabilir mi?

Hindistan, Çin’i takip ediyor

Hindistan’ın sahip olduğu, büyüme oranlarını yukarıya çekmesini sağlayan bir takım avantajları mevcut. Öncelikle Hindistan’ın bu büyümeye oldukça düşük bir seviyeden başladığını, dolayısıyla ekonomisinde kapasite gelişimi için geniş bir alan olduğunu belirtmek gerekiyor. Uluslararası Para Fonu verilerine göre Çin’de kişi başına düşen milli gelir 8280 dolar iken Hindistan’da bu rakam 1688 dolar seviyesinde. Çin, orta gelir seviyesine ulaştı ve halen ekonomisinde daha yüksek gelir seviyesine ulaşabilmek için zorunlu olduğu dönüşümleri gerçekleştirmek, emek-yoğun, düşük katma değer ve düşük maliyetli üretimden, sermaye ve teknoloji yoğun, yüksek katma değerli üretime dönüşüm için çaba gösteriyor. Bu dönüşüm sürecinde de ekonomisi doğal olarak yavaşlayarak çift haneli büyüme rakamlarından daha mütevazi oranlara iniyor. Hindistan ise Çin’le kıyaslayacak olursak henüz kalkınma sürecinin başlarında, önünde ucuz işgücü ve düşük maliyetini kullanarak yüksek büyüme sağlayabileceği uzunca bir yol var. Bu açıdan Hindistan’ın büyük ve genç nüfusu da önemli bir avantaj teşkil ediyor. Ülkenin nüfusu son verilere göre 1,3 milyar kişiye yaklaşmış durumda. 2022 yılına kadar Hindistan’ın Çin’i geçerek dünyanın en yüksek nüfusa sahip ülkesi olması bekleniyor. Aynı zamanda bu nüfusun yüzde 50’sinin 25 yaş, yüzde 65’inin de 35 yaş altında olması, ülkenin genç bir insan gücü havuzuna sahip olmasını sağlıyor.

Hindistan’ın diğer bir avantajı da küresel ekonomideki gelişmelerden kaynaklanıyor. Mevcut durumda küresel ekonomideki talep azlığı Hindistan için olumlu bir durum teşkil etmiyor. Ancak buna rağmen başta petrol fiyatları olmak üzer emtia piyasalarındaki fiyatların düşük oranlarda seyretmesi, bu alanlarda dışa bağımlı olan Hindistan için son derece olumlu bir durum yaratıyor. Bu makale kaleme alındığı sıralarda ham petrol fiyatları küresel piyasalarda varil başına 26 dolar gibi düşük bir seviyeyi gördü. Bu fiyat seviyesi enerji ihtiyacının yüzde 70’ini ithalat yoluyla karşılayan Hindistan için çok avantajlı, çünkü petrol satın almak için harcanacak kaynakları ekonomide kapasite gelişimi için kullanmak mümkün olabiliyor.

Güçlü bir hizmet sektörü

Hindistan ekonomisi güçlü bir hizmet sektörüne sahip. GSYH’nin sektörel dağılımına bakıldığında hizmet sektörünün Hindistan ekonomisinde yüzde 55’lik bir payı var, imalat sanayinin payı yüzde 30, tarımın payı ise yüzde 15. Hizmet sektörü diğer sektörlere göre daha yüksek bir büyüme performansı içerisinde. 2015’in son çeyreğinde hizmet sektörünün yüzde 9’un üzerinde bir oranla büyüdüğü görülüyor. Hizmet sektörünün belirli alanlarında ise bu ortalamanın çok daha üzerinde bir performans söz konusu. Örneğin, Hindistan’ın en gelişmiş sektörü olan bilgi teknolojilerinde yıllık büyümenin yüzde 60 seviyelerine vardığı belirtiliyor. Yıllık 100 milyar dolarlık ihracat hacmiyle söz konusu sektör Hindistan’da büyümenin motoru işlevini görüyor; genç, iyi eğitimli ve büyük ölçüde İngilizce konuşan bir nüfusun varlığı hizmet sektörü açısından avantaj sağlıyor.

Bununla birlikte Hindistan hizmet sektörünün diğer alanlarında da konumunu güçlendirmek için bir strateji içerisinde. Bu stratejinin temel unsurlarından birisi ise turizm. Hindistan, halihazırda dünyanın başlıca turizm destinasyonları arasında yer almakla beraber, şu anda sağlık turizmi gibi daha yüksek katma değerli alanlara odaklanıyor. Geniş bir hastane ağına sahip olan, yılda 45 bin yeni doktorun mezun olarak sağlık ordusuna katıldığı ve bu doktorların ücretlerinin de Batı’daki meslektaşlarının yaklaşık onda biri seviyesinde olduğu Hindistan’da yaklaşık 3 milyar dolarlık bir sağlık turizmi piyasası oluşmuş durumda. Düşük maliyet avantajı, bu alanda da Hindistan için bir avantaj sağlıyor.

İmalat sektörünün bu çaptaki bir ekonomi için halen yetersiz kalması ise Hindistan açısından en büyük sorun olarak ortaya çıkıyor. Hindistan, önce düşük maliyetlerden faydalanıp imalat sektörünü kalkındıran, sonra bu sektör bir seviyeye geldikten sonra hizmet sektörünü geliştiren Doğu Asya modellerine göre farklı bir yol izledi. Bu ülkede önce hizmet sektörü gelişti, imalat sektörü ise arkadan geldi. Ancak büyümenin sürdürülebilirliği için imalat sanayiinin de gelişmesi şart. Hizmet sektörü ekonomide yüzde 55’lik bir paya sahip olmasına rağmen toplam işgücünün ancak yüzde 25’ini istihdam ediyor. Hizmet sektöründe şehirlerdeki eğitimli kesim, tarım sektöründe ise kırsal kesimlerdeki nüfusun belirli bir kısmı çalışırken, şehirlerde hızla artan genç nüfusun işgücüne dahil edilmesi ve kırsal kesimden şehirlere göçün ekonomiye katkı sağlayacak bir şekilde değerlendirilebilmesi için güçlü bir imalat sektörü gerekiyor.

Altyapıyı geliştirme mecburiyeti

2014 yılında göreve gelen Narendra Modi hükümeti, imalat sektörünün kalkındırılmasını öncelikli olarak ele aldı ve sektöre daha fazla yatırım çekilmesi ve Hindistan’ın düşük maliyet avantajını da kullanarak bir dönem Çin’in başardığı gibi dünyanın imalat merkezi haline gelmesini amaçlayan bir program başlattı. Hindistan’da imalat sektöründeki işçi ücretleri, Çin’in kalkınmış doğu kıyı şeridindeki ücretlerin yaklaşık dörtte biri seviyesinde ve bu da imalat sektörüne yatırım çekilmesi için önemli bir avantaj. Ancak imalat sektörünün karşı karşıya olduğu iki yapısal sorun var. Birincisi altyapı yetersizliği. Karayolları, demiryolu ağları gibi fiziksel altyapı imkânları açısında Hindistan, Çin’in çok gerisinde. Ülkedeki nüfusun üçte birinin halen elektriğe erişim yok. Sanayide enerji büyük ölçüde verimli olmayan ve çevre kirliliğine yol açan kömür kullanılarak sağlanıyor. Tarımda ise yetersiz altyapı nedeniyle muson yağmurları döneminde bile sulamada sıkıntılar yaşanabiliyor.

Güçlü bir imalat sektörü için iyi bir altyapı lazım, ancak bununla birlikte ikinci bir sorun daha söz konusu: bürokratik engeller. Bu sorun sadece imalat sektörünü değil ekonominin tamamını etkiliyor. Son dönemlerde kolaylıklar sağlanmış ve bürokratik işlemler azaltılmışsa da, halen şirket kurmak, ticari faaliyetlerde bulunmak, yatırım yapmak, arazi satın almak gibi konularda şirketlerin bir çok bürokratik engelle uğraşması gerekiyor ki bu durum da doğal olarak hem yerel girişimcinin hem de yabancı yatırımcının önünü tıkıyor.

Hindistan, imalat sektörünün henüz istenen seviyeye gelmemiş olmasına ve halen devam eden altyapı yetersizlikleri ve bürokratik engellere rağmen Çin’in üzerinde büyüme oranları yakalamayı başardı. Söz konusu zayıflıkların giderilmesi için Modi hükümetinin başlattığı reformları taviz vermeden etkili bir şekilde sürdürmesi gerekiyor. Bunu başarabilirse Asya’nın yeni ekonomik gücü olarak Hindistan’ı gösterebileceğiz.

resim.aspGeride bıraktığımız 2015 yılı, Asya ekonomilerinin genelinde büyümenin hız kestiği, ancak bununla birlikte yapısal reform ve yeniden yapılandırma çabalarının sürdüğü, ortaya yeni tehdit ve fırsatların çıktığı, çok taraflı platformlarda büyük çaplı entegrasyon projeleri üzerinden somut adımların atıldığı bir yıl oldu. Çin ekonomisi bölgenin itici gücü olmaya devam etmesine rağmen giderek tehlike sinyalleri vermeye başladı. Asya’nın başarı hikayesi olarak gözler daha çok Hindistan’a çevrilmeye başladı. Japonya ise büyümesini sürdürülebilir bir zemine oturtmasını bekleyenleri yine hayal kırıklığına uğrattı. Japonya haricinde kalkınmakta olan Asya 2014 yılında ortalama yüzde 6,2’lik bir büyüme sergilemişti. Asya Kalkınma Bankası’nın (ADB) projeksiyonlarına göre bu oranın 2015 için yüzde 5,8’e inmesi öngörülüyor.

Çin, ihracata ve ağır sanayi ile altyapı yatırımlarına dayalı bir büyüme modelinden iç tüketime, yüksek katma değerli, teknoloji içerikli üretime ağırlık veren bir modele doğru yapısal bir değişim geçiriyor, bunu yaparken de ekonomide devlet müdahalesinden ziyade piyasa dinamiklerini etkin kılmayı hedefliyor. Bu süreç içerisinde beklendiği gibi büyümenin hızı da düşüyor. Son olarak açıklanan rakamlara göre 2015’in üçüncü çeyreğinde Çin ekonomisi yıllık bazda yüzde 6,8 oranında büyüdü. Bu rakam Çin’in yaklaşık otuz yıl boyunca sürdürdüğü çit haneli rakamlardan uzak olsa da Çin halen Asya ortalamasının üzerinde büyüyor.

Çin’de değişimin sıkıntıları

Çin ile ilgili esas soru, büyüme hızının hangi seviyeye kadar düştüğü ya da düşeceği değil, ekonomik reformların ve liberalizasyon sürecinin ne ölçüde başarıyla sürdürülebildiği şeklinde ortaya çıkıyor. Bu anlamda 2015 yılı Çin açısından çok parlak geçmedi. Şanghay Borsası’nın Haziran ayı ortasından itibaren günlük bazda büyük ölçekli değer kayıpları yaşaması, bu çöküşün ekonominin bütününe yayılacağı ve Çin’in büyümesinde sert bir inişe yol açacağı yönünde endişelere yol açtığı gibi, Pekin yönetiminin borsadaki çöküşü keskin bir devlet müdahalesiyle önlemeye çalışması, bu çerçevede bazı hisse senetlerinin işleme kapatılarak, yeni halka arzların durdurulması ve kamunun sağladığı finansmanla piyasada büyük ölçekli hisse alımları yapılarak bir denge sağlanmaya çalışılması, Çin’in gerçek anlamda bir piyasa ekonomisine geçiş çabaları konusunda derin soru işaretlerinin oluşmasına yol açtı. Borsadaki gelişmelerin ardından Merkez Bankası’nın devalüasyona gitmesi ise Çin’in zayıflayan ihracatına tekrar ivme kazandırmak için başvurduğu bir yöntem olarak değerlendirildi. Tüm bu gelişmelerin üzerine Eylül ayında açıklanan Çin ekonomisinin yumuşak karnı kamu iktisadi teşekküllerine yönelik reform paketinin de sadece yüzeysel değişiklikler içermesi ve bu alandaki sorunları temeline inememesi, Çin’in yapısal dönüşümü ile ilgili yeni bir hayal kırkılığı oldu.

Çin, 2016 yılıyla birlikte 13. Beş Yıllık Kalkınma Planı’nı uygulamaya başlayacak. Planın metni henüz açıklanmadıysa da Çin’in yapısal dönüşümünü ön plana çıkartan, bu anlamda hedefleri ortaya koyan bir metin olduğu biliniyor. Ancak 2015 yılı sorunun teoride değil pratikte olduğunu gösterdi. 2016 ile başlayacak yeni dönemde Çin hükümetinin uygulamada daha etkin olması gerekiyor.

Yeni başarı hikayesi Hindistan

Asya’nın yeni başarı hikâyesi olarak ise Hindistan ön plana çıkıyor. 2015 yılının üçüncü çeyreğinde yıllık bazda yüzde 7,4’lük bir büyüme sergileyen Hindistan, Asya’nın büyük ekonomileri arasında 2015’te bir önceki yıla göre büyüme oranını artırması öngörülen tek ülke olduğu gibi büyüme hızı açısından Çin’i geçmiş olası da dikkat çekiyor. Hindistan ekonomisi büyük ölçüde gelişmiş bir hizmet sektörüne ve yüz milyonlarca insanın geçimini sağlayan devasa ancak iklim koşullarından etkilenen bir tarım sektörüne sahip. 2014 yılındaki seçimlerle iş başına gelen Narendra Modi hükümeti, bu yapı içerisinde eksik olan imalat sektörünü de geliştirmek için girişimlerde bulunmuş, ülkenin artan nüfusunun sağladığı esnek işgücü ve düşük maliyet avantajından sağlanarak bu sektörü geliştirmeyi hedeflemişti. Bu alanda 2015’in Hindistan için başarılı bir yıl olduğu görülüyor. Yılın üçüncü çeyreğinde imalat sektörünün yüzde 9,3 büyüyerek genel ekonomik büyümenin itici gücü olması bu duruma işaret ediyor. Bu olumlu gidişatın sürdürülebilmesi için Modi’nin iş ortamında iyileştirmeler yapmaya devam etmesi, bürokrasiyi azaltması ve bu şekilde yabancı sermayeyi ülkeye daha fazla çekmesi gerekiyor.

Japonya’dan 2015 yılı boyunca gelen ekonomik haberler pek de olumlu olmadı. Yılın ikinci çeyreğinde yüzde 0,5 oranında küçülen Japon ekonomisinin üçüncü çeyrekte ise yüzde 0,8 oranına küçüldüğü açıklandıysa da bu rakam daha sonra hükümet tarafından yüzde 1’lik bir artış şeklinde revize edildi. 2012 yılı sonunda göreve gelen Shinzo Abe hükümeti, genişlemeci bir para politikasıyla piyasa likidite sağlayıp bir yandan deflasyondan mustarip ekonomiyi ılımlı, yaklaşık yüzde 2’lik bir enflasyon seviyesine çekmeyi, yen’in değerini düşürerek ihracatta güç kazanmayı, mali teşvik paketleriyle ekonomiye yeni bir dinamizm kazandırmayı ve son olarak da yapısal reformlarla Japon ekonomisini daha üretken ve daha canlı bir hale getirerek sürdürülebilir bir büyüme trendine ulaşmayı amaçladı. 2015 yılının sonu itibariyle Japonya hâlâ bu hedeflerden uzak durumda. Ekim 2015 verilerine göre enflasyon ancak yüzde 0,3 seviyesinde. Enflasyon artırılamayınca şirket kârları artmıyor, bu da yeni yatırımların ve istihdam artışının önünü kesiyor. Üretkenlik seviyesindeki düşüklük ve genel olarak küresel ekonomideki talep daralması, yen’in değerindeki düşüşün ihracata olumlu bir etki sağlamasını engelliyor. Tüm bunların üzerine yapısal reformlarda da gerekli ivme oluşamayınca, Japon ekonomisinin 2015 yılında olduğu gibi büyük ölçüde yerinde saydığını görüyoruz. Çin ekonomisindeki yavaşlamanın da Japonya’dan ithal edilen ürünlere talebin ciddi bir şekilde azalmasına yol açtığını ve bunun da Japon üreticileri üzerinde olumsuz bir etki oluşturduğunu da eklemek gerekiyor.

Tayland ve Vietnam çıkışta

ADB’nin hesaplamalarına göre Asya’da 2015 yılını Hindistan ile birlikte sadece Tayland ve Vietnam büyümelerine bir önceki yıla göre hız kazandırarak kapattılar. Tayland’da 2014 yılında gerçekleşen askeri darbenin sonrasında 2015’te istikrarın nispeten de olsa yeniden tesis edilmesi ve buna paralel olarak kamu yatırım harcamalarına büyük kaynak ayrılması büyümenin hız kazanmasında önemli bir etken oldu. Vietnam’da ise 2015 yılında ekonomideki liberalleşme girişimlerinin ve Batı piyasalarıyla yakınlaşmanın arttığı gözlemlendi.

Son olarak 2015 yılının çok taraflı ekonomik platformlarda aktivizmin arttığı bir yıl olduğunu belirtmek gerekiyor. ABD’nin öncülüğünü yaptığı, Pasifik Okyanusu’nun iki tarafını bir araya getiren ve Çin’i içermese de küresel ekonomini yüzde 40’ına karşılık gelen Trans-Pasifik Ortaklığı (TPP) ticaret anlaşması Ekim ayında 12 üye ülke tarafından imzalandı. Anlaşmanın işlerlik kazanması için üye ülkelerin parlamentoları tarafından onaylanması gerekiyor, ancak bu anlaşmanın sonunda imzalanmış olması bile Asya ekonomileri ve küresel ekonominin bütünü için önemli bir adım. Diğer yandan Çin’in öncülüğündeki Asya Altyapı Yatırım Bankası (AIIB) projesi de Haziran 2015’te imzalanan anlaşmayla hayata geçirildi. 2016 yılında bir yandan Asya ekonomilerinin büyümelerine istikrar kazandırma çabalarını ve bu çabaların ne kadar etkin bir şekilde sürdürülebileceğini, diğer yandan da TPP ve AIIB gibi oluşumların kuruluş süreçlerini ne ölçüde tamamlayıp Asya ekonomilerine kadar katma değer sağlayabileceklerini gözlemleyeceğiz.

s100Küresel ekonomi, 2008-2009 döneminde yaşanan krizden sonra yaralarını sarmaya başladı. Toparlanma süreci dünyanın her yerinde aynı performansla devam etmese de genel olarak bir büyüme sürecine girildiğini söylemek mümkün. Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) hesaplamalarına göre, dünyanın toplam GSYH’si 2014 yılında yüzde 3,3’lük bir artış sergiledi. Bu büyümenin esas olarak Asya’dan (Japonya hariç) kaynaklandığı, ancak aynı zamanda ABD ile Avrupa Birliği’ndeki (AB) gidişatın iyi olmasından da olumlu yönde etkilendiği söylenebilir. Geride bıraktığımız yılda, kalkınmakta olan Asya yüzde 6,5’lik bir büyüme performansı kaydetti. Japonya, yüzde 0,9’da kalırken ABD’nin yüzde 2,2’lik büyümesi ve AB’nin negatif oranlardan çıkarak yüzde 0,8 gibi düşük bir düzeyde bile olsa büyüme sağlaması küresel ekonomi açısından olumlu etki yarattı.

Bu olumlu tabloya rağmen Asya ülkelerinin ekonomik anlamda hassas bir süreçten geçtiklerini belirtmek gerekiyor. Her ne kadar küresel ekonominin ibresi tekrar yukarı doğru işaret etmeye başlamışsa da dünya genelinde var olan talep darlığı ve artan jeopolitik riskler, Asya ekonomileri açısından kırılganlıkları beraberinde getiriyor. Bu çerçevede nominal büyüme oranları ne seviyede olursa olsun, Asya ülkelerinin bir taraftan olumsuz dışsal etkilere ve kendi iç piyasalarındaki talep yetersizliğine karşı teşvik paketleri ve parasal genişleme yoluyla ekonomiyi canlı tutmaya çalıştıkları, diğer taraftan da yapısal reformlar yoluyla ekonomilerini küresel ekonominin değişen şartlarına daha uygun ve daha dayanıklı hâle getirmeyi amaçladıkları gözlemleniyor. 2014 yılı, Asya ülkelerinin bu bağlamda girişimlerde bulundukları, kimilerinin daha başarılı olurken kimilerinin hayal kırıklıkları yaşadığı bir dönem oldu.

Çin’de yola devam; Japonya’da tehlike sinyalleri

Asya’nın en büyük, dünyanın ise şimdilik ikinci büyük ekonomisi Çin, bugüne kadar hızlı ekonomik büyümesine zemin sağlayan düşük maliyetli üretime dayalı ihracat, yüksek oranda altyapı ve ağır sanayi yatırımlarından, iç piyasada daha fazla tüketime ve katma değeri yüksek yatırımlara yönelik bir modele doğru dönüşüm sürecinde. Bu süreçle birlikte büyüme de doğal olarak hız kesiyor. IMF’ye göre 2014 yılında Çin ekonomisi yüzde 7,4 oranında büyüdü. Çin’in hız kesmesi tüm dünyayı endişeye sürüklese de esas olarak büyüme rakamlarındaki ondalık değişimlerine değil, Çin’in söz konusu dönüşüm sürecini ne ölçüde başarıyla gerçekleştirdiğine bakmak gerekiyor.

Rakamsal anlamda büyümesini belirli bir seviyede tutmuş bir Çin’in ötesinde, yapısal reformlarını gerçekleştirerek bu büyümeyi sürdürülebilir bir zemine oturtmuş bir Çin, gerek Çin halkı gerekse küresel ekonomi açısından daha hayati bir önem taşıyor. 2014 yılında bu doğrultuda reformların yapıldığı görüldü; ancak bunun gereken hızda gerçekleştiğini söylemek mümkün değil. Pekin, bu süreç içerisinde ekonomiyi desteklemek ve büyüme hızında oluşabilecek daha keskin bir düşüşü engellemek amacıyla teşvik paketleri oluşturuyor; bu kapsamda altyapı yatırımlarını artırıyor, küçük ve orta ölçekli işletmelere destek sağlıyor ve bireylerin daha fazla harcama yapmasını teşvik etmek için sosyal güvenlik sisteminde iyileştirmeler yapıyor. 2014 yılında Çin için en olumlu gelişme yılın ikinci yarısında ihracatın bir durgunluk sürecinden sonra yeniden ivme kazanması oldu. Ancak bunda ABD ekonomisindeki toparlanmanın önemli bir katkısının olduğunu da unutmamak gerekir.

Asya’nın büyük ekonomileri arasında en ciddi tehlike sinyallerini Japonya veriyor. Japonya’nın 2014’ün ilk çeyreğinde yüzde 5,9’luk bir büyüme oranı yakalanmış olması yanıltıcı bir görüntüydü. 1 Nisan itibariyle katma değer vergisinin yüzde 5’ten yüzde 8’e çıkartılması, Japon ekonomisinde beklenenin ötesinde olumsuz bir etkiye yol açtı. Vergi artışı nedeniyle şirketler yatırımlarını, tüketiciler de alımlarını ilk çeyrekte yaptılar ve bu durumun etkisi ikinci çeyreğe yüzde 7,1’lik bir küçülme olarak yansıdı. Üçüncü çeyrekteki yüzde 0,5’lik daralma da Shinzo Abe hükümetinin ekonomi politikalarına güvenin zedelendiğini gösteriyor. Abe için yılın belki de tek iyi haberi, Aralık’taki ara seçimlerden istediği sonuçları alması ve önümüzdeki yıllar için koltuğunu garantilemesi oldu. Bununla birlikte dünya genelinde petrol fiyatlarının düşüşte olması, bu alanda ithalata bağımlı olan Japonya için olumlu bir gelişme olarak karşımıza çıkıyor. Japonya için durgunluktan kalıcı olarak kurtulmanın tek yolu yapısal reformları eksiksiz olarak gerçekleştirmek; bunun için de siyasi istikrara ihtiyaç var.

Hindistan’da 2014 seçim yılıydı. Hint ekonomisi de Doğu Asya ülkelerine benzer bir yapısal dönüşüm sürecinden geçiyor. Hedef ise ülkenin mevcut gelişmiş hizmet sektörüne ve geniş kitlelere geçim sağlayan tarım sektörüne ek olarak imalat sektörünü de geliştirmek; bu sayede de özellikle şehirlerde yaşayan genç kitlelere istihdam sağlamak ve büyümeyi sürdürülebilir hâle getirmek. Seçimlerden Narendra Modi’nin galip çıkması ekonomide olumlu bir atmosfer yaratsa da ve 2014’de yüzde 5,6 gibi güçlü bir büyüme oranı beklenmekteyse de Hindistan için dönüşüm kolay olmayacak. Piyasa dinamiklerinin güçlendirilmesi, bürokratik engellerin azaltılması ve bütçe üzerine büyük yük getiren popülist amaçlı sübvansiyonların azaltılması yeni hükümetinin karşı karşıya olduğu görevlerin başında yer alıyor.

Asya kaplanları istikrarlı

Güney Kore ile Tayvan, 2014’te Doğu Asya için mütevazı sayılacak bir oranda, yüzde 3,5 civarında büyüme gerçekleştirdi. Güney Kore’de ihracat gücünü koruyor, ancak ülkenin iç tüketime ve daha yüksek katma değere yönelecek şekilde bir yapılanmaya girmesi gerekiyor. Tayvan için ise elektronik ürünler gibi küresel anlamda pay sahibi olduğu piyasalarda kan kaybetmesi ciddi bir sorun teşkil ediyor.

ASEAN-5 (Endonezya, Malezya, Tayland, Filipinler ve Vietnam) için öngörülerde bulunan IMF, bu bölge için 2014 yılında yüzde 4,7’lik bir büyümeye işaret etti. Petrol ve genel olarak emtia fiyatlarındaki düşüşler, ASEAN içerisindeki üretici konumundaki ülkeler için olumlu bir durum teşkil etmiyor. Ancak genel olarak bu ülkelerdeki reform süreçlerine yaygın bir güven oluşmuş durumda ve bu da büyüme oranlarını yüksek seviyede tutuyor. Bu noktada belki de Tayland’ı ayrı tutmak gerekir; 2014 yılında ciddi siyasi krizler ve bir askerî darbe yaşayan bu ülkenin, 2014’te sadece yüzde 1’lik bir büyüme sağladığı görülüyor. Ancak bu rakam bile Avrupa’nın büyümesinin üzerinde.

Asya ülkeleri, 2014’te Japonya istisnası dışında dünya ortalamasının üzerinde büyüme sergilediler ve 2015’te de büyümeye devam edecekler. Bu büyümenin sürdürülebilirliği için gereken yapısal reformları yavaş da olsa gerçekleştiriyorlar. Ancak sürdürülebilirliğe katkı sağlayabilecek diğer bir unsur olan bölgesel ekonomik entegrasyon konusunda mesafe kat edilemiyor. Kasım ayında toplanan Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) Zirvesi de çok taraflı bölgesel entegrasyon yerine ikili meselelerin konuşulduğu bir zemin olmanın ötesine gidemedi. 2015’te Asya’da büyüme devam edecek; yapısal reformlar ne kadar etkili bir şekilde hayata geçirilir ve bölgesel ekonomik entegrasyon konusunda da ne kadar çok adım atılırsa bu büyüme uzun vadede o ölçüde sürdürülebilir olacak.

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ve First Lady Peng Liyuan, Hindistan Cumhurbaşkanı Pranab Mukherjee ve Başbakan Narendra Modi ile birlikte. Foto: The Hindu

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ve First Lady Peng Liyuan, Hindistan Cumhurbaşkanı Pranab Mukherjee ve Başbakan Narendra Modi ile birlikte. Foto: The Hindu

Bu sabah TRT Radyo’nun “Gündem” programında Çin-Hindistan ilişkilerindeki son gelişmeleri değerlendirdik. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in geçtiğimiz hafta gerçekleştirdiği, Hindistan ile birlikte Sri Lanka ve Maldivleri de kapsayan Güney Asya gezisinin ışığında, toplam dünya nüfusunun üçte birinden fazlasına ev sahipliği yapan Asya’nın bu iki devi arasındaki ilişkiler ile ilgili şu hususlara değindik:

1.) Yaklaşık son bir yıldır Çin ile Hindistan arasındaki ilişkiler olumlu anlamda ivme kazandı. Bu durumu Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ve Hindistan’ın yeni göreve gelen başbakanı Narendra Modi’nin demeçlerinde de net bir şekilde görüyoruz. Örneğin ziyaret öncesinde Xi’nin The Hindu gazetesinde yayınlanan makalesinde Çin ile Hindistan’ın birlikte çalışarak “Asya’nın yeniden doğuş ve refah yüzyılının beklenenden daha erken gelmesini sağlayacağından” bahsediliyor. Nodi ise Çin ile Hindistan’ın “iki vücut, tek ruh” olduklarını belirtiyor. Bunlar daha önce duymadığımız, oldukça kuvvetli ifadeler.

2.) Bu yakınlaşmanın temelinde tarafların ekonomik ve stratejik hedefleri var. Ekonomik bir reform sürecinden geçen Hindistan’ın Çin’den bu anlamda beklentileri var. Hindistan ekonomisi, büyük ölçüde gelişmiş bir hizmet sektörü ve büyük kitlelere istihdam sağlayan bir tarım sektörü üzerine kurulmuş durumda, imalat sektörü ise çok zayıf. Çin’in imalat konusundaki birikimi Hindistan için faydalı olabilir. Nitekim, Xi’nin ziyaretinde Hindistan’da bu alanda 20 milyar dolarlık Çin yatırımı yapılması için anlaşmalar imzalandı. Halen Hindistan’daki Çin yatırımı 400 milyon gibi düşük bir seviyede (bu oran Türkiye’deki Çin yatırımıyla aynı miktarda). Diğer taraftan, 2000 yılında 3 milyar dolar olan ikili ticaret hacmi 70 milyara kadar çıkmış durumda, ancak Hindistan için giderek artan bir açık söz konusu. Hindistan, Çin pazarlarına daha fazla erişim sağlamaya ihtiyaç duyuyor.

3.) Çin için ise Hindistan’ın stratejik önemi ağır basıyor. Çin’in öncülük ettiği kara ve denizden ayrı hatlar halinde geçerek Çin’i Avrupa’ya bağlayacak olan Yeni İpek Yolu projelerinde Hindistan stratejik bir konuma sahip. Hint Okyanusu’nda daha fazla etki sahibi olmak isteyen Çin için bu açıdan da Hindistan ile olan ilişkilerin seyri önem kazanıyor.

4.) Çin ile Hindistan arasında ilişkiler çok taraflı platformlarda da olumlu bir şekilde sürdürülüyor. İki ülke, BRICS oluşumunda ortak hareket ediyorlar. Hindistan, Şanghay İşbirliği Örgütü’ne tam üyelik istiyor ve bu konuda Çin tarafından destek buluyor. Bu iki ülke, Güneydoğu Asya Ülkeleri Örgütü (ASEAN) üyesi 10 ülke ile birlikte Çin, Japonya, Güney Kore, Avustralya, Yeni, Zelanda ve Hindistan’ı içeren Bölgesel Kapsamlı Ekonomik İşbirliği oluşumu müzakerelerinde de beraberler.

5.) Çin ile Hindistan arasındaki ilişkiler geliştirilmesi karşısındaki en büyük sorun 1962’de sona eren savaştan beri devam eden sınır anlaşmazlıkları. Hindistan’ın kuzeyindeki Kaşmir bölgesinde ve kuzeydoğusundaki Arunaçal Pradeş bölgesinde (Çin bu bölgeyi Güney Tibet olarak adlandırıyor) sınır belirsizlikleri ve ihtilafları var. Bu bölgelerde sıklıkla sınır ihlalleri yaşanıyor ve bu durum ilişkilerin üzerinde Demokles’in kılıcı gibi duruyor. Bu alanda gelişme sağlanmadan, Çin ile Hindistan arasındaki ilişkilerin belirli bir seviyenin ötesine taşınması mümkün görünmüyor.

6.) Xi’nin Hindistan’da bulunduğu günlerde Himalayalar’ın eteklerinde ABD ve Hint orduları ortak tatbikat gerçekleştiriyordu. Hindistan’ın ABD ile olan ittifakı ve Çin’in de Pakistan ile olan yakınlığı, Çin-Hindistan ilişkilerinin geleceği üzerine belirleyici olarak değişkenler olarak karşımıza çıkıyor.

Küresel düzenin yükselen gücü BRICS ülkeleri (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika), altıncı zirvelerini Brezilya’nın Fortaleza kentinde gerçekleştirdiler. BRICS kurumsal bir yapıya sahip çok taraflı bir örgüt değil; en azından şu aşamada sadece bir diyalog platformu. Söz konusu ülkeler yüksek ekonomik performansları ile dikkat çeken, ekonomik güçlerini siyasi etkiye çevirmek arzusunda olan ülkeler ve hangi formatta olursa olsun bir araya gelmeleri önemli bir mesaj veriyor. ABD’nin tek hegemon olduğu mevcut küresel sistemde bir denge oluşturulması, küresel kriz sonrasında liberal piyasa ekonomilerinin halen toparlanmakta zorluk çektikleri bir dönemde devlet ağırlıklı bir kapitalist modeli uygulayarak yüksek büyüme oranlarına ulaşan bu ülkelerin küresel yönetişimde de buna paralel olarak daha fazla söz sahibi olmak istediklerine yönelik bir mesaj bu. Zirve sırasında bu beş ülkelerin liderlerinin ellerini tek bir yumruk haline getirerek kameralara poz vermeleri de mesajın sembolizmini güçlendiren bir unsur. BRICS’in güçlü bir retoriği var, ancak bu retoriğin ötesinde somut eyleme ne kadar geçilebilecek ve ne kadar sonuç alınabilecek bu ayrı bir konu.

BRICS ülkelerinin liderleri tek yumruk halinde

BRICS ülkelerinin liderleri tek yumruk halinde

Fortaleza’daki zirvenin sonuç bildirgesini incelersek, BRICS düşüncesinin ardındaki retoriğin net bir şekilde ortaya konduğunu görüyoruz. Örneğin madde 21: “Farklı ülkelerin farklı kapasitelere ve farklı kalkınma seviyelerine sahip olduklarını kabul ediyor ve tüm ülkelerin küresel ekonomik, finansal ve ticari konularda eşit haklara, eşit fırsatlara ve adil katılıma sahip olması gerektiğini düşünüyoruz. Amacımız herkesin faydasına olacak şekilde kaynakların verimli kullanımı, malların serbest hareketi, adil ve düzenli bir rekabet ortamına sahip açık bir dünya ekonomisini hedefliyoruz.” Bu doğru bir hedef şüphesiz ki. Sonuç bildirgesinde mevcut kurumların bu amaca ulaşmak için yetersiz kaldıkları vurgulanıyor, özellikle IMF’ye (madde 18) ve Dünya Bankası’na (madde 19) eleştiriler getiriliyor.

Peki somut olarak BRICS ne yapacak? BRICS’in öncelikli hedefinin üye ülkeler arasındaki işbirliği artırmak olduğunu görüyoruz (madde 20). Bunun dışında daha makro ölçekte, küresel yönetişimin reformu için bir yol haritası sunmuyor BRICS. Kendi arasındaki işbirliği için ise iki somut proje var. Birincisi, 50 milyar dolarlık bir başlangıç sermayesi ile kurulacak olan Yeni Kalkınma Bankası (New Development Bank – NDB), diğeri ise Şartlı Rezerv Düzenlemesi (Contingent Reserve Arrangement – CRA). Bunların ilki BRICS ülkeleri için kalkınma finansmanı sağlayacak bir kalkınma bankası, diğeri ise likidite sorunlarına karşı bir rezerv havuzu oluşturacak küçük bir para fonu olarak görülebilir. Bunlar söz konusu ülkeler arasındaki işbirliği konusunda mutlaka olumlu bir adım olarak değerlendirilebilir, ancak küresel ekonomide bir fark yaratabilmek için çok küçük ve yetersiz adımlar. En basitinden Yeni Kalkınma Bankası projesine bakacak olursak, hem toplam sermayesinin söz konusu ülkelerin ekonomik büyüklüklerine göre son derece düşük bir seviyede olduğunu (örn. Çin’in toplam döviz rezervlerinin sadece 80’de 1’i), hem de her üye ülkenin eşit payla katılımının (örn. Çin ile Güney Afrika aynı miktarda katkıda bulunuyor) bir zayıflık oluşturduğunu, ekonomik açıdan en zayıf üye ülke ne kadar katkıda bulunuyorsa diğerleri ne kadar güçlü olursa olsun bu payın üzerine çıkamayacaklarını görüyoruz. Bu arada Fortaleza’da BRICS ülkelerini kalkınma konusunda kamu iktisadi teşekküllerinin önemini vurguladıklarını (madde 23), gerçek bir pazar ekonomine karşı devlet kapitalizmi vizyonunu net bir şekilde ileri sürdüklerini hatırlatalım.

BRICS, güçlü bir retoriğe sahip ve küresel yönetişimde daha dengeli, daha çoğulcu bir düzen isteğini ortaya koyması açısından önemli. Ancak şu anda bu retoriğin ötesine geçerek arzulanan hedef doğrultusunda somut adımlar atma açısından yeterli iradeye sahip değil. Söz konusu ülkelerin tek ortak yanları bu retoriği paylaşıyor olmaları; onun dışında ne siyasi ne de ekonomik anlamda güçlü bir ortak paydaya sahip değiller. Bununla birlikte Rusya’nın geleceği konusundaki soru işaretleri de BRICS’in birlikte hareket edebilirliğini tehdit ediyor. Ukrayna krizinin giderek derinleştiği bu dönemde uluslararası toplumun Rusya’ya tepkisi artarken, diğer BRICS ülkelerinin Rusya’nın da içerisinde bulunduğu bu oluşuma ne kadar istekli olarak sahip çıkacakları şüpheli. Fortaleza’da beş ülke lideri tek yumruk oldular, ama bu yumruk ne kadar ses çıkartacak, buna kendileri de pek emin değiller.