"Hong Kong" ile etiketlenmiş yazıları görüntülüyorsunuz

Kung Hei Fat Choy! Çin yeni yılını bu sene Hong Kong’da kutladık… Kentin en işlek caddesi olan Nathan Road’a yapılan geçit törenini seyretmek için mahşeri bir kalabalık içerisinde saatlerce ayakta bekledik, ama ilginç bir deneyim oldu. Töreni izlerken aklıma iki konu takıldı.

Birincisi, ticarileşme meselesi. Sadece Asya’da değil, Batı’da da, ülkemizde de bayramların, önemli günlerin ticarileşmesinden; hatta bazen de sırf ticarileşme üzerinden önemli günler yaratılıyor olmasından (Sevgililer Günü gibi) şikayet ediyoruz. Çin yeni yılı da bu durumdan nasibini alıyor sanırım. Hong Kong gibi Asya kapitalizminin en keskin modelini uygulayan bir yerde farklı bir durum beklenemezdi tabii. Ancak ortaya şöyle bir görüntü çıkıyor: Geleneksel geçit töreninde farklı farklı temalar arka arkaya geçit yaparken, Çin yeni yılı deyince akla gelen ilk şeyleri, mesela uzun ejderhaları, canbazları vs görüyoruz görmesine. Ancak onlardan daha fazla büyük firmaların, markaların reklamları geçit yapıyor. Hong Kong’da izlediğim törende geçitin en başına ne bir ejderha, ne de bu yıl Çin takviminde At Yılı olduğu için at konulu unsurlar vardı. İlk geçen, törenin sponsoru olan havayollarının dev bir uçak maketi ve onunla birlikte halka el sallayarak yürüyen kabin görevlileri oldu. Şüphesiz ki para olmadan, sponsor olmadan bu tür etkinlikleri gerçekleştirmek mümkün değil. Ama sanırım denge daha iyi kurulabilir.

İkinci bir konu da kültürel boyut ile ilgili. Çin yeni yılı, dünyanın dört bir yanında kutlanıyor. Çin’de, Hong Kong gibi geniş Çin alanına dahil olarka kabul edebileceğimiz ülkelerde, Çin diasporasının yoğun olarak yaşadığı ülkelerde, Chinatown olan kentlerde… Bunların dışında başka yerlerde de Çin devletinin sponsorluğunda kutlamalar yapılıyor. Örneğin ben Hong Kong’dayken İstanbul’da Boğaziçi Üniversitesi bünyesindeki Konfüçyus Enstitüsü oldukça zengin bir kutlama töreni gerçekleştirmiş ve öğrencilerden büyük ilgi görmüş. Tüm bu etkinlikler Çin kültürünün dünya çapında tanıtılmasına fayda sağlıyor. Uluslararası ilişkiler perspektifinden bakarsak bu durum Çin’in kürsel boyutta “yumuşak güç” artırma hedefiyle uyumlu bir girişim teşkil ediyor. O zaman soru şu: Batı kültürünün bir parçası olan Noel, tüm dünyada ilgi görür; kimi zaman olduğu gibi, kimi zaman da dini içeriğinden ayrışmış bir şekilde yeni yıl kutlaması olarak geniş kitleler tarafından benimsenirken, Çin kendi yeni yılını da bu seviyeye getirebilir mi? Günün birinde biz de 31 Aralık akşamı ağaç kurup hindi dolma yaptığımız gibi Ocak sonu Şubat başında da at, tavşan, ejderha, kaplan yılını kutlar mıyız? Kim bilir…

Anna Maria Beylunioğlu'nun kamerasından Hong Kong'da Çin yeni yılı... Burada ejderha figürleri geçiyor.

Anna Maria Beylunioğlu’nun kamerasından Hong Kong’da Çin yeni yılı… Burada ejderha figürleri geçiyor…

Bu da AVM'lerin geçişi.

Bu da AVM’lerin geçişi.

Hong Kong, 1997’den bu yana Çin Halk Cumhuriyeti’ne bağlı bir özel idari bölge statüsüne sahip. Başka bir deyişle bu şehir devlet kendi kendisini yönetiyor, ama büyük ağabey’in kontrolü altında. Bununla birlikte Hong Kong, Çin’den birçok açıdan farklı bir yer. Bir kere tamamen açık bir ekonomiye sahip, hatta son yirmi yıldır dünyanın en serbest ekonomisi olarak ilk sırada yer alıyor. Facebook, Twitter, vs. kapalı değil. Ciddi bir sivil toplum faaliyeti var. Örneğin, Çin’de yasaklı olan Falun Gong (Falun Dafa) hareketi, Hong Kong’da benim de birçok yerde tanık olduğum şekilde serbestçe etkinlik gerçekleştirebiliyor.

Hong Kong'da geçtiğimiz yılın sonunlarında yapılan gösterilerden. Foto: AFP.

Hong Kong’da geçtiğimiz yılın sonunlarında yapılan gösterilerden. Foto: AFP.

Hong Kong’u Pekin’den icazet alan bir “chief executive” başkanlığındaki yerel hükümet yönetiyor, ama bunu yaparken de ülkenin anayasası olan “Basic Law”un çerçevesi içerisinde hareket ediyor. Bugünlerde Hong Kong’da tartışma konusu olan mesele ise Pekin’e ne kadar yakın olunması ile ilgili. 2013 yılı içerisinde Çin’in ülke üzerindeki etkisine karşı binlerce kişinin katıldığı protesto gösterileri düzenlendi Hong Kong’da.

Sıkıntıların temelinde seçim sistemi var. Hong Kong’da seçimler yapılıyor, ancak “Chief executive” halk tarafından değil, çoğu Pekin tarafından atanmış olan 1,200 kişilik bir komite tarafından seçiliyor. Bu durum vatandaşların kendilerini demokratik süreçlerden dışlanmış hissetmesine yol açıyor. Hong Kong’lular Çin sistemine doğru yönelmeyi değil, daha katılımcı bir demokrasiyi talep ediyorlar.

2017 yılında ülkede genel seçim yapılacak. Hong Kong’da bulunduğum süre içerisinde şehrin farklı yerlerinde vatandaşları nasıl bir seçim sistemi istedikleri konusunda görüşlerini bildirmeye teşvik eden afişler gördüm. Pekin’in mevcut sistemi katı bir şekilde dayatmak yerine bu seslere belirli bir derecede kulak vermekte fayda göreceğini düşünüyorum. Çin, Tayvan ve Hong Kong ile Makau’da “bir ülke, iki sistem” prensibini uyguluyor. Başka bir deyişle Hong Kong Çin’in bir parçası olmakla birlikte farklı bir sistemle idare edildiği kabul ediliyor. Hong Kong gibi Çin’den farklı bir ekonomik ve sosyal yapıya (ki bu yapı Çin’e de ekonomik ve ticari açıdan büyük fayda sağlıyor; Hong Kong sermayesi Çin’in kalkınmasında büyük rol oynadı ve oynamaya devam ediyor) sahip bir bölgenin sürdürülebilir bir şekilde idare edilebilmesini sağlamak için söz konusu prensibin samimi ve yapıcı bir şekilde uygulanması gerekiyor. Dolayısıyla, Hong Kong’lu vatandaşların düşüncelerinin 2017’ye giden süreçte önem kazanacağını söylemek mümkün.

Çokca ziyaret, biraz da ticaret için bir haftalığına Hong Kong’a geldim. En son 2005 yılında bu ülkeyi, daha doğrusu şehir devleti, ya da en doğrusu Çin Halk Cumhuriyeti’ne bağlı özel idari bölgeyi ziyaret etmiştim. O zamandan bu yana büyümeye devam etmiş, tabii ki dikey olarak. Nüfusu 7 milyonun üzerinde olan Hong Kong, yaklaşık 1,100 kilometrekarelik bir alana (ki bunun da büyük bir kısmı dağlık olduğu için iskana uygun değil) sığmaya çalışıyor. Bu kadar nüfusun yanı sıra Hong Kong’un dünyanın en serbest ekonomisine sahip, küresel bir finans ve iş merkezi de olduğunu düşünürsek, tüm bu insanları ve ekonomik aktiviteyi sığdırmak için giderek kat sayısı ve yüksekliği artan binalar yapmak; enlemesine genişleyecek yer kalmadığı için dikey olarak büyümek gerekiyor. “Gökdelen” kavramını 14 kat ve üzerinde binalar olarak tanımlarsak, bunlardan Hong Kong’da 8,000 tane var; başka bir deyişle en yakın rakibi New York’un iki katı kadar.

Yer azaldıkça gayrımenkul fiyatları da artıyor. 2009 yılından bu yana Hong Kong’da ev fiyatlarının iki katına çıktığı ifade ediliyor. Dünyada kiraların en yüksek olduğu yer de Hong Kong. Uluslararası bir danışmanlık firmasının verilerine göre Hong Kong, Londra ve New York’u geçerek bir ev tutmanın ya da ofis alanı kiralamanın en maliyetli olduğu yer konumuna gelmiş durumda. Hong Kong’da üç oda bir salon evlerin ortalama kirası ayda 11,800 dolar. Diğer yandan Hong Kong’un merkezindeki Causeway Bay semti, New York’taki meşhur Fifth Avenue’yu geçerek işyeri kiraları açısından dünyanın en pahalı alışveriş caddesi olmuş.

Bununla birlikte Hong Kong’da yeşil alan da bol miktarda mevcut. Şehrin dağlık bir araziye kurulmuş olması nedeniyle birçok yerde inşaat yapmak söz konusu olamıyor. Sonuç olarak Hong Kong dar alanlara sıkıştırılmış gökdelenler ile yeşil tepelerin içiçe geçtiği bir yer olarak karşımıza çıkıyor.

hk1

Sana dün bir tepeden baktım Hong Kong... Foto: Anna Maria Beylunioğlu

Sana dün bir tepeden baktım Hong Kong… Foto: Anna Maria Beylunioğlu

Son dönemlerde Asya sinemasının dövüş sanatları temalı filmlerine baktığımızda eskiden beri Bruce Lee, Jet Li, Jackie Chan gibi isimlerin ortaya koyduğu göz alıcı kung fu sahnelerinin artık amaç değil araç haline geldiğini, ve bu sahnelerin giderek daha ilginç ve daha sofistike hikayelerin içerisine örüldüğünü görüyoruz. Başka bir deyişle bu filmleri seyrettiğimizde artık o uçan tekmeler, havada yürüyen dövüşçülerden ziyade, ya da en az onlar kadar, anlatılan hikaye de ilgimizi çekiyor. Son olarak seyrettiğim 2010 Hong Kong yapımı Yumruk Efsanesi: Chen Zhen?in Dönüşü (Legend of the Fist: The Return of Chen Zhen / J?ng W? F?ng Yún?Chén Zh?n) filmi de bende böyle bir izlenim bıraktı. Andrew Lau?nun yönettiği filmin başrolünde beğendiğim Asyalı aktörlerden wushu ustası Donnie Yen oynuyor. Ayrıca başroldeki Tayvanlı kadın oyuncu Shu Qi?yi de ilk kez izlediğimi ve oldukça beğendiğimi söylemeliyim. Film 1920?lerin Şanghay?ında geçiyor. Güçlü savaş beylerinin birbirleriyle savaştığı iç savaşın pençesindeki Çin?de, bir yandan Japonlar adım adım işgale doğru hazırlanırken, bir yandan da Batılı güçler dengeleri kendi lehlerine değiştirmek için faaliyetlerde bulunuyorlar. Bir direniş hareketini örgütleyen kahramanımız Chen, dövüş sanatındaki tüm ustalığını ortaya koyarak Japonlara karşı çıkıyor. Sevdiği kızın Japon ajanı çıkması karşısında ise sevgisini kalbine gömüyor ve Çin?in birleşmesi için mücadelesine devam ediyor.

Film o dönemki Çin ile ilgili bize birçok bilgi veriyor. Ancak benim en çok ilgimi çeken filmin girişinde anlatılan tarihsel bağlam oldu. Film enteresan bir şekilde, 1917 yılında, Birinci Dünya Savaşı?nda Alman saldırısı altındaki Fransız topraklarında geçiyor. Chen, buraya gönderilen Çin işçi taburunun bir mensubu. Bu aslında Dünya Savaşı ile ilgili olarak  çok da bilmediğimiz bir hikaye. İtilaf Devletleri, 1916 yılında Batı Cephesi?ndeki adam sıkıntısını gidermek için Çin hükümetinden destek istemiş. Çin o dönemde tarafsız olduğu için, ancak doğrudan muharebelere katılmamaları şartıyla 50 bin işçi göndermeyi kabul etmiş. Ocak 1917?den başlayarak Çin?den parti parti işçiler 3?er ay süren gemi yolculuklarıyla Fransa?ya cepheye gelmiş. Bu işçilerin sayısı giderek artmış ve sonuç olarak savaş boyunca ve hemen sonrasında toplam 140 bin Çinli işçi savaş meydanlarında çalışmış. Siper kazmışlar, yemek pişirip çamaşır yıkamışlar, yolları ve diğer yapıları tamir etmişler. Bazıları hastalıktan, bazıları da düşman ateşiyle hayatını kaybetmiş. Şu anda Fransa?daki savaş mezarlıklarında 2 bin Çinli işçi yatıyor.

Bu film, sadece açılış sahnesiyle de olsa bana Birinci Dünya Savaşı?nın bu isimsiz aktörlerinin hikayesini anlattı.  Kahramanımız Chen, ilk başta ?bu bizim savaşımız değil, işimizi yapalım? havasındayken, yakın arkadaşının vurulmasıyla iki eline birer süngü alıyor ve üzerilerine ateş açan Almanların arasına dalarak tekme, yumruk ve süngü darbeleriyle (tabir yerindeyse) onları doğduğuna pişman ediyor. Ülkesine dönüşünde ise bu sefer Japonlar, Chen?in gazabından nasibini alıyor. Birinci/İkinci Dünya Savaşı filmlerinde filmin konusuna ve olayların geçtiği cephelere göre ya Almanlar ya da Japonlar kötü adam olur, Chen Zhen biriyle yetinmiyor, ikisini de dövüyor.

Chen Zhen, Almanların peşinde.

Doğu Asya ülkelerindeki müzelere ve sanat galerilerine gittiğimiz zaman hayranlığımızı gizlemek çoğu zaman mümkün olmaz. Binlerce yıllık bir kültürün ürünleri olan eserler bizleri zaman ve mekan içerisinde yolculuğa çıkartır, çok uzaklara götürür. Asya?nın kendine has fırça darbeleriyle yapılan resimler, kaligrafi şaheserleri, yeşim taşından objeler, Budist tapınaklarının işlemeleri ve taş oymaları, porselenler, mühürler ve daha niceleri?

Birkaç hafta sonra Hong Kong?da açılacak olan (ve ne yazık ki yerinde görme şansımın olmayacağı) bir sergi ise ziyaretçilerine çok farklı bir deneyim sunacak. Çinli ressam Ma Jir-bo?nun (1927-1985) eserleri, Asyayı ve Asyalıları kendisine model olarak almış Asyalı bir ressamın elinden çıkmış olmaları ancak buna rağmen Batı realizminin özelliklerini taşımaları açısından son derece sıradışı bir özellik arzediyorlar.

Time dergisinde tanıtımını okuduğum Ma Jir-bo sergisine gidemeyeceğim için internet üzerinde bir araştırma yaptım ve sanatçının sanal ortamda eserlerinin sergilendiği bir siteye ulaştım. Adresi: www.majirbo.com? Bu adreste de göreceğiniz gibi Ma, 1970?lerin Hong Kong?unu, kırsal hayatı ve Hong Kongluları resmetmiş. Ancak öyle bir tarzı var ki sanatçının, bilmeyen bir kişi bu resimleri Hong Kong?u ziyaret eden Avrupalı bir ressamın yaptığını iddia edecektir.  

Ma?nın hayatı da son derece ilginç. Çin?de doğan sanatçı yirmi yaşındayken Hong Kong?a göç etmiş ve burada Batı tarzı üzerine dersler almaya başlamış. 50?li, 60?lı ve 70?li yılların Hong Kong?u tabii ki bugünkünden çok farklı; nüfusun tamamına yakını ülkeye yeni gelmiş göçmenlerden oluşan ve imkanların son derece kısıtlı olduğu bir yer. Ma, tüm olumsuzluklara rağmen sanatını ilerletmiş. İlerleyen yıllarda eserlerini ABD?de ve Çin Halk Cumhuriyeti?nde sergileme fırsatı bulan Ma, kendisi de öğrenci yetiştirmeye başlamış ve hatta öğrencileriyle bir Avrupa turuna da çıkmış. Ma Jir-bo, oldukça erken bir yaşta, 58 yaşında, hayata gözlerini yummuş.

Hong Kong?a gidenlerin ilk izlenimi genellikle burasının ?Doğu?nun içerisinde Batı?ya ait bir yer? olduğu yönündedir. Ma?nın eserleri Doğu içerisindeki Batı olan Hong Kong?u, Asyalı bir ressamın Batılı fırçasıyla resmetmeleri açısından son derece ilginçler. 

Ma Jir-bo'nun fırçasından 1970'lerde Hong Kong


Sanatçının otoportresi, 1964