"İran" ile etiketlenmiş yazıları görüntülüyorsunuz

abeiranUluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın İran’ın nükleer anlaşmaya uygun gerekli koşulları yerine getirdiğini açıklamasının sonucu olarak Tahran yönetimi ile Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi ile birlikte Almanya’yı içeren P5+1 grubunun Temmuz ayında üzerinde anlaşmış oldukları Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP) uygulamaya konulmuş oldu. Bu gelişme İran ile uluslararası toplum arasındaki ilişkilerin normalleşmesi sürecinde önemli bir dönüm noktasına işaret ettiği gibi, bundan sonra ambargolar sonrası İran’da oluşacak olan ekonomik pastadan da (ki bu pastayı sadece petrol ve doğalgaz anlaşmaları değil, ülkenin büyük tüketici piyasası, altyapı projeleri, yüksek meblağlı kamu ihaleleri oluşturuyor) pay alma yarışının hızlanacağını gösteriyor.

Çin, bu yarışa küresel ekonominin diğer başat aktörlerine ve diğer P5+1 ülkelerine göre birkaç adım önden başlıyor. Çin ambargolara rağmen İran ile ticari ilişkilerini kuvvetli bir şekilde sürdürmüş, petrol ve doğalgaz alanında bu ülkenin başlıca müşterisi olmuş ve aynı zamanda ambargolar yüzünden diğer büyük ekonomilerin giremediği İran pazarında liman, havaalanı ve karayolu gibi büyük altyapı projelerine imza atmıştı. KOEP’in uygulamaya konulmasıyla birlikte Çin bir yandan İran’la ilişkilerini geliştirmek için daha uygun bir ortam bulacak, ancak diğer yandan da artan bir rekabet ile karşı karşıya kalacak.

20150930112806_5713_sÇin Devlet Başkanı Xi Jinping’in geçtiğimiz haftalarda İran’a gerçekleştirdiği resmi ziyaret de tam olarak bu rekabete hazır olmak ve sahip oldukları avantajı korumak amacını taşıyordu. Ziyaret sırasında iki ülke arasındaki ilişkilerin stratejik işbirliği seviyesine yükseltildiği açıklandı. Aynı zamanda 2014 yılında 51,8 milyar dolar olan karşılıklı ticaret hacminin önümüzdeki on yıl içerisinde 600 milyar dolara çıkartılması gibi iddialı bir hedef ortaya konuldu. Xi’nin ziyaretinin bitiminde taraflarca yayınlanan ortak deklarasyonda enerji arzı, petrokimya ürünleri ve yenilenebilir enerji kaynaklarına özel bir vurgu yapılmakla birlikte, ulaştırma, demiryolları, limanlar ve hizmet ticareti ortak yatırımlarda öncelik verilecek alanlar olarak belirtildi. İran, gerek petrol ve doğalgaz kaynağı olması, gerekse Yeni İpek Yolu olarak da adlandırılan “Bir Kuşak Bir Yol” projesi üzerindeki anahtar konumu nedeniyle Çin için büyük önem taşıyor. Çin yaklaşık bir yıl önce İran’a o zamana değin yapmış olduğu toplam 25 milyar dolarlık altyapı yatırımını 52 milyar dolara çıkartacağını açıklamıştı. KOEP ile başlayan yeni dönemde bu rakamın daha da yukarılara çıkması beklenebilir.

27 Ocak tarihinde İran’ın Basra Körfezi’ndeki Hark Adası’nda yer alan petrol terminalinden iki tanker dolu olarak yola çıktı. Ambargoların kalkmasından sonra İran’dan ilk petrol nakliyatını yapan bu tankerlerden birisi Çin’e, diğer ise Japonya’ya doğru yol alıyor. Çin, ambargolar sonrası İran’da önemli bir avantaja sahip, ancak hızla artan bir rekabetle karşı karşıya olacak ve bu rekabet sadece Batı ülkelerinden değil, Japonya’dan gelecek. Japonya, sadece petrol ithalatını hızlı bir şekilde sürdürmesiyle değil, son haftalardaki diğer girişimleriyle de İran yarışında güçlü bir şekilde yer alacağını gösterdi. Bu anlamda 5 ޞubat’ta Japonya ile İran arasında imzalanan yatırım anlaşmasının Japon firmalarının İran pazarında ciddi anlamda önlerini açacağını tahmin etmek güç değil.

Çin’in aksine Japonya, ABD ile olan ittifakı gereğince uluslararası ambargolara büyük ölçüde bağlı kalmıştı. Bu durumu ticaret rakamlarında da görebiliyoruz. 2014’ün verilerine göre Çin ile İran arasındaki ticaret hacmi 51,8 milyar dolar iken Japonya ile İran arasındaki ticaret hacmi 6,4 milyar dolar olarak gerçekleşti. Çin, İran’a aynı yıl 24,3 milyar dolarlık mal sattı ve bunun içerisinde makineler, nükleer reaktörler, elektrikli ve elektronik eşyalar, taşıma araçları önemli bir yer tuttu. Bunun karşılığında Çin, İran’dan 27,5 milyar dolarlık alım yaptı; bu tutarın 21,2 milyar dolarını ise petrol ve diğer enerji ürünleri oluşturdu. Ambargolara uyan Japonya’nın ise İran’a ihracatı sadece 251 milyon dolar. Buna karşılık Japonya, İran’dan 6,177 milyar dolarlık ithalat yaptı, bunun neredeyse tamamını, 6,129 milyar dolarını petrol ve diğer enerji ürünleri oluşturuyor.

Çin, İran yarışına Batı’ya karşı olduğu gibi Japonya’ya karşı da bir hatta birkaç adım önde başlıyor. Her iki ülkenin Batı’ya karşı avantajları İran’a tarihsel bir bagajın ağırlığını ve ambargoların sorumluluğunu taşımadan yaklaşmaları. Ancak Japonya’nın da Çin’e karşı bir avantajı var. Barışçıl nükleer enerji kullanımı konusunda geniş tecrübesi ve deneyimi olan Japonya, İran’a nükleer anlaşmaya uyum sağlaması konusunda destek vermeyi taahhüt ediyor. Özellikle nükleer güvenlik ile depreme karşı hazırlık ve korunma gibi konularda Japonya, İran açısından en uygun ortak konumunda yer alıyor. Bununla birlikte otomotiv ve yüksek hızlı tren gibi sektörler ile altyapı projelerinde de Japonya’nın güçlü firmalarıyla İran’da Çin’e rakip olmaya hazırlandığı gözlemleniyor.

İran’da yeni dönemde rekabet artacak, Çin ambargolara tam olarak uymamanın sağladığı avantajı sürdürmeye çalışırken Batı ülkeleri ve Japonya pastadan pay almaya çalışacaklar. Rekabet ne kadar artarsa İran’ın seçenekleri de o kadar çoğalacak ve Tahran’ın pazarlık gücü artacak. KOEP ile birlikte yeni dönemde İran ekonomisindeki gelişmeleri yakından takip etmekte, farklı aktörlerin kendilerini nasıl konumlandırıp bu konumlarını nasıl muhafaza etmeye çalıştıklarını yakından takip etmekte fayda var.

singh_chinairaniantango_xi

İran ile P5+1 ülkeleri arasında varılan anlaşma gerek Türkiye gerekse uluslararası kamuoyunda büyük ölçüde söz konusu ülkenin “Batı ile uzlaşma sağlaması” olarak değerlendirildi ve anlaşma ile birlikte İran ile Batı arasındaki ilişkilerin daha yapıcı bir şekilde şekilleneceği yönünde yorumlar yapıldı. Bu değerlendirmelerde doğruluk payı olmakla beraber, müzakerelerde katkısı olan ve anlaşmadan fayda sağlayacağı düşünülen ülkelerden birisinin Batı’da değil Doğu’da yer aldığı görülüyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi daimi üyesi olarak P5+1 tarafında müzakere sürecine katılan ve nihai anlaşmaya imza koyan Çin’in İran’a yönelik bir takım ekonomik ve stratejik hedefleri var. İran’ın “normalleşmesi” bir yandan Çin’in bu hedeflere ulaşmasındaki engelleri ortadan kaldırarak Pekin açısından olumlu bir etki yaratacak, ancak diğer yandan da ambargoların kalkmasıyla özellikle ekonomi alanında hızla büyümesi beklenen pastadan dilim almak isteyen aktörlerin sayısının artmasına yol açarak Çin’in karşı karşıya olduğu rekabeti güçlendirecek. Artan rekabet ortamı içerisinde Çin, İran ile ambargolar boyunca devam ettiği ekonomik ve güvenlik işbirliği ile kendisini “karagün dostu” olarak konumlandırabilmesi, bu ülkede halihazırda büyük ölçekte yatırımlara sahip olması ve Ortadoğu’ya yönelik politikalarını Batılı ülkelerin aksine tarihsel bir bagaj olmadan sürdürebilmesi sayesinde önemli bir avantaja sahip.

İran petrolü Çin için önemli

Çin için İran öncelikle enerji güvenliği açısından önem taşıyor. 2014 yılında Çin toplam 520,3 milyon ton petrol tüketti ve bu tüketimin ancak 211,4 milyon tonluk kısmını kendi üretimiyle karşıladı. Başka bir deyişle, Çin petrol ihtiyacının yüzde 60’ını ithalat yoluyla karşılamak mecburiyetinde. Bu amaç doğrultusunda halen tüm dünyadan günde 6,1 milyon varil petrol ithal eden ve dış alımlara bağımlılığı giderek artan Çin için İran önemli bir kaynak teşkil ediyor. Çin bugün toplam petrol ithalatının yüzde 12’sini İran’dan yapıyor ve Ortadoğu’da ve dünyanın petrol üreten diğer bölgelerindeki artan jeopolitik riskler yüzünden nispeten istikrarlı olarak gördüğü ve karşılıklı güvene dayalı bir ortaklık ilişkisi kurmayı başardığı İran’ın ithalattaki payını artırmak istiyor.

Ambargoların kalkması, Çin’in bu hedefine ulaşması için bir avantaj sağlıyor. Pekin her ne kadar Batı’nın uyguladığı ambargoların doğrudan bir parçası olmamışsa da, dolaylı olarak etkilenmiş ve İran’dan petrol alımını azaltmak zorunda kalmıştı. Ambargo öncesinde günlük 2,6 milyon varil petrol üretim kapasitesi olan İran’ın üretimi 2014 itibariyle günde 1,4 milyon varile kadar düştü, ancak bu süreçte Çin İran’ın bir numaralı alıcısı olarak pozisyonunu korudu. Ambargolar sonrasında İran’ın üretimini eski seviyesine çıkartmasıyla Çin de ithalatını artırabilecek. Bununla birlikte İran’da üretimin artmasının küresel piyasalarda halihazırda düşük seviyelerde seyreden fiyatları daha da aşağıya çekeceğini ve bu durumun dünyanın en büyük petrol ithalatçısı olan Çin açısından son derece olumlu bir etki yaratacağını da not etmek gerekiyor.

Ambargolardan Çin’in İran’daki petrol üretim ve taşımacılık altyapısına yönelik yatırımları da olumsuz yönde etkilenmişti. Çin petrol firmaları CNPC ve Sinopec’in İran’ın Yadavaran ve Azadegan yataklarında her biri 2 milyar dolar tutarına yaklaşan yatırımları var. Çinli firmalar İran’dan çekilmedilerse de Batılı firmaların pazardan çıkmaları dolaylı olarak olumsuz bir etki yarattı. Batılı firmalardan temin edilecek olan teknoloji, ekipman ve know-how’un kesintiye uğraması nedeniyle Çin’in İran’daki projeleri de hız kaybetti, hatta rafa kaldırıldı. Yeni dönemde bu projeler ivme kazanacak.

Çin’in İran’da halen 25 milyar dolarlık yatırımı var ve ambargoların kaldırılmasıyla birlikte bu rakamın 52 milyar dolara kadar yükseltileceği Çinli yetkililer tarafından açıklanmış durumda. Enerji alanındaki projeler bu rakam içerisinde aslan payını alacak olsalar da Çin’in İran’daki yatırımları petrol ve doğal gaz ile sınırlı değil. Ulaştırma altyapısı (örneğin hızlı tren projeleri, karayolları ve limanlar), telekomünikasyon ve imalat sanayii alanında Çin’in İran’da büyük ölçekli yatırımları var. Ambargoların kalkması Çin’in İran’daki yatırım portföyünü derinleştirmesini de sağlayacak. Diğer yandan ambargolara rağmen artmaya devam eden ve 2014 yılında 50 milyar dolar seviyesine ulaşan karşılıklı ticaret hacminin yeni dönemde daha da hız kazanması muhtemel görülüyor.

İlişkilerin stratejik boyutu

Pekin yönetimi, İran ile ekonomik ilişkilerini ikili boyutunun ötesinde daha büyük stratejik bir tablo içerisine oturtuyor. İran, Çin’in Yeni İpek Yolu projesinde kritik bir konuma sahip. Çin’i Orta Asya üzerinden Avrupa’ya bağlayacak olan hatlar İran’dan geçtiği gibi, İran Çin’in karadaki projeye paralel olarak sürdürdüğü Deniz İpek Yolu projesinde de limanlarıyla birlikte önemli bir yer teşkil ediyor. Bununla birlikte İran, yine Çin öncülüğünde hayata geçirilen Asya Kalkınma Yatırım Bankası’nda da kurucu üye konumunda. Tüm bunlara ek olarak son dönemlerde iki ülke arasındaki güvenlik işbirliğinin artması, 2014 yılında Çin ile İran donanmalarının ortak bir tatbikat gerçekleştirmesi, Çin’in İran’ın Şanghay İşbirliği Örgütü’ne tam üyeliğini desteklemesi Pekin-Tahran hattında ilişkilerin ana eksen enerji üzerinden şekillenmekle birlikte esasen çok boyutlu olarak gelişmekte olduğunu gösteriyor.

Ambargo sonrası dönemde Çin, İran ile halihazırda güçlü olan ilişkilerini daha da kuvvetlendirebilir. Ancak Pekin açısından iki önemli risk söz konusu. Birincisi, İran’da artacak olan rekabet ile ilgili. Çin, ambargo sürecinde Batılı ülkelerin yokluğundan fayda sağlayarak İran pazarında konumunu kuvvetlendirdi. Batılı ülkelerin ve Batı kökenli çok uluslu şirketlerin tekrar İran’da aktif olmalarıyla birlikte ise Çin açısından daha zorlu rekabet şartları oluşacak. İran ile Batı ülkeleri arasında olmayan güven unsuru, İran ile Çin arasında büyük ölçüde mevcut ve bu da Pekin açısından bir avantaj sağlıyor. Ancak ekonomik rekabetin özellikle enerji alanında ulaşacağı boyut Çin’in İran’a yönelik hedeflerini revize etmesine yol açabilir. İkinci olarak ise, Ortadoğu siyasetinin akışkanlığı ve bölgede dengelerin her an hızla değişebiliyor olması jeopolitik bir risk yaratıyor. Ambargoları geride bırakmış olan Tahran’ın Ortadoğu sahnesinde kendisini nasıl konumlandıracağı, Suriye konusundaki tutumunun nasıl şekilleneceği, Suudi Arabistan ile olan hegemonik mücadelesinin ne yöne evrileceği, nükleer anlaşmanın Batı bloğu ile siyasi anlamda da bir yakınlaşmaya yol açıp açmayacağı büyük önem taşıyan ancak henüz belirsizlik ihtiva eden parametreler. Bu alandaki gelişmelerin ve İran’ın izleyeceği politikaların Çin’in Ortadoğu’daki çıkarlarıyla çatışma ihtimaline iki ülke arasındaki ilişkilerin geleceği ile ilgili yapılan değerlendirmelerde mutlaka dikkat edilmesi gerekiyor.

Son olarak şunu belirtelim: İran, anlaşmayı Batı’yla değil Batı+Çin ile yaptı. Bundan sonraki süreç de bu eksen üzerinden şekillenecek.

Çin gemileri Bandar Abbas Limanı'nda. Foto: IRNA

Çin gemileri Bandar Abbas Limanı’nda. Foto: IRNA

Çin donanmasına ait iki savaş gemisi, Chaghchun destroyeri ile Changzhou firkateyni, geçtiğimiz Cumartesi günü İran’ın Bandar Abbas limanına demirledi. Bu yazının kaleme alındığı an itibarıyla da Çin gemileri ile İran donanması arasında İran karasularında ve İran’ın güneyindeki uluslararası sularda gerçekleştirilecek olan ortak bir tatbikat başlamış durumda. Bu gelişmeyi nasıl değerlendirmeliyiz?

1.) Ekonomik anlamda iki ülke arasında hızla kuvvetlenen bağlar var ve askeri işbirliğini bu durumun doğal bir uzantısı olarak görmek mümkün. Çin halen İran’ın en büyük petrol alıcısı ve en büyük ekonomik partneri konumunda. Çin’in İran’dan petrol ithalatı, söz konusu ülkenin sürdürmekte olduğu nükleer program nedeniyle Birleşmiş Milletler, ABD ve Avrupa Birliği tarafından ambargoya ve yaptırımlara maruz kaldığı dönemlerde de devam etmiş, Çin bu dönemde bir taraftan nükleer enerji konusunda barışçıl amaçlar taşıdığını ileri süren Tahran yönetimine uluslararası anlamda siyasi destek vermiş, diğer taraftan da ambargo yüzünden petrol karşılığını nakit olarak ödemesi mümkün olmadığı için bunun yerine İran ekonomisine ürün, hizmet ve yatırımlarla katkı sağlamıştı. 24 Kasım 2013’de İran ile P5+1 ülkeleri (BM Güvenlik Konseyi’nin beş kalıcı üyesi ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa ile birlikte Almanya) arasında Cenevre’de imzalanan anlaşmayla İran’ın nükleer programını kısmen de olsa dondurmayı kabul etmesine karşılık ambargo ve yaptırımların hafifletilmesine yönelik anlaşma ile İran’ın petrol ve doğal gaz ticaretinde bir normalleşme sürecine girildi. Bu süreçte Çin önemli ve yapıcı bir rol oynadı. Bununla birlikte Çin’in İran’ın petrol altyapısında milyar dolarlık yatırımları var. Çin’in büyüyen ekonomisinin enerji ihtiyacı çoğalıyor. Enerji ihtiyacı arttıkça, petrol ithalatı da yükseliyor ve Çin’in genel olarak Ortadoğu petrolüne, özel olarak da İran’a bağımlılığı artıyor. Çin için ekonomik açıdan bu şekilde bağlı olduğu bir ülkeyle ilişkilerini çok boyutlu olarak güçlendirmek doğru bir seçim.

2.) İlişkilerin ekonomik boyutu ile bağıntılı olarak askeri işbirliğinin pratik bir yönü de var. İran tarafı tatbikatın, “korsanlıkla mücadele ve kurtarma operasyonları” odaklı olarak yapılacağını açıkladı. Çin’in Ortadoğu ve Avrupa ile olan ticaretinin büyük bir kısmı denizyoluyla yapılıyor ve Çin mallarını taşıyan konteyner gemileri korsan saldırılarının sıklıkla yaşandığı Aden Körfezi’nden geçmek zorunda kalıyor. Bu sularda ve Basra Körfezi’nde Çin gemilerinin güvenliğinin sağlanması için İran’la işbirliği yapmak Pekin açısından anlam taşıyor. İran haber ajansı FARS’ın verdiği bir bilgiye göre kısa bir süre önce Singapur’dan Cidde’ye gitmekte olan bir Çin konteyner gemisi Aden Körfezi’nde Somalili korsanların saldırısına uğradı ve bu saldırıdan İran donanmasının müdahalesi ile kurtuldu. Bu gibi olaylar Çin ile İran’ı askeri anlamda işbirliğini geliştirmeye teşvik ediyor.

3.) Konunun stratejik boyutu da Ortadoğu’daki değişen denklemler üzerinden şekilleniyor. Bölge siyasetinin yakın bir geçmişe kadar ana eksenlerinden birisi ABD-İran kutuplaşmasıydı. İran’da Ruhani’nin başa geçmesiyle ABD ile İran arasında nispeten bir yakınlaşma başladı ve bu yakınlaşmanın ortak düşman IŞİD faktörü nedeniyle derinlik kazanması da muhtemel. Çin, bu süreç içerisinde İran’daki gücünü yitirmek, ABD’nin gerisinde kalmak istemiyor. Bu nedenle halihazırda güçlü olan ekonomik nüfuzunu, askeri ilişkilerle kuvvetlendirmesi anlam taşıyor.

4.) Son olarak, Çin’i karadan ve denizden Avrupa’ya bağlayacak olan Yeni İpek Yolu projesinde İran’ın anahtar bir konumda olduğunu da unutmamak lazım. Hint Okyanusu’nu kat eden bir Deniz İpek Yolu planlayan Çin için, bu yolun en stratejik noktasında konumlu olan İran’ın deniz kuvvetleriyle işbirliği yapmak önem taşıyor.

2737987-3998367

2737987-3998403

Arap Baharı?nın Türk dış politikası açısından bir etkisi de İran?la yakınlaşmanın ivme kazanması oldu. Türkiye?nin Ortadoğu politikası büyük ölçüde ?yumuşak güç? kullanımına dayanıyor ve bu bağlamda ekonomik ilişkiler ön plana çıkıyor. Son dönemlerde yaşanan gelişmeler nedeniyle Libya, Mısır ve Suriye gibi ülkelerde Türkiye?nin ekonomik etkisi yara aldı ya da en azından kesintiye uğradı. Türkiye?nin Ortadoğu?da güçlü bir ekonomik kaleye ihtiyacı var. Şu anda tek seçenek olarak ise İran görünüyor.

Konuyla ilgili olarak Asia Times?da 14 Temmuz 2011 tarihinde yayınlanan yazımı aşağıda bulabilirsiniz. Orijinali ise şu linkte:? http://www.atimes.net/Speaking-Freely/turks-eyeing-economic-prospects-in-iran.html.

Turks eyeing long term economic prospects in Iran

By Altay Atli

The Arab Spring seems to have had the curious effect of strengthening the rhetoric behind Turkey?s rapprochement with Iran. During his visit to Tehran this week, Turkey?s foreign minister Ahmet Davutoglu stated that the ?Islamic world is going through a unique crisis,? and under current circumstances ?Turkey and Iran are bearing a heavy responsibility for solving the region?s problems.? In this respect, Davutoglu argued, Arab countries should ?exchange ideas with Iran? in order to benefit from the latter?s effectiveness in the region. In other words, as uprisings are rocking authoritarian regimes throughout the Middle East, Turkey sees political stability in Iran, a perception, which surely contributes to the further cultivation of relations between the two countries.

While Turkey sees in Iran kind of an island of political stability within a troubled region, its main interest lies with the economic coherence and prospects brought about by this stability. Turkey?s foreign policy approach towards the Middle East is based on the notion of increasing influence and leverage in the region through the active use of soft power, which is to a large extent derived through economic ways, i.e. by expanding the Turkish trade and investment network in the Middle East both in size and scope. The uprisings in the region have dealt a significant blow to the Turkish strategy in the sense that they led to a rapid deterioration of the business environment in the countries concerned, which resulted in outright contraction of business volumes and/or the emergence of greater uncertainty enveloping the business environment and driving entrepreneurs away from the said markets. As a result, one of the pillars of Turkish foreign policy towards the region is seriously impaired.

For Turkey, the negative economic effects of the Arab Spring have been most deeply felt in Libya, which is one of the largest overseas markets for Turkey?s construction companies operating worldwide since the late 1970s. As a result of the unrest in this country, Turkish companies have incurred a loss of 1.4 billion dollars in the form of uncollected revenues and most of the companies had to evacuate Libya leaving their semi-finished projects, estimated worth around 15 billion dollars, and equipment pools behind. Turkish exports to Libya, mostly construction materials and equipment, were adversely affected as well. Over the fist five months of this year, Turkey?s exports volume to Libya was 62 percent lower compared to the same period the previous year. In Egypt, Turkish exports were only minimally affected by the unstable environment, however 2 billion dollars worth of Turkish investment in this country is still sitting on a powder keg. Turkish exports to Syria began to decline after the incidents broke out, the volume was 25 percent lower in May this year compared to the same month previous year, and is expected to decline further. In the mean time, tourism revenues are going down sharply. Turkey?s exports and investment flows to Iraq are rising, but the war-torn country is still years away from having the capability and stability to offer a solid economic axis between itself and Turkey. Turkish foreign policy needs an economic stronghold in the Middle East, and at least for the time being, Iran seems to be the only option.

Turkey?s purchase of natural gas from Iran has traditionally been and still is an important component of economic relations between the two countries. However, Turkey realizes that while energy imports create dependence and vulnerability, it is greater reciprocity, diversity and depth in economic relations that is required to exert soft power and attain the desired results in terms of foreign policy outcome. In this respect, Turkey has recently been prioritizing the expansion of trade relations with Iran in non-hydrocarbon sectors, so far with considerable success. The trade volume between the two countries reached 10.7 billion dollars in 2010, representing a significant rise since 2000 when the trade volume was around 1.1 billion dollars. Natural gas is still the single largest item in Turkey?s shopping basket, however, Turkey?s exports to Iran are increasing with greater diversity and Turkey is now a major exporter of machinery, motor vehicles and iron-steel to Iran.

Improvements in logistics infrastructure and border crossings contribute significantly to the trade between the two countries. In addition to the two existing border gates, Esendere-Sero and Gurbulak-Bazargan, a third one, Kapikoy-Razi, was opened last April, and the fourth one, the Dilucu, is one the way. Turkey and Iran have decided to implement joint customs controls at Esendere-Sero and Kapikoy-Razi gates, which will reduce the bureaucratic procedures and boost bilateral trade. There is visa-free travel between Turkey and Iran, which is an important convenience for businessmen. On the other hand, Turkey?s national air carrier Turkish Airlines, which already operates two flights daily from Istanbul to Tehran (plus three flights weekly directly from Ankara to the Iranian capital), five flights weekly both to Tabriz and Mashad, and four flights weekly to Shiraz, is planning to launch flights to Orumiyeh. In the meantime, in March this year, Atlas Jet became first Turkish private airline to operate flights to Iran. In sum, Turkey?s trade with Iran is increasing, and both sides are working to improve conditions for further trade growth.

Foreign direct investment is another area where Turks are getting increasingly assertive in the region and Iran offers a favorable environment in this respect as well. According to the data released by the Turkish Undersecretary of Treasury, the total amount of capital exported by Turkish companies to Iran over the last ten years was 163 million dollars. Since this figure does not include reinvested earnings, the actual amount of Turkish invested can be expected to be higher, yet it is lower than the amount invested by Turks in some of other nearby markets, such as 3.4 billion dollars in Azerbaijan, 600 million dollars in Kazakhstan, 275 million dollars in Romania. This is likely to change, as scores of Turkish businessmen are now descending on major Iranian town in the pursuit of investment opportunities. For example, a recent business delegation to Iran by one of Turkey?s largest business associations, the Independent Industrialists and Businessmen?s Association (MUSIAD), which preceded Davutoglu?s recent visit by a few days, has not only inked a partnership deal with Tabriz Chamber of Commerce, Industry and Mining, but also concluded business contracts for projects including tourism facilities in Kandovan, residential buildings, a milk processing plant, steel plant and a hospital in Tabriz, among others. Such delegation visits to Iran by Turkish business associations are increasing in frequency.

The only hitch against the Turkish economic offensive towards Iran is the international trade sanctions against this country. It is not a secret that the Turks, whose memories of the sanctions against another neighboring country, Iraq, in the 1990s and of how the Turkish economy suffered thereof are still fresh, have a distaste for the impositions on Iran. Foreign Minister Davutoglu takes every opportunity to iterate Turkey?s willingness to improve economic relations with Iran and in the meantime, the business community has a similarly pragmatic, yet clearer stance towards economic relations with Iran and the sanctions. Turkish businessmen seem to be making their plans for Iran with a long-term perspective taking the post-sanctions period into consideration. The words of Omer Cihad Vardan, MUSIAD?s chairman, are important in this respect: ?[In Tabriz] we saw that it is not only us the Turks, but also the Germans and the Chinese who are interested in the Iranian market. This is why we must seize the opportunity and establish ourselves in this market so that when the sanctions are lifted and other countries begin to rush in we would already be there.?

Within Turkey?s foreign policy paradigm relying extensively on soft power, the business community has emerged as an important stakeholder in the country?s international relations. It is the businessmen who, through their trade and investment, contribute to Turkey?s growing soft power in the Middle East. After the Arab Spring has impaired Turkish economic activities in the region, thus jeopardizing Turkey?s influence, Turks are now placing their bets on Iran. While a strong economic axis between Turkey and Iran is not a far-fetched dream, how the two countries can come together to solve the problems of the Middle East, as Davutoglu has suggested, remains to be seen.

Altay Atli is the coordinator of the Asian Studies Center at Bogazici University in Istanbul who can be reached at altay.atli@boun.edu.tr.

Dışişleri Bakanı Davutoğlu, İran'da