"Japonya" ile etiketlenmiş yazıları görüntülüyorsunuz

ABD Başkanı Barack Obama, 2011 yılının Kasım ayında Avustralya Parlamentosu’na hitaben yaptığı bir konuşmada, Ortadoğu’ya işaret ederek ülkesinin “önceki on yılda kendilerine can kaybı ve maddi kayıp anlamında yüksek maliyeti olan iki savaşa girdiğini” belirtmiş ve bundan sonra Asya-Pasifik bölgesindeki büyük potansiyele odaklanacaklarını ifade etmişti. “Geleceği burada görüyoruz” diyordu Obama: “Bu nedenle Başkan olarak bilinçli ve stratejik bir şekilde bu kararı aldım. ABD, bir Pasifik ülkesi olarak temel ilkelerine bağlı kalmak ve dost ile müttefiklerimizle de yakın bir ortaklık içerisinde bulunmak suretiyle bu bölgenin ve geleceğinin şekillendirilmesinde daha büyük ve daha uzun soluklu bir rol oynayacaktır.”

Ülkenin Irak ve Afganistan’daki savaşlar nedeniyle iyice yıprandığı ve aynı zamanda 2007-2008’de patlak veren küresel ekonomik krizin de şiddetini sürdürdüğü bir dönemde açıklanan bu karar, ABD’nin dış politika önceliklerinin Ortadoğu’dan Asya-Pasifik’e ve güvenlik merkezli bir yaklaşımdan ekonomik merkezli bir paradigmaya yönelişinin işareti olarak yorumlanmıştı. Ancak aradan geçen beş yıla yakın süre içerisinde Obama’nın açıkladığı bu Asya açılımı bekleneni veremedi; Obama’nın konuşmasında çizdiği vizyonun içi doldurulamadı.

Peki neden?

ABD’nin Asya-Pasifik’e odaklanamamasının en büyük sebebi, Ortadoğu’nun kaynayan kazanından bir türlü çıkamamış olması. Obama’nın Asya açılımını dile getirdiği dönemde patlak veren Arap ayaklanmaları, sonrasında Suriye’deki iç savaş, Libya, Irak ve Yemen’deki krizler, İran nükleer anlaşması ve tüm bunların yanında ortaya çıkan IŞİD terörü nedeniyle ABD, Ortadoğu’nun sarmallarında sıkışıp kalıverdi. Washington penceresinden bakılacak olursa, Ortadoğu bugünün tehdidi, Asya-Pasifik ise geleceğin fırsatı demek. Ancak mevcut durumda ABD, enerjisini bugünün tehditleriyle mücadelede tükettiği için geleceğin fırsatlarına yatırım yapamıyor.

resim-1.asp“Obama’nın Asya açılımı hiçbir işe yaramadı” demek aslında doğru olmaz. Avustralya’nın kuzeyindeki Darwin kentindeki üsse konuşlandırılan deniz piyadeleri, Singapur’a yerleştirilen savaş gemileri ve son aylarda Çin’in çevre denizlerdeki yayılmacılığına karşı Japonya, Avustralya ve Hindistan ile askerî işbirliğini geliştirme girişimleri gibi somut ancak küçük çaplı ve henüz sonucunun ne olacağı belli olmayan uygulamalar bir kenara bırakılacak olursa, Obama yönetiminin Asya-Pasifik konusunda iki başarısı olduğu söylenebilir. Bunlardan ilki, Pasifik Okyanusu’nun iki kıyısında yer alan toplam on iki ülkeyi içeren Trans-Pasifik Ortaklığı (TPP) ticaret anlaşmasının imzalanması; ikincisi ise Çin ile tüm gelgitlere ve krizlere rağmen iletişim ve işbirliği kanallarının açık ve işler hâlde tutulması.

ABD-Çin ilişkilerinde belirsizlikler

Bu iki gelişme her ne kadar olumlu görünse de ABD’nin Asya-Pasifik’te Obama’nın tahayyülündeki konuma erişebilmesi için yeterli değil. TPP, gerek Asya-Pasifik gerekse küresel ekonomi açısından önemli bir girişim. 4 Şubat 2016’da anlaşma imzalandı, ancak bu anlaşmanın üye ülkelerin parlamentoları tarafından onaylanması gerekecek ki bu kolay bir süreç olmayacak. Ayrıca TPP’nin Çin’i dışarıda bırakması, bu anlaşma üzerinden gelişecek olan bölgesel ticaret ağlarının sürdürülebilirliği konusunda şüpheler oluşmasına yol açıyor.

Diğer yandan ABD ile Çin hâlen güçlü bir diyalog içerisindeler ve aslında ekonomik olarak bu ülkelerin birbirlerine bağımlı durumda olmaları bu anlamda bir mecburiyet de yaratıyor. Ancak Çin’in Güney Çin Denizi’nde giderek agresifleşen tutumu, bu tutumun Japonya ve Güney Kore gibi ABD müttefikleri nezdinde oluşturduğu artan tehdit algıları ve ABD’nin de savaş gemileri göndererek ve müttefikleriyle tatbikatlar icra ederek konuya doğrudan dâhil olması ABD ile Çin arasındaki iletişim bağının giderek incelmesine yol açıyor. Eylül 2015’te Çin devlet başkanı Xi Jinping’in ABD ziyareti, her ne kadar iki ülke arasında siber güvenlik ve çevre konularında anlaşmalar imzalandıysa da sönük ve hatta soğuk denilebilecek bir ortamda gerçekleşti. Bununla birlikte TPP projesinde Çin olmadığı gibi, ABD de Çin’in hayata geçirdiği Asya Altyapı Yatırım Bankası projesinde yer almayı reddetti. Dolayısıyla ABD-Çin ilişkileri önümüzdeki dönem için ciddi soru işaretleri barındırıyor.

Gelinen bu noktada, ABD’de seçimlerin de yaklaştığını düşünerek yazının başlığında yer alan “Asya açılımı ne oldu?” sorusunu “Ne olacak?” şeklinde sormakta fayda var. ABD, Asya-Pasifik’te daha etkin olmak, hem Çin’in yükselen gücüne karşı bir denge oluşturmak hem de ekonomik anlamda karşılıklı bir bağımlılık içinde olduğu bu ülkenin küresel yönetişim yapıları içerisinde yapıcı bir şekilde yer almasını sağlamak istiyor. Ancak bu amaçlara nasıl ulaşılabileceği konusunda belirsizlikler var. Hâlen kampanyalarını sürdürmekte olan ABD başkan aday adaylarının söylemlerine bakıldığında bu anlamda, hemfikir olunan konular olduğu gibi, ciddi görüş ayrılıklarının da bulunduğu görülüyor.

Clinton, Asya konusunda tecrübeli

Demokrat adaylardan Hillary Clinton, tüm adaylar içerisinde Asya konusundaki en tecrübeli isim. Dışişleri Bakanı olduğu dönemde Asya-Pasifik’i öncelikli olarak ele alan ve Obama’nın Asya açılımının da mimarı sayılabilecek olan Clinton, bu bölgeye bakan olarak toplam 61, daha öncesinde first lady olarak da 19 kere resmî ziyaret gerçekleştirdi; dolayısıyla bölgeyi ve bölge ülkelerinin yöneticilerini iyi tanıyor. Clinton’ın başkan olması durumunda Asya açılımına yeni bir ivme kazandıracağını öngörmek mümkün. Bununla birlikte, Clinton’ın Çin’e yönelik eleştirilerinin bakan olduğu döneme göre ciddi bir şekilde sertleştiği de görülüyor. Bu da normal bir durum. Çünkü o dönemde ABD-Çin ilişkilerinde ana konu ekonomik karşılıklı bağımlılık iken ve Clinton “Her ikimiz de aynı gemideyiz, beraber kürek çekiyoruz; ya beraber çıkarız ya da beraber batarız” gibi ifadeler kullanırken bugün ilişkilerin odak noktası güvenlik alanına ve Güney Çin Denizi’ne kaymış durumda.

Diğer bir Demokrat aday Bernie Sanders’in, konuşmalarında Asya konularına fazla girmese de Çin’e karşı ılımlı ve işbirliğini öne çıkaran bir tutum içerisinde olduğu görülüyor. Sanders, Kuzey Kore konusunda Çin ile işbirliği yapılması gerektiğini ve Çin’in ekonomik büyümesinin ABD için bir tehdit olarak görülemeyeceğini ifade ediyor. Aynı zamanda yapılan kamuoyu araştırmaları Asya kökenli ABD vatandaşları arasında en popüler adayın Bernie Sanders olduğunu gösteriyor. Bununla birlikte Sanders, TPP’yi tamamen ülkesinin çıkarlarına aykırı bir anlaşma olarak görüyor ve bu konuda, Cumhuriyetçi aday Donald Trump ile aynı çizgiyi paylaşıyor.

Trump’ın sert söylemleri

Donald Trump, hemen hemen diğer tüm konularda olduğu gibi Asya ve Çin konusunda da en sert söyleme sahip olan aday konumunda. Trump’ın izolasyonist ve ayrıştırıcı retoriği, sadece Çin’de değil ABD’nin Asya’daki müttefiklerinde de endişelerin oluşmasına yol açıyor. Trump, ABD’nin Çin ile yaptığı ticaretin tamamen adaletsiz olduğu, bu ticaretin ABD’de dört ile yedi milyon arasında kişinin işini kaybetmesine yol açtığı ve dolayısıyla kendisinin de başkan olursa Çin’den gelecek mallara karşı yüksek vergiler uygulayacağını söylüyor. Aynı zamanda Güney Kore’nin güvenliğini ABD’nin sağladığı ve bu yüzden bu ülkenin kendilerine daha fazla para ödemesi gerektiği, Japonya’yı da korudukları ancak kendilerine bir saldırı olması durumunda Japonya’nın yardıma gelmeyeceği ve bunun da haksız bir durum oluşturduğu, TPP’nin de aslında Çin için tasarlanmış “korkunç” bir anlaşma ve “Obama yönetiminin Amerikan işçilerine ihaneti” olduğu, ABD için ise beladan başka bir şey sağlamayacağı gibi görüşlere sahip.

Diğer Cumhuriyetçi adaylar Ted Cruz ile John Kasich, Trump kadar sert bir dil kullanmasalar da Çin konusunda daha fazla önlem alınması gerektiğini savunuyorlar. ABD’nin Japonya ve Güney Kore gibi müttefikleri ile ilişkilerine daha fazla yatırım yapmasına ihtiyaç duyduğu fikrindeler. Her iki adayın da TPP’ye yaklaşımı Trump’dan farklı olarak olumlu, ama aynı zamanda temkinli.

Kısacası, Obama’nın 2011’de açıkladığı Asya açılımı bekleneni vermedi. Kasım 2016’daki seçimler öncesinde kampanyalarda söylenenlere bakılacak olursa, söz konusu açılıma yeniden hayat kazandırılması konusunda, Demokrat bir başkanın Cumhuriyetçi bir başkana nazaran daha istekli ve aktif olacağı izlenimi ortaya çıkıyor. Ancak seçim öncesi söylenenlerle, adayın başkan olduktan sonraki icraatı arasında büyük farklılıklar oluşabildiği gerçeğini de göz önünde bulundurmak lazım.

abeiranUluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın İran’ın nükleer anlaşmaya uygun gerekli koşulları yerine getirdiğini açıklamasının sonucu olarak Tahran yönetimi ile Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi ile birlikte Almanya’yı içeren P5+1 grubunun Temmuz ayında üzerinde anlaşmış oldukları Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP) uygulamaya konulmuş oldu. Bu gelişme İran ile uluslararası toplum arasındaki ilişkilerin normalleşmesi sürecinde önemli bir dönüm noktasına işaret ettiği gibi, bundan sonra ambargolar sonrası İran’da oluşacak olan ekonomik pastadan da (ki bu pastayı sadece petrol ve doğalgaz anlaşmaları değil, ülkenin büyük tüketici piyasası, altyapı projeleri, yüksek meblağlı kamu ihaleleri oluşturuyor) pay alma yarışının hızlanacağını gösteriyor.

Çin, bu yarışa küresel ekonominin diğer başat aktörlerine ve diğer P5+1 ülkelerine göre birkaç adım önden başlıyor. Çin ambargolara rağmen İran ile ticari ilişkilerini kuvvetli bir şekilde sürdürmüş, petrol ve doğalgaz alanında bu ülkenin başlıca müşterisi olmuş ve aynı zamanda ambargolar yüzünden diğer büyük ekonomilerin giremediği İran pazarında liman, havaalanı ve karayolu gibi büyük altyapı projelerine imza atmıştı. KOEP’in uygulamaya konulmasıyla birlikte Çin bir yandan İran’la ilişkilerini geliştirmek için daha uygun bir ortam bulacak, ancak diğer yandan da artan bir rekabet ile karşı karşıya kalacak.

20150930112806_5713_sÇin Devlet Başkanı Xi Jinping’in geçtiğimiz haftalarda İran’a gerçekleştirdiği resmi ziyaret de tam olarak bu rekabete hazır olmak ve sahip oldukları avantajı korumak amacını taşıyordu. Ziyaret sırasında iki ülke arasındaki ilişkilerin stratejik işbirliği seviyesine yükseltildiği açıklandı. Aynı zamanda 2014 yılında 51,8 milyar dolar olan karşılıklı ticaret hacminin önümüzdeki on yıl içerisinde 600 milyar dolara çıkartılması gibi iddialı bir hedef ortaya konuldu. Xi’nin ziyaretinin bitiminde taraflarca yayınlanan ortak deklarasyonda enerji arzı, petrokimya ürünleri ve yenilenebilir enerji kaynaklarına özel bir vurgu yapılmakla birlikte, ulaştırma, demiryolları, limanlar ve hizmet ticareti ortak yatırımlarda öncelik verilecek alanlar olarak belirtildi. İran, gerek petrol ve doğalgaz kaynağı olması, gerekse Yeni İpek Yolu olarak da adlandırılan “Bir Kuşak Bir Yol” projesi üzerindeki anahtar konumu nedeniyle Çin için büyük önem taşıyor. Çin yaklaşık bir yıl önce İran’a o zamana değin yapmış olduğu toplam 25 milyar dolarlık altyapı yatırımını 52 milyar dolara çıkartacağını açıklamıştı. KOEP ile başlayan yeni dönemde bu rakamın daha da yukarılara çıkması beklenebilir.

27 Ocak tarihinde İran’ın Basra Körfezi’ndeki Hark Adası’nda yer alan petrol terminalinden iki tanker dolu olarak yola çıktı. Ambargoların kalkmasından sonra İran’dan ilk petrol nakliyatını yapan bu tankerlerden birisi Çin’e, diğer ise Japonya’ya doğru yol alıyor. Çin, ambargolar sonrası İran’da önemli bir avantaja sahip, ancak hızla artan bir rekabetle karşı karşıya olacak ve bu rekabet sadece Batı ülkelerinden değil, Japonya’dan gelecek. Japonya, sadece petrol ithalatını hızlı bir şekilde sürdürmesiyle değil, son haftalardaki diğer girişimleriyle de İran yarışında güçlü bir şekilde yer alacağını gösterdi. Bu anlamda 5 ޞubat’ta Japonya ile İran arasında imzalanan yatırım anlaşmasının Japon firmalarının İran pazarında ciddi anlamda önlerini açacağını tahmin etmek güç değil.

Çin’in aksine Japonya, ABD ile olan ittifakı gereğince uluslararası ambargolara büyük ölçüde bağlı kalmıştı. Bu durumu ticaret rakamlarında da görebiliyoruz. 2014’ün verilerine göre Çin ile İran arasındaki ticaret hacmi 51,8 milyar dolar iken Japonya ile İran arasındaki ticaret hacmi 6,4 milyar dolar olarak gerçekleşti. Çin, İran’a aynı yıl 24,3 milyar dolarlık mal sattı ve bunun içerisinde makineler, nükleer reaktörler, elektrikli ve elektronik eşyalar, taşıma araçları önemli bir yer tuttu. Bunun karşılığında Çin, İran’dan 27,5 milyar dolarlık alım yaptı; bu tutarın 21,2 milyar dolarını ise petrol ve diğer enerji ürünleri oluşturdu. Ambargolara uyan Japonya’nın ise İran’a ihracatı sadece 251 milyon dolar. Buna karşılık Japonya, İran’dan 6,177 milyar dolarlık ithalat yaptı, bunun neredeyse tamamını, 6,129 milyar dolarını petrol ve diğer enerji ürünleri oluşturuyor.

Çin, İran yarışına Batı’ya karşı olduğu gibi Japonya’ya karşı da bir hatta birkaç adım önde başlıyor. Her iki ülkenin Batı’ya karşı avantajları İran’a tarihsel bir bagajın ağırlığını ve ambargoların sorumluluğunu taşımadan yaklaşmaları. Ancak Japonya’nın da Çin’e karşı bir avantajı var. Barışçıl nükleer enerji kullanımı konusunda geniş tecrübesi ve deneyimi olan Japonya, İran’a nükleer anlaşmaya uyum sağlaması konusunda destek vermeyi taahhüt ediyor. Özellikle nükleer güvenlik ile depreme karşı hazırlık ve korunma gibi konularda Japonya, İran açısından en uygun ortak konumunda yer alıyor. Bununla birlikte otomotiv ve yüksek hızlı tren gibi sektörler ile altyapı projelerinde de Japonya’nın güçlü firmalarıyla İran’da Çin’e rakip olmaya hazırlandığı gözlemleniyor.

İran’da yeni dönemde rekabet artacak, Çin ambargolara tam olarak uymamanın sağladığı avantajı sürdürmeye çalışırken Batı ülkeleri ve Japonya pastadan pay almaya çalışacaklar. Rekabet ne kadar artarsa İran’ın seçenekleri de o kadar çoğalacak ve Tahran’ın pazarlık gücü artacak. KOEP ile birlikte yeni dönemde İran ekonomisindeki gelişmeleri yakından takip etmekte, farklı aktörlerin kendilerini nasıl konumlandırıp bu konumlarını nasıl muhafaza etmeye çalıştıklarını yakından takip etmekte fayda var.

resim.aspGeride bıraktığımız 2015 yılı, Asya ekonomilerinin genelinde büyümenin hız kestiği, ancak bununla birlikte yapısal reform ve yeniden yapılandırma çabalarının sürdüğü, ortaya yeni tehdit ve fırsatların çıktığı, çok taraflı platformlarda büyük çaplı entegrasyon projeleri üzerinden somut adımların atıldığı bir yıl oldu. Çin ekonomisi bölgenin itici gücü olmaya devam etmesine rağmen giderek tehlike sinyalleri vermeye başladı. Asya’nın başarı hikayesi olarak gözler daha çok Hindistan’a çevrilmeye başladı. Japonya ise büyümesini sürdürülebilir bir zemine oturtmasını bekleyenleri yine hayal kırıklığına uğrattı. Japonya haricinde kalkınmakta olan Asya 2014 yılında ortalama yüzde 6,2’lik bir büyüme sergilemişti. Asya Kalkınma Bankası’nın (ADB) projeksiyonlarına göre bu oranın 2015 için yüzde 5,8’e inmesi öngörülüyor.

Çin, ihracata ve ağır sanayi ile altyapı yatırımlarına dayalı bir büyüme modelinden iç tüketime, yüksek katma değerli, teknoloji içerikli üretime ağırlık veren bir modele doğru yapısal bir değişim geçiriyor, bunu yaparken de ekonomide devlet müdahalesinden ziyade piyasa dinamiklerini etkin kılmayı hedefliyor. Bu süreç içerisinde beklendiği gibi büyümenin hızı da düşüyor. Son olarak açıklanan rakamlara göre 2015’in üçüncü çeyreğinde Çin ekonomisi yıllık bazda yüzde 6,8 oranında büyüdü. Bu rakam Çin’in yaklaşık otuz yıl boyunca sürdürdüğü çit haneli rakamlardan uzak olsa da Çin halen Asya ortalamasının üzerinde büyüyor.

Çin’de değişimin sıkıntıları

Çin ile ilgili esas soru, büyüme hızının hangi seviyeye kadar düştüğü ya da düşeceği değil, ekonomik reformların ve liberalizasyon sürecinin ne ölçüde başarıyla sürdürülebildiği şeklinde ortaya çıkıyor. Bu anlamda 2015 yılı Çin açısından çok parlak geçmedi. Şanghay Borsası’nın Haziran ayı ortasından itibaren günlük bazda büyük ölçekli değer kayıpları yaşaması, bu çöküşün ekonominin bütününe yayılacağı ve Çin’in büyümesinde sert bir inişe yol açacağı yönünde endişelere yol açtığı gibi, Pekin yönetiminin borsadaki çöküşü keskin bir devlet müdahalesiyle önlemeye çalışması, bu çerçevede bazı hisse senetlerinin işleme kapatılarak, yeni halka arzların durdurulması ve kamunun sağladığı finansmanla piyasada büyük ölçekli hisse alımları yapılarak bir denge sağlanmaya çalışılması, Çin’in gerçek anlamda bir piyasa ekonomisine geçiş çabaları konusunda derin soru işaretlerinin oluşmasına yol açtı. Borsadaki gelişmelerin ardından Merkez Bankası’nın devalüasyona gitmesi ise Çin’in zayıflayan ihracatına tekrar ivme kazandırmak için başvurduğu bir yöntem olarak değerlendirildi. Tüm bu gelişmelerin üzerine Eylül ayında açıklanan Çin ekonomisinin yumuşak karnı kamu iktisadi teşekküllerine yönelik reform paketinin de sadece yüzeysel değişiklikler içermesi ve bu alandaki sorunları temeline inememesi, Çin’in yapısal dönüşümü ile ilgili yeni bir hayal kırkılığı oldu.

Çin, 2016 yılıyla birlikte 13. Beş Yıllık Kalkınma Planı’nı uygulamaya başlayacak. Planın metni henüz açıklanmadıysa da Çin’in yapısal dönüşümünü ön plana çıkartan, bu anlamda hedefleri ortaya koyan bir metin olduğu biliniyor. Ancak 2015 yılı sorunun teoride değil pratikte olduğunu gösterdi. 2016 ile başlayacak yeni dönemde Çin hükümetinin uygulamada daha etkin olması gerekiyor.

Yeni başarı hikayesi Hindistan

Asya’nın yeni başarı hikâyesi olarak ise Hindistan ön plana çıkıyor. 2015 yılının üçüncü çeyreğinde yıllık bazda yüzde 7,4’lük bir büyüme sergileyen Hindistan, Asya’nın büyük ekonomileri arasında 2015’te bir önceki yıla göre büyüme oranını artırması öngörülen tek ülke olduğu gibi büyüme hızı açısından Çin’i geçmiş olası da dikkat çekiyor. Hindistan ekonomisi büyük ölçüde gelişmiş bir hizmet sektörüne ve yüz milyonlarca insanın geçimini sağlayan devasa ancak iklim koşullarından etkilenen bir tarım sektörüne sahip. 2014 yılındaki seçimlerle iş başına gelen Narendra Modi hükümeti, bu yapı içerisinde eksik olan imalat sektörünü de geliştirmek için girişimlerde bulunmuş, ülkenin artan nüfusunun sağladığı esnek işgücü ve düşük maliyet avantajından sağlanarak bu sektörü geliştirmeyi hedeflemişti. Bu alanda 2015’in Hindistan için başarılı bir yıl olduğu görülüyor. Yılın üçüncü çeyreğinde imalat sektörünün yüzde 9,3 büyüyerek genel ekonomik büyümenin itici gücü olması bu duruma işaret ediyor. Bu olumlu gidişatın sürdürülebilmesi için Modi’nin iş ortamında iyileştirmeler yapmaya devam etmesi, bürokrasiyi azaltması ve bu şekilde yabancı sermayeyi ülkeye daha fazla çekmesi gerekiyor.

Japonya’dan 2015 yılı boyunca gelen ekonomik haberler pek de olumlu olmadı. Yılın ikinci çeyreğinde yüzde 0,5 oranında küçülen Japon ekonomisinin üçüncü çeyrekte ise yüzde 0,8 oranına küçüldüğü açıklandıysa da bu rakam daha sonra hükümet tarafından yüzde 1’lik bir artış şeklinde revize edildi. 2012 yılı sonunda göreve gelen Shinzo Abe hükümeti, genişlemeci bir para politikasıyla piyasa likidite sağlayıp bir yandan deflasyondan mustarip ekonomiyi ılımlı, yaklaşık yüzde 2’lik bir enflasyon seviyesine çekmeyi, yen’in değerini düşürerek ihracatta güç kazanmayı, mali teşvik paketleriyle ekonomiye yeni bir dinamizm kazandırmayı ve son olarak da yapısal reformlarla Japon ekonomisini daha üretken ve daha canlı bir hale getirerek sürdürülebilir bir büyüme trendine ulaşmayı amaçladı. 2015 yılının sonu itibariyle Japonya hâlâ bu hedeflerden uzak durumda. Ekim 2015 verilerine göre enflasyon ancak yüzde 0,3 seviyesinde. Enflasyon artırılamayınca şirket kârları artmıyor, bu da yeni yatırımların ve istihdam artışının önünü kesiyor. Üretkenlik seviyesindeki düşüklük ve genel olarak küresel ekonomideki talep daralması, yen’in değerindeki düşüşün ihracata olumlu bir etki sağlamasını engelliyor. Tüm bunların üzerine yapısal reformlarda da gerekli ivme oluşamayınca, Japon ekonomisinin 2015 yılında olduğu gibi büyük ölçüde yerinde saydığını görüyoruz. Çin ekonomisindeki yavaşlamanın da Japonya’dan ithal edilen ürünlere talebin ciddi bir şekilde azalmasına yol açtığını ve bunun da Japon üreticileri üzerinde olumsuz bir etki oluşturduğunu da eklemek gerekiyor.

Tayland ve Vietnam çıkışta

ADB’nin hesaplamalarına göre Asya’da 2015 yılını Hindistan ile birlikte sadece Tayland ve Vietnam büyümelerine bir önceki yıla göre hız kazandırarak kapattılar. Tayland’da 2014 yılında gerçekleşen askeri darbenin sonrasında 2015’te istikrarın nispeten de olsa yeniden tesis edilmesi ve buna paralel olarak kamu yatırım harcamalarına büyük kaynak ayrılması büyümenin hız kazanmasında önemli bir etken oldu. Vietnam’da ise 2015 yılında ekonomideki liberalleşme girişimlerinin ve Batı piyasalarıyla yakınlaşmanın arttığı gözlemlendi.

Son olarak 2015 yılının çok taraflı ekonomik platformlarda aktivizmin arttığı bir yıl olduğunu belirtmek gerekiyor. ABD’nin öncülüğünü yaptığı, Pasifik Okyanusu’nun iki tarafını bir araya getiren ve Çin’i içermese de küresel ekonomini yüzde 40’ına karşılık gelen Trans-Pasifik Ortaklığı (TPP) ticaret anlaşması Ekim ayında 12 üye ülke tarafından imzalandı. Anlaşmanın işlerlik kazanması için üye ülkelerin parlamentoları tarafından onaylanması gerekiyor, ancak bu anlaşmanın sonunda imzalanmış olması bile Asya ekonomileri ve küresel ekonominin bütünü için önemli bir adım. Diğer yandan Çin’in öncülüğündeki Asya Altyapı Yatırım Bankası (AIIB) projesi de Haziran 2015’te imzalanan anlaşmayla hayata geçirildi. 2016 yılında bir yandan Asya ekonomilerinin büyümelerine istikrar kazandırma çabalarını ve bu çabaların ne kadar etkin bir şekilde sürdürülebileceğini, diğer yandan da TPP ve AIIB gibi oluşumların kuruluş süreçlerini ne ölçüde tamamlayıp Asya ekonomilerine kadar katma değer sağlayabileceklerini gözlemleyeceğiz.

Yetmiş yıl önce bugün ABD Hava Kuvvetleri’ne bağlı bir uçaktan Japonya’nın Hiroşima kentine atom bombası atıldı. Üç gün sonra ise diğer bir Japon kenti olan Nagazaki atom bombasının hedefi oldu. Her iki kentte on binlerce sivil hayatını kaybetti, çok daha fazlası sakat kaldı, radyasyonun etkisi yıllar boyunca sürdü ve insanlara zarar verdi. Tarih kitaplarında bu atom bombalarından sonra Japonya’nın teslim olduğunu ve İkinci Dünya Savaşı’nın sona erdiğini okuduk hep. Ancak bu trajedilerin yetmişinci yıldönümünde bir kez daha sorguluyoruz: Japonya’ya atom bombalarının atılması gerekli miydi? Savaş bu bombalar olmadan da sona erdirilemez miydi?

H21ABD’de atom bombasının gerekliliğini savunanlar yetmiş yıldır aynı tezi öne sürüyorlar. Atom bombaları atılmasa, savaş daha uzayacak, Almanya’nın olduğu gibi Japonya’nın da işgali gerekecek ve Japonlar kanlarının son damlasına kadar fanatikçe mücadele edecekleri için insan kaybı çok daha fazla olacaktı. Bu teze göre atom bombaları nedeniyle birçok Japon sivil öldü, ama daha fazla sivil ve askerin, özellikle de ABD askerlerinin ölmesi engellenmiş oldu. Bu tez iki açıdan sorunlu. İlk olarak atom bombası sadece atıldığı gün değil, radyasyon yüzünden yıllar boyunca ölümlere ve sakatlıklara yol açtı. Atom bombası atarak ABD’nin verdiği zarar, savaş devam etmiş olsa yaşanacak olan kayıplardan kesinlikle çok daha fazla oldu. Tabii ABD açısından şöyle bir durum var: her ne kadar çok daha fazla insan öldüyse de, ABD askerlerine hiç zarar gelmemiş oldu. Bu tabii ki hiç insancıl bir yaklaşım değil, ancak bombanın atılması kararını veren Truman yönetiminin düşünce tarzını bir ölçüde olsa açıklıyor: Amaç hem savaşı en kısa zamanda bitirmek hem de insan kaybını ABD askerlerinin değil Japon sivillerin üzerine yıkmaktı.

Atom bombası sayesinde savaşın daha kısa sürede sona erdirildiği ve böylece daha fazla can kaybının önüne geçilmiş olduğu tezi, 1945 yazına gelindiğinde Pasifik’teki savaşın sona ermesi için atom bombası ya da Japonya’nın ABD güçleri tarafından savaşarak ele geçirilmesinden başka bir yol olmadığı varsayımına dayanıyor, ki bu varsayım da sorunlu. Belki biraz daha uzun vakit alacak ancak insan kaybını azaltacak stratejiler de denenebilirdi. İlk akla gelen Japonya’nın topyekun ambargo altına alınarak teslim olmaya mecbur edilmesi oluyor. Bu yol tercih edilse belki savaş 1946’nın ortalarına kadar devam edecekti, ancak atom bombalarının yarattığı trajedi yaşanmayacak ve kayıp sayısı Japon siviller açısından ama özellikle de ABD askerleri açısından çok daha kısıtlı seviyede kalacaktı.

O halde ABD bombaları neden attı? ABD bombayı icat etmişti ve neye sahip olduğunu, başka bir deyişle neye muktedir olduğunu göstermek istiyordu denebilir. Bu bağlamda ileri sürülen ve bombayı atma kararını savaşın ortasından, yaklaşık 1943’ten itibaren belirginleşmeye başlayan ABD-SSCB rekabeti ile ilişkilendiren tezler var. Birinci teze göre savaşın mümkün olduğunca çabuk bitirilmesi gerekiyordu, aksi taktirde Batı’da Nazi belasından kurtulan SSCB, Japonya’ya savaş ilan edecek ve coğrafi yakınlığından faydalanarak Japonya’yı işgale başlayacaktı. Bu da savaş sonrasında ABD için sıkıntılı bir durum oluşturacak, hatta Kore yarımadasında yaşanan bölünmenin bir benzerinin Japonya’da da meydana gelmesine sebep olacaktı. İkinci teze göre, atom bombası savaş sonrası SSCB ile yaşanacak olan rekabette bu ülkeye daha en baştan bir gözdağı verilmesi, başka bir deyişle Soğuk Savaş’a bir adım önde başlamak için atıldı. Her iki tez de yeterince dayanağa sahip değil. SSCB, Japonya’ya 8 Ağustos 1945’te, yani Hiroşima’dan iki gün sonra, Nagazaki’den bir gün önce savaş ilan etti. Ancak bu karar çok daha önceden müttefiklerle birlikte alınmıştı ve savaş ilanı karşılığında SSCB, Kuril Adaları’nı aldı. SSCB, bombaya rağmen Japonya’yı işgal edebilir, ABD ile bir paylaşım mücadelesine girebilirdi. Ancak bunu, yeni bir sıcak savaşı kaldıracak gücü kalmamıştı. Bomba atılsa da atılmasa da, SSCB Japonya’yı işgal etmeyecekti. Diğer yandan bombayla SSCB’ye gözdağı verilmesi gibi bir tez de yeterli dayanağa sahip değil, çünkü SSCB, ABD’nin atom bombasına sahip olduğundan çoktan haberdardı ve kendisi de nükleer silah kapasitesine sahip olmak için çalışmalara başlamıştı.

Uzun lafın kısası, atom bombasını meşruiyet kazandırmak için öne sürülen tezler zayıf kalıyor. Neden tek bir tane değil de arka arkaya iki bomba atıldığı, Hiroşima’dan sonra Nagazaki’ye de atom bombasının neden atıldığı konusunda ise ortada bir meşruiyet kazandırma çabası bile yok. Hiroşima güç bela da olsa açıklanmaya çalışılırken, Nagazaki’yi hiçbir şekilde açıklamak mümkün değil. ABD, savaştaki amaçlarına atom bombası kullanmadan da ulaşabilirdi. Hele hele iki bombanın arka arkaya atılmasının tek bir izahatı bile yok.

Yetmiş yıl sonra bugün Hiroşima ve Nagazaki’den ne öğrendiğimize bakınca çok da bir mesafe alamadığımızı görüyoruz. Dünya tarihinde nükleer silahların tek kullanıldığı yer Hiroşima ve Nagazaki, sonrasında bu silahlar sivil ya da askeri hedeflere karşı hiç kullanılmadı. Ancak dünya üzerinde 2015 yılı itibariyle halen 15,850 parça nükleer silah var, ve bunların büyük çoğunluğu ABD ile Rusya’nın elinde. Bu silahların 4,300’ü kullanıma hazır durumda tutuluyor. Nükleer silahların kullanılmak için olmadığı, varlıklarıyla karşı taraf üzerinde caydırıcılık yarattığı düşüncesi ise çok basit bir soruya cevap veremiyor: karşılıklı olarak nükleer silahlara sahip olup diğer tarafı caydırmayı amaçlamaktansa dünya üzerinde hiç bir nükleer silah olmasa dünya daha barışçıl bir yer olmaz mı? Elbette olur, ancak karşılıklı güvensizlik nükleer silahların tamamen kaldırılmasını engelliyor. İşin kötü tarafı 1970’den beri yürürlükte olan Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması, bu güvensizliğin ortadan kaldırılmasını sağlamak bir yana devam etmesine yol açıyor. Anlaşmaya göre nükleer silahları olmayan ülkeler silahlanmayacak, nükleer silah sahibi ülkeler ise nükleer enerjinin barışçıl kullanımı konusunda diğer ülkelerle işbirliği yapacak, nükleer silahlarının azaltılması konusunda ise elinden geleni yapacak. Anlaşma beş ülkeyi (ABD, Fransa, İngiltere, Çin, Rusya) nükleer güç olarak tanıyor. Kuzey Kore anlaşmadan çekildi, Hindistan, Pakistan ve İsrail ise hiç imzalamadı. 27 Nisan-22 Mayıs 2015 tarihlerinde Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması Gözden Geçirme Konferansı yapıldı, taraflar son beş yıldaki gelişimi değerlendirdiler, ancak nükleer silahların tamamen elimine edilmesi konusunda bir karar taslağı üzerinde uzlaşmayı başaramadılar.

Hiroşima’da yapılan gerçekleştirilen anma törenlerinde Japonya Başbakanı Shinzo Abe ülkesinin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi nezdinde nükleer silahların tamamen yasaklanması için bir öneri sunacaklarını açıkladı. Ancak Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nın meşrulaştırdığı ikiyüzlülük, başka bir deyişle bir yandan ülkelere “nükleer silah yapamazsın” derken diğer yandan bazı güçlerin nükleer silah bulundurmalarına müsaade edilmesi sürdükçe bu tür önerilerin sonuç getirmesi zor gözüküyor. Hiroşima ve Nagazaki’nin ardından yetmiş yıl geçtikten sonra da insanoğlu gereken dersleri alabilmiş değil, umalım ki yüzüncü yıl geldiğinde durum farklı olsun.

PPP96846573

İkinci Dünya Savaşı sırasında Japon donanmasının en büyük iki savaş gemisinden birisi olan ve 24 Ekim 1944 tarihinde ABD savaş uçakları tarafından Filipinler açıklarında batırılan Musashi zırhlısının yeri 71 yıl sonra tespit edildi. ABD’li milyarder ve Microsoft’un kurucularından Paul Allen’ın ekibiyle birlikte sekiz yıldır sürdürdüğü çalışmalar sonucunda bulunan Musashi’nin sualtı fotoğrafları Allen’ın twitter hesabı üzerinden yayınlandı.

Musashi zırhlısı savaş sırasında

Musashi zırhlısı savaş sırasında

“Çocukluğumdan beri İkinci Dünya Savaşı tarihi beni çok etkilemiştir” diyen Paul Allen, bu keşif ile askeri tarih ve sualtı arkeolojisi alanlarına önemli bir katkıda bulunmuş oldu. Ancak Musashi’nin bulunması bir tartışmayı tekrar alevlendireceğie benziyor. Denizler altında, yakın ve daha uzak geçmişteki savaşlardan kalan batıklarda tam olarak neler var? Denizlerde yapılan savaş batıklarına yönelik çalışmalar nasıl bir amaç taşıyor?

Şöyle düşünelim. Gelibolu Yarımadası çoğumuzun sık sık ziyaret ettiği, Birinci Dünya Savaşı’nın izlerini halen taşıyan, çok etkileyeci bir coğrafya. Burada yürürüken hala savaşın kalıntılarıyla karşılaşıyorsunuz. Mermi kovanları, şarapnel parçaları, düğmeler, kemer tokaları, ve hatta benim birkaç yıl önce bir yaz günü Tekke Koyu’nda bulduğum ve hemen bulduğum yere gömdüğüm kafatası parçası gibi… Çanakkale’de savaşın üzerinden yüz yıl geçti ve yüz yıl boyunca insanlar sürekli bu topraklarda yürüdüler, bir şeyler buldular, hatıra olarak aldılar, müzeye teslim ettiler, ya da buldukları yere bıraktılar. Çok büyük çoğunluğu saygısını gösterdi, küçük bir kısmı maddi kazanç amacı güttü. Denizlerin altındaki batıklarda ise böyle bir durum yok. Batan gemilere on yıllar boyunca insan eli değmiyor, sadece okyanusun etkileri aşındırıyor. Bu yüzden de batık gemilere ilk ulaşanlar, gemi battığı anda üzerinde bulunan materyali, tuzlu syun ve deniz canlılarının etkisine maruz kalmışsa da olduğu gibi buluyorlar.

Paul Allen’ı tenzih edelim, 17.5 milyar dolarlık servetiyle dünyanın en zengin 51. kişisi olan Allen’ın hazine avcılığı yapmaya tenezzül etmeyeceğini varsayalım. Ancak Pasifik Okyanusu’nda yapılan batık araştırmalarının son dönemlerde böyle bir boyutu da var. Japonların İkinci Dünya Savaşı sırasında işgal ettikleri Güneydoğu Asya’da el koydukları toplam değeri 1 milyar doları bulan altın külçelerinin gemilerle Japonya’ya taşınılmak istendiği, ancak ABD hava saldırıları karşısında bu gemilerin bir kısmının altınlarla birlikte okyanusun derinliklerine gömüldüğü ifade ediliyor. Bu yüzden bölgede batık araştırmalarının arttığı, hatta insanların yüzeye yakın yerlerdeki batıklarda şnorkelle bile şanslarını denedikleri söyleniyor.

Okyanusun derinliklerinde gerçekten Japonların kaçırdıkları altınlar var mı, varsa ne kadar var ve bunların bulunup gerçek sahiplerine teslim edilmesi için çalışmalar yapılacak mı? Bu konularda henüz yeterli bir veri yok elimizde. Ama Allen’ın Musashi’yi bulması gerçekten önemli. İçinde bulunduğumuz yıl 1. Dünya Savaşı’nın yüzüncü, 2. Dünya Savaşı’nın ise bitişinin yetmişinci yılına denk geliyor. Bu savaşlar tarih tünelinde bizlerden, mevcut kuşaklardan iyice geride kaldı ve tam anlamıyla tarih olmaya başladı. İşte bu yüzden savaşları artık günümüze referanslar veren ideolojik boyutlarından arındırıp iyice anlamamız ve insani boyutuyla dersler çıkartmamız gerekiyor. Savaşların günümüze kadar ulaşan fiziksel kalıntıları ise, Musashi batığında olduğu gibi, bizlerin kuramsal düşünce ile somut gerçekliği örtüştürmemize yardımcı oluyor. Savaşın ne kadar kötü bir şey lduğu hakında yüzlerce kitap okuyabilirsiniz, ama bir savaş meydanını ziyaret etmek, bir şehitlikte bulunmak çok daha fazla bir etki yaratabiliyor. Pasifik Savaşı deyince de bir tek Pearl Harbor’u biliyoruz. Halbuki devasa bir coğrafyada yıllar boyunca kan döküldü, binlerce hayat kaybedildi. Musashi gibi keşifler, “dünya” savaşının bu kısmını daha iyi anlamamıza yardımcı olacak.

B_GvBGjU4AAuZXY.jpg-largeB_G7x4tU8AAO-Dh.jpg-large