"kalkınma" ile etiketlenmiş yazıları görüntülüyorsunuz

karar3

Dönemin Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov tarafından yirmi altı yıl önce, 16 Ekim 1990 tarihinde açıklanan Ulusal Ekonominin Stabilizasyonu ve Piyasa Ekonomisine Geçiş programı, çöküş içerisinde olan bir ekonomiyi devlet müdahalesini azaltıp serbest girişime ve piyasa dinamiklerine ağırlık vererek yeniden canlandırma amacını taşıyordu. Program, SSCB’nin dağılmasını engelleyemediyse de, birliğin en büyük mirasçısı olan Rusya Federasyonu’nun 1990’ların başıyla girdiği, merkezi planlama üzerine kurulu sosyalist bir ekonomik yapıdan devlet kapitalizmi olarak adlandırabilecek piyasa koşulları üzerinden şekillenmekle birlikte devletin yönlendirici olmaya devam ettiği bir yapıya dönüşüm sürecinin temelini oluşturdu. Ancak, Gorbaçov’dan yaklaşık çeyrek asır sonra Rus ekonomisini gelmiş olduğu nokta, bu sürecin ne kadar başarılı olduğu, yapısal dönüşümün ne ölçüde tamamlanabildiği konularında ciddi soru işaretleri oluşmasına yol açıyor.

1991’de SSCB’nin sona ermesinden sonra Rusya Federasyonu’nun ilk devlet başkanı Boris Yeltsin döneminde hızlı bir serbestleştirme ve piyasa ekonomisine geçiş denemesi yapıldı. Fiyatlar üzerindeki kontrollerin tamamına yakını neredeyse bir gecede kaldırıldı ve agresif bir özelleştirme programı dahilinde iki sene içerisinde kamu şirketlerinin yüzde 70’i özel mülkiyete geçti. Ne var ki, bu serbestleştirme sürecine paralel olarak mali sistemi kuvvetlendirecek, piyasalara şeffaflık ve öngörülebilirlik sağlayacak, üretkenliği artıracak ve gelir dağılımındaki eşitsizlikleri giderecek yapısal reformlar hayata geçirilemedi. Başta petrol ve doğal gaz olmak üzere tabii kaynakların ihracatından gelen gelirler ekonominin güçlenmesine ve istikrara kavuşmasına değil, zengin bir “oligark” kesimi oluşurken halkın büyük bir kısmının yoksulluk sarmalına kapılmasına yol açtı. 1992-1998 arası dönemde yapısal yetersizliklerin üzerine bir de siyasi istikrarsızlık ve Çeçenistan’daki savaşın faturası eklenince Rusya’nın gayrı safi yurtiçi hasılası (GSYH) yaklaşık yarı yarıya küçüldü, enflasyon yüzde 80’in üzerine fırladı, vergi geliri azaldı, bütçe açıkları kronikleşti, borçlar arttı ve sonucunda Rus ekonomisi derin bir kriz içerisine girdi. 17 Ağustos 1998 tarihinde ruble devalüe edildi ve Rus hükümeti dış borçları üzerinde moratoryum ilan etti.

Kriz ertesinde Rus ekonomisinin toparlanarak daha olumlu bir sürece girdiğini görüyoruz. Küresel piyasalarda petrol ve doğal gaz fiyatlarının yüksek seviyelerde seyretmesi toplam gelirlerinin yarısını bu kaynaktan elde eden Rusya için önemli bir avantaj sağladı. Diğer yandan düşük değerli ruble, ihracatı artıran bir etki yarattı. 2000’de Vladimir Putin’in devlet başkanı olmasıyla birlikte, 1990’lara göre siyasi anlamda da istikrarın nispeten arttığı bir döneme girildi. Ekonomide petrol ve doğal gaz gelirlerinin toplandığı bir Stabilizasyon Fonu hayata geçirilerek 1998 benzeri krizlerin önüne geçilmesi hedeflendi. Üretim arttı, gelir dağılımındaki eşitsizlikler tam olarak giderilemese de genel bir refah artışıyla birlikte olarak bu anlamda iyileştirmeler sağlandı. 2005 yılında Rus hükümeti, SSCB’den kalan son borçlarını da ödedi. Petrol ve doğal gaz alanında yeni boru hattı projeleriyle Rusya küresel enerji piyasasındaki konumunu güçlendirdi. 1990’larda (1997 ve 1999 hariç) sürekli küçülmüş olan Rus ekonomisi, 2007 yılına gelindiğinde artık yılda ortalama yüzde 6,5’lik—başka bir deyişle Çin’in günümüzdeki büyüme oranları kadar—bir GSYH artışı yakalamıştı.

Sorun şu ki, bu büyümeyi sürdürülebilir hale getirecek yapısal reformlar, ilk adımları 1990’da atılan piyasa ekonomisine dönüş süreci, yeterince gerçekleştirilemedi. Rusya’nın yapması gereken, petrol ve doğal gaz kaynaklarından gelen gelirleri reel ekonominin gelişimi için kullanmak, imalat sektörüne, inovasyona, araştırma ve geliştirmeye yatırım yaparak, ekonominin doğal kaynaklara bağımlılığını kırmak, verimsiz kamu şirketlerini eleyerek ya da reforme ederek özel girişimin de daha etkili ve üretken olmasını sağlayacak bir zemin oluşturmak olmalıydı. Ancak Putin döneminde her ne kadar bir takım piyasa reformları yapıldıysa da bu sıraladığımız hedeflerin çok uzağına kalındı. Bu nedendendir ki, 2008’de patlak veren küresel mali kriz Rusya’yı kötü etkiledi ve 2009 yılında Rus ekonomisi yüzde 7,8 oranında küçüldü.

Bugün, petrol ve doğal gaz halen Rusya’nın ihracatının yaklaşık yüzde 70’ini (madenleri de eklersek bu oran yüzde 80’i aşıyor), merkezi hükümet bütçe gelirlerinin ise yüzde 50’sini oluşturuyor. Dünya Bankası’nın hesaplamalarına göre Rusya’nın sahip olduğu petrol doğal gaz, kömür ve diğer madenlerin toplam değeri 75 trilyon doların üzerinde. Ancak bu durum Rus ekonomisi için ağır bir kırılganlık yaratıyor, çünkü küresel piyasalardaki petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki şiddetli dalgalanmalar Rusya’nın gelirlerini olumsuz yönde etkiliyor. İmalat sektörü ise yeterince gelişememiş durumda. İmalat ürünleri Rusya’nın ihracatının ancak yüzde 15-20’si arasına tekabül ediyor, ki bu oran Almanya, Japonya gibi kalkınmış ülkelerde yüzde 75’in üzerinde. Bu durum, Rusya’nın doğal kaynaklara bağımlılığını devam etmesine yol açıyor. Modern bir imalat sektörünün gelişmesine ve Rusya’nın küresel ekonomide sadece sahip olduğu doğal kaynaklar değil üreteceği yüksek katma değerli ürünlerle de bir rekabet avantajı sağlamasına engel olan diğer faktörler arasında araştırma ve geliştirmeye yeterince kaynak ayırılmaması, şirketlerin inovasyona yanaşmaması, ekonominin yüzde 50’sin halen kamu yönetiminde olması ve kamu şirketlerinin verimliliğinin özel sektöre göre yarı yarıya hatta bazı sektörlerde üçte iki oranında düşük olması, yolsuzluğun ve bürokratik engellerin devam etmesi yer alıyor. Rusya’nın kendi kaderini petrol ve doğal gaz fiyatlarının insafına bırakmadan, yapısal reformları yaparak bu alanlarda güçlenmesi gerekiyor.

2008’deki küresel krizden sonra da Rus ekonomisi yüksek petrol ve doğal gaz fiyatları sayesinde çabuk toparlanmıştı. Ancak ekonominin yapısal anlamdaki kırılganlıkları 2014’ten sonra Rus ekonomisini tekrar zor bir döneme soktu. Bahsi geçen yılda varil başına 100 doların üzerini gören petrol fiyatlarının yıl sonuna kadar 53 dolara, 2016 başında ise 33 dolara kadar inmesi Rusya için derin bir darbe oldu (bu yazının kaleme alındığı an itibariyle ham petrol varil fiyatı 51 dolar). Mart 2014’te Rusya’nın Kırım’ı ilhakı üzerine Batı ülkelerinin Rusya’ya ambargo uygulaması ve bu nedenle bir yandan ihraç gelirleri azalırken diğer yandan Rus bankaları ve firmalarına yaptırımların da uygulanması Moskova açısından durumu daha da kötüleştirdi.

Bugün Rus ekonomisi tarihinin belki de en sıkıntılı dönemlerini yaşıyor. 2015’de GSYH yüzde 3,7 küçüldü ve bu durumdan tüm Rus halkı etkileniyor. Son üç yılda fakirlik sınırı altında yaşayan vatandaşların oranı yüzde 50 arttı. Petrol ve doğal gaz fiyatlarının artışı geçici bir rahatlama sağlayabilir, ama önemli olan sürdürülebilirliği temin etmek. Bunun için de yapısal reformların ödün verilmeden hayata geçirilmesi ve Rusya’nın enerji sektörüne bağımlılıktan kurtularak, teknolojisi ve katma değeri yüksek modern bir ekonomi haline gelmesi gerekiyor. Eski devlet başkanı Gorbaçov, geçtiğimiz aylardaki bir röportajında “ekonomik krize karşı bir program hazırlanması ve tüm toplumun bu programı desteklemesi gerektiğini” söylemişti. Amaç sadece krizden çıkmak değil, Gorbaçov zamanında ilk adımı atılan yapısal dönüşümü tamamlayarak Rus ekonomisini farklı bir kulvara taşımak olmalı. Bu noktada Rusya’nın en büyük avantajı da Putin’in halen halkın çok büyük bir kesiminin desteğine sahip olması. Yapısal reformlar için güçlü bir siyasi irade ve toplumsal destek olmazsa olmaz bir koşul.

(Bu yazı ilk olarak 15 Ekim 2016 tarihli Karar gazetesinde yayınlanmıştır.)

Çin ekonomisinde büyüme hız kesiyor. 2016 yılının ilk çeyreğinde yüzde 6,7’lik bir GSYİH artışı kaydeden ekonomi, uzun yıllar boyunca elde ettiği çift haneli büyüme oranlarından giderek uzaklaşıyor. Ancak her ne kadar son dönemlerde menkul kıymetler piyasasında yaşanan şiddetli düşüşler ve zoraki devalüasyonlar aksini düşündürtse de bu yavaşlamayı, Çin ekonomisindeki kaçınılmaz bir çöküşün işareti olarak değerlendirmek ve azalan büyüme oranları üzerinden felaket senaryoları yazmak doğru değil. Çin ekonomisi, yapısal bir dönüşüm içerisinde ve bu sürecin doğal bir sonucu olarak yüksek hızlı büyümeden orta hızlı bir büyüme performansına geçiş yapıyor. Bugüne kadar düşük maliyetlerden yararlanarak emek-yoğun ürünlerin ihracatı ve altyapı ile ağır sanayide yüksek ölçekli yatırımlarla büyümesini sağlayan Çin, artık ihracatın yanında iç tüketime, teknoloji ve sermaye-yoğun üretime ve yatırımlarda yüksek katma değere odaklanan bir modele doğru yapısal bir dönüşüm için çaba sarf ediyor.

Çin hükümetinin hedeflediği gibi büyüme oranına yüzde 6,5 seviyelerinde istikrar kazandırılabilmesi için söz konusu yapısal dönüşüm sürecinin etkin bir şekilde sürdürülebilmesi gerekiyor. Bugüne değin Çin, küresel anlamda rekabet avantajını başta işgücü olmak üzere düşük maliyetten sağladı. Ancak maliyetlerin de arttığı bir ortamda yüksek katma değerli bir ekonomik yapıya geçiş için Çin’in artık rekabet avantajını, üretimin içeriğini geliştirerek ve başka ülkelerde üretilmeyeni üreterek sağlaması gerekiyor. Bu nedenle, geldiği noktada Çin’in ekonomide atması gereken bir sonraki adım, teknolojik kapasitesini arttırmak ve bunun için de daha fazla inovasyon yapabilen bir seviyeye erişmek. Çin bunu ne ölçüde başarabilir?

20252016-2020 dönemini kapsayan Çin’in 13. Beş Yıllık Kalkınma Planı, teknoloji ve inovasyonun önemine geniş yer ayırıyor. Geçtiğimiz yıl yürürlüğe giren ve belirli sektörlerde Çin’in teknoloji içeriğini artırarak dünya çapında rekabet gücü yüksek ürünler üretmesini öngören “Made in China 2025” programı da aynı temel fikir üzerinde kurgulanmış durumda. Çin’in liderleri de giderek artan bir şekilde teknoloji ve inovasyonun önemine değiniyor, şirketleri ve bireyleri bu alana davet ediyor. Devlet Başkanı Xi Jinping, 31 Mayıs’ta yaptığı bir konuşmada bilim ve teknolojinin Çin ekonomisi için önemli bir darboğaz oluşturduğunu, bu alanlarda dışa bağımlılığın sürdüğünü ve ülkenin inovasyon kapasitesi konusunda derin bir uçurum ile karşı karşıya bulunduğunu bildirdi. Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi ve Devlet Konseyi tarafından açıklanan plana göre Çin’in, 2020’ye kadar inovasyon yapabilen bir ülke, 2030’a kadar dünyanın öncü inovasyon ülkelerinden birisi ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşunun yüzüncü yılına denk gelen 2049’a kadar da küresel bir bilim ve teknoloji süper gücü olması hedefleniyor.

Çin’in teknoloji ve inovasyon yatırımları

Çin hükümeti, ekonomideki yavaşlamanın kontrol altında tutulabilmesi ve büyümenin sürdürülebilirliği için teknoloji ve inovasyonun olmazsa olmaz bir koşul olduğunun bilincinde. Bu alanda Xi’nin söylemini destekleyen birtakım somut inisiyatifler de hayata geçiriliyor. “Made in China 2025” programı henüz ilk aşamalarında olsa da bu konuda iyi bir örnek. Pekin’deki Zhongguancun ve Şanghay’daki Zhangjiang “ulusal inovasyon özel bölgeleri”nde teknoloji, araştırma geliştirme (Ar-Ge) ve inovasyona yönelik faaliyetlere teşvikler sağlanıyor. Yakın gelecekte Fujian ve Anhui eyaletlerinde açılacak yeni bölgelerle birlikte bu bölgelerin sayısı dörde çıkarılacak. Diğer yandan tüm bu faaliyetleri destekleyen geniş bir finansman tabanı da söz konusu. Çin, Ar-Ge faaliyetlerine dünyada en fazla kaynak ayıran ülkelerden birisi durumunda. OECD verilerine göre Çin, 2014 yılında bu alana toplam 344,7 milyar dolarlık yatırım yaptı. Bir kıyaslama yapılacak olursa söz konusu tutar, Japonya için 159,2 milyar dolar, Almanya için 97,7 milyar dolar, AB-28 için toplamda 334,3 milyar dolar, ABD için ise OECD’nin bu ülke için yayınladığı son veri olan 2013 yılı rakamlarına göre 432,6 milyar dolar.

Çin’in Ar-Ge çalışmalarına ve inovasyona yönelik yatırımlara geniş kaynaklar ayırabiliyor olması önemli bir avantaj. Bunun yanı sıra ülkede bilim ve mühendislik alanında her yıl 30 bin öğrenci doktora derecesini tamamlıyor ve bu mezunlar Çin’in ekonomisine kademe atlatacak insan gücünü oluşturuyor. Diğer yandan Çinli bilim insanları ve araştırmacılar da yoğun bir şekilde çalışıyorlar. Dünya Fikrî Mülkiyet Örgütü (WIPO) verilerine göre Çin, dünyada en fazla patent başvurusunun yapıldığı ülke konumunda. 2014 yılında tüm dünyada toplam 2,7 milyon başvuru gerçekleştirilirken, bu başvuruların 928 bini Çin’de yapıldı. Çin’i 579 bin başvuru ile ABD, onu da 326 bin başvuru ile Japonya takip etti.

China+International+Rail+Transit+Technology+LyJ7TYV5uuSlÖzetleyecek olursak Çin’de teknoloji ve inovasyon kapasitesini arttırmak için gerekli siyasi irade, maddi imkânlar, yetişmiş insan gücü var ve hâlihazırda Çin patentlerde dünya lideri konumunda. Bu durumda Çin’in ekonomisi için hayati önem taşıyan o büyük adımı atmış olduğu söylenebilir mi?

İnovasyon karşısındaki engeller

Çin’in teknoloji ve inovasyon konusunda güçlü tarafları olduğu kadar zayıf yanları da mevcut. İlk olarak, yapılan harcamaların ve alınan patentlerin ekonomiye katma değer sağlayabilmesi için, yapılan inovasyonun ticarileşmesi, başka bir deyişle, piyasaya sunulabilecek nihai ürünler hâline getirilmesi gerekiyor. Çin ekonomisinde iç tüketimin artması, özellikle de yeni gelişmekte olan ve nispeten yüksek alım gücüne sahip bir orta sınıfın varlığı, geliştirilecek olan ürünlere talebin oluşması açısından olumlu bir durum. Ancak ticarileşme sürecinde, işin doğası gereği, özel sektörün, girişimcilerin ve piyasa dinamiklerinin ön planda olduğu bir eko-sistem gerekiyor ki Çin bu konuda henüz istenen seviyeye gelmiş değil.

İkinci olarak, fikri mülkiyet haklarının korunmasında devam eden zayıflıklar Çin’de Ar-Ge, teknoloji ve inovasyona yönelik çalışmalar açısından kırılgan bir durum yaratıyor. Yakın bir geçmişe kadar fikri mülkiyet hırsızlığının ve sahte ürünlerin çok yaygın olduğu Çin, son dönemlerde fikri mülkiyet haklarının korunmasına yönelik hukuki altyapıyı kuvvetlendirdi. Ancak kâğıt üzerindeki kanunlarla sahadaki uygulama eşit ölçüde gelişmiyor; kanunlar yeterli iken kanunların uygulanmasında yetersizlikler yaşanabiliyor. Bu durum da Çin içerisindeki inovasyona yönelik faaliyetleri ve Çin’e yapılacak teknoloji ve bilgi (know-how) transferini olumsuz yönde etkiliyor.

Üçüncü olarak ise ülkedeki Ar-Ge iklimine yönelik eleştiriler ön plana çıkıyor. İnovasyon için fikirlerin ortaya çıkması, geliştirilmesi ve desteklenmesi lazım. Üniversitelerin ve araştırma kurumlarının maddi olarak desteklenmesi şüphesiz ki bu açıdan olumlu bir faktör. Ancak diğer yandan birtakım kısıtlayıcı uygulamalar olumsuz bir etki oluşturuyor. Örneğin, Çin’de birçok web sitesine erişimin yasak olması, Çin’de yaşayan araştırmacı ve bilim insanlarının sadece belli başlı arama motorlarına değil, Batı’daki birçok haber kaynağına ve bilimsel veri tabanına da ulaşımlarının mümkün olmaması Ar-Ge’ye önem veren ve inovasyonu teşvik eden bir anlayışla taban tabana çelişiyor.

Çin, düşük maliyetle ucuz mal üreten bir ülke olmaktan çıkıyor ve yüksek katma değerli, teknolojik içeriğe sahip ürünleri üreten bir ülke olma yönünde ilerliyor. Bu doğrultuda atılması gereken bir sonraki adım, teknoloji ve inovasyon kapasitesini geliştirmek. Sahip olduğu maddi kaynaklar ve yetişmiş insan gücü, bu adımın atılması için Çin’e bir avantaj sağlasa da ekonomide devlet müdahalesinden ziyade piyasa dinamiklerine ağırlık veren bir yapı tam anlamıyla oluşmadan, fikrî mülkiyet hakları daha etkin bir şekilde korunmadan ve internet yasakları nedeniyle bilimsel çalışmaların olumsuz etkilenmesine mani olunmadan Çin’in hedeflerine ulaşması mümkün olmayacak.

resim-3.asp

 

Çin’in öncülüğünde ve Türkiye’nin de dahil olduğu 57 ülkenin katılımıyla kurulan ve geride bıraktığımız Ocak ayında resmen faaliyete geçen Asya Altyapı Yatırım Bankası’nın (AIIB) finansman sağlayacağı ilk büyük projelerle ilgili bilgiler kamuoyuyla paylaşıldı. Bu projelerin Haziran ayından itibaren hayata geçirilmesi ve AIIB’nin 2016 yılı boyunca Asya genelindeki altyapı projelerine yaklaşık 1,2 milyar dolarlık finansman sağlaması bekleniyor.

Çin, halen AIIB’nin en büyük hissedarı konumunda ve bu kurumda yüzde 26,06’lık oy hakkı var. Çin’i yüzde 7,5 ile Hindistan, yüzde 5,93 ile Rusya ve yüzde 4,5 ile Almanya takip ediyor. Türkiye’nin ise yüzde 2,52’lik bir oy hakkı bulunuyor.

9002
İlk projelerin detayları Çin’in AIIB’den beklentilerine ve bankanın gelecekte izleyeceği çizgiye dair ipuçları da sunuyor. ABD ile Japonya’nın katılım sağlamadığı AIIB’nin Asya’nın giderek artan kalkınma finansmanı ihtiyacına karşılık verecek bir kurum olmasının ötesinde Çin’in stratejik amaçlarına hizmet edip etmeyeceği, Çin’in buradaki esas gayesinin ne olduğu, bankanın Çin tarafından Dünya Bankası ve Asya Kalkınma Bankası (ADB) gibi halihazırda faal olan finansman sağlayıcılara bir alternatif mi, yoksa onları tamamlayıcı bir unsur olarak mı tasarlandığı konusunda kapsamlı tartışmalar yürütülmüştü. AIIB’nin fonlayacağı ilk projelerin detayları, AIIB’nin mevcut uluslararası kurumlarla birlikte çalışacağını, ancak projelerin seçiminde Çin’in stratejik önceliklerinin ön planda tutulacağına işaret ediyor.

Bahsi geçen projeler Pakistan, Tacikistan, Kazakistan ve Özbekistan’da yer alıyor. Bu ülkelerin tamamının Çin’in Yeni İpek Yolu olarak da bilinen “Bir Kuşak, Bir Yol” projesinin güzergahı üzerinde yer aldığı ilk bakışta dikkat çeken bir husus. Yine aynı zamanda bu ülkelerin tamamının Çin ve Rusya’nın başı çektiği Şanghay İşbirliği Örgütü’nün üyesi oldukları görülüyor (Pakistan’ın üyeliği geçen yılın Temmuz ayında onaylandı, prosedürlerin tamamlanmasıyla birlikte üyelik süreci sonuçlanmış olacak).

AIIB, Pakistan’ın Pencap eyaletinde yer alan 64 kilometre uzunluğundaki bir karayolu inşaatı için finansman sağlayacak. Projenin toplam değeri 300 milyon dolar ve AIIB bu tutarın yarısını karşılarken, diğer yarıyı da ADB finanse edecek. İmzalar geçtiğimiz hafta Frankfurt’ta yapılan ADB yıllık toplantılarında atıldı. ADB’nin Japon başkanı Takehiko Nakao’nun kendisine yöneltilen “projeye öncelik verilmesinin Çin’in Pakistan’la yakın ilişkilerinden kaynaklanıp kaynaklanmadığına” yönelik sorulara “kolay hayata geçirilebilir bir proje olduğu için öne alındığı” şeklindeki cevabı ilgi çekiciydi. Ancak esas ilginç olan Çin’in başı çektiği AIIB’nin ilk projelerinden birisine Japonya’nın etkisinin ağırlıkta olduğu ADB ile birlikte giriyor olması.

AIIB, Tacikistan’ın başkenti Duşanbe’yi ülkenin Özbekistan ile olan sınıra bağlayacak diğer bir karayolu projesinde Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD),  Kazakistan’ın Almatı kentindeki bir otoban projesi için de yine EBRD ve ayrıca Dünya Bankası ile ortak finansman sağlayacak. Geçtiğimiz ay AIIB ile Dünya Bankası arasında Washington’da imzalanan bir anlaşma ile bu iki kurum arasında işbirliği için gerekli zemin oluşturulmuş, anlaşmada yer alan Dünya Bankası’nın ortak projeleri “kendi politika ve standartlarına uygun bir şekilde hazırlayıp denetleyeceğine” yönelik maddeler ile başta ABD olmak üzere uluslararası kamuoyunda AIIB’nin kalkınma finansmanında küresel anlamda kabul edilmiş norm ve standartlara uygun davranmayacağına yönelik var olan endişeler kısmen de olsa giderilmişti.

Görülen o ki, Çin AIIB ile, tabir yerindeyse, bir taşla iki kuş vurmayı hedefliyor. AIIB üzerinden sağlanacak altyapı yatırım finansmanı, bir yandan Çin’in stratejik çıkarlarına ve “Bir Kuşak, Bir Yol” projesinin gelişimine hizmet edecek, diğer yandan da Dünya Bankası, ADB, EBRD gibi kurumlarla işbirliği yapılarak hem masraflar paylaşılmış olacak, hem de Çin dünyaya AIIB’nin rekabet değil işbirliği amacı taşıdığını gösterecek. Asya’nın önümüzdeki on yıl içerisinde 8 ile 10 trilyon dolar arasında bir altyapı yatırımına ihtiyacı olacağı tahmin ediliyor. Sonuç olarak AIIB’nin başarısını bu ihtiyacı ne ölçüde karşılayabildiği belirleyecek.

135198333_14582114696281nÇin Halk Cumhuriyeti Başbakanı Li Keqiang, geçtiğimiz hafta içerisinde Pekin’de toplanan Ulusal Halk Kongresi’nde hükümetin 2015 yılı çalışma raporunu sundu. Kongre, Çin’in tüm idari bölgelerinden yaklaşık üç bin delegenin katılımıyla her yıl toplanıyor ve bu açıdan dünyanın en büyük parlamenter yapısı olma özelliğini taşıyor. Her yıl kongre açılışında başbakan tarafından sunulan hükümet çalışma raporu ise bir önceki yılın muhasebesinin yapılması ve gelecek dönem için hedef ve politikaların ortaya konulması açısından önem arz ediyor.

Çin ekonomisinin zor bir süreçten geçtiği, artık sürdürülebilirliğini yitirmiş olan emek-yoğun düşük maliyetli üretim, bu ürünlerin ihracatı ve ağır sanayi ile altyapıya yüksek ölçekli yatırımlara dayalı bir kalkınma modelinden, daha çok teknoloji ve sermaye yoğun üretime, iç tüketime ve nicelikten ziyade niteliğe ağırlık veren yatırımlara dayanan yeni bir modele geçiş için çaba sarf edilen ve bu süreç içerisinde büyüme oranlarının da hız kestiği bir döneme denk gelen 2015 yılının çalışma raporu, Çin’i yönetenlerin konuya nasıl yaklaştıkları ve bundan sonra nasıl bir yaklaşım sergileyecekleri konusunda önemli ipuçları barındırıyor.

Öncelikle hükümetin, sorunları göz ardı eden pembe bir tablo çizmediğini, mevcut sorunlara gerçekçi yaklaştığını belirtmekte fayda var. Örneğin raporun bir yerinde şu tespit yapılıyor: “Mevcut tüm faktörlerin kapsamlı bir tahlili sonucunda Çin’in bu sene kalkınma konusunda çok daha fazla sayıda ve daha ciddi sorunlar ve meydan okumalarla karşı karşıya kalacağı görülmektedir. Bu nedenle daha zorlu bir mücadeleye tam anlamıyla hazırlıklı olmalıyız.” Raporda küresel ekonomide yaşanan zayıflıkların Çin’i de etkilediği belirtilirken, ülke içerisinde de “yıllardır birikmekte olan sorun ve risklerin giderek daha belirgin hale geldiği” ifade ediliyor.

Çin hükümeti, büyüme tahminlerini de aşağıya çekmiş durumda. 2015 yılının GSYH büyüme oranının yüzde 6,9 olarak gerçekleşmesinden sonra 2016 için tahmin yüzde 7’den yüzde 6,5-7 aralığına indirildi. Bununla birlikte raporda, 2020 yılına kadar toplam GSYH’nin ve kişi başına düşen milli gelirin 2010 seviyesinin iki katına çıkartılması hedefi ortaya konuyor. Bu hedefin tutturulabilmesi için önümüzdeki beş yıl içerisinde Çin’in daha fazla hız kesmeden ortalama yüzde 6,5 oranında büyümeyi devam ettirmesi gerekiyor. Bu imkansız bir hedef değil, ancak gerçekleşebilmesi için yapısal reformların ertelenmeden, ödün verilmeden, etkili bir şekilde hayata geçirilmesi lazım. Küresel ekonomi kuruluşları, Çin için daha düşük büyüme oranları öngörüyorlar. Örneğin OECD’nin 2017 tahmini yüzde 6,2’lik bir büyüme, IMF ise yüzde 6,3 öngörüyor. Başka bir deyişle Çin, hedefine doğru çok ince bir çizgi üzerinde yürüyor olacak.

Çin’in belirlediği hedefe erişebilmesi için ne yapması gerekiyor? Li Keqiang’ın raporunda 2016-2020 dönemine kapsayan ve önümüzdeki günlerde açıklanacak olan 13. Beş Yıllık Plan’ın içerdiği altı öncelikli alana dikkat çekiliyor. Bu alanlar şu şekilde sıralanıyor:

  1. Büyümeye orta-yüksek seviyede istikrar kazandırılması ve endüstrinin orta-yüksek seviyeye doğru geliştirilmesi: Bunun için 2020 yılına kadar üretim süreçlerine teknolojinin daha fazla katılmasıyla ileri seviye imalat, modern bir hizmet sektörü ve stratejik özelliğe sahip olan sektörlerin geliştirilmesi hedefleniyor.
  2. İnovasyonun kalkınmanın itici gücü olması: İnovasyona gerek kamu yatırımları gerekse özel girişim sayesinde hız kazandırılması ve bu şekilde Çin’in  “gelişmiş ve yüksek kaliteli ürünler üreten bir ülke” olarak konumlandırılması hedefleniyor.
  3. Kentler ile kırsal kesimler arasındaki eşitsizliklerin azaltılması: Burada Çin’in “yeni ve insan merkezli bir kentleşme” stratejisi var. Bu çerçevede kırsal kesimde yaşayan yaklaşık 100 milyon kişinin ülkenin batı ve orta kesimlerindeki kentlerde yaşamaya ve çalışmaya başlamasının sağlanması hedefleniyor. Amaç, 2020 yılına kadar Çin nüfusunun yüzde 60’ının kalıcı olarak kentlerde yaşıyor olması.
  4. Çevre dostu büyüme, çalışma ve yaşam: Raporda Çin’in “gökyüzünün mavi, yerin yeşil ve suyun temiz olduğu” bir ülke haline getirilmesi amacı ifade ediliyor. Bunun için öncelikle hava kirliliğinin kontrol altına alınması ve sonrasında su tüketimi, enerji tüketimi ve karbondioksit emiliminin sürdürülebilir bir temele oturtulması amaçlanıyor.
  5. Reform sürecinin derinleştirilmesi ve kalkınma için yeni kurumların oluşturulması: “Kalkınma, reforma ve açılımlara bağlıdır” denilen raporda ekonomide piyasa dinamiklerinin daha fazla belirleyici olması gerektiğine vurgu yapılırken, diğer yandan da “devletin kaynakların tahsisindeki rolünü daha etkin bir şekilde icra etmesi ve ekonomik kalkınma sürecindeki yeni normalin yönlendirilmesi için sistemlerin, mekanizmalarının ve bir büyüme modelinin oluşturulması” gerekliliği ifade ediliyor
  6. Hayat şartlarının geliştirilmesi ve “herkesin kalkınmanın nimetlerinden faydalanmasının” sağlanması: Büyümenin aynı zamanda eşitlik de getirmesi Çin hükümetinin öncelikli hedeflerinden birisi. Bu kapsamda yoksullukla mücadeleye yönelik önlemlerin etkinleştirilmesi, eğitimde standartların yükseltilmesi, ortalama yaşam süresinin bir yıl artırılmasına yönelik sağlık alanında geliştirmelerin yapılması, şehirlerde 50 milyon kişilik yeni istihdam yaratılması ve kentleşme sürecinin desteklenmesi amacıyla 20 milyon yeni konut inşa edilmesi hedefleniyor.

Hükümet çalışma raporunda bu çerçeve içerisinde kısa vadede yapılacak uygulamalara da yer veriliyor. Buna göre 2016 yılında makroekonomik politikaların istikrarlı bir şekilde sürdürülmesi, özel sektörü ve girişimciliği destekleyen uygulamaların hayata geçirilmesi, üretimde maliyetlerin düşürülmesi ve atıl kapasitenin azaltılması, genel olarak mal ve hizmet arzında kalitenin iyileştirilmesi, kamu iktisadi teşekküllerinde reformun hızlandırılması, iç talepteki potansiyelin ve tüketimin artırılması, yatırımların büyümeyi destekleyecek şekilde yapılması, tarımda modernizasyon sağlanması ve  kırsal kesimlerde kamu hizmetlerinin yaygınlaştırılması gibi hedefler ön plana çıkartılıyor.

Programda uluslararası ekonomik ilişkilere de yer veriliyor. Yeni İpek Yolu olarak da bilinen “Bir Kuşak, Bir Yol” projesi bu anlamda ön plana çıkartılırken, dış ticaretin artırılması için yeni teşvikler, yeni iş modelleri ve ticareti çeşitlendirmeye yarayacak uygulamalara işaret ediliyor. Dış yatırımlar ve diğer ülkelere sanayi alanında yeni işbirlikleri bu dönemde Çin’in daha fazla gündeme alacağı konular olarak göze çarpıyor.

Çin hükümeti, Başbakan Li Keqiang’ın sunduğu çalışma raporunda da görüldüğü gibi gerçekçi bir şekilde sorunları değerlendiriyor ve buna karşı kapsamlı, gerçekçi ve yapıcı önlemleri formüle ediyor. Ancak esas mesele, bu önlemelerin hayata geçirilmesinde yatıyor. Çin hükümeti, elinde doğru bir yol haritası tutuyor, ancak uygulamada bu önlemler ne kadar hayata geçirilebilecek, ne ölçüde başarı sağlanabilecek, bunlar başka bir konu. 2015 yılı bazı alanlarda başarı sağlandıysa da, reform sürecinin istene hızda yürütülemediği, hatta menkul kıymetler piyasasında ve para politikasında yaşanan gelişmelerde gözlemlendiği üzere ciddi karışıklıkların yaşandığı bir yıl oldu. Çin, orta vadede büyümeyi yüzde 6,5 civarında sabitlemek istiyor. Bunu başarabilmesi için belirlenen politikaların tam olarak, etkin bir şekilde uygulamaya geçirilmesi şart.

20160209095330403
Küresel ekonominin kriz sonrası dönemde halen bir toparlanma sürecinde olduğu, ancak dünyanın farklı bölgelerinde giderek derinleşen jeopolitik riskler ile istikrarsızlıkların bu toparlanmayı sekteye uğrattığı bir süreçten geçiyoruz. Çin ekonomisinde büyümenin hız kesmesi sadece bu ülkeyi değil tüm dünyayı olumsuz etkiliyor. Rusya ve Brezilya gibi büyük ölçekli gelişmekte olan ekonomiler bir yandan içerideki yapısal yetersizlikleri diğer yandan dışarıda talep daralması nedeniyle sıkıntılar yaşıyorlar. ABD ekonomisinde nispeten bir toparlanma olmaktaysa da bu ülke de küresel kriz öncesindeki gücünden uzakta. Krizin etkilerini derinden yaşayan Avrupa’da ise ekonomik birliğin ve Euro’nun geleceği tartışılıyor.

Bu tablo içerisinde Hindistan, diğer büyük ölçekli ekonomilerden farklı olarak yüksek performansı ve artan büyüme oranlarıyla dikkat çekiyor. Geçtiğimiz haftalarda açıklanan verilere göre Hindistan ekonomisi, 2015 yılının son çeyreğinde yüzde 7,3’lük bir büyüme sergiledi ve aynı dönemde yüzde 6,9 büyüyen Çin’i geçmiş oldu. Çin’de büyüme giderek hız keserken, Hindistan’daki oranlar ise bir artış trendi içerisinde. Bu durum Hindistan ekonomisinin ve nüfusunun ölçeği de göz önünde bulundurulduğunda şu soruya yol açıyor: Hindistan, Çin’i geçerek Asya’nın yeni büyük ekonomik gücü olabilir mi?

Hindistan, Çin’i takip ediyor

Hindistan’ın sahip olduğu, büyüme oranlarını yukarıya çekmesini sağlayan bir takım avantajları mevcut. Öncelikle Hindistan’ın bu büyümeye oldukça düşük bir seviyeden başladığını, dolayısıyla ekonomisinde kapasite gelişimi için geniş bir alan olduğunu belirtmek gerekiyor. Uluslararası Para Fonu verilerine göre Çin’de kişi başına düşen milli gelir 8280 dolar iken Hindistan’da bu rakam 1688 dolar seviyesinde. Çin, orta gelir seviyesine ulaştı ve halen ekonomisinde daha yüksek gelir seviyesine ulaşabilmek için zorunlu olduğu dönüşümleri gerçekleştirmek, emek-yoğun, düşük katma değer ve düşük maliyetli üretimden, sermaye ve teknoloji yoğun, yüksek katma değerli üretime dönüşüm için çaba gösteriyor. Bu dönüşüm sürecinde de ekonomisi doğal olarak yavaşlayarak çift haneli büyüme rakamlarından daha mütevazi oranlara iniyor. Hindistan ise Çin’le kıyaslayacak olursak henüz kalkınma sürecinin başlarında, önünde ucuz işgücü ve düşük maliyetini kullanarak yüksek büyüme sağlayabileceği uzunca bir yol var. Bu açıdan Hindistan’ın büyük ve genç nüfusu da önemli bir avantaj teşkil ediyor. Ülkenin nüfusu son verilere göre 1,3 milyar kişiye yaklaşmış durumda. 2022 yılına kadar Hindistan’ın Çin’i geçerek dünyanın en yüksek nüfusa sahip ülkesi olması bekleniyor. Aynı zamanda bu nüfusun yüzde 50’sinin 25 yaş, yüzde 65’inin de 35 yaş altında olması, ülkenin genç bir insan gücü havuzuna sahip olmasını sağlıyor.

Hindistan’ın diğer bir avantajı da küresel ekonomideki gelişmelerden kaynaklanıyor. Mevcut durumda küresel ekonomideki talep azlığı Hindistan için olumlu bir durum teşkil etmiyor. Ancak buna rağmen başta petrol fiyatları olmak üzer emtia piyasalarındaki fiyatların düşük oranlarda seyretmesi, bu alanlarda dışa bağımlı olan Hindistan için son derece olumlu bir durum yaratıyor. Bu makale kaleme alındığı sıralarda ham petrol fiyatları küresel piyasalarda varil başına 26 dolar gibi düşük bir seviyeyi gördü. Bu fiyat seviyesi enerji ihtiyacının yüzde 70’ini ithalat yoluyla karşılayan Hindistan için çok avantajlı, çünkü petrol satın almak için harcanacak kaynakları ekonomide kapasite gelişimi için kullanmak mümkün olabiliyor.

Güçlü bir hizmet sektörü

Hindistan ekonomisi güçlü bir hizmet sektörüne sahip. GSYH’nin sektörel dağılımına bakıldığında hizmet sektörünün Hindistan ekonomisinde yüzde 55’lik bir payı var, imalat sanayinin payı yüzde 30, tarımın payı ise yüzde 15. Hizmet sektörü diğer sektörlere göre daha yüksek bir büyüme performansı içerisinde. 2015’in son çeyreğinde hizmet sektörünün yüzde 9’un üzerinde bir oranla büyüdüğü görülüyor. Hizmet sektörünün belirli alanlarında ise bu ortalamanın çok daha üzerinde bir performans söz konusu. Örneğin, Hindistan’ın en gelişmiş sektörü olan bilgi teknolojilerinde yıllık büyümenin yüzde 60 seviyelerine vardığı belirtiliyor. Yıllık 100 milyar dolarlık ihracat hacmiyle söz konusu sektör Hindistan’da büyümenin motoru işlevini görüyor; genç, iyi eğitimli ve büyük ölçüde İngilizce konuşan bir nüfusun varlığı hizmet sektörü açısından avantaj sağlıyor.

Bununla birlikte Hindistan hizmet sektörünün diğer alanlarında da konumunu güçlendirmek için bir strateji içerisinde. Bu stratejinin temel unsurlarından birisi ise turizm. Hindistan, halihazırda dünyanın başlıca turizm destinasyonları arasında yer almakla beraber, şu anda sağlık turizmi gibi daha yüksek katma değerli alanlara odaklanıyor. Geniş bir hastane ağına sahip olan, yılda 45 bin yeni doktorun mezun olarak sağlık ordusuna katıldığı ve bu doktorların ücretlerinin de Batı’daki meslektaşlarının yaklaşık onda biri seviyesinde olduğu Hindistan’da yaklaşık 3 milyar dolarlık bir sağlık turizmi piyasası oluşmuş durumda. Düşük maliyet avantajı, bu alanda da Hindistan için bir avantaj sağlıyor.

İmalat sektörünün bu çaptaki bir ekonomi için halen yetersiz kalması ise Hindistan açısından en büyük sorun olarak ortaya çıkıyor. Hindistan, önce düşük maliyetlerden faydalanıp imalat sektörünü kalkındıran, sonra bu sektör bir seviyeye geldikten sonra hizmet sektörünü geliştiren Doğu Asya modellerine göre farklı bir yol izledi. Bu ülkede önce hizmet sektörü gelişti, imalat sektörü ise arkadan geldi. Ancak büyümenin sürdürülebilirliği için imalat sanayiinin de gelişmesi şart. Hizmet sektörü ekonomide yüzde 55’lik bir paya sahip olmasına rağmen toplam işgücünün ancak yüzde 25’ini istihdam ediyor. Hizmet sektöründe şehirlerdeki eğitimli kesim, tarım sektöründe ise kırsal kesimlerdeki nüfusun belirli bir kısmı çalışırken, şehirlerde hızla artan genç nüfusun işgücüne dahil edilmesi ve kırsal kesimden şehirlere göçün ekonomiye katkı sağlayacak bir şekilde değerlendirilebilmesi için güçlü bir imalat sektörü gerekiyor.

Altyapıyı geliştirme mecburiyeti

2014 yılında göreve gelen Narendra Modi hükümeti, imalat sektörünün kalkındırılmasını öncelikli olarak ele aldı ve sektöre daha fazla yatırım çekilmesi ve Hindistan’ın düşük maliyet avantajını da kullanarak bir dönem Çin’in başardığı gibi dünyanın imalat merkezi haline gelmesini amaçlayan bir program başlattı. Hindistan’da imalat sektöründeki işçi ücretleri, Çin’in kalkınmış doğu kıyı şeridindeki ücretlerin yaklaşık dörtte biri seviyesinde ve bu da imalat sektörüne yatırım çekilmesi için önemli bir avantaj. Ancak imalat sektörünün karşı karşıya olduğu iki yapısal sorun var. Birincisi altyapı yetersizliği. Karayolları, demiryolu ağları gibi fiziksel altyapı imkânları açısında Hindistan, Çin’in çok gerisinde. Ülkedeki nüfusun üçte birinin halen elektriğe erişim yok. Sanayide enerji büyük ölçüde verimli olmayan ve çevre kirliliğine yol açan kömür kullanılarak sağlanıyor. Tarımda ise yetersiz altyapı nedeniyle muson yağmurları döneminde bile sulamada sıkıntılar yaşanabiliyor.

Güçlü bir imalat sektörü için iyi bir altyapı lazım, ancak bununla birlikte ikinci bir sorun daha söz konusu: bürokratik engeller. Bu sorun sadece imalat sektörünü değil ekonominin tamamını etkiliyor. Son dönemlerde kolaylıklar sağlanmış ve bürokratik işlemler azaltılmışsa da, halen şirket kurmak, ticari faaliyetlerde bulunmak, yatırım yapmak, arazi satın almak gibi konularda şirketlerin bir çok bürokratik engelle uğraşması gerekiyor ki bu durum da doğal olarak hem yerel girişimcinin hem de yabancı yatırımcının önünü tıkıyor.

Hindistan, imalat sektörünün henüz istenen seviyeye gelmemiş olmasına ve halen devam eden altyapı yetersizlikleri ve bürokratik engellere rağmen Çin’in üzerinde büyüme oranları yakalamayı başardı. Söz konusu zayıflıkların giderilmesi için Modi hükümetinin başlattığı reformları taviz vermeden etkili bir şekilde sürdürmesi gerekiyor. Bunu başarabilirse Asya’nın yeni ekonomik gücü olarak Hindistan’ı gösterebileceğiz.