"küreselleşme" ile etiketlenmiş yazıları görüntülüyorsunuz

G20’nin bir alt grubu olarak küresel gündemdeki konular üzerine derinlemesine analizler geliştiren ve G20’nin daha somut ve sürdürülebilir politikalar üretmesine yardımcı olan düşünce platformu T20 (Think 20) İzmir’de bir çalıştay gerçekleştirdi. Türkiye’nin 2015 yılı G20 dönem başkanlığı süresince T20’nin organizasyon görevini üstlenmiş olan Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı’nın (TEPAV) evsahipliğini yaptığı ve benim de katıldığım çalıştayda dünyanın farklı ülkelerinden düşünce ve araştırma kuruluşları ile uluslararası kurumlardan yaklaşık altmış temsilci, altyapı, mali istikrar ve reform, kalkınma, ticaret ve yatırım, büyüme ve istihdam, teknoloji ve yenilikçilik ile internet ekonomisi başlıkları altında G20 ve genel olarak küresel yönetişim ile ilgili konuları tartıştılar.

T20 çalıştayı katılımcıları

T20 çalıştayı katılımcıları

Çalıştay sırasında yukarıdaki başlıklar kapsamında tartışılan konular şöyle:

1. Altyapı.

  • Dünya çapında altyapı yatırımı konusunda büyük ihtiyaçlar var; bunların finansmanı kamu-özel sektör ortaklığı yoluyla sağlanabilir.
  • G20 çok taraflı ve bölgesel kalkınma bankalarının politikalarını ve uygulamalarını koordine ederek altyapı gelişimi ve finansmanı konusunda olumlu bir etki yaratabilir.
  • Finansman sağlanacak altyapı projelerinin belirlenmesi ve değerlendirilmesi için bir mekanizma oluşturulmalı.

2. Mali istikar ve reform.

  • Küresel kriz sonrasında G20 çerçevesinde yapılan işbirliği önemli faydalar sağladı ancak kalıcı bir mali reform konusunda yeterince adım atılamadı.
  • Küresel mali yönetişimin daha kapsayıcı bir hale getirilmesi gerekiyor.
  • Ülke borçlarının yeniden yapılandırılması için küresel bir mekanizma oluşturulabilir.
  • Bretton Woods kurumlarının misyonu gözden geçirilmeli ve güncellenmeli.

3. Kalkınma.

  • Kalkınma ile G20’nin altyapı yatırımlarına yönelik çalışmaları arasında yeterince bir bağlantı yok.
  • Kalkınmakta olan ülkelerin ve KOBİ’lerin küresel değer zincirlerine erişimleri yetersiz.
  • Özel sektör finansmanının güçlendirilmesi için yeni mekanizmalar gerekiyor.
  • Afrika’da kalkınma konusuna özel bir önem verilmesi gerekiyor; bu alanda siyasi risk sigortası mekanizmalarının devreye sokulması faydalı olabilir.
  • Özellikle düşük gelir seviyesindeki ülkelerde mali altyapının güçlendirilmesi lazım.
  • Sürdürülebilir kalkınma hedefleri.

4. Ticaret ve yatırım.

  • Ticaret artık malların değil fabrikaların sınır ötesine taşınmasıyla tanımlanıyor.
  • Küresel ticaret yönetişiminde DTÖ’nin yerini giderek bölgesel ticaret anlaşmaları alıyor.
  • Devletlerin kendi ülkelerindeki firmalara verdikleri ihracat sübvansiyonları küresel ticarete zarar veriyor.
  • Gümrük işlemlerinin dijitalizasyonu önemli.
  • Sınır ötesi yatırımların serbestçe akışının sağlanması için küresel standartlara ihtiyaç var.

5. Büyüme ve istihdam.

  • Teknolojideki hızlı gelişmenin büyüme ve istihdam üzerindeki etkisine odaklanmak gerekiyor.
  • İşgücünde küresel becelerin, uluslararası piyasa standartlarına uygun becerilerin geliştirilmesi.
  • Göçmenlere ve mültecilere yerel becerilerin kazandırılması.
  • İstihdam edilebilirliğin artırılması için programların oluşturulması ve finansman sağlanması.

6. Teknoloji ve yenilikçilik.

  • Yeni teknolojiler küresel değer zincirlerini yeniden şekillendiriyor.
  • Teknoloji ve yenilikçilikteki gelişmeler üretkenlik ve rekabet gücü açısından kazanımlar sağlıyor.
  • Özel sektördeki girişimcilerin karşılaştıkları piyasa engelleri teknoloji ve yenilikçilik alanındaki kazanımların küresel anlamda yaygınlaşmasına engel oluyor.

7. İnternet ekonomisi.

  • G20 ülkelerindeki internet ekonomisinin toplam büyüklüğü 2016 yılında 4,2 trilyon dolara ulaşacak.
  • İnternet küresel ticareti şekillendiriyor.
  • Ticaret, altyapı ve kalkınma alanlarında internet kavramının G20 gündeminde daha fazla yer alması gerekiyor.
lamy

Pascal Lamy

İzmir’deki çalıştaya Avrupa Komisyonu’nun ticaretten sorumlu eski üyesi ve bir dönem DTÖ’nün direktörlüğünü yapmış olan Pascal Lamy de katıldı. G20 ve T20 ile ilgili düşüncelerini paylaşan Lamy’nin konuşmasından bazı notlar şöyle:

  • Küresel yönetişim yapısının mevcut durumu, dünyanın karşı karşıya olduğu sorunları çözmekte yetersiz kalıyor.
  • Küresel yönetişim halen üç temel üzerine kurulmuş durumda: BM, uluslararası kuruluşlar ve G20. Ancak bunların hiçbiri aynı anda hem liderlik, hem meşruiyet sağlayıp sonuç üretemiyor.
  • G20 ekonomik koordinasyon için bir forum, T20 ise G20 için düşünce üretiyor.
  • T20, G20’nin sınırlarının ötesine geçip yaratıcı fikirler geliştirmeli.
  • T20, G20’nin ekonomik konuların ötesine geçmesini, örneğin iklim değişimi gibi konulara da eğilmesini sağlamalı.
  • G20’nin küresel liderlik rolünü ortaya koyabilmesi ve küresel ekonomiyi düzene koyabilmesi için öncelikle üye ülkelerin birbirlerini daha iyi anlaması gerekiyor. Bunun için de tüm paydaşların farklı anlayışları, kültürleri, kimlikleri, medeniyetleri tanıması, küresel meselelerin bu farklı bakış açılarından nasıl algılandığını görebilmesi lazım. Bu farklılıkları T20 ortaya koyabilir.

Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu (USAK) tarafından yayınlanan ANALİST dergisinin Mayıs 2012 sayısında Çin’in yükselişi ve ABD ile Çin arasındaki karşılıklı ekonomik bağımlılığın küresel ekonomi dinamikleri üzerindeki etkileri ile ilgili düşüncelerimi paylaştım. Yazıdan bir alıntı:

ABD ile Çin?in uyum içerisinde hareket etmelerinin her iki ülkenin yararına ve küresel ekonomiye ivme kazandıracak bir durum olduğunu görüyoruz. Siyasi amaçlar doğrultusunda, ekonomik rasyonaliteyle çelişecek ve ?ekonomik savaşa? yol açacak girişimler artık sıfır toplamlı olmayan ve karşılıklı bağımlılık üzerinden tanımlanan bir düzende bir tarafın diğerini alt ederek kendisine fayda sağlamasına değil, her iki tarafın da kaybetmesine yol açıyor.

ANALİST dergisinin web sitesine ulaşmak için buraya tıklayabilirsiniz.

Kishore Mahbubani

Hindistan?da her yol 9 Ocak günü Pravasi Bharatiya Divas, yani Denizaşırı Hintliler Günü kutlanıyor ve Hint diasporasının bugüne değin Hindistan?ın kalkınmasına yapmış oldukları katkılar anılıyor. Bunun için söz konusu günün seçilmiş olması ise 1915 yılı 9 Ocak?ının Mahatma Gandhi?nin Güney Afrika?da Hindistan?a dönerek ülkesindeki bağımsızlık mücadelesini başlatmış olması. Bu seneki Pravasi Bharatiya Divas etkinliklerinde Singapurlu diplomat ve akademisyen Kishore Mahbubani?nin konuşması dikkatimi çekti. Hindistan?ın küreselleşmeden en çok fayda sağlama potansiyeline sahip ülke olduğunu ileri süren Mahbubani, bunun gerçekleşmesi için de anahtarın Hint diasporasında olduğunu söylüyor. Kendisi de Hint kökenli olan Mahbubani?ye göre Çin?in başarısının arındaki en önemli etkenlerden birisi Çin diasporasının çoğunlukta olduğu Tayvan, Singapur ve Hong Kong?un ekonomik başarısı ve Çin Halk Cumhuriyeti?ne katkıları. Hint diasporasının ise hiçbir ülkede çoğunlukta olmadığını, ?Çinliler için Singapur neyse Hindistan için buna en yakın şeyin Mauritius olduğunu? belirten Mahbubani, buna rağmen 130 ülkeye dağılmış yaklaşık 30 milyon kişilik bir Hint diasporasının söz konusu olduğunu ve denizaşırı Çinlilerin son derece kalifiye ve girişimci kişiler olduğuna dikkati çekerek, bu gücün iyi koordine edilmesi sayesinde Hindistan?ın küreselleşmeden daha çok fayda sağlamasının mümkün olabileceğini vurguluyor.

Mahbubani?ye göre Hint diasporasının Hindistan?ın küreselleşesine katkısı üç şekilde olabilir:

1.) Hindistan?da bir küreselleşme çevresi oluşturulmasına yardımcı olarak. ==> Bunun için Hindistan?ın politika yapıcıları ve kanaat önderleri tüm dünyadaki Hint diasporasını ziyaret ederek onların küreselleşmenin nimetlerinden nasıl faydalandıklarını öğrenebilir ve öğrendiklerini Hindistan?da uygulamaya koyabilir.

2.) Dünya çapında bir küreselleşme öncüleri zincirinin güçlenmesine katkıda bulunarak. ==> Hiçbir ülke tek başına bunu yapamaz, hiçbir ülke tek başına küreselleşmeyi yönlendiremez. Hint diasporası, diğer diasporalarla kuvvetli bir etkileşim içerisinde olarak, bu konuda önemli bir güç oluşturabilir.

3.) Küreselleşmenin olumsuz etkilerinin idare edilmesine katkıda bulunarak. ==> Küreselleşme ve kapitalizm, uygun koşullar altında sınıf (kast) engellerinin aşılmasını ve daha kapsayıcı bir toplum oluşturulmasını sağlayabilir; bu konuda Hint diasporasının katkıları belirleyici olacaktır.

Diasporalar, küreselleşmenin hem tetikleyici hem de sonucu konumundalar. Dolayısıyla gerek Hindistan?ın gerekse belirli büyüklükte diasporaya sahil tüm ülkelerin küreselleşmeden daha fazla fayda sağlamaları ve küreselleşmenin olumsuzluklarıyla daha etkili mücadele etmeleri için önemli bir avantaj sağlıyorlar. Mahbubani?nin tespitleri çok yerinde ve sanıyorum Türkiye?nin de bu tespitlere dikkat etmesi gerekiyor. Son dönemlerdeki olumlu gelişmelere ve daha örgütlü çalışmalara (örneğin tüm dünyadaki Türk işadamlarını bir araya getiren Dünya Türk İş Konseyi?nin kurulması gibi) bu alanda katedilmesi gereken daha çok yol var. Türk diasporası giderek güç kazanan, uluslararası alanda daha etkili bir topluluk haline geliyor ve bu topluluk Türkiye’nin ekonomisine olduğu kadar uluslararası alandaki konumuna da son derece olumlu katkılarda bulunabilir.

(Bu yazı ilk olarak Hedef dergisinin Ekim 2008 sayısında yayınlanmıştır.)

Önce Avrupa Futbol Şampiyonası, sonra da Olimpiyatlar derken spor coşkusuyla dolup taştığımız bir yazı geride bıraktık. Milli takımın son dakika gollerinin ve yüzücü Michael Phelbs’in altın madalyalarının yaşattığı heyecandan belki de tam olarak farkına varamadık ama 2008 yazı, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle ortaya çıkan tek kutuplu dünya düzeninin ilk kez kuvvetli bir şekilde çatırdadığı dönem olarak tarihe geçecek.

Çin, Olimpiyatları çok başarılı bir şekilde organize etti ve madalya sıralamasında da ilk sırada yer alarak istediğini aldı. Ancak Pekin Olimpiyatları ile ilgili olarak vurgulanması gereken daha önemli bir husus var. Çin, sadece yükselişini ve bir süper güç, alternatif bir kutup ya da en azından alternatif bir kutubun temel parçalarından birisi olacağını göstermedi dünyaya. Aynı zamanda bunu kendi istediği şekilde, başkalarının dikte ettiği şartlar değil kendi şartlarıyla yapacağını da hepimize kabul ettirdi. Oyunlar öncesinde insan haklarından, Darfur’dan, Tibet’ten, olumsuz yaşam ve çalışma koşullarından bahsedenlerin büyük çoğunluğu birden susuverdi. Artık bunlardan değil Çin’in başarısından, oyunların partıltısından, Çin’in büyüklüğünden yüceliğinden bahsetmeye başladık hepimiz.

Diğer yandan Rusya, Gürcistan’a girdi. Birçoğumuz neredeyse şok olduysak da, Soğuk Savaş edebiyatı yapmaya başladıysak da Rusya’nın bu hareketi aslında hiç de beklenmedik değildi. Putin, 2004 yılından beri Sovyetler Birliği’nin yıkılmış olmasının ne kadar talihsiz bir durum olduğundan bahsediyordu. Her yıl Mayıs ayında Moskova’da yapılan Zafer Günü kutlamalarındaki geçit törenine 1991’den beri ilk kez bu yıl nükleer başlıklı uzun menzilli füzeleri taşıyan araçlar da katılmıştı. Tüm bu işaretleri okuyanlar için Gürcistan melesi hiç de şaşırtıcı olmadı.

Doha Kalkınma Raundu’nda çözümsüzlük

Bu konular hakkında uzun uzun tartışmak mümkün. Ancak bu yazımızın amacı, 2008 yazının üçüncü önemli gelişmesine, mevcut dünya düzeninin üçüncü çatırdamasına, başka bir deyişle küresel ticaretle ilgili çok taraflı müzakerelerin çöküşüne değinmek. Temmuz ayının ikinci yarısında Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) tarafından İsviçre?nin Cenevre kentinde 35 ülkenin ticaret bakanlarının katılımıyla gerçekleştirilen görüşmelerde bir anlaşmaya varılamadı. Küresel ticareti serbestleştirmeyi ve küreselleşmenin faydalarından gelişmekte olan ülkelerin de yararlanmasını amaçlayan ‘Doha Kalkınma Raundu’, start aldığı 2001 yılından beri düşe kalka devam ettiği bu süreçte belki de bugüne kadarki en büyük darbeyi aldı. Hatırlanacağı gibi tarım sübvansiyonlarının azaltılması ve tarifelerin aşağıya çekilmesi konularında müzakereci tarafların anlaşamamaları nedeniyle görüşmeler Temmuz 2006’da askıya alınmış, ancak Ocak 2007’de devam edilmesine karar verilmişti.

Görüşmelerin tıkanmasının sebebi, aslında 2008 yazında yaşadığımız diğer olaylarla yakından bağlantılı. Belki tüm bu gelişmelerin aslında tek bir sürecin farklı tezahürleri olduğunu söylemek de mümkün. Gelişmekte olan ülkeler, artık mevcut düzene karşı seslerini daha yüksek bir şekilde çıkartıyorlar. Artık daha iddialılar, elleri de daha kuvvetli. Kimi süper güç olmaya soyunuyor, kimi ise gelişmiş ülkelerin ‘serbest ticaret’ dayatmalarına karşı ‘adil ticaret’ talebiyle karşılık veriyor.

Doha Kalkınma Turu’nun tıkanmasının başlıca sebebi tarım ürünlerinin ticaretiyle ile ilgili olarak gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkeler arasında yaşanan görüş ayrılıkları. Aslında ülkeler küresel ticaret ile ilgili birçok konuda uzlaşmaya varmış durumdalar. DTÖ Direktörü Pascal Lamy, müzakereler çerçevesinde 20 başlığın 18’inde anlaşmaya varıldığını, ancak 19.’da tıkanıldığını açıkladı. Bu başlık, özel koruma mekanizmaları(special safeguard mechanisms) ile ilgili.

1994’te başlayan Uruguay Turu ile birlikte tarım alanındaki kotalar ve diğer engeller, doğrudan tarifelere çevrilmiş, ancak ithalatın aşırı şekilde artması nedeniyle mecbur kalınan durumlarda ülkelere özel koruma mekanizmaları kullanarak geçici olarak tarifeleri yükseltme ve bu şekilde kendi üreticlerini koruma imkanı verilmişti. Sorun, geçici olması gereken bu önlemlerin çok uzun sürelerle kullanılmasından kaynaklandı. Doha Kalkınma Turu ile birlikte ise bu önlemlerin kaldırılması değil yeniden şekillendirilmesi amaçlandı.

Müzakereleri durma noktasına getiren de bu önlemlerin ne şekilde reforme edileceğinde anlaşılamaması. Gelişmiş ülkeler özel koruma mekanizmalarında kullanılacak tarife tavanlarının aşağıya çekilmesini istiyorlar. Tarım sektörünün ekonomilerinde daha büyük bir yer teşkil ettiği ve nüfuslarının daha büyük bir kesiminin hayatlarını sürdürmek için tarıma bağımlı oldukları gelişmekte olan ülkeler ise büyük indirimlere yanaşmıyorlar, hatta gıda ve petrol fiyatlarının hızla artmakta olduğu şu dönemde tarifeleri artırarak kendi üreticilerini korumak istiyorlar. Cenevre’deki görüşmelerde bu konuda bir tarafta ABD, diğer tarafta ise Çin ve Hindistan olmak üzere bir kutuplaşmanın iyice belirginleştiği görüldü.

Gelişmiş ülkeler, Çin ve Hindistan’ın başı çektiği hızla büyüyen gelişmekte olan ülkelerin pazarlarına daha rahat bir şekilde girmek isterken gelişmekte olan ülkeler de tarım ürünlerini ABD ve Avrupa pazarlarında daha serbestçe satabilmeyi hedefliyorlar. Bunun mümkün olabilmesi için ise gelişmiş ülkelerin kendi çiftçilerini koruma politikalarından, başka bir deyişle yüksek tarım sübvansiyonlarından vazgeçmesi gerekiyor. Bu konuda ABD’nin ‘ticareti bozan sübvansiyonlar’da indirime giderek toplam 14.5 milyar dolar ile kısıtlamayı kabul etmesi, gelişmekte olan ülkeler açısından olumlu bir gelişme olarak nitelendiriliyor.

Diğer bir sıkıntılı konu olan tarım dışı piyasalara erişim ile ilgili müzakerelerde ise gelişmekte olan ülkeler ise henüz yeni büyümekte olan sanayilerini ve aynı zamanda da gelişmiş ülke pazarlarına ayrıcalıklı erişimlerini ısrarla korumak istiyorlar.

Çok taraflılığa karşı ikili anlaşmalar

Peki şimdi ne olacak? Tabii ki ne DTÖ’nün ne de Doha Kalkınma Turu’nun sonunun geldiğini söylemek en azından şimdilik mümkün değil. Ancak sürecin her tökezlemesinde olduğu gibi Cenevre’deki görüşmelerin tıkanmasının da küresel ticareti etkileyen mevcut bir trendin giderek güç kazanmasını sağladığını söyleyebiliriz. Çok taraflı bir sistem oluşturmak için çabalar sonuç vermedikçe ülkeler iki taraflı ve bölgesel ticaret anlaşmalarına ağırlık veriyorlar. Böylelikle birçok ülkenin çıkarlarını ortak bir paydada bir araya getirmenin zorluğundan kurtularak kendi önceliklerine, kendi koşullarına göre ticaretlerini şekillendirebiliyorlar. Halihazırda dünyadaki toplam ticaretin yarısı iki taraflı anlaşmalar çerçevesinde gerçekleştiriliyor.

Bu aslında çok da arzu edilecek bir durum değil. İki taraflı ve bölgesel anlaşmaları yapmak belki daha kolay ama küçük ülkelerin, fakir ülkelerin buradan kazanacakları fazla birşey yok. Diğer yandan ikili anlaşmalarda siyasi konular çok daha fazla ağır basıyor (bakınız Latin Amerika). Bir ülkenin imzalamış olduğu ikili ve/veya bölgesel anlaşmaların birbirleriyle çelişkili durumlar yaratarak ticareti iyice kilitleyebilmesi de başka bir sıkıntı. Çok taraflı bir ticaret sisteminin geliştirilmesi tüm ülkeler için daha avantajlı olacak, ancak bunun için de öncelikle gelişmiş ülkelerin fedakarlık yapmasıgerekiyor.

Mevcut sürecin adı eğer ‘Doha Kalkınma Turu’ ise, ki ‘kalkınma’ ibaresi ilk kez bu turla birlikte isme eklendi, gelişmiş ülkelerin küresel kalkınmayı ön planda tutmaları ve tamamıyla kendi üreticilerinin çıkarlarına yönelik olarak değil daha dengeli bir çizgide müzakerelere iştirak etmeleri gerekiyor. Bu konuda Endonezya Ticaret Bakanı Mari Elka Pangestu’nun çok isabetli bir tespiti var: ‘Zengin ülkelerin küresel ticaretten daha büyük pay alma umutlarının, mevcut ticaret turunun kalkınma hedeflerine göre arka planda kalması gerekiyor.’ Şu anda Avrupa’nın bu çizgiye ABD’ye nazaran daha yakın bir duruş sergilediğini belirtmekte de fayda var.

ABD seçimleri

Küresel ticaretin geleceğini sorgularken kısa vadede bakmamız gereken bir yer daha var: yaklaşan ABD seçimleri. 2007 yılında ABD’nin toplam dış ticareti 1.2 trilyon doları ihracat ve 1.9 trilyon doları ithalat olmak üzere 3.1 trilyon olarak gerçekleşti. Şüphesiz ki, ABD küresel ticareti şekillendiren en büyük güç. Dolayısıyla, Kasım ayında işbaşı yapacak olan yeni yönetimin bakış açısı ve politikaları küresel ticaretin geleceğinde önemli rol oynayacak.

Seçimin sonucunu tahmin etmek çok güç ancak adayların ticaret konusundaki pozisyonlarına bakmamız mümkün. Demokratların adayı Barrack Obama, ABD’li ihracatçıların haksız rekabetten korunması ve yabancı pazarlara rahat girebilmeleri için DTÖ’ye baskı yapılması gerektiğini savunuyor. Başta Çin olmak üzere dışarıdan gelen ucuz ithal ürünlerine karşı ise korumacılıktan ziyade eğitim programları ve benzeri girişimlerle ilgili sektörlerin rekabet gücünün artırılması gerektiğini düşünen Obama, ABD ve Meksika’nın işçilerine haksızlık yarattığını ve istihdam kaybına yol açtığını ileri sürdüğü NAFTA’da revizyona gidilmesi gerektiğini vurguluyor. Cumhuriyetlerin adayı John McCain ise ABD’de tarım alanında tarifelerin ve sübvansiyonların azaltılmasını ancak bunun karşılığında da ABD’nin tarım ürünlerinin diğer pazaralara daha rahat girebilmesinin sağlanmasını istiyor. McCain, ticaret anlaşmalarına çevre ve insan hakları gibi konularla ilgili koşulların konulmasına ise karşı. Başka bir deyişle, Obama ile McCain ile küresel ticaret konusunda benzer görüşlere sahipler ve kim Başkan seçilirse seçilsin, eğer söylediklerini yaparlarsa, ABD’nin Doha Kalkınma Turu’nun hayata döndürülmesinde ve çok taraflı ticaret sistemimin geliştirilmesinde daha olumlu ve uzlaşmacıbir tutum izlemesi muhtemel.

Türkiye’nin konumu

Türkiye’nin Doha Kalkınma Turu’ndaki konumuna da bir göz atmakta fayda var. Tarım dışı piyasalara erişim konusunda Türkiye, Avrupa Birliği’ne paralel bir tutum izliyor. Halihazırda Gümrük Birliği üyeliği nedeniyle pazarı birçok üretici ülkeye açık olan Türkiye, gelişmekte olan ülkelerin de pazarlarını daha fazla açmalarını hedefliyor. Tarım konusunda ise farklı bir durum söz konusu. Bu alanda Türkiye, pazar açılımının mümkün olduğunca az olması ve gelişmekte olan ülkelere daha fazla esneklik sağlanması taraftarı. Türkiye, bu konuda G33 adı verilen ve tarım sektöründe ticaretin serbestleştirilmesine muhalif ülkelerin oluşturduğu grubun bir üyesi olarak Çin ve Hindistan’ın başı çektiği gelişmekte olan ülkelerin safında yer alıyor.

Türkiye açısından küresel ticaret çerçevesindeki en önemli konulardan birisi de tekstil ve hazırgiyim ticareti. Kotaların 2005 yılında kalkmasından bu yana küresel tekstil ve hazırgiyim üretimi ve ticareti, büyük yapısal değişiklikler geçirdi ve geçirmeye devam ediyor. Çin, kotaların geçici olarak tekrar uygulanmasına rağmen üretimini ve ihracatını artırıyor. Diğer yandan Çin’den bile daha ucuz maliyet sağlayabilen gelişmekte olan Asya ülkeleri de kota sonrası dönemin galipleri olarak ön plana çıkıyorlar. Bangladeş, Kamboçya, Endonezya ve Vietnam bu ülkelerin başında geliyor. Diğer yandan Mısır ve Fas’ın başını çektiği Kuzey Afrika ülkelerinde de bu alanda ciddi bir büyüme söz konusu. ABD, AB ve Hong Kong ile Kore gibi Asya’nın gelişmişülkeleri ise kan kaybetmeye devam ediyorlar.

Tüm bu gelişmeler bizlere hızlı yapısal değişiklikler karşısında kendilerini mağdur durumda gören ülkelerin ikili bazda korumacı önlemlerle zaman kazanmaya çalıştıklarını, ancak uzun vadede küresel tekstil ve hazırgiyim ticaretinde dengelerin oturmasının ve tüm tarafların tatmin olabileceği bir sistemin yerleşmesinin için ancak çok taraflı bir yapının geliştirilerek olgunlaşması yoluyla mümkün olabileceğini gösteriyor.

Tesktil ve hazırgiyim, her ne kadar çok taraflı bir yapıdan en fazla fayda sağlayacak sektörlerin başında gelmekteyse de, Doha Kalkınma Turu’nun gündeminde ilk sıralarda yer almıyor. Bununla birlikte Türkiye’nin bu alanda DTÖ nezdinde en aktif ülkelerden birisi olması da memnuniyet verici bir durum. Son olarak Türkiye, kotaların kalkmasından bu yana tekstil sektöründe yaşanan gelişmelerle ilgili olarak uluslararası kuruluşlar tarafından yapılan çalışmaların bir araya getirilerek DTÖ’de tartışmaya açılmasını ve tekstil ile ilgili kuralların şekillendirilmesinde bu çalışmalardan fayda sağlanmasını teklif etti ve 1 Temmuz 2008’deki konsey toplantısında da bu teklifini yineledi.

Sonuç olarak küresel ticaretin herkes için faydalı olması için Doha Kalkınma Turu’nun canlandırılması ve ikili anlaşmalar yerine çok taraflı bir düzenin güç kazanması gerekiyor. Ticaret engelleri gerçek anlamda sadece çok taraflı olarak ve kimseyi dışarıda bırakmadan, ayrımcılık yapmadan azaltılabilir. Bu olmayınca, belki ikili anlaşmalarla kısa vadeli kazançlar sağlanılabiliyor ve gün kurtarılabiliyor. Ancak sorunlar tam olarak çözülemiyor. Bunun en güzel kanıtı da yaşamakta olduğumuz gıda ürünleri ve petroldeki yüksek fiyat artışları.

Peki nasıl başaracağız bunu? Doha nasıl canlanacak? Cenevre’de görüşmelerin tıkanmasıyla ilgili olarak Arjantin Dışişleri Bakanı Jorge Taiana, başarısızlığın sebebinin ‘sanayileşmiş ülkelerin az verip çok almak istemeleri ve bunun da gelişmekte olan ülkeler tarafından kabul edilmemesi’ olduğunu söyledi. Taiana, durumu çok güzel özetliyor ve Doha’nın kurtarılabilmesi için de bu durumun değiştirilmesi, herkesin ne kadar veriyorsa o kadar almayı kabul ettiği bir düzenin (ki buna istisnalar yapıalacaksa bu gelişmiş değil gelişmekte olan ülkeler için olmalı) oluşması ve ‘Doha Kalkınma Turu’ derken ‘kalkınma’ kelimesinin altının çizilmesi gerekiyor. Bunun ne ölçüde ve ne hızda gerçekleşeceğini ise zaman gösterecek.

(Bu yazı ilk olarak 2 Temmuz 2004 tarihinde Ntvmsnbc.com haber portalında yayınlanmıştır.)

Çin ekonomisi büyümeye devam ediyor ve büyüyen Çin’in ülkemiz açısından yarattığı tehditler ve fırsatlar değişik platformlarda dile getiriliyor. Daha önceki yazılarımızda Çin’in hızlı ekonomik kalkınmasının sadece bir “tehdit” olarak algılanmaması gerektiğini ve önemli olanın bu tehditleri fırsata çevirmek olduğunu belirtmiştik.

Çin, gerçekten de değerlendirmesini bilene ve kendisine uzun vadeli hedeflerle yaklaşana önemli fırsatlar sunabiliyor. Bu fırsatları değerlendirebilmek için ise Türkiye’nin bir vizyona ihtiyacı var. Bu vizyon kesinlikle Çin ile sınırlanmamalı ve Doğu Asya’yı bir bütün olarak ele almalı. Bu çerçevede misyonları belirleyerek kolları bir an önce sıvamak şart.

Söz konusu vizyonu oluşturmak için ise öncelikle yüzümüzü Doğu’ya dönmeli ve dünyaya bir de Asya’dan bakmalıyız. Bunu yaptıktan sonra kendimize bir soru soracağız.

Dünyadaki güç dengesine baktığımız zaman açık bir şekilde Batı’dan Doğu’ya doğru bir güç transferi olduğunu görüyoruz. Bu süreç, 11 Eylül’den sonra iyice hızlandı. ABD, tek taraflı (unilateral) “küresel güç” yaklaşımını yüzüne gözüne bulaştırdı. Irak’taki durum ortada.

ABD ekonomisi ise son dönemlerde toparlanma belirtileri gösterse de yine de hiç iyi bir durumda sayılmaz. Diğer yandan AB de dünyanın “ikinci kutbu” olma iddiasının uzağında kaldı. Avrupa ülkelerinin ekonomileri de binbir türlü sorunla boğuşuyor.

BÜYÜMEDE ÇİN ÖNDE GİDİYOR

Diğer yandan Çin ise yılda ortalama yüzde 10’a yakın büyüme oranları yakalamış durumda. Bunun sürdürülebilirliği tartışılsa da Çin ekonomisinin hızla büyüdüğü ve bölge ekonomilerini peşinden sürüklediği bir gerçek. Japonya ise yıllardır süren ekonomik durgunluktan kurtuluyor. Güneydoğu Asya ekonomileri Asya Krizi’nin yaralarını sarıyorlar ve diğer yandan Hindistan da Çin’den sonra Asya’nın diğer bir süper gücü olarak sahneye çıkıyor.

Tarih gerçekten tekerrürden ibaretse, yakında bir Dünya Savaşı çıkacağı öngörüsünde bulunulabilir. Özellikle 19. ve 20. yüzyılın tarihini incelediğimizde ekonomik olarak büyüyen güçlerin, buna paralel olarak askeri alanda da güçlendiklerini ve kayan güç dengeleri nedeniyle ortaya çıkan anlaşmazlıkların savaş ile sonuçlandığını görüyoruz. Bu dönemde “büyüyen güç+ekonomik kriz=savaş” formülü hep geçerli olmuş. Şu anda Batı’dan Doğu’ya, ya da Trans-Atlantik Bloğu’ndan Doğu Asya’ya kayan güç dengesi de bu izlenimi verebilir. Tayvan, Kuzey Kore ve Kaşmir gibi taraflar arasında derin anlaşmazlıkların bulunduğu ve nükleer silahların konuşlandırıldığı bölgeler de bu izlenime güç katıyor.

Ne var ki, burada bir hataya düşmemek lazım. Asya değişiyor, ama bir yandan da buradaki ülkeler, çıkarları her zaman aynı doğrultuda olmasa bile bu değişime ayak uyduruyorlar. Çin’in ekonominin yanında siyasi anlamda da dışarıya açılmaya başlaması ve Çin, Japonya ve Güney Kore’nin Güneydoğu Asya ülkeleriyle bir araya gelerek ASEAN+3 adı altında bir platform oluşturması bile gazetelerde okumadığımız, çoğumuzun haberdar bile olmadığı ama tüm dünya açısından son derece önemli bir gelişme.

Bu konuda Singapur’un BM nezdindeki Büyükelçisi Kishore Mahbubani’nin çok yerinde bir uyarısı var. “Asyalılar Düşünebilir mi?” isimli kitabıyla tanıdığımız Mahbubani, Asya’yı ve Asya’nın geleceğini analiz ederken Batılı değerleri bir kenara bırakmamızı ve Asya’yı kendi değerleri ve kendi tarihi çerçevesinde incelememizi öneriyor ve aksi takdirde, Asya’yı Batı’nın gözlükleriyle değerlendirmeye devam ettiğimiz sürece yanlış sonuçlara varacağımızı belirtiyor.

Mahbubani’ye hak vermemek mümkün değil. Ancak, bu uyarıyı Batı ne derece dikkate alıyor, ya da dikkate alsa bile Batı, büyüyen Asya’ya ve değişen dünya dengelerine ne kadar hazır, bu da şüpheli. Dünyanın ekonomik ve siyasi altyapısı Batı değerleri üzerine kurulmuş durumda. Mevcut uluslararası düzen ve bu düzenin idaresinden sorumlu uluslararası kuruluşlar, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ve bu savaşın galipleri tarafından kendi çıkarlarını yansıtacak şekilde kurulmuş. Açıkcası, aradan geçen 60 yıllık zaman zarfında da sistem fazla değişmemiş.

Bakınız, dünyanın büyük güçlerini bir araya getiren “zenginler kulübü” G-7’ye daha sonra Rusya Federasyonu da eklendi ve oluşumun adı G-8 oldu. Rus ekonomisinin durumu ortada. Rusya bu kulübe nasıl girebildi? 1945 sonrası dünyanın büyük güçlerinden birisi olduğu için girdi. Peki, Rusya’nın dahil olabildiği bu gruba Çin ya da Hindistan giremez miydi? Uluslararası sistemin yeniden yapılandırılması şart. BM, IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlara dair şikayetler gittikçe artıyor. İnsanlığın geleceği için bu kuruluşların ve uluslararası sistemin artık 20. yüzyılın değil, 21. yüzyılın büyük güçlerine söz hakkı verecek şekilde şekillendirilmesi gerekiyor.

Bu konuda önemle üstünde durulması gereken birkaç konu var. Birincisi, bu yeni bloğun liderinin kim olacağı konusu. Tarih boyunca Çin ve Japonya hiçbir zaman aynı anda güçlü olamadılar.

Yüzyıllar boyunca Japonya bölgenin deviydi, Çin ise geriden geliyordu. Son 20 yıllık süreç içerisinde ise Japonya durgunluğa girerken, uyuyan dev Çin uyanmaya başladı. Şu anda ise Japonya yeniden toparlanıyor ve orta vadede her iki ülkenin de gücünü artıracağını öngörmek mümkün. Ancak bir lider ortaya çıkacaksa bu şüphesiz ki Çin olacak, yaşlanan nüfusu ve ekonomik potansiyelinin sınırlarına ulaşmış olan Japonya değil.

DÜNYANIN EKSENİ YER DEĞİŞTİRİYOR

Diğer önemli konuda tabii ki ABD’nin rolü. 2. Dünya Savaşı’ndan beri bölgede askeri varlığını sürdüren ABD, buradaki üsleriyle Japonya, Güney Kore ve Tayvan’ın güvenliğini sağlıyor. Ancak son dönemlerde ABD’nin Asya’daki ilgisinin Orta Asya’ya doğru kaydığını gözlemliyoruz. En son geçtiğimiz hafta ABD yönetimi Kore yarımadasındaki güçlerini üçte bir oranında azaltma kararı aldı. Bilindiği gibi eskiden düşman “komünizm” iken şimdi “küresel terörizm” oldu.

Diğer yandan Çin, ekonomik açıdan güçlenmesine ve dolayısıyla siyasi alanda da bölgedeki nüfuzunu artırmasına rağmen doğrudan ABD’yi karşısına almamaya özen gösteriyor. Dolayısıyla ABD’nin stratejik öncelikleri de Asya’nın içlerine ve tabii ki güneybatısına doğru kayıyor.

Değişen stratejik önceliklere rağmen bir şeyi net olarak söyleyebiliyoruz. Asya’da bölgesel bir lider olacaksa, bu lider hiçbir zaman ABD’nin çıkarlarına tehdit olarak algılanmak istemeyecek, böyle olmadığını ispat etmeye çalışacak, ama bir yandan “bu mahallede benim borum öter” de diyecek. En azından kısa ve orta vadede…

Şimdi yazımın başında bahsettiğimiz soruyu soralım kendimize: Batı’dan Doğu’ya bir güç transferi söz konusuyken Türkiye’nin bu süreçteki konumu nedir? Türkiye, NATO üyesidir ve AB üyeliği için adaydır. Türkiye, Batılıdır. Ancak Türkiye, Batı ile Doğu arasında bir köprü olduğunu da iddia etmektedir. Ne var ki, bu köprü olma iddiası çoğunlukla gereğinden fazla kullanılan ve retoriğin ötesine geçemeyen bir sav olarak kalıyor.

Şu bir gerçek ki, Doğu’yu yeterince tanımıyoruz ve Doğu’nun yükselişini de tam olarak anlamıyoruz. Bu durumda tabii ki köprü olamayız. Yapmamız gereken, ekonomi ve siyasetteki, özellikle de dış politikadaki gündelik tartışmalarımıza arada sırada bir parantez açıp dünyaya Doğu’nun gözünden bakmaya çalışmak. Bunu yapabiliriz, hem de Avrupalılardan da Amerikalılardan da daha iyi yaparız, çünkü Doğu bizim genlerimizde var.

Gelin ilk adımı beraber atalım. Artık bu bölgeye “Uzakdoğu” demeyelim. Neye göre uzak? Onlar bize “Uzakbatı” mı diyorlar? Neden hala 19. yüzyıl sömürgecilerinin tabirlerini kulanıyoruz? Asya’nın doğusuna kısaca “Doğu Asya” diyemez miyiz?