"Kuzey Kore" ile etiketlenmiş yazıları görüntülüyorsunuz

Kore Yarımadası’nda gerginlik giderek tırmanıyor. Kuzey Kore yönetimi nükleer silah ve füze denemelerine devam ederken, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) yönetiminin bu girişimlere “askeri seçenek de dahil olmak üzere” her türlü karşılığı verebileceğini beyan etmesi ve özellikle de Donald Trump’ın Kuzey Kore’ye “tarihin bugüne kadar görmediği ölçüde ateş ve öfke” ile cevap verileceği şeklindeki ifadeleri, meselenin çözümsüz bir döngüye dönüşmesine yol açıyor. Birleşmiş Milletler (BM) çözümü ekonomik yaptırımlarda arıyor; ancak meselenin ekonomik boyutları yakından incelendiğinde çözümün aslında hiç de kolay olmadığı ortaya çıkıyor.

Ekonomik yaptırımların amacı, Kuzey Kore’nin dış mali kaynaklarını keserek Kim Jong-un yönetimini iflasın eşiğine getirmek ve nükleer silah ile füze denemelerini sona erdirmeye mecbur bırakmak. Ancak rakamlar, Kuzey Kore ekonomisinin aslında bunun tersi bir istikamette yol aldığını gösteriyor. Güney Kore Merkez Bankası’nın yaptığı hesaplamalara göre, Kuzey Kore ekonomisi 2016 yılında son on yedi yılın en yüksek oranını yakalayarak yüzde 3,9 büyüdü ve 28,5 milyar dolarlık bir hacme ulaştı.

Ülkede 2011 yılında başlatılan piyasa reformlarının, her ne kadar şu aşamada başlangıç seviyesinde olsalar da bu büyümede etkisi var. Ülkede özel teşebbüse giderek daha fazla alan açılıyor, fabrika yönetimlerine karar süreçlerinde özerklik tanınıyor, insanların kurulan pazar yerlerinde satış yaparak kazanç elde etmeleri mümkün kılınıyor ve tarım kolektifleri yerine aile bazlı çiftçilik sistemine geçilerek hasadın artırılması sağlanıyor.

Tüm bunlar Kuzey Kore ekonomisi için kayda değer gelişmeler olsa da, ekonomik büyümenin ardındaki esas dinamik Çin ile yapılan ve giderek artan ticaret. Kuzey Kore dış ticaretinin yüzde 90’dan fazlasını komşusu Çin ile yapıyor. Kuzey Kore, yer altı zenginliklerine ve düşük maliyetli işgücünün sağladığı imalatta rekabet avantajına sahip bir ülke. 2016 yılında Kuzey Kore Çin’e 1,16 milyar dolarlık kömür, 724 milyon dolarlık tekstil ürünü, 225 milyon dolarlık demir cevheri ve 190 milyon dolarlık deniz ürünü ihraç etti. Kuzey Kore için Çin yegane pazar, Çin için ise Kuzey Kore ihtiyaç duyulan ürünlerin düşük fiyatlarla temin edilebileceği bir kaynak.

Uluslararası ekonomik yaptırımlar, her şeyden önce Kuzey Kore’nin bu yaşam hattını kesmeyi hedefliyor ve Çin de söz konusu yaptırımlara uyacağını beyan ediyor. Çin şubat ayı itibarıyla Kuzey Kore’den kömür alımını durdurduğunu açıkladı ve ardından ülkede faaliyet gösteren Kuzey Koreli firmaların faaliyetlerini sona erdirme kararı aldı. Ancak istatistiklere bakıldığında, iki ülke arasındaki ticaretin azalmadığı, tam tersine arttığı görülüyor.

2017 yılının ilk yarısında Çin ile Kuzey Kore arasındaki ticaretin hacmi bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 10,5 artarak 2,55 milyar dolar olarak gerçekleşti. Bu artışın sebebi, durdurulan kömür ticaretine rağmen devam eden demir cevheri ticareti ve aynı zamanda Kuzey Kore’nin enerji ihtiyacını karşılamak için Çin’den yaptığı petrol alımları. Diğer yandan Çin’in Kuzey Kore sınırına yakın Dandong kentinde kurulan sınır ticaret bölgesi, Dandong’u Liaoning eyaletinin başkenti Shenyang’a bağlayan hızlı tren hattı ve iki ülke arasında 2015 yılının sonunda faaliyete geçen konteyner gemi taşımacılığı hattı, Çin ile Kuzey Kore arasındaki ticari ilişkilerin gelişmesine katkıda bulunmaya devam ediyor. Çin dahil yaklaşık 50 ülkede çalışan ve sayılarının 100 bine ulaştığı tahmin edilen Kuzey Kore vatandaşlarının, her yıl ülkelerine gönderdikleri 1 milyar dolar da Kuzey Kore ekonomisini ayakta tutan güçlü bir etken.

Çin, Kuzey Kore’ye uygulanan yaptırımlara iştirak eder gibi görünse de aslında bunu tam olarak yapmıyor. Kuzey Koreliler Hong Kong’da şirket kurup Çin’de ofis açıyorlar ve Çin bankalarını kullanarak dış dünya ile mali işlemlerini gerçekleştirebiliyorlar. ABD’li bir araştırma şirketinin raporuna göre, geçtiğimiz yıl dünyada 248 şirket Kuzey Kore’nin dış dünya ile ekonomik ilişkilerine aracılık etmiş ve bu şirketlerin 160’ı Hong Kong’da kayıtlı. Diğer yandan üçüncü ülke bandıralarını taşıyan gemiler, Kuzey Kore’nin ticaretine aracılık etmeye devam ediyorlar.

Çin’in tercihi Kuzey Kore’nin provokatif eylemlerine son vermesi, ancak bir yandan da yaptırımların ülkede bir rejim değişikliğine ya da çöküşe yol açacak derecede şiddetli olmaması. Kuzey Kore içinde meydana gelecek bir sosyal patlama, Kim rejiminin sona ermesine ve yerinde bir güç boşluğu oluşmasına, milyonlarca Kuzey Koreli mültecinin Çin’e göç etmesine yol açabilir ki bu da Pekin yönetimi tarafından istenmiyor. Yine iki Kore’nin birleşmesi de, Güney’de yerleşik olan ABD birliklerinin Çin sınırına kadar gelmelerine yol açacağından, Pekin tarafından tercih edilmeyen bir durum. Tüm bu nedenlerden dolayı Çin’in istediği, yaptırımların (tabir yerindeyse) Kim Jong-un’u dize getirmesi, ancak Kim’i koltuğundan edecek kadar da şiddetli olmaması ve yarımadada statükonun devam ederek Kuzey Kore’nin Çin ile Güney Kore arasındaki tampon bölge özelliğini sürdürmesi.

ABD yönetimi bu nedenle yaptırımlarda giderek Çin’i merkeze koyuyor ve Kuzey Kore ile iş yapan Çin şirketlerini de kapsam içerisine alıyor. Burada ABD’nin ciddi bir yaptırım gücü var ve Çinli firmalara “ya Kuzey Kore’yle ilişkilerinizi kesersiniz, ya da ABD piyasalarına erişiminizi engellerim” diyebiliyor. Son olarak, ABD’den aldığı parçaları İran ve Kuzey Kore’ye sattığı tespit edilen Çinli büyük bir telekomünikasyon firmasına ABD 1,2 milyar dolarlık ceza kesti. ABD hükümetinin verdiği para cezası bir Çin firması üzerinde bağlayıcı olamasa da, ABD pazarını kaybetmek istemeyen Çinliler, cezayı ödeyip Kuzey Kore ile ilişkilerini kestiler.

Ekonomik yaptırımlar, her ne kadar son dönemlerde kapsamı artırılmışsa da tek başına Kuzey Kore meselesine bir çözüm getirme kapasitesine sahip değil. Yaptırımların yanı sıra, taraflar arasında mutlaka diyalog kurulması ve bu diyaloğun yapıcı olarak sürdürülmesi gerekiyor. Diğer yandan, meselenin ekonomik boyutu mercek altına alındığında ortaya önemli bir soru daha çıkıyor: İki Kore’nin birleşmesinin olası ekonomik sonuçları nelerdir? İçinde bulunduğumuz, arka arkaya füzelerin atıldığı ve nükleer denemelerin yapıldığı bu dönem, Kore Yarımadası’nda birleşmeyi konuşmak için oldukça erken bir vakit olarak görülebilir. Ancak uzun vadeli hesapların içine bu seçeneği de katmak gerekiyor.

Her şeyden önce, Almanya’da olduğu gibi, Kore’lerin birleşmesinin de bir ekonomik maliyeti olacak. Bu maliyet için, 50 milyar ile 6 trilyon dolar arasında geniş bir aralıkta değişen farklı tahminler yapılıyor. Birleşmenin maliyetine nazaran getirisiyle ilgili öngörüler ise daha net. Kore Yarımadası’nın kuzeyi doğal kaynaklar açısından zengin ve ayrıca düşük maliyetli geniş bir işgücü havuzuna sahip. Yarımadanın güneyi ise doğal kaynaklar açısından fakir olsa da gelişmiş bir ekonomiye, sermayeye ve teknolojiye sahip. Bu ikisinin bir araya gelmesi, Asya’da yeni bir ekonomik süpergücün oluşmasına yol açabilir. ABD’li bir yatırım bankasının tahminlerine göre Birleşik Kore, 30 ila 40 yılda Japonya, Almanya ve Fransa ekonomilerini geçecek bir potansiyele sahip. Kore Uluslararası Ekonomi Politikaları Enstitüsü’nün bir araştırması ise Birleşik Kore’nin 2055 yılına kadar 8,7 trilyonluk bir ekonomik büyüklüğe ulaşabileceğini öngörüyor. Böylesine büyük bir ekonomik gücün, Çin başta olmak üzere, bölgedeki rakipler tarafından ne kadar arzu edilecek bir durum olduğu da ayrı bir tartışma konusu.

Kuzey Kore, dışarıdan bakıldığında bir çılgın tarafından yönetilen, ekonomisi iflas etmiş, dışa tamamen kapalı bir ülke gibi görünse de, gerçekte henüz son derece ilkel bir şekilde de olsa piyasa ekonomisini geliştiren, Çin ve diğer üçüncü ülkeler üzerinden kurduğu ticaret ilişkilerinden beslenen bir ülke ve yaptırımlara rağmen bu bağlar gücünü koruyor. Kuzey Kore meselesini tahlil ederken, sadece nükleer silahlar ve siyasilerin sert söylemlerine odaklanmayıp, tüm bu gelişmeleri içerisine alan ekonomik çerçeveyi de incelemekte fayda var.

(Bu yazı ilk olarak Anadolu Ajansı tarafından yayınlanmıştır.)

360_noko_economy_0617

Kuzey Kore dendiği zaman aklımıza dünyaya tamamen kapalı, Stalinist bir totaliter rejimle yönetilen, insanları açlıktan kırıldığı halde sürdürdüğü nükleer silahlanma programı ile sadece Asya’yı değil tüm dünyayı tehdit eden bir ülke aklımıza geliyor. Bu ülkeyi haklı olarak 21. yüzyılın küresel dünyasında bir anomali, Soğuk Savaş’ın arkaik bir kalıntısı olarak görüyoruz. Ancak Kuzey Kore hakkında edinebildiğimiz bilgiler, büyük ölçüde bu ülkenin gerçekleştirdiği füze denemeleri ve liderleri Kim Jong Un’un yönetimdeki kadroları tasfiyeye yönelik uygulamaları ile kısıtlı kalıyor ve bu nedenle önemli bir soruya cevap bulamıyoruz: Bu durumdaki bir ülke hala nasıl ayakta duruyor? Çin yönetiminin yıllardır en büyük korkusu, Kuzey Kore’de ekonominin tamamen çöküp bir sosyal patlamaya yol açması, milyonlarca insanın artık kaybedecek bir şeyleri olmadığı için tüm tehlikeyi göze alarak sınırı aşması ve Çin’e geçmesidir. Bu neden gerçekleşmiyor?

Kuzey Kore, dünyanın en zayıf ekonomilerinden birisine sahip. Birleşmiş Milletler verilerine göre ülkede kişi başına düşen gayrısafi milli hasıla 621 dolar. Bir kıyaslama yapılacak olursa bu rakam Güney Kore’de 26,482 dolar seviyesinde. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana neredeyse hiç yatırım almayan sanayi iyice çağdışı kalmış durumda, tarım ise verimsiz bir şekilde ve iklim koşulları müsaade ettiği ölçüde sürdürülebiliyor. Pyongyang yönetimi ülkenin mevcut kaynaklarını nükleer programlara yönlendirirken, uluslararası ambargolar da ülke dışından kaynakların gelmesini engelliyor.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen, Kuzey Kore ekonomisinin ayakta kalmasını sağlayan bir takım etkenler var. Son dönemlerde Kuzey Kore ekonomisinin büyüme sürecine girmesi, 2010 yılında yüzde 0,5 oranında küçülmüşken, ilerleyen yıllarda pozitif oranlara geçilmesi ve 2013 yılında da yüzde 1,1’lik bir büyüme kaydedilmesi, Kuzey Kore’nin bu anlamda halen kısıtlı ve kırılgan olsa da bir aşama kaydettiğini gösteriyor.

Kuzey Kore’nin ihracatı artıyor

Dış ticaret, Kuzey Kore’ye ekonomisini ayakta tutan etkenlerin başında geliyor. Kuzey Kore’nin çok büyük bir ticaret hacmi yok ve olduğu kadarıyla da açık veriyor: 2014 yılında yapılan 3,33 milyar dolarlık ihracata karşılık 4,02 milyar dolarlık ithalat gerçekleştirilmiş. Ancak son dönemlerde uluslararası ambargoya rağmen ihracatın ithalattan hızlı artması dikkat çekiyor. On yıl önce, 2004’te, ihracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 55,5 iken bu oran 2014 itibariyle yüzde 82,7’e yükselmiş durumda.

Kuzey Kore, ihracatının büyük bir kısmını, 2014 yılı rakamlarına göre yüzde 86,1’ini, Çin’e yapıyor. Son beş yıldır Kuzey Kore’nin ihracatındaki genel artış yılda yüzde 12 ortalaması ile gerçekleşirken Çin’e yapılan ihracat için bu oranın yüzde 21 seviyesinde olması, Çin pazarının Kuzey Kore için öneminin giderek artacağını gösteriyor. Bu arada Kuzey Kore, ithalatının da yüzde 87,5’ini Çin’den yapıyor.

Kuzey Kore ile Çin arasındaki ticaret güçlü bir karşılıklı fayda temeli üzerine inşa edilmiş durumda. Kuzey Kore, başta kömür, manyezit, bakır, demir, çinko, altın ve nadir toprak metalleri olmak üzere zengin yer altı kaynaklarına sahip bir ülke. Güney Kore kurumları tarafından yapılan hesaplamalara göre Kuzey Kore’nin yer altı kaynaklarının toplam değerinin 6 trilyon doların üzerinde olduğu tahmin ediliyor. Çin için Kuzey Kore yakıt ve ham madde ihtiyaçlarını yüksek hacim ve başka hiçbir yerde bulamayacağı kadar düşük maliyetle karşılayabileceği bir kaynak; Kuzey Kore için ise Çin ambargolara ve lojistik engellerine takılmadan satış yapabileceği bir pazar konumunda.

İşçi dövizleri

Yer altı kaynaklarından sonra Kuzey Kore’nin en büyük ihracat kalemini tekstil ürünleri oluşturuyor ve burada da yine Çin en büyük alıcı olarak ön plana çıkıyor. Tekstil ticareti, Çin-Kuzey Kore sınır boyunca farklı ekonomik bütünleşme şekillerinin de oluşmasına yol açtı. Sınırın iki tarafında kurulan fabrikalarda hammadde Çin’den, işgücü Kuzey Kore’den gelecek şekilde üretim yapılıyor. Yaklaşık 20 bin kadar Kuzey Koreli vatandaşının Çin tarafındaki fabrikalarda çalıştığı biliniyor. Son derece düşük maliyetle yabancı markalar için fason olarak üretilen ürünler “Made in China” etiketiyle tüm dünyaya ihraç ediliyor ve Kuzey Kore bu kanaldan ciddi bir gelir sağlıyor. Washington Post gazetesinde yer alan bir habere göre bu şekilde çalışan Kuzey Koreli bir tekstil işçisi günde 13 saat, ayda 28-29 gün emek sarf ediyor, eline aylık 300 dolar geçiyor, bu paranın üçte biri kendisine kalıyor, geri kalanı Kuzey Kore devletine gidiyor.

Çin, Kuzey Kore’nin işçi gönderdiği tek ülke değil. Tüm dünya genelinde çalışan Kuzey Korelilerin sayısının 80 bin bulduğu tahmin ediliyor. Bu işçilerin ülkelerine gönderdikleri dövizler, Kuzey Kore ekonomisi için önemli bir kaynak sağlıyor. Peterson Uluslararası Ekonomi Enstitüsü’nün hesaplamalarına göre Çin dahil tüm dünyadaki Kuzey Koreli işçilerin ülkelerine sağladıkları kaynağın toplam tutarı yılda 90 milyon doları buluyor. Kuzey Kore’nin dış ticareti dendiği zaman şüphesiz ki tablonun içerisinde silah ve nükleer teknoloji satışları da var. Bu kalemler resmi rakamlarda gözükmese de, Pyongyang’ın bu alanda yılda 1,5 milyar dolara yakın bir gelir sağladığı tahmin ediliyor.

Kuzey Kore ekonomisi açısından önemli bir gelişme, devletin ekonomideki ağırlığının devam etmesine rağmen özel sektöre de bir yaşama alanı ayırılması ve bu alanın giderek büyümesi. Ülkede yaklaşık yirmi yıldır bir özelleştirme ve piyasa dinamiklerine ağırlık verme söylemi olsa da somut sonuçlar ancak son birkaç yıldır hayata geçirilen uygulamalarla alınmaya başladı. Halen ülkedeki özel girişim bireysel teşebbüslerden ya da küçük ölçekli işletmelerden oluşuyor; orta ve büyük ölçekli şirketler ise devletin tekelinde. Ancak bireye kendi girişimiyle refah seviyesini artırabilmesi için bir imkan tanınmış olunması, Kuzey Kore açısından önemli bir gelişme.

Deneme mahiyetinde piyasa reformları

Kuzey Kore’de ekonomik reform denemeleri de yapılıyor. Tarım sektöründe devlet eskiden üretiminin tamamına el koyup çiftçilere sabit bir miktar bırakırken, 2012’de alınan bir kararla çiftçilerin yaptıkları üretimin daha büyük bir kısmını ellerinde tutma ve bunları ülke genelinde hayata geçirilen çiftçi pazarlarında satma imkanı tanındı. Bu uygulama tarım dışı alanlarda da yaygınlaştırılıyor. Kamu iktisadi teşekküllerine yaptıkları üretimin bir kısmını piyasa fiyatlarında satma ve ihracata yönlendirme özgürlüğü getirildi. Diğer yandan Kuzey Kore genelinde faaliyete geçirilen yirminin üzerindeki özel ekonomik bölgede, her ne kadar ciddi yatırım açıkları ve altyapı yetersizlikleri söz konusuysa da, yeni girişimlerin desteklenmesi için uygun bir ortam sağlanması amaçlanıyor.

Tüm bu gelişmeler Kuzey Kore ekonomisinin en azından şimdilik ayakta durmasını sağlıyor. Uzun vadede ise Kuzey Kore’nin sürdürülebilir bir ekonomik büyüme modeline geçmesi gerekiyor. Bu modelin olmazsa olmazı, yabancı yatırım. Çin, ihtiyaçlarını karşıladığı müddetçe Pyongyang’ın yanında. Boru hatlarını Kuzey Kore’den geçirerek Güney Kore’ye ulaştırmayı amaçlayan ve bu nedenle Kuzey Kore’nin borçlarını silerek bu ülkeye yatırımlar getiren Rusya da keza öyle. Kuzey Kore, sahip olduğu ucuz işgücü ve bol yer altı kaynaklarıyla, yabancı yatırım için cazip bir ülke olabilir ve Çin’in 1970’lerin sonunda başladığı büyüme sürecinde olduğu gibi yabancı sermayenin kazandıracağı ivme ile büyümesini gerçekleştirebilir. Ancak bunun için öncelikle Kuzey Kore’nin “normal bir ülke” olması lazım. Normalleşme için ön koşul ambargoların kalkması; bunun mümkün olması için de Pyongyang’ın nükleer silahlanmadan vazgeçmesi gerekiyor.

Kuzey Kore’deki rejim kendi devamlılığını sağlayabilmesi için insanlara daha fazla ekonomik refah sağlaması gerektiğinin bilincinde. Mevcut uygulamalar ülkenin ayakta durmasını sağlıyor, ancak uzun vadede bir taahhütte bulunamıyor. Rejimin kendi isteğiyle devreden çıkması söz konusu değil; zorla yerinden edilmeye çalışılması ise nükleer silahların kullanıldığı bir savaşa ve dolayısıyla telafisi olmayan sonuçlara yol açacağından gerçekçi bir seçenek olarak görünmüyor. Kuzey Kore için en olumlu ve akılcı seçenek, kademeli olarak nükleer programını sona erdirmesi, bu sayede serbest kalan kaynakları reel ekonomiye aktarması, ambargoların kalkması sayesinde yabancı sermayeyi de çekerek ekonomik büyümesini sürdürülebilir bir zemin üzerine oturtması ve bu süreçlere paralel olarak ülke içerisindeki sistemin de totaliter bir yapıdan Çin tarzı bir parti-devlet sistemine evrilmesi olarak ortaya çıkıyor. Ancak ne yazık ki, en azından şimdilik, Kuzey Kore yönetimi bu konuda uluslararası toplumun iyimser olmasını sağlayacak sinyalleri vermiyor.

Tüm dünyada iyi ile kötüyü, acı ile tatlıyı, umut ile çaresizliği yoğun şekilde bir arada yaşadığımız bir yılı geride bırakmak üzereyiz. 2011?de Asya ülkelerinde de önemli gelişmeler oldu. Yaşadıkları doğal felaketler karşısında Japon halkı dimdik duruşuyla tüm dünyaya örnek olurken, Ortadoğu?yu kasıp kavuran Arap Baharı?nın esintileri Asya?nın uzaklarına kadar ulaştı. Geride bıraktığımız yıl içerisinde Asya?da yaşanan bazı önemli gelişmeleri şu şekilde sıralamak mümkün:

1.) Fukuşima felaketi: Mart ayında Japonya, bir değil birkaç felaketi ardarda yaşadı. Ülkenin Pasifik sahilleri açığında gerçekleşen 9.0 şiddetindeki deprem, Japonya tarihinde yaşanan en şiddetli deprem olarak kayda geçerken, büyük bir yıkıma yol açtığı gibi yüksekliği 40 metreyi bulan tsunami dalgalarını da tetikledi. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi tsunami de Fukuşima nükleer santralinde patlamalara ve radyoaktif sızıntıya yol açtı. 16 bin kişi hayatını kaybetti, 6 bin kişi yaralandı ve yaklaşık 125 bin bina kullanılamaz hale geldi. Japon hükümeti, bu felaket karşısında tam anlamıyla bekleneni veremedi. Geç kalındı, birçok yere yetişilemedi, çözümler yerine bahaneler getirildi. Ancak buna karşılık, Japon halkının afet karşısındaki onurlu duruşu, dayanışması, yardımlaşması ve özverisi kelimelerle anlatılamayacak kadar güçlüydü. Felaketin üzerinden dokuz ay geçti, hala yaralar tam olarak sarılmadı, ancak Japonlar tüm dünyaya insan olmanın ne olduğunu gösterdiler. Ekim ayında bu sefer Van şiddetli bir depremle sallanırken, ilk yardıma koşanlardan biri de yine Japonlar oldu. Yardım için geldiği ülkemizde artçı bir sarsıntıda hayatını kaybeden Japon doktor Atsushi Miyazaki?nin ismi ise kalplerimize kazındı.

2.) Burma?da demokratik açılım: Yıllardır askeri cuntanın demir yumruğuyla yönetilen Burma?da, Kasım 2010?da muhalif lider ve Nobel Barış Ödülü sahibi Aung San Suu Kyi?nin ev hapsine son verilmesiyle başlayan değişim rüzgarları, 2011?de yüzlerce siyasi tutuklunun tahliye edilmesiyle devam etti. Devlet Başkanı Thein Sein, gerek Aung San Suu Kyi, gerekse dış dünya ile daha yapıcı bir diyalog için ilk adımları atmaya başladı. Halkın karşı çıktığı bir baraj inşaatı projesi durdurulurken, işçilere grev hakı tanıyan bir yasanın kabul edilmesi de Burma?nın demokratikleşmesi açısından önemli bir gelişme oldu. Uluslararası alanda Burma, bu açılımların ilk meyvesini, Güneydoğu Asya Ülkeleri Örgütü?nün (ASEAN) 2014 yılında dönem başkanlığını kazanarak aldı.

3.) Çin?de protestolar: Arap Baharı?nın daha ilk dönemleri yaşanırken bu gelişmelerin Çin gibi diğer otoriter rejimler üzerinde de etkisi olabileceği yönünde tartışmalar gerçekleşmiş, hatta Çin?de bir ?Yasemin Devrimi? gerçekleşebileceği söylenmişti. Bu olmadı. Ancak yine de Çin?in demokrasi rüzgarlarından hiç etkilenmediğini söylemek doğru olmaz. Ülkenin dört bir yanında yıl içerisinde birçok  protesto eylemi gerçekleştirilirken, bu eylemler Arap ülkelerindeki doğrudan rejime karşı olmaktan ziyade yerel ve mikro bazda, örneğin fabrikalardaki çalışma şartlarına, yasadışı toprak satışlarına ve yolsuzluğa karışan yerel yöneticilere karşı tepkiler olarak gerçekleşti. Buna rağmen Çinlilerin haksızlıklar karşısında seslerini daha yüksek bir şekilde çıkarttıklarını söylemek mümkün. Diğer yandan Çin hükümetinin muhalif seslere karşı tutumu da uluslararası anlamda tepki topladı. Örneğin, Nisan ayında muhalif duruşuyla tanınan sanatçı Ai Weiwei?nin ?vergi kaçırdığı? gerekçesiyle tutuklanması, gerek Çin?de gerekse uluslararası kamuoyunda büyük ses getirdi. Internet ortamında örgütlenen kampanyalar sonucunda Ai, Haziran ayında serbest bırakıldı.

4.) Hindistan?da yolsuzlukla mücadele: 2011 yılı Hindistan?ın yolsuzluk skandallarıyla çalkalandığı bir yıl oldu. Ancak Çin?de olduğu gibi Hindistan?da halkın tepkisi internet üzerinden çığ gibi büyüyerek (Çin?in aksine Hindistan?da daha özgür bir internet ortamının olmasından da faydalanarak) önemli ölçüde ses getirdi ve bugüne kadar siyasi hayatın içerisinde pek de görünür olmayan orta sınıf ön plana çıkmaya başladı. Yolsuzlukla mücadele için bir kurum oluşturulması ve ilgili mevzuatın iyileştirilmesi için açlık grevine başlayan aktivist Anna Hazare?yi takip eden binlerce Hindistanlı, dünyanın en büyük demokrasisi olarak bilinen Hindistan?ın gerçek anlamda demokratikleşmesi için iradelerini ortaya koydular.

5.) Tayland?da yeni bir dönem: Tayland?da Temmuz ayında gerçekleştirilen seçimler sonucunda özellikle kırsal kesimler ile orta sınıfın oylarını alan Yingluck Shinawatra, ülkenin ilk kadın başbakanı olarak göreve başlarken, 2006?da dönemin başbakanı (ve Yingluck Shinawatra?nın ağabeyi) Thaksin Shinawatra?ya karşı gerçekleştirilen darbe ile başlayan askeri vesayet dönemi de sona ermiş oldu. Ülkedeki demokrasi yanlıları ile monarşi taraftarları arasında bir uzlaşı oluşturmayı amaçlayan Yingluck Shinawatra?nın en büyük şanssızlığı ise seçilmesinden kısa bir süre sonra ülkeyi vuran ve yüzlerce kişinin hayatına mal olan sel felaketi oldu.

6.) Kim Jong Il?in vefatı: Kuzey Kore lideri Kim Jong Il?in 17 Aralık 2011?de hayatını kaybetmesiyle Kuzey Kore?de bir dönem sona erdi. Kim?in oğlu Kim Jong Un, babasının defnedildiği 28 Aralık günü ülkenin yeni lideri olarak ilan edildi. Oğul Kim?in yönetiminde Kuzey Kore?nin nasıl bir yol izleyeceğini zaman gösterecek.

2012?nin gerek Asya, gerekse tüm dünya için çok daha iyi bir yıl olması dileğiyle?

Kuzey Kore lideri Kim Jong Il, geçtiğimiz Cumartesi günü geçirdiği kalp krizi sonucunda 69 yaşında hayata gözlerini yumdu. Kim?in öylesine güçlü bir kişi kültü vardı ki, haberi duyduğumda ben bile inanamadım, sanki hiç bir zaman ölmeyecekti. Allah rahmet eylesin diyelim ve büyük soruya bakalım: Bundan sonra Kuzey Kore?de ne olacak? Bu konuyla ilgili iki tespitte bulunmak istiyorum.

1.) Kim Jong Il erken öldü. Diktatörler, kendilerinden sonra sistemin devam etmesi için hazırlık yaparlar. Çoğunlukla da bu kendi oğullarının halef olarak göreve hazır hale getirilmesi, bu doğrultuda mahdumlara giderek artan sorumluluklar verilmesi ve diğer üst düzey kadroların da buna uygun şekilde belirlenerek görevlendirilmesi şeklinde olur. Bu şekilde sistem kendilerinden sonra da aksamadan, sadece babanın gidip yerine oğlunun gelmesiyle aynı şekilde devam eder. Kim, bunu tasarlıyor ve geçtiğimiz yıldan beri küçük oğlu Kim Jong Un?u göreve hazırlıyordu, ancak dönüşüm süreci tamamlanamadan, hatta daha yeni başlamışken, hayata veda etti. Şu anda her ne kadar Kuzey Kore yayın organları tüm ülkenin (silahlı kuvvetler dahil olmak üzere) oğul Kim?in arkasında tek yürek olduğunu ilan etse de, genç ve tecrübesiz Kim Jong Un?un liderliğinin meşruiyeti tartışılıyor, kapalı kapılar ardında başka planlar yapılıyor olabilir. İlk aşamada Kuzey Kore’de demokratik bir değişim beklemek hayalcilik olacaktır. Dolayısıyla öncelikle Kim Jong Il’in ölümüyle bir güç boşluğunun oluşmasının ve ülkenin kaosa sürüklenmesinin engellenmesi olumlu bir gelişme sayılmalıdır. İç dengeler açısından bakıldığında Kuzey Kore?de istikrarın korunabilmesi için (daha doğrusu zaten sefalet içerisinde olan ülkenin daha da kötüye sürüklenmemesi için) oğul Kim?in liderliğini konsolide etmesi ve diğer siyasi figürlerin (örneğin Kim Jong Il?in kızkardeşi Kim Kyong Hui, kayınbiraderi Jang Song ve başta Ri Yong Ho olmak üzere üst düzey generaller) güç mücadelesine girmek yerine oğul Kim?in yanında yer almaları önemli olacak. Sonuç olarak birden bire ?Kim Jong Il öldü, artık demokrasiye geçelim, haydi partiler kurup, seçim yapalım? şeklinde bir durum olamayacağına göre, Kuzey Kore için en gerçekçi seçenek bu gibi görünüyor. Ancak bu istikrar sağlandıktan sonra, ya da en azından nükleer sonuçları da olabilecek bir kaos önlendikten sonra, Kuzey Kore’nin yavaş da olsa demokratik bir dönüşüm içine girmesini umabiliriz.

2.) ABD, Güney Kore, Japonya, Rusya ya da Birleşmiş Milletler, hiçbirinin Kuzey Kore üzerinde çok fazla bir yaptırım gücü olmadığını biliyoruz. Ancak Çin?in tavrı Kuzey Kore?nin geleceği açısından büyük önem taşıyor. Şu anda Kuzey Kore ekonomisi büyük ölçüde Çin?e bağımlı durumda. Kim Jong Il?in ölmeden once Çin ekonomik modelini ve reformlarını incelediği, Çin?den daha fazla yatırım çekmek ve iki ülke arasındaki sınır civarında serbest bölge kurulması için planlar yaptığı biliniyor. Bu nedenle oğul Kim?in bu girişimleri sürdürmesi bile oldukça önemli olacaktır. Çin, ekonomik gücüyle Kuzey Kore halkı için daha fazla refah sağlayabilir. Kapalı Kuzey Kore?nin dışarıya açılması da ancak Çin üzerinden ve Çin ile daha fazla entegre olmasıyla gerçekleşebilir. Dünyadan daha fazla dışlanan (ve/veya kendisini dışlamaya devam eden) bir Kuzey Kore?nin ise elindeki nükleer silahlarla ne yapacağını kimse bilemez. Dolayısıyla Çin hükümetinin bu yeni dönemde uygulayacağı Kuzey Kore politikaları son derece önemli olacak. İlk izlenimler, Çin hükümetinin Kim Jong Un?u destekleyeceği yönünde.

Kim Jong Il?in ölümü üzerine televizyonlarda histerik bir şekilde ağlayan Kuzey Korelileri gördük. İçlerinden gelerek mi ağlıyorlardı, yoksa buna mecbur hissettikleri ya da mecbur bırakıldıkları için mi? Bilinmez. Herhalde her ikisinden de vardır. Kuzey Kore için artık yeni bir dönem başlıyor ve umarım bu dönem Kuzey Korelilerin daha az ağlayacağı, dünyanın geri kalanının da nükleer silahların gölgesinde yaşamak zorunda kalmayacağı bir dönem olur.

Kim Jong Il ile oğlu Kim Jong Un bir askeri tören sırasında (Foto: The Guardian)

Geçtiğimiz günlerde Kuzey Kore?nin egzantrik lideri Kim Jong Il?in 69. doğum günü kutlandı. Doğum günü deyip geçmeyin, söz konusu gün ülkenin en büyük bayramı olarak kutlanıyor, resmi tatil ilan ediliyor, ülkenin dört bir köşesinde Kim için etkinlikler düzenleniyor. Bu seneki etkinliklerde bir festival dikkatimi çekti. Bir çiçek festivali bu ve söz konusu çiçeğin adı ?Kimjongilia?. Evet, yanlış okumadınız, Kim?in kendi adını taşıyan bir çiçek var. Japon bir botanist tarafından yetiştirilen ve bir begonya türü olan bu çiçek, 1988?de Kim?in yaşgünününde kendisine hediye edilmiş. 15 yıldır festivali düzenleniyor ve hatta bir şarkısı da var:

Vatanımızın her köşesinde açan kırmızı çiçekler
Birer kalp gibidirler, liderimizin sevgisiyle dolu
Yüreklerimiz Kimjongilia?nın taze filizlerini takip eder
Ah! Sadakatımızın çiçeği!

Bu doğum gününde Kim Jong Il?e deste deste Kimjongilia gitti. Bir sonraki doğum gününde de bu çiçekleri alabilecek mi? Ortadoğu ve Kuzey Afrika?yı hızla içine alan demokrasi rüzgarının Kore?ye uzanması ne kadar sürer?

Kim Jong Il'in portresi ve Kimjongilia çiçekleri