"Malezya" ile etiketlenmiş yazıları görüntülüyorsunuz

2013, Türkiye için zorlu ve yorucu bir yıl oldu. Gezi olayları, operasyonlar, yolsuzluk soruşturmaları vs. derken içeride gündem hep yoğun, hep karmaşıktı. Buna bir de komşu coğrafyalardaki karışıklıklar ve trajediler eklenince 2013 Türkiye için bir türlü bitmek bilmeyen, sıkıntılı bir yıl oldu. 2014’ün daha aydınlık günler getireceğini ümit ediyor ve yılın bu son saatlerinde geride kalan on iki ay içerisinde Asya Pasifik bölgesinde gündemi belirleyen başlıca gelişmeleri kısaca hatırlatmak istiyorum.

2013-11.) Doğu Çin Denizi’nde gerilim tırmanıyor. Hatırlanacağı üzere 2012 yılın son aylarında Çin ve Japonya arasında bahsi geçen denizde yer alan adacıklar nedeniyle kriz çıkmış, her iki ülke de bu adalar (ve dolayısıyla adaların bulunduğu suların altında ulunan petrol ve doğal gaz yatakları) üzerinde hak iddia ederken, Pekin ile Tokyo arasındaki ilişkiler iyice gerilmişti. 2013 yılında bu gerilim devam ettiği gibi, Kasım ayında Çin’in Doğu Çin Denizi üzerinde bir “hava savunma tanımlama bölgesi” ilan etmesiyle yeni bir boyut kazandı. Çin tarafı bu bölge içerisinde seyreden tüm hava araçlarına kendilerini Çinli yetkililere tanıtma zorunluluğu getirmiş oldu. Ancak aynı bölgede Japon ve Güney Kore’nin de hava savunma tanımlama bölgelerinin olması ve bu üç bölgenin birbiriyle kesişmesi bir yandan sivil havacılık açısından komplike bir durumun oluşmasına, diğer yandan da ilişkilerin halihazırda gergin olduğu ve ülkelerin savunma harcamalarını hızla artırdıkları bir dönemde Kuzeydoğu Asya’da suların iyice ısınmasına yol açıyor.

2013-22.) Çin’de yeni bir dönem. 2012 yılının Kasım ayında Komünist Parti genel sekreterliğine getirilen Xi Jinping, Mart 2013’te devlet başkanı olarak göreve başladı. Xi yönetimi ilk aylarında özellikle ekonomik reformlar konusunda önemli adımlar atmaya başladı. Kasım ayında gerçekleştirilen parti kongresinde ekonominin işleyişinde piyasa dinamiklerinin daha fazla ön plana çıkartılması, tek çocuk politikasının gevşetilmesi, bankacılık ve sosyal güvenlik sistemlerinde reformlar yapılmasına yönelik alınan kararlar olumlu karşılandı. Yıl içerisinde Çin’in yeni yönetimi yolsuzlukla mücadele konusunda da kararlı bir tutum içerisinde yer aldı.

2013-33.) Tayland’da hükümet karşıtı gösteriler. Yılın son aylarında başkent Bangkok’un sokakları hükümeti hedef alan protestolara sahne oldu. Göstericiler, Başbakan Yingluck Shinawatra’yı 2006 yılında bir darbe ile görevden uzaklaştırılan, görevi kötüye kullanmak ve yolsuzluktan suçlu bulunarak iki yıl hapis cezasına çarptırılan ve 2008 yılında ülkeyi terk ederek yurtdışına yerleşen ağabeyi eski Başbakan Thaksin Shinawatra’nın çıkarlarına hizmet etmekle itham ettiler ve istifasını istediler. Göstericiler ile güvenlik güçleri arasında çıkan çatışmalarda can kayıpları yaşanırken yeni yıla girdiğimiz şu günlerde Tayland’daki krize çözüm halen bulunamadı.

2013-44.) Doğal felaketler. Filipinler’i vuran, altı bin kişinin hayatını kaybetmesine, bir milyona yakın insansın ise evlerinden olmasına yol açan Haiyan Tayfunu, ülkede derin yaralar açtı. Dünya tarihinin en büyük dördüncü fırtınası olarak kayıtlara geçen Haiyan, zor bir dönemden geçmekte olan Filipinler ekonomisine ağır bir darbe oldu. Diğer yanda Endonezya’da çıkan yangınlar, geniş ölçekte ormanlık alanların kaybına yol açarken ortaya çıkan duman ve hava kirliliği, sadece Endonezya’yı değil rüzgarların etkisiyle ulaştığı Singapur ve Malezya’yı da olumsuz yönde etkiledi. Bangladeş’in başkenti Dakka ise doğal değil insan yapımı bir felakete sahne oldu. Tekstil atölyelerini içeren ve kaçak olduğu tespit edilen bir yapı çökünce enkaz altında kalan 1,100 kişi hayatını kaybetti.

2013-55.) Seçimler. Asya-Pasifik bölgesindeki bazı ülkeler için 2013 seçim yılıydı. Mayıs ayında Malezya’da yapılan seçimlerden iktidardaki Barisan Nasional koalisyonu bir önceki seçimlere göre oy kaybetmesine rağmen galip çıktı. Ülke genelinde seçime hile karıştırıldığı iddiasıyla protestolar gerçekleştirildi. Kamboçya’da da benzer bir durum yaşandı ve seçimleri az bir farkla kazanan Kamboçya Halk Partisi’ne karşı muhalefet tarafından gösteriler düzenlendi. Pakistan’da Pakistan Müslümanlar Birliği’nin kazandığı seçimleri takiben Navaz Şerif başbakanlığında yeni bir hükümet kuruldu ve ülke tarihinde ilk kez sivil bir hükümet demokratik seçimler sonucu yerini başka bir sivil hükümete bırakmış oldu. Avustralya’da ise Tony Abbott liderliğindeki Liberal-Muhafazakar koalisyon seçimlerden galip çıkarak altı yıllık İşçi Partisi iktidarına son verdi.

2013-66.) Uzay yarışı. 14 Aralık’ta, aya en son insan ayağı değmesinden 41 yıl, aya en son başarılı bir şekilde uzay aracı indirilmesinden ise 37 yıl sonra, Çin Halk Cumhuriyeti uzay programı dahilinde bir insansız uzay aracın ay yüzeyine iniş yaptı. Hindistan ise Mars’a uzay aracı gönderen ilk Asya ülkesi oldu. 5 Kasım’da fırlatılan roketin taşıyacağı uzay aracı 300 gün sürecek bir yolculuktan sonra Eylül 2014’te Mars’ın yörüngesine girecek.

2013-77.) Olimpiyatlar. Tokyo, 2020 Olimpiyatlarına ev sahipliği yapmaya hak kazandı. İstanbul ile Madrid’in de aday olduğu süreçten galip çıkan Tokyo, 1964’ten sonra oyunlara ikinci kez ev sahipliği yapacak.

Malezya?nın milli otomobili Proton?un Türkiye?ye gelişini hatırlıyor musunuz? Tüm dünyada dağıtım ağı olan firma Türkiye?ye tanınmış bir otomotiv firmasıyla girmiş, ancak daha sonra bu ortakla yollar ayrılınca yeni bir distribütor arayışına girmişti. Sonrasını 13 Temmuz 2005 tarihli Milliyet gazetesinde yer alan haberden takip edelim:

‘Denize düşen yılana sarılır’ misali, ortada kalan Proton, dönemin en tartışmalı isimlerinden biriyle, Fadıl Akgündüz, namı diğer Jet Fadıl’ı ortak seçti. Refah Partisi iktidarı döneminde Malezya hükümetiyle kurulan ‘islami bağlar’ etkili oldu. Hatta dönemin başbakanı Necmettin Erbakan’ın, Proton – Jetpa evliliği için devreye girdiği ve firmanın kurucusu Malezya Devlet Başkanı Mahatir Muhammed’den Proton’u Jet Fadıl’a bizzat istediği de biliniyor? Jetpa’nın dünyada eşi benzeri görülmemiş pazarlama sistemiyle, Proton, özellikle Anadolu’daki geniş kitlelerce kabul gördü. Otomobil ve ev pazarlarken ‘dini motifleri’ bol bol kullanmaktan çekinmeyen Fadıl Akgündüz, ‘müslüman’ bir müşteri kitlesi yaratmıştı. Jetpa modeli, başlangıçta tuttu. Hatta Jet Fadıl, o kadar heyecanlandı ki hızını alamayıp memleketi Siirt’e bir otomobil fabrikası kuracağını cümle aleme ilan etti. Foyası ortaya çıktığında ise Proton için çok geçti. Jetpa, binlerce kişiye arabasını teslim etmemiş, ödenen paralar buhar olmuştu. Malezyalılar, bir kez daha Türkiye’den çıktılar. Pazarda, ‘İslami kesimin otomobili’ olarak tanınıyorlardı ama çoğu bu profilden altı bini aşkın Proton sahibinin de ahını almış, güvenini kaybetmişlerdi.

Daha sonra Proton, Türkiye pazarına yeniden girdi, yeni ortaklarla bir ölçüde durumu toparladı, ancak istediği düzeye ulaşamadı.

Erdoğan ve Razak

Malezya Başbakanı Datuk Seri Najib Razak, bu hafta gerçekleştridği Türkiye ziyaretinde ?ortak otomobil üretelim? çağrısında bulunca akıllara ister istemez Proton deneyimi geldi. 28 yıldan sonra Türkiye?yi ziyaret eden ilk Malezya Başbakanı olan Razak, konuyu Türkiye özel sektörünün önde gelen temsilcileri ile bir yuvarlak masa toplantısında değerlendirdi. Dolayısıyla böyle bir projenin hayata geçirilmesi durumunda ikinci bir Jet Fadıl vakası yaşanması ihtimali son derece düşük.

Bir dönem Malezya?ya farklı bir açıdan bakıp ?Türkiye Malezya olur mu?? gibi endişe taşıyan sorular soruyorduk. Halbuki, Malezya gelişen ekonomisi ile Güneydoğu Asya?nın güç merkezlerinden birisi. Bu ülke ile ilişkilerin ekonomik boyut üzerinden geliştirilmesinde her iki taraf için de büyük fayda var. Malezya ulusal haber ajansı Bernama?nın haberine göre 2011 yılının sonlarında Başbakan Erdoğan, Malezya?ya gidecek ve bu ziyaret sırasında serbest ticaret anlaşması ve stratejik çereçve anlaşması imzalanacak. Yeter ki bu anlaşmaların üzerine Jet Fadıl gölgesi düşmesin!

(Bu yazı ilk olarak 1 Aralık 2008 tarihli Referans gazetesinin DEİK Küresel ekinde yayınlanmıştır.)

Kriz… Bugünlerde hayatımıza iyice yerleşmiş bir kelime bu. Krizle yatıp krizle kalkıyoruz ve sanırım hayatımız da böyle geçecek, çünkü küreselleşen ekonomide dünyanın bir köşesinde oluşan sıkıntılar dünyanın tümünü etkileyebiliyor; ufacık bir fiskeyle tüm domino taşları yıkılıveriyor. Bugün yaşadığımız sıkıntıların temelinde ABD’de patlak veren ipotekli konut kredileri krizi var. Yaklaşık on yıl önce ise Güneydoğu Asya kökenli bir mali kriz yüzünden tüm dünyayla beraber bizler de sarsılmıştık.

O günlere dönecek olursak, kriz öncesinde Asya’nın baş döndürücü bir ekonomik performans sergilediğini görüyoruz. Dünya Bankası’nın 1993 tarihli bir raporunda ‘Doğu Asya Mucizesi’ olarak nitelendirdiği bu süreç içerisinde, 1960’ların ortasından krize kadar olan yaklaşık 30 yıllık dönemde ‘Asya Kaplanları’ olarak nitelendirdiğimiz ve bugün büyük bir kısmı ASEAN’ı (Güneydoğu Asya Ülkeleri Örgütü) oluşturan Tayland, Endonezya, Malezya, Singapur, Kore ve Tayvan gibi ülkeler, kesintisiz olarak yılda ortalama yüzde 7-8’lik büyüme oranları yakalamışlar ve ekonomilerinin büyüklüğünü her on yılda bir ikiye katlamışlardı. Dünyanın büyük ekonomik güçlerinin çıkış yaptıkları dönemlere bakarsak, 19. yüzyılda ABD’nin ekonomisini ancak 47 yılda iki katı büyüklüğe ulaştırabildiğini, İngiltere’nin ise Sanayi Devrimi’nden sonra bu başarıyı 58 yılda yakalayabildiğini görüyoruz.

Kriz öncesinde Asya gerçekten kaplan gibiydi ve bu büyük potansiyel tüm dünyadan yatırımcıların iştahını kabartıyor, bölge ülkelerine küresel finans piyasalarından yılda ortalama 50 milyar dolar akıyor ve çok uluslu şirketlerden yine milyarlarca dolarlık doğrudan yatırım geliyordu. Ancak küresel sermaye ile Asya ülkelerinin cicim ayları çabuk sona erdi. Ülkelere para girdikçe fiyatlar yükselmiş ve bu ülkelerden ihracat yapmak cazibesini yitiridikçe de yatırımlar reel sektörden uzaklaşıp gayrimenkul ve finans gibi daha spekülatif alanlara yönelmişti. Dolayısıyla ülkelerin para birimleri üzerindeki baskılar da artmaya başlamıştı.

Sonra ne olduysa oldu ve kükreyen kaplan birden süt dökmüş kedi haline geliverdi. 2 Temmuz 1997 tarihinde Tayland Merkez Bankası, o güne kadar dolara “peg” edilmiş olan Tayland Baht’ını serbest bıraktığını açıkladı. Merkez Bankası, artan baskılar karşısında önce döviz rezervlerini kullanarak Baht’ı korumaya çalışmış, ancak bu bir işe yaramadığı gibi döviz rezervleri de birkaç hafta içerisinde erimişti. Sonuç olarak Baht, dolar karşısında yüzde 20 oranında devalüe edilerek, dalgalı kura geçildi. İşte o gün, Asya’da tarihin durduğu an oldu. Devalüasyon, istenen sonuçları vermediği gibi Tayland ekonomisini krize sürükledi ve Baht’ın değeri altı ay içerisinde yüzde 50 oranında azaldı. Domino etkisi nedeniyle başta Malezya, Endonezya ve Güney Kore olmak üzere tüm bölge ülkeleri krizden ciddi bir şekilde etkilendi. Bu ülkelerin para birimleri büyük düşüşler yaşadı, borsalar çöktü, şirketler iflas etti ve milyonlarca insan yoksulluk sınırının iyice altına itiliverdi. Daha önce belirttiğimiz gibi 1990’ların başında bölge ülkelerine dışarıdan her yıl 50 milyar dolarlık para akışı olurken, krizden sonraki iki yıl içerisinde 230 milyar dolarlık bir sermaye kaçışı gerçekleşti. 1998 yılında, ASEAN ülkelerinin toplam GSYİH’si sadece bir yıl içerisinde yüzde 32 oranında küçüldü.Asya ülkeleri krizden önemli dersler çıkardılar. İlerleyen yıllarda tüm ülkeler ciddi bir reform sürecine girdiler ve her ülke aynı performası yakalayamasa da toparlanmaya, yapısal sorunlarını gidermeye ve küresel hareketlere karşı daha dayanıklı bir finansal altyapı oluşturmaya başladılar. Sonuç olarak kaçan sermaye dönmeye başladı, GSYİH oranlarıtekrar yükseldi, negatiften pozitife geçti.

Aradan geçen on yıla baktığımızda, krizden çıkan Asya ülkelerinin gerçekleştirdikleri ve gerçekleştirmekte oldukları reformların, bu tür küresel krizlere karşı tüm ulusal ekonomilerin kendilerini daha korunaklı hale getirebilmeleri için ipuçları içerdiklerini görüyoruz. Asya ülkelerinin gerçekleştirdikleri reformları üç başlık altında inceleyebiliriz.

Bunlardan birincisi, finansal sektör alanında gerçekleştirilen reformlar. Asya Krizi’nin en büyük sebeplerinden biri küreselleşmenin getirdiği sermayeye karşılık, söz konusu ülkelerin finansal sektörlerinin bu akışları kaldıracak ve etkin bir şekilde yönlendirecek yapıda ve olgunlukta olmamalarıydı. Bu doğrultuda, denetleme ve düzenleme mekanizmaları oluşturuldu, muhasebe standartları geliştirildi, bankacılık alanında bir temizlik yapılarak sektör daha sağlıklı bir hale getirildi ve bankaların her önüne gelene istedikleri kadar kredi açmaları engellendi. Diğer yandan bölgede finansal entegrasyon geliştirilerek, olası krizlere karşı önlem amacıyla ülkeler arasında işbirliğine gidildi. Bu işbirliğine örnek olarak, ASEAN çerçevesinde diyaloğun artırılmasını, Chiang Mai İnisiyatifi ile ülkelerin döviz rezervlerini birleştirerek kısa vadeli likidite sorunlarına karşı müşterek hareket etme girişimlerini ve bölgesel sermaye piyasalarına derinlik kazandırılması için devreye sokulan müşterek teşebbüsleri gösterebiliriz.

İkinci olarak, Asya ülkeleri makroekonomik yapılarını kuvvetlendirdiler. Bu çerçevede öncelikle döviz kurları daha esnek hale getirildi ve küresel dalgalanmalar ile şoklara karşı daha dayanıklı olmaları sağlandı. Diğer yandan döviz rezervlerinin de yüksek oranlarda tutulmasına özen gösterilmeye başlandı.

Üçüncü olarak ise, gerek ekonomi politikalarında gerekse finans piyasalarında şeffaflık sağlandı. Bu sayede ekonomideki aktörlerin karşı karşıya oldukları belirsizlikler giderilerek, kararların daha sağlıklı bir şekilde alınabilmesi için gerekli ortam oluşturulmuş oldu.

Asya Krizi sırasında en çok eleştirilen kurumlardan birisi Uluslararası Para Fonu (IMF) olmuştu. Kriz sırasındaki politikaları ciddi şekilde eleştirilen IMF’nin bu krizle mücadelede neden başarısız olduğunu incelemek günümüz için de büyük önem taşıyor.

Her ne kadar Asya ülkeleri reformlar yapmışlar ve kendilerini krize karşı daha dayanıklı hale getirmişlerse, küresel finans mimarisinden kaynaklanan sistemik kriz riski daima söz konusu olacaktır. Küresel finansın en önemli kurumu olam IMF’nin hatalarından ne kadar ders aldığı da bu açıdan tüm dünya için önemli..

IMF’nin Asya Krizi’ndeki başarısızlığının en büyük sebebi dayattığı neoliberal politikalardı. Ülkelerin sermaye piyasalarının bir anda dışarıya tamamen açılmasını istemek bir hataydı. Böyle bir açılma kuvvetli bir mali yapı söz konusu olduğu durumlarda tabii ki fayda sağlayabilir. Ancak zayıf bir mali yapıda, dönüşümünü henüz tamamlamamış bir mali yapıda, sermaye piyasalarının dışarıya açılması, söz konusu yapıların kaldıramayacağı bir yük getirecektir. Nitekim Asya Krizi’nde sermaye piyasalarındaki çöküş de bu sebepten dolayı oldu.

İkincisi ise IMF programlarını hazırlayan ekonomistlerin neoklasik ekonomi ilkelerine olan körü körüne bağlılığıydı. Neoklasik yaklaşımda ekonomi tam anlamıyla bir pozitif bilim olarak görülür ve ekonomik sorulara matematik formülleriyle net cevaplar getirilebileceğine inanılır. Söz konusu ekonomik soruların içinde bulundukları coğrafi, tarihsel, kültürel çerçeve ile olan etkileşimleri gözardı edilir. IMF’nin neoklasik ekonomistleri de Asya Krizi’nde ülkelere standart paketler, yani aynı sorunları yaşayan her ülkeye uyarlanabileceğini düşündükleri çözüm önerileri getirdiler. Halbuki başka zamanda, başka coğrafyalarda başarılı olan çözümler, Asya’da hüsrana uğradı.

IMF, krizden ne kadar ders çıkardı? Bu soruyu cevaplandırmak şimdilik güç. Ancak IMF yöneticileri, derslerini aldıklarını söylüyorlar. Mayıs 2007’de yaptığı bir konuşmada IMF’nin Asya-Pasifik Departmanı Direktörü David Burton, krizin IMF’de bir takım değişikliklere yol açtığını söyledi ve artık IMF’nin mevcut makroekonomik analizlerinin yanısıra finansal sektörleri de daha yakından inceleyerek zayıflıkları tespit ettiğini, sadece ülke bazında değil bölgesel ve çok taraflı analizlere de ağırlık verdiğini, krizleri önlemek amacıyla kullandıkları finansaman araçlarını geliştirdiklerini, ülkeler için program hazırlarken söz konusu ülkenin özelliklerini ve önceliklerini göz önünde bulundurduklarını ve IMF’nin kurumsal yapısında da reformlara gidilerek bu yapının küresel ekonominin gerçeklerini daha iyi yansıtır bir hale getirilmesi için çaba sarfettiklerini bildirdi.

Küresel bir kriz yaşadığımız şu günlerde, IMF’nin on yıl öncesine göre krize karşı daha hazırlıklı ve Asya ülkelerinin ekonomilerinin de daha dayanıklı ve altyapılarının sağlıklı olduğunu görüyoruz. Ancak Asya Krizi’nde on yıl sonra bugün bölgenin durumunu değerlendirirken, o dönemden bu yana bölgesel bir güç olarak etkisini iyice artırmış olan Çin’i de değerlendirmeye katmamız gerekiyor. Çin, Asya Krizi’nden çok fazla etkilenmemişti. Bunun başlıca sebebi, Çin ekonomisinin dışa bugünkü kadar açık olmaması ve sermaye hareketlerinde çok ciddi kısıtlamalar bulunmasıydı. İkinci bir sebe ise, Çin’e dışarıdan gelen paranın spekülatif değil, tersine üretime dönüşen doğrudan yabancı yatırım şeklinde olmasıydı.

Bugün de Çin, aradan geçen on yıl içerisinde yaptığı liberal reformlara rağmen diğer Asya ülkelerine nazaran krize karşı daha dayanaklı durumda. Asia Times’ın Çin editörü Wu Zhong, bugün serbest piyasalarda yaşanan sıkıntıların, Çin hükümetinin döviz kuru liberalizasyonu ve finansal piyasaların açılımında uyguladığı kademeli ve temkinli yaklaşımın doğruluğunu ispatladığını ifade ediyor. Bugün birçok ekonomist Wu’nun bu görüşünü paylaşıyor. Hatta Çin kökenli Amerikalı ekonomist Steven Cheung daha da ileri giderek, Çin’in ‘insanlık tarihinin bugüne kadarki en başarılı sistemini kurmuş olduğunu’ ifade ediyor.

Çin hükümeti, piyasa ile devlet kontrolü arasındaki dengeyi korumaya çalışadursun, diğer Asya ülkelerinde de bugün on yıl öncesine göre daha olumlu bir hava var. Ancak önemli olan bu havanın sürdürülebilirliği. Bu ülkelerde reformlara devam edilmesi ve ‘nasıl olsa krizden çıktık, tekrar yüksek büyüme oranlarına ulaştık’ diyerek rehavete kapılmadan uygulamalara devam edilmesi önem kazanıyor.

Asya Krizi’nden en çok etkilenen ülkelere bakacak olursak, bu ülkelerin tamamında olumlu bir ortam oluştuğunu ancak yapacak işlerin henüz bitmediğini görüyoruz. Örneğin, Endonezya’ya yabancı sermaye geri döndü ve bir yandan 2003’e kadar yaşanan sermaye kaçışından sonra doğrudan yatırımlar tekrar artmaya başlarken diğer yandan da Cakarta Borsası 2006 ve 2007 yıllarında dünyanın en yüksek performansa sahip üç borsaından birisi oldu. Endonezya’nın borçlarının GSYİH’ye oranı ise hızla düşüyor, döviz rezervleri de 50 milyar doların üzerine çıkmış durumda. Özellikle vergi ve gümrük alanlarında yapılan reformlarla büyük başarı sağlandı ve piyasa denetlemesi de daha kuvvetli bir hale getirildi. Mart 2007’de yürürlüğe giren yeni Yatırım Kanunu ile gerek yerli, gerekse yabancı yatırım için daha sağlıklı koşullar yaratıldı. Ancak diğer yandan mevzuat alanında gerekli iyileştirmeler henüz tamamlanmamış durumda, özelleştirmeler yeterince verimli olarak yapılamıyor ve banka dışı finans sektöründe ise ciddi sorunlar devam ediyor.

Tayland, krizden en çabuk toparlanan ülkelerden birisi oldu ve 2002-2004 döneminde Asya’nın en yüksek ekonomik performansa sahip ülkelerinden birisi olarak dikkat çekti. Bu başarının ardında Tayland’ın güçlü ihracatı vardı. Ancak önce 2004’teki tsunami felaketinin vediği hasar, sonra da 2006’daki askeri darbe nedeniyle Tayland ekonomisi tekrar zor bir döneme girdi. Bu dönemdeki belirsizlik, yatırımları da olumsuz yönde etkiledi. Bir yandan siyasi sıkıntılar, diğer yandan da giderek artan bölgesel eşitsizlikler ekonomiyi tehdit etmeye devam ediyor.

Malezya da Tayland gibi güçlü ihracat sayesinde krizden sıyrılan bir ülke oldu. Diğer yandan Malezya hükümeti, o döneme kadar Amerikan dolarına peg edilmiş olan Ringgit’i 2005 yılında serbest bıraktı. Her ne kadar bu durum ithalat fiyatlarını aşağıya çekmişse de 2007 yılı itibariyle enflasyonist etkiler kendisini göstermeye başladı. Malezya’nın ekonomi politikalarında borçların düşük seviyede tutulmasına ve döviz rezervlerinin yeterince yüksek olmasına öncelik veriliyor ve bu da krizlere karşı bir koruma kalkanı oluşturuyor.

Asya Krizi, Güney Kore’nin yüksek borçlanmaya dayalı ve finansal sektörü çok da disiplin altına alınmamış olan kalkınma planının ölüm ilanı olmuştu. Bu zayıflıkları gidermek için yapılan reformlar, yüksek tüketici harcamaları ve ihracat artışı ile birleşince Kore çabuk toparlandı. Bununla birlikte Kore ile birlikte birçok Asya ülkesinin, ihracatlarını kuvvetli tutmak için, yüksek teknoloji ürünleri gibi belirli birkaç kaleme olan bağımlıklarını krımaya ve ihracata yönelik sektörlerini çeşitlendirmeye gittiklerini görüyoruz. Örneğin Singapur, bugün bölgenin bir yüksek teknoloji ve finans merkezi. Ancak bununla yetinmiyor ve ilaç endüstrisine ağırlık vererek bu alanda da bir merkez olmaya çalışıyor. Bu sayede belirli bir alanda ihracatı vuracak bir krizin meydana gelmesi durumunda oluşacak zararlar diğer alanlardaki ihracat sayesinde kısmen de olsa telafi edilebilecek.

Küresel bir dünyada finansal krizlere karşı bir ülkenin kendisini tamamiyle koruyabilmesi imkansız. Sistemik kriz riski, yani küresel yapıdan kaynaklanan risk daima mevcut olacak. Önemli olan ülke ekonomilerini yönetenlerin bu riskleri doğru ölçümleyerek, asgariye indirecek önlemleri almaları. Bunun için de öncelikle benzer etkenlerin, farklı ülkelerde farklı sonuçlara yol açabileceğini, ancak farklı ülkelerdeki deneyimlerden iyi bir şekilde analiz edilmeleri halinde çok önemli dersler çıkartılabileceğini görmek gerekiyor. Sanırım en faydalı dersleri çıkartabileceğimiz deneyimlerin başında da Asya Kaplanları geliyor.

(Bu yazı ilk olarak 24 Kasım 2004 tarihinde Ntvmsnbc.com haber portalında yayınlanmıştır.)

Kuala Lumpur’dan bindiğiniz tren, yaklaşık 10 saat sonra sizi Malezya’nın kuzeyinde Butterworth isimli bir kasabada bırakır. Fazlasıyla İngilizce olan isminden başka enteresan bir tarafı olmayan bir yerleşim birimiymiş gibi gözükse de Butterworth, aslında hemen karşısında yer alan adaya geçiş noktası olarak büyük önem taşır. Bu ada Penang’dır, ya da diğer adıyla ‘Doğu’nun İncisi.’

Penang, yaklaşık 300 kilometrekarelik bir ada. Üzerindeki en büyük yerleşim biriminin adı ise Georgetown, ancak bu isim halk tarafından pek kullanılmıyor. Şimdi ‘Güneydoğu Asya’in göbeğinde bu İngilizce isimler nereden çıktı?’ diye sorabilirsiniz. Bu isimler, Malezya’nın İngiliz sömürgeciliği geçmişinden kaynaklanıyor. 1786 yılında Britanya’nın bölgedeki ticaretini ve dolayısıyla sömürgecilik faaliyetlerini yürüten East India Company’nin kaptanlarından Francis Light, bu adayı yerel yöneticilerden sudan ucuz bir fiyata satın almış ve ilk çıktığı yere dönemin Britanya Kralı 3. George’un adını vermiş. Asya’da özellikle şehir adlarında sömürgecilik geçmişinin izlerinin silinmesi konusunda büyük bir hassasiyet varken, buraların hala bu isimleri taşıması ilginç. Belki de amaç, tarihin unutulmamasını, ibret alınmasını sağlamak…

Penang adası, anakarada yer alan Butterworth’ü de içine alan 48 kilometrelik bir kıyı şeridiyle beraber Penang eyaletini oluşturuyor. Butterworth’ten karşıya geçmek için iki yol var. Ya feribotla geçeceksiniz, ya da Penang Köprüsü’nden. Köprü deyip geçmeyin, 13.5 kilometre uzunluğundaki bu yapı, Asya’nın en uzun köprüsü. Tüm dünyada ise beşinci sırada. 1985 yılında hizmete açılan Penang Köprüsü, 800 milyon ringgit’e (bugünkü kurla yaklaşık 210 milyon dolar) malolmuş.

SİLİKON ADASI PENANG

Köprünün ihtişamı, aslında size ada hakkında bir ipucu veriyor. Penang, sadece tarihsel zenginliği ve muhteşem doğal güzellikleriyle birlikte bir turist cenneti olması yanısıra aynı zamanda bir teknoloji merkezi. Bu küçük ada, başkent Kuala Lumpur’u da içine alan Selangor eyaletinden sonra ülkenin en büyük ikinci ekonomisine sahip. Penang’a sadece ‘Doğu’nun İncisi’ değil, ‘Silikon Adası’ da deniyor.

Penang ekonomisinde imalat sektörünün büyük bir ağırlığı var. Eyalet GSYİH’sinin yaklaşık yüzde 50’sini imalat oluşturuyor ve sektöral olarak başı elektronik çekiyor. Bir çok uluslararası firma Penang’a yüksek teknoloji getirmiş ve burada üretim tesisleri kurmuş. Bu firmaların arasında Intel, Dell, Hitachi, Seagate, Agilent, Motorola, Bosch ve Clarion gibi küresel devler de var. Söz konusu tesislerin tamamı, ‘Bayan Lepas’ adındaki serbest sanayi bölgesinde yer alıyor.

Penang’ın gelişimi baş döndürücü bir hızda olmuş. Tarih, burada gerçekten hızlı akmış, 1970 yılında, büyük ölçüde turizm gelirlerine bağımlı olan bu adada sadece 30 üretim tesisi varmış varmış. 1980 yılında bu rakam 200’e, 1990’da 450’ye çıkmış. Bugün ise yaklaşık 800 tesis faal durumda.
Penang modelinde dikkat çekici bir nokta var. Burası, Doğu Asya’nın çoğu yerinde olduğu gibi ucuz işgücü sayesinde yabancı yatırım çekmiyor. Malezya hükümeti ve yerel kuruluşlar, öyle bir yatırım ortamı hazırlamışlar ki, yabancı firmalara sunulan mevzuat, fiziksel altyapı, teşvikler ve çeşitli avantajlar sayesinde bu firmalar, işgücü yoğun üretimlerini Çin ve Hindistan gibi ülkelere kaydırırken, Penang’ı yüksek teknoloji ve katma değeri olan imalat için tercih etmişler. 1997-98’de tüm Asya’yı etkileyen mali krizden, Penang asgari derecede etkilenmiş. Burada ihracata yönelik üretim yapan firmalar çabuk toparlanmışlar.

ELEKTRONİKTEN BİLİŞİM TEKNOLOJİLERİNE

Son birkaç yıldır ise Penang ekonomisi hızını kesmiş durumda. Bunun en büyük sebebi başta ABD olmak üzere önemli ihracat pazarlarındaki talebin azalmış olması. Ekonomiyi tekrar canlandırmak için Penanglılar yıllardır elektronik imalat temeli üzerinde duran ekonomilerini yeni bir boyuta taşımak ve Penang’ı bilişim ve iletişim teknolojileri ile bioteknoloji konularında ön plana çıkarmak istiyorlar. Bu doğrultuda Penang’a yakında ‘Multimedya Süper Koridoru’ statüsü verilecek. Böylece Penang’da bu alanda yatırım yapacak olan firmalar, Kuala Lumpur’daki Cyberjaya’da yer alan firmalarla aynı şartlara ve teşviklere sahip olacaklar. Ayrıca adadaki sanayi bölgelerinin altyapılarında da geniş çaplı bir yenilenmeye gidilecek.

Penang’da tarih hızlı akmış, ama akarken de her adımında bir iz bırakmış. Georgetown şehir merkezinde Kaptan Light’tan yadigar Fort Cornwallis adlı kale hala ayakta duruyor ve ziyaretçileri kabul ediyor. Kalenin biraz ilerisinde Birinci Dünya Savaşı’nda hayatlarını kaybeden İngiliz askerleri için dikilmiş bir anıt görüyorsunüz. Buradan kısa bir otobüs yolculuğuyla yüksek teknoloji merkezlerine, multimedya koridoruna gidebilirsiniz. Georgetown sokaklarında 19. yüzyıldan kalma Çinliler tarafından kurulmuş dükkanlarda alışveriş yapabilir, oradan yürüme mesafesinde bir Hindu tapınağına ya da bir camiye gidebilir, isterseniz Batu Feringghi’deki lüks hotellerin ve enfes plajların tadını çıkartabilirsiniz. Bunlarin hepsi de bu küçük adanın üzerinde’

REFORM HAREKETİNİN SEMBOLÜ ANWAR IBRAHİM

Penang’ın diğer bir özelliği de Malezya siyaset sahnesindeki birçok tanınmış ismi yetiştiren yer olması. Başbakan Abdullah Badawi, Penanglı. Penang’dan çıkan diğer bir önemli siyasetçi de Anwar Ibrahim.

Anwar Ibrahim, Malezya’da reform hareketinin bir sembolü durumunda. Ancak bir sembol haline gelişini, Bakanlığı sırasındaki icraati kadar daha sonra başına gelenlere de borçlu. Anwar, 1991’de Maliye Bakanı oldu, 1993’te Başbakan Yardımcılğı görevini de üstlendi. Dönemin Başbakanı Mahathir Muhammed ile arası çok iyiydi ve herkes onu Mahathir’in halefi olarak görüyordu.

Ta ki Asya Krizi patlak verene kadar’ Temmuz 1997’de Tayland’da başlayan ve kısa sürede tüm Güneydoğu Asya’yı etkisi altına kriz, krizle nasıl mücadele edilmesi gerektiği konusunda farklı görüşleri olan Mahathir ile Anwar’in arasını açtı. Reformcu Anwar, ekonominin yabancı yatırıma ve rekabete açılması gerektiğini söylüyor, dış ticarette liberalleşmeyi savunuyor ve kamu harcamalarına kısıtlamalar getirmek istiyordu. Kuala Lumpur’daki Ikiz Kuleler gibi mega projelere karşıydı. Mahathir ise sermaye hareketlerine kısıtlamalar getirilmesi gerektiğini savunuyordu. Sonuçta tabii ki Mahathir’in dediği oldu ve hatta Başbakan’ın önlemleri başarılı da oldu. Ama iki siyasetçinin arası açılmıştı bir kere…

Ne olduysa 1998’in yaz aylarında oldu. Anwar Ibrahim, birden bire yolsuzluk suçlamalarıyla karşı karşıya kaldı ve üstüne üstlük bir de kendisinin cinsel tercihleri hakkında iddialar ortaya çıkmaya başladı. Mahathir, Anwar’in hem Bakanlık görevine son verdi hem de partisi UNMO’dan (Birleşik Malaylar Ulusal Organizasyonu) ihraç etti. Anwar ise bir kenara çekilmedi ve protestosunu sokaklara taşıdı. Mahathir’i yolsuzlukla, adam kayırmakla, devletin kaynaklarını kendi yakınlarına peşkeş çekmekle ve demokratik hakları ihlal etmekle itham ediyor ve hem ekonomik hem de siyasi alanda reformlar yapılması gerektiğini söylüyordu.

29 Eylül 1998 tarihinde Anwar Ibrahim, birkaç gün önceki tutuklanmasından hatıra kalan mor gözüyle mahkeme karşısına çıktı. Yolsuzluk ve eşcinsel ilişkiye girmek suçlarından yargılanıyordu. Mahkeme aylar sürdü ve Anwar, 14 Nisan 1999’da yolsuzluk suçundan 6 yıl, 8 Ağustos 2000’de ise eşcinsel ilişkiye girme suçundan 9 yıl hapis cezasına mahkum edildi. Sadece Malezya değil, tüm dünya şok olmuştu.

Ne Anwar’in hukuki mücadelesi, ne Malezya’nın birçok şehrinde yapılan sokak gösterileri, ne de uluslararası sivil toplum kuruluşlarının girişimleri hiçbir sonuç vermedi ve Anwar Ibrahim hapiste kaldı.

ANWAR ARTIK SERBEST

2003 yılının Ekim ayında Mahathir Muhammed’in 22 yıldır sürdürdüğu Başbakanlık görevini Abdullah Badawi’ye bırakmasıyla Malezya’da esmeye başlayan değişim rüzgarları Anwar Ibrahim’i de etkiledi. Dosyayı tekrar ele alan Malezya Federal Mahkemesi, Anwar’i eşcinsel ilişkiye girmek suçundan akladı ve yolsuzluk suçundan çektiği cezayı tamamlamış olduğu için de tahliyesine karar verdi.

Anwar Ibrahim, reform istediği için hapse girmişti. Şu anda kendisi serbest ama artık Mahathir de yok. Yeni Başbakan Badawi zaten reform hareketine sıcak bakan, geçmişin hatalarını düzeltmeye çalışan bir lider. Bu yüzden artık Anwar’in hapse girmeden once üstlenmiş olduğu muhalif rolü devam ettirmesinin bir anlamı yok. Zaten kendisi bir takım fiziksel rahatsızlıklardan muzdarip ve Malezya yasalarına göre 2008 yılına kadar aktif olarak siyaset yapması yasak.

Anwar, tekrar siyasete döner mi, dönerse nasıl bir çizgi izler, bunların hepsi birer soru işareti. Ancak şu anda bir gerçek var ki, o da Anwar’in serbest bırakılmasıyla Malezya’nın büyük bir ayıbından kurtulmuş olduğu’ Anwar Ibrahim hapiste olduğu müddetçe Badawi hükümeti tarafından gerçekleştirilen hiçbir reform ve yenilik hareketi, dünya kamuoyu tarafından tam anlamıyla samimi olarak algılanmayacak, hep bir dudak bükme olacaktı.

Abdullah Badawi, Ramazan Bayramı nedeniyle Penang’da bir davet verdi. Konuklardan biri de Anwar Ibrahim’di. Malezya siyasetinin ve bu iki önemli ismi, birlik beraberlik mesajları verdiler. Malezya’nın da aslında buna ihtiyacı var. Geçmişin hatalarından ders almak, ekonomik gelişmenin demokratik gelişmeyle paralel gittiğini anlamak, zamanı geldiğinde beyaz bir sayfa açmasını bilmek ve bunu yapacak kararlılığa sahip olmak, kendisiyle barışarak geleceğe güvenle bakmak…

Tren, kanımca yabancı topraklarda seyahat etmenin en güzel yolu… Trenle geldiğimiz Penang’dan yine trenle ayrılacak ve gelecek yazımızda Tayland’a geçeceğiz.

(Bu yazı ilk olarak 13 Kasım 2004 tarihinde Ntvmsnbc.com haber portalında yayınlanmıştır.)

“Japonya dışındaki tüm Asya ülkeleri fakirlik içerisindeler… Demokrasi başarısızlığa uğradı; bu ülkeler komünizme yönelebilirler. Gelişmeler ne yönde olursa olsun Asya için gelecek parlak değil…” Bu sözler, İngiliz yazar Michael Edwardes’in ‘Asia in the Balance’ (Dengedeki Asya) adlı kitabından alındı. Şaşırdınız mı? Şaşırmayın, çünkü kitabın basım tarihi 1962. Edwardes, kitabında Çin Halk Cumhuriyeti’ni ‘hür Asya’ya karşı bir tehdit’ olarak nitelendiriyor. En fazla da Güney Kore konusunda karamsar: Askeri cunta tarafından yönetilen bu ülke, sanayileşmenin gerisinde kalmış durumda, ekonomik reformlar istenen sonucu veremedi ve aynı zamanda bu ülke 600 bin kişilik bir orduyu beslemek zorunda…

Bu gözlemler 1962 yılı için şaşırtıcı değil. Asıl şaşırtıcı olan Doğu Asya’nın aradan geçen 40 yıl içerisinde yapmış olduğu aşama. Edwardes’in kitabının yayınlanmasından sonra, 1997-98 döneminde yaşanan mali krize kadar geçen süre boyunca bölge ülkeleri yılda ortalama yüzde 6-8’i bulan büyüme oranları yakaladılar. Sanayileştiler. Önceleri ithal ikameci politikalarla kendi sanayilerini geliştirdikten sonra ihracata dayalı büyümeye geçtiler. Birçok Doğu Asya ekonomisi, on yılda iki katı büyüdü ve ilerleyen on yıllarda da bunu yapmaya devam etti. Çin, bir tehdit olmaktan çıktı; büyük ve dış dünyayla bütünleşmiş bir ekonomi devi haline geldi.

Sanırım, Doğu Asya’da tarih daha hızlı akıyor. Şangay’da olduğu gibi on yıl öncesine kadar bataklık olan bir yerde dev gökdelenlerin yükseldiğini görüp şaşırıyorsunuz. Sadece ekonomik gelişmeyle kısıtlı değil bu süratli değişim. Toplumlar da değişiyor. Geleneksel değerlerini büyük ölçüde koruyan Doğu Asyalılar, bir yandan da Batı’nın da beğendikleri özelliklerini, yaşam tarzını alıyorlar. Bangkok’ta bir eğlence merkezinde arkadaşlarının yanına giden Taylandlı bir genç, yanıbaşındakilerle Hollywood filmlerinde gördüğümüz gibi ‘çak dostum’ şeklinde merhabalaştıktan sonra masanın uzak tarafındaki arkadaşları için ellerini birleştirip hafif eğilerek Budist tarzı bir selam veriyor. Hemen bir yan masada oturmakta olan yazarınız da tabii ki şaşırıyor!

İLK DURAK MALEZYA

Bu süratli değişimi takip edebilmek için geçtiğimiz aylarda ufak bir Güneydoğu Asya seyahatine çıktım. İlk durak olan Malezya’da iki amacım vardı. Birincisi bu ülkeyi ziyaret etme şansımın olmadığı son 6 yıl içerisinde ne gibi değişimler yaşandığını görmek, ikincisi ise 22 yıl Başbakanlık görevini sürdürüp Malezya’nın sembolü olan Dr. Mahathir Muhammed’den sonra geçen sene göreve gelen Abdullah Badawi ile Malezya’nın nasıl bir yön belirlediğini anlamaktı.

Malezya’nın başkenti Kuala Lumpur’a hangi yoldan gelirseniz gelin, sizi ilk karşılayan mutlaka Petronas ‘İkiz Kuleleri’ olacaktır. 452 metre yüksekliğinde, çelik ve camı birleştirirken modernle gelenekseli de harmanlamayı başarmış olan bu gökdelen çiftinin adı bence ‘Asya Krizi Anıtı’ olarak da değiştirilebilir. Mahathir döneminde ülkenin yükselen gücünü dünyaya göstermek için yaptırılan bu kuleler, 1998 yılında, tam da Asya Krizi’nin ülkeyi sarsmakta olduğu bir dönemde hizmete açılmıştı. Tabii ki, 88 katlı bu çift gökdelen, uzun süre kiracı bulmakta zorlandı. O günlerde Kuala Lumpur’da hareketli günler yaşanıyordu. Kriz, Malezya ekonomisini vurmuş, ülkenin para birimi ringgit’in değeri, 1 dolara 2.50’den 4.70’e düşüvermişti. Mahathir, bir yandan krizin suçunu başta Geoge Soros olmak üzere ‘döviz spekülatörlerine’ atıp, krizin bir ‘Yahudi komplosu’ olduğu şeklinde çılgınca açıklamalar yaparken, bir yandan da IMF’yi her ülkeye standart reçeteler uygulamak ve ekonomilerin kendilerine has özelliklerini gözardı etmekle eleştiriyordu. Mahathir, IMF ile yollarını ayırdı, ringgit’i 3.80’den dolara sabitledi, sermaye hareketlerine kısıtlamalar getirdi ve bankalara çeşitli yaptırımlar uyguladı. Sonuç olarak Malezya ekonomisi, komşu ülkelere göre krizi daha rahat ve daha az hasarla atlattı. 1998’de yüzde 7.4 küçülen GSYİH, ertesi yıl 5.8 büyüdü, makroekonomik istikrar sağlandı ve yabancı yatırım tekrar gelmeye başladı.

Petronas’ın boş kalan katları da doldu. Kriz sırasında, kimi kesimler tarafından ‘çöken bir ekonomide, gereksiz harcamaların sembolü’ olarak görülen ikiz kuleler, Malezya ekonomisinin toparlanışının ve yükselişe geçişinin simgesi oluverdi. Bugün Petronas kulelerinde birçok çok uluslu şirketinini ofisi olduğu gibi, alt kısımda yer alan dev alışveriş merkezi ‘Suria KLCC’ ise Armani ve Bulgari’den Japon perakende devi Isetan’a kadar birçok mağazaya evsahipliği yapıyor ve gün boyunca alışveriş yapan insanlarla dolup taşıyor.

ÇİNLİLERE POZİTİF AYRIMCILIK

Suria KLCC’de en çok dikkat çeken şey, birçok mağazının kapısında ‘eleman ilanı’ olması. Sirkülasyon o kadar yüksek ki, bazı mağazalar özel tabelalar yaptırmışlar, eleman aradıklarında bilgisayardan çıktı almak yerine bu hazır tabelayı kapıya yerleştiriyorlar. Bu ilanların çoğunda ise şu ibare var: ‘Chinese Preferred’, yani Çinliler tercih edilir’

Malezya nüfusunun yüzde 25’i etnik olarak Çin kökenli, ancak ekonomide bir Çin ağırlığı var. Borsada kote olmuş şirketlerin yüzde 65’i Çin kökenlilere ait. Azınlık oldukları halde Çinli çalışanlar, işverenler tarafından tercih ediyorlar. Başka bir deyişle Çinlilere karşı pozitif ayrımcılık başlamış durumda. Endonezya’da 1998 yılında yaşananları ve büyük ölçüde halen yaşananları düşününce insanın aklına ister istemez şu geliyor: Ekonomik kalkınma; etnik, siyasi, ideolojik ayrımları bir tarafa itiyor ve büyüyen pastadan pay kapma yarışı önyargıların safdışı kalmasını sağlıyor. Tabii ki burada ön koşul, ülkeyi yönetenlerin tüm vatandaşlarına, ayrımcılık yapmadan ‘buyrunuz pasta, çalışan herkese pay var’ demesi. Endonezya’da Çin kökenli oldukları için iş bulamayan gençler Avustralya’ya, ABD’ye göç ederken, Malezya’da Malay işverenler bile kapılarına ‘Çinli tercih edilir’ ilanı asabiliyorlar.

Kuala Lumpur’un merkezi semtlerinden birisi olan Bukit Bintang (Türkçe’ye Yıldız Tepesi olarak çevirilebilir), Malezya’daki hızlı değişimi hissedebileceğiniz en güzel yerlerden birisi. Burada hayat 24 saat boyunca, inanılmaz bir hızda akıyor ve karşınıza değişik fotoğraflar çıkartıyor. Tam kafanızın üzerinden şehrin modern tek raylı toplu taşımacılık sistemi Monorail geçerken, aşağıda trafik curcunası yaşanıyor. Yan yana dizilmiş dev alışveriş merkezlerinin aralarına serpiştirilmiş, yerel dükkanlar, bakkallar, lokantalar da sizi içeri davet ediyorlar. Müslüman hanımların bir kısmı başörtüsünü tercih ediyor, günlük kıyafetinin üzerine rengarenk bir başörtüsüyle sokağa çıkabiliyor, yanındaki Çinli arkadaşı ise mini etekle dolaşıyor. Hepsinden önemlisi kimse kimseyi rahatsız etmiyor.

2000 yılında Melbourne’de benim de katıldığım bir sohbet toplantısında Malezya’nın muhalefet liderlerinden Lim Kit Siang, Mahathir’i uzun uzadıya eleştirmiş, sonra da kendisine sorulan ‘Şu anda bir mucize olsa da Mahathir ortadan kaybolsa Malezya için daha mı iyi olur” sorusuna şu cevabı vermişti: ‘Hayır. Tüm olumsuz taraflarına rağmen Malezya’yı bir arada tutan kişi odur.’ Bukit Bintang’da gördüğümüz mozaikler büyük ölçüde Mahathir’in eseri. Ancak Malezya’da tarih öyle hızlı aktı ki, Siang’ı bile haksız çıkarttı.

BADAWİ HALKIN DESTEĞİNİ ALDI

2003 yılının Ekim ayında, Mahathir kendi isteğiyle görevinden ayrıldı ve yerini 64 yaşındaki Abdullah Badawi’ye bıraktı. Bu yıl Mart ayında yapılan seçimlerden hükümetteki ‘Barisan Nasional’ (Ulusal Cephe) koalisyonunun oyların yüzde 90’ını alarak galip çıkması (1999 seçimlerinde koalisyonun oy oranı yüzde 77’ydi) Malezya halkının Badawi’ye güveninin ve verdiği desteğin bir işareti oldu.

Badawi’nin en büyük özelliği, selefinin ekonomik alandaki başarılarını devam ettirirken kendisinden önceki dönemle ilgili olan olumsuzluklardan kendini uzakta tutması ve bunların giderilmesi için çaba sarfetmesi. Badawi, Başbakanlık koltuğuna oturur oturmaz ilk iş olarak yolsuzluğun üzerine gitmeye başladı ve cesur bir hareketle, zamanında Mahathir’in ‘yakınındakilere’ verilmiş olan büyük ihaleleri iptal etti. Kamu sektörü reformunu başlatan Badawi, vergi sisteminde de düzenlemeler yaptı ve devlete ait şirketlere performanslarını artırmaları için çağrıda bulunarak bu amaç doğrultusunda bazı düzenlemeler yaptı.

Badawi’nin icraatı, meyvelerini vermeye başladı. Bu sene Malezya GSYİH’sinin yüzde 7’lik bir büyüme gerçekleştirmesi bekleniyor. Sokaktaki adam da Badawi’nin performansından memnun. Mahathir, bir aile şirketinin CEO’su gibi yönetiyordu ülkeyi, Badawi ise Başbakanlık yapıyor. Badawi’nin en olumlu yanı ise Malay, Çin ya da Hint kökenli demeden toplumun her kesimini, ekonomik kalkınma planlarına aktif bir şekilde dahil etmesi. Bu sayede Badawi, toplumda ‘birlik’ duygusunun kuvvetlenmesini sağlıyor. Bu durum ekonomik kalkınmayı perçinliyor ve refahın artması toplumsal birliği daha da kuvvetlendiriyor. Badawi, bu döngüyü yakalamış durumda.

Malezya, altı yıl öncesine göre çok farklı. O dönemde burayı ‘Singapur ile Cakarta’nın arasında ortada bir yer’ diye nitelendirmiştim. Şimdi yine aynı şeyi düşünüyorum ama bu sefer tam ortada değil de hızla Singapur’a yaklaşan bir konumda olduğunu söyleyebilirim. Tabii ki Badawi ve ekibinin daha yapması gereken çok iş var.

Sizler ise lütfen hazırlanın. Gelecek yazımızda bir tren yolculuğu ile Malezya’nın en kuzeyine, Penang’a gideceğiz ve Penang’ın yetiştirdiği en tanınmış şahsiyetlerden birisi olan Anwar Ibrahim’den bahsedeceğiz…