"Myanmar/Burma" ile etiketlenmiş yazıları görüntülüyorsunuz

2015 yılını geride bırakmaya hazırlandığımız şu saatlerde Asya’da yıl içerisinde yaşanan önemli gelişmeleri hatırlamakta fayda var.

2016_11. Çin’in Güney Çin Denizi’ndeki suni adaları. Yıl boyunca Güney Çin Denizi’nde gerilim hiç eksik olmadı. Çin’in hak iddia sularda yer alan mercan resifleri üzerinde taşıma toprak ve kum ile denizi doldurup üzerine havaalanları ve sivil tesisler inşa etmesi meseleyi bambaşka bir boyuta taşıdı. Çin, söz konusu denizin toplam alanının yaklaşık yüzde 80’i üzerinde hak iddia ediyor ve bu nedenle denize kıyısı olan diğer ülkeler ile sorunlar yaşıyor. Sorunun temelinde ise esas olarak bir paylaşım mücadelesi var. Güney Çin Denizi büyük ekonomik değere sahip. Küresel denizcilik hatlarının önemli bir kısmı buradan geçiyor ve bu hatlar üzerinden yapılan ticaretin yıllık değeri beş trilyon doları buluyor. Ekim ayı sonunda ABD donanmasına ait savaş gemisi USS Lassen’in Güney Çin Denizi’nde Çin’in hak iddia ettiği sulara girmesi ve üzerinde üs inşa ederek etrafında 12 deniz miline kadar karasuları ilan ettiği bir mercan resifinin yakınından geçmesi iki ülke arasında gerginliğe yol açtı. Pekin, söz konusu eylemi kendi egemenliğine karşı provokatif bir saldırı olarak yorumlayıp protesto etti. Washington ise geminin geçişinin seyrüsefer özgürlüğü kapsamında olduğunu ve uluslararası hukukun belirlediği sınırların dışarısına çıkılmadığını savundu.

2016_22. Singapur’un kurucusu Lee Kuan Yew vefat etti. 1965 yılında bağımsızlığını ilan eden Singapur’un ellinci yıl kutlamalarını yaptığı bir dönemde ülkenin kurucusu Lee Kuan Yew, 91 yaşında hayata gözlerini yumdu. Lee’nin mirasına iki farklı perspektiften bakmak mümkün. Bir taraftan Lee döneminde Singapur, hiçbir doğal kaynağı olmayan, fakirliğin hüküm sürdüğü küçük bir ada ülkesiyken, Asya’nın ekonomik açıdan en gelişmiş ülkelerinden birisi, sadece kıtanın değil tüm dünyanın ticaret ve finans merkezi haline geldi. Ancak diğer bir açıdan baktığımızda da Lee’nin bu gelişimi otoriter bir kapitalizm anlayışı içerisinde hayata geçirdiğini, başka bir deyişle ekonomik büyüme adına bireysel özgürlüklerin arka plana atılmasının meşrulaştığı bir yapının ortaya konulduğunu görüyoruz. Ancak sonuçta Singapur’un elli yıl içerisinde ekonomik gelişmişlik ve insani kalkınma açısından gelmiş olduğu nokta son derede takdire şayan ve bu başarının mimarı olarak Lee Kuan Yew’in hakkını vermek gerekiyor.

2016_33. Nepal’de deprem. Yılın en acı haberi 25 Nisan’da Nepal’den geldi. Merkez üssü başkent Katmandu yakınlarındaki Lamjung vilayeti olmak üzere Richter ölçeğinde 7.8 şiddetinde gerçekleşen deprem sonucunda 9 bin kişi hayatını kaybetti, 23 binin üzerinde kişi ise yaralandı. Yüzbinlerce insan evsiz kalırken, Katmandu Vadisi’nde yer alan ve UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan tarihi yapılar da deprem felaketinden büyük hasar gördüler. Felaketten sonra dünyanın bir çok ülkesinden kamu kurumları ve devlet dışı kurumlar Nepal’in yardımına koştular. Türkiye’den de Nepal’e AFAD aracılığıyla 96 kişilik bir yardım ve kurtartma ekibinin yanı sıra çadır, su, gıda, çocukların ihtiyaçlarına yönelik malzemeleri içeren toplam 16 tonluk yardım malzemesi gönderildi.

2016_44. Çin’de menkul kıymetler borsası sarsıldı. Çin ekonomisindeki büyümenin hız kestiği bir dönemde menkul kıymetler borsasında oluşan balon Haziran ayında patladı. Bir ay içerisinde endeks toplam yüzde 40 oranında değer kaybetti. Şanghay ve Shenzhen borsalarında işlem gören hisse senetlerindeki toplam değer kaybın bu süre içerisinde 3,9 trilyon dolar seviyesine ulaştı. Pekin yönetimi, borsadaki kan kaybını durdurmak için müdahale etti. Bazı hisse senetleri işleme kapatıldı, yeni halka arzlar durduruldu, devlet eliyle 19 milyar dolarlık bir fon oluşturularak aracı kurumların borsada alım yapmaları sağlandı ve bu şekilde düşüşün önüne geçilmesi amaçlandı. Bu önlemler borsada suların bir ölçüde durulmasını sağladıysa da ilerleyen dönemlerde borsada günlük bazda değer kayıpları devam etti. Ağustos ayı içerisinde ise ulusal para birimi yuan, Merkez Bankası’nın uygulamaları sonucu toplam yüzde 4,4 oranında değer kaybetti. Yetkililer yuan’da yaşanan bu değer kaybının kurun belirlenmesinde piyasa dinamiklerinin belirleyici olmasına yönelik alınan kararın bir sonucu olduğunu, büyük çaplı bir devalüasyon beklenmemesi gerektiğini bildirdiler.

2016_55. Trans-Pasifik Ortaklığı (TPP) Anlaşması imzalandı. Pasifik Okyanusu’nun her iki kıyısında yer alan ve küresel ekonominin GSYİH büyüklüğü olarak yaklaşık yüzde 40’ına tekabül eden 12 ülkeyi (ABD, Avustralya, Kanada, Japonya, Malezya, Meksika, Peru, Vietnam, Brunei, Şili, Yeni Zelanda, Singapur) kapsayan TPP Anlaşması yedi yıl süren müzakerelerden sonra Ekim ayında imzalandı. Bu anlaşma ile Asya-Pasifik’te ticaret engelleri azalacak, bu şekilde ticarete konu olan ürün ve hizmetlerin fiyatları düşecek, aynı zamanda çalışma koşulları ve çevre gibi konularda bir takım standartlar oluşturulacak. Ancak TPP’nin hayata geçirilebilmesi için öncelikle üye ülkelerin parlamentolarında onaylanması gerekiyor, bu da tabii ki kolay ve çabuk bir süreç olmayacak. Diğer yandan Çin’in bu anlaşmaya dahil olmaması da uygulamaya yönelik soru işaretlerinin ortaya çıkmasına yol açıyor.

2016_66. Myanmar’da seçimler. Kasım ayında Myanmar’da gerçekleştirilen parlamento seçimlerinde Aung San Suu Kyi’nin liderliğindeki Ulusal Demokrasi Birliği (NLD) oyların yüzde 80’ini alarak iktidar partisini koltuğundan etti. İktidarı kaybeden Dayanışma Birliği ve Kalkınma Partisi’nin (USDP) ve bu partinin arkasında olan generallerin sonucu kabullenmesi ve güç kullanarak sonucu göz ardı etme girişiminde bulunmaması Myanmar’da demokrasi açısından önemli bir gelişme oldu. Ancak demokrasinin gelişimi için bundan sonra ne gibi açılımların ve reformların hayata geçirileceği önem kazanacak. Seçimlerde Arakan Müslümanları dahil yüz binlerce kişiye oy kullanma hakkı verilmedi ve ülkede farklı etnik gruplar arasında çatışmalar devam ediyor. Diğer yandan parlamentodaki sandalyelerin yüzde 25’i halen seçimle gelmeyen ordu temsilcilerine ayrılıyor. 2015 seçimleri Myanmar demokrasisi için önemli bir adım oldu, ancak bundan sonar çok da deneyimli olmayan NLD’nin yapması gereken önemli işler olacak.

2016_77. Çin-Tayvan görüşmesi. Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulduğu 1949 yılından bu yana ilk kez Çin ve Tayvan liderleri bir araya gelerek el sıkıştılar. Aralık ayında Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile Tayvan Devlet Başkanı Ma Ying-jeou’yu Singapur’da bir araya getiren görüşme her ne kadar çok fazla bir içerik taşımasa da güçlü bir sembolizm taşıyor. Son yıllarda Çin ile Tayvan arasındaki ilişkilerde gözle görülür oranda bir iyileşme var ve bunda da güçlenene ekonomi ve ticaret bağları büyük rol oynuyor. Xi-Ma görüşmesi özellikle her iki ülkenin kamuoyları nezdinde söz konusu olumlu süreci perçinleyen bir etki yarattı. Tayvan’da Ocak 2016’da yapılacak seçimlerin sonucu bu sürecin ne yöne doğru evrileceği konusunda belirleyici olacak.

2016_88. ASEAN Topluluğu hayata geçirildi. Güneydoğu Asya Ülkeleri Örgütü’nü (ASEAN) oluşturan on ülke, Kasım ayında Malezya’nın başkenti Kuala Lumpur’da gerçekleştirdikleri zirvede ASEAN Topluluğu’nu kurma kararını aldılar ve bu kurum 31 Aralık 2015 tarihi itibariyle resmen hayata geçirilmiş oldu. ASEAN Topluluğu’nun Ekonomik Topluluk, Siyasi-Güvenlik Topluluğu ve Sosyo-Kültürel Topluluk olmak üzere üç temel üzerine inşa edilmesi öngörülüyor. ASEAN Topluluğu fikri söz konusu ülkeler arasında çok boyutlu entegrasyonun artırılması ve derinleştirilmesi için önem taşıyor, ancak bu fikrin ne kadar somut bir gerçekliğe dönüştürülebileceğini, bu yönde ne ölçüde adımlar atılabileceğini zaman gösterecek.

2016 yılının tüm dünyaya daha fazla barış, huzur ve refah getirmesi dileğiyle…

Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu (USAK) tarafından yayınlanan ANALİST dergisinin Eylül 2012 sayısında Myanmar?ın batısındaki Rakhine (Arakan) eyaletinde yaşayan Rohingya Müslümanlarına yönelik şiddet olayları ve Batı aleminin bu olaylar karşısındaki kayıtsızlığı ile ilgili düşüncelerimi paylaştım. Yazıdan bir alıntı:

Myanmar, gerçek bir demokrasi değil; ancak Batı, bu ülkeyi belirli bir demokratikleşme seviyesine ulaşmış gibi görmeyi tercih ediyor; kendi çıkarlarının belirlediği bir çerçeve içerisinde,
küresel kriz sonrasında ekonomik açıdan Asya?nın yükseldiği ve Asya ile ekonomik ilişkilerin önem kazandığı bir dönemde Myanmar?daki yeni yönetimi bir iş ortağı olarak yanına alabilmek için (aksi takdirde Myanmar?ın tamamen Çin?in güdümüne gireceğinin de bilincinde olarak) bir demokrasi illüzyonuna
bilerek ve isteyerek kapılıyor.

ANALİST dergisinin web sitesine ulaşmak için buraya tıklayabilirsiniz.

USAK’tan Emre Tunç Sakaoğlu’nun yazıyla ilgili değerlendirmesi için buraya tıklayabilirsiniz.

Tüm dünyada iyi ile kötüyü, acı ile tatlıyı, umut ile çaresizliği yoğun şekilde bir arada yaşadığımız bir yılı geride bırakmak üzereyiz. 2011?de Asya ülkelerinde de önemli gelişmeler oldu. Yaşadıkları doğal felaketler karşısında Japon halkı dimdik duruşuyla tüm dünyaya örnek olurken, Ortadoğu?yu kasıp kavuran Arap Baharı?nın esintileri Asya?nın uzaklarına kadar ulaştı. Geride bıraktığımız yıl içerisinde Asya?da yaşanan bazı önemli gelişmeleri şu şekilde sıralamak mümkün:

1.) Fukuşima felaketi: Mart ayında Japonya, bir değil birkaç felaketi ardarda yaşadı. Ülkenin Pasifik sahilleri açığında gerçekleşen 9.0 şiddetindeki deprem, Japonya tarihinde yaşanan en şiddetli deprem olarak kayda geçerken, büyük bir yıkıma yol açtığı gibi yüksekliği 40 metreyi bulan tsunami dalgalarını da tetikledi. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi tsunami de Fukuşima nükleer santralinde patlamalara ve radyoaktif sızıntıya yol açtı. 16 bin kişi hayatını kaybetti, 6 bin kişi yaralandı ve yaklaşık 125 bin bina kullanılamaz hale geldi. Japon hükümeti, bu felaket karşısında tam anlamıyla bekleneni veremedi. Geç kalındı, birçok yere yetişilemedi, çözümler yerine bahaneler getirildi. Ancak buna karşılık, Japon halkının afet karşısındaki onurlu duruşu, dayanışması, yardımlaşması ve özverisi kelimelerle anlatılamayacak kadar güçlüydü. Felaketin üzerinden dokuz ay geçti, hala yaralar tam olarak sarılmadı, ancak Japonlar tüm dünyaya insan olmanın ne olduğunu gösterdiler. Ekim ayında bu sefer Van şiddetli bir depremle sallanırken, ilk yardıma koşanlardan biri de yine Japonlar oldu. Yardım için geldiği ülkemizde artçı bir sarsıntıda hayatını kaybeden Japon doktor Atsushi Miyazaki?nin ismi ise kalplerimize kazındı.

2.) Burma?da demokratik açılım: Yıllardır askeri cuntanın demir yumruğuyla yönetilen Burma?da, Kasım 2010?da muhalif lider ve Nobel Barış Ödülü sahibi Aung San Suu Kyi?nin ev hapsine son verilmesiyle başlayan değişim rüzgarları, 2011?de yüzlerce siyasi tutuklunun tahliye edilmesiyle devam etti. Devlet Başkanı Thein Sein, gerek Aung San Suu Kyi, gerekse dış dünya ile daha yapıcı bir diyalog için ilk adımları atmaya başladı. Halkın karşı çıktığı bir baraj inşaatı projesi durdurulurken, işçilere grev hakı tanıyan bir yasanın kabul edilmesi de Burma?nın demokratikleşmesi açısından önemli bir gelişme oldu. Uluslararası alanda Burma, bu açılımların ilk meyvesini, Güneydoğu Asya Ülkeleri Örgütü?nün (ASEAN) 2014 yılında dönem başkanlığını kazanarak aldı.

3.) Çin?de protestolar: Arap Baharı?nın daha ilk dönemleri yaşanırken bu gelişmelerin Çin gibi diğer otoriter rejimler üzerinde de etkisi olabileceği yönünde tartışmalar gerçekleşmiş, hatta Çin?de bir ?Yasemin Devrimi? gerçekleşebileceği söylenmişti. Bu olmadı. Ancak yine de Çin?in demokrasi rüzgarlarından hiç etkilenmediğini söylemek doğru olmaz. Ülkenin dört bir yanında yıl içerisinde birçok  protesto eylemi gerçekleştirilirken, bu eylemler Arap ülkelerindeki doğrudan rejime karşı olmaktan ziyade yerel ve mikro bazda, örneğin fabrikalardaki çalışma şartlarına, yasadışı toprak satışlarına ve yolsuzluğa karışan yerel yöneticilere karşı tepkiler olarak gerçekleşti. Buna rağmen Çinlilerin haksızlıklar karşısında seslerini daha yüksek bir şekilde çıkarttıklarını söylemek mümkün. Diğer yandan Çin hükümetinin muhalif seslere karşı tutumu da uluslararası anlamda tepki topladı. Örneğin, Nisan ayında muhalif duruşuyla tanınan sanatçı Ai Weiwei?nin ?vergi kaçırdığı? gerekçesiyle tutuklanması, gerek Çin?de gerekse uluslararası kamuoyunda büyük ses getirdi. Internet ortamında örgütlenen kampanyalar sonucunda Ai, Haziran ayında serbest bırakıldı.

4.) Hindistan?da yolsuzlukla mücadele: 2011 yılı Hindistan?ın yolsuzluk skandallarıyla çalkalandığı bir yıl oldu. Ancak Çin?de olduğu gibi Hindistan?da halkın tepkisi internet üzerinden çığ gibi büyüyerek (Çin?in aksine Hindistan?da daha özgür bir internet ortamının olmasından da faydalanarak) önemli ölçüde ses getirdi ve bugüne kadar siyasi hayatın içerisinde pek de görünür olmayan orta sınıf ön plana çıkmaya başladı. Yolsuzlukla mücadele için bir kurum oluşturulması ve ilgili mevzuatın iyileştirilmesi için açlık grevine başlayan aktivist Anna Hazare?yi takip eden binlerce Hindistanlı, dünyanın en büyük demokrasisi olarak bilinen Hindistan?ın gerçek anlamda demokratikleşmesi için iradelerini ortaya koydular.

5.) Tayland?da yeni bir dönem: Tayland?da Temmuz ayında gerçekleştirilen seçimler sonucunda özellikle kırsal kesimler ile orta sınıfın oylarını alan Yingluck Shinawatra, ülkenin ilk kadın başbakanı olarak göreve başlarken, 2006?da dönemin başbakanı (ve Yingluck Shinawatra?nın ağabeyi) Thaksin Shinawatra?ya karşı gerçekleştirilen darbe ile başlayan askeri vesayet dönemi de sona ermiş oldu. Ülkedeki demokrasi yanlıları ile monarşi taraftarları arasında bir uzlaşı oluşturmayı amaçlayan Yingluck Shinawatra?nın en büyük şanssızlığı ise seçilmesinden kısa bir süre sonra ülkeyi vuran ve yüzlerce kişinin hayatına mal olan sel felaketi oldu.

6.) Kim Jong Il?in vefatı: Kuzey Kore lideri Kim Jong Il?in 17 Aralık 2011?de hayatını kaybetmesiyle Kuzey Kore?de bir dönem sona erdi. Kim?in oğlu Kim Jong Un, babasının defnedildiği 28 Aralık günü ülkenin yeni lideri olarak ilan edildi. Oğul Kim?in yönetiminde Kuzey Kore?nin nasıl bir yol izleyeceğini zaman gösterecek.

2012?nin gerek Asya, gerekse tüm dünya için çok daha iyi bir yıl olması dileğiyle?

Aung San Suu Kyi

1962 yılından beri askeri cunta tarafından yönetilen Myanmar (ya da cunta tarafından değiştirilmeden önceki ismiyle Burma) son haftalarda hareketli günler yaşıyor. Hatırlanacağı üzere 2009 yılının yaz aylarında askeri güçler ile ülkenin kuzey bölgelerinde yaşayan etnik azınlık grupları arasında çıkan çatışmalar sonucunda yaklaşık 30 bin kişi ülkeyi terkederek Çin?e sığınmak zorunda kalmıştı. Bu olaylardan bir yıl sonra cunta ülkede genel seçime gideceğini açıkladı. Geçtiğimiz ay ise bir gecede ülkenin ismi, bayrağı ve milli marşı değişti (ülkenin ?Myanmar Birliği? olan resmi ismi ?Myanmar Birliği Cumhuriyeti? oldu). 7 Kasım?daki seçimler hiç de özgür ve rekabetçi olmayan bir ortamda yapıldı ve sandıktan galip çıkan cunta yanlısı USDP (Birlik Dayanışma ve Kalkınma Partisi) oldu.

En önemli gelişme ise geçtiğimiz günlerde yaşandı ve yıllardır ev hapsinde tutulan Aung San Suu Kyi serbest bırakıldı. İki yıl önce kaleme aldığım bir yazıda Aung?dan bahsederken şöyle demiştim:

?Hasta bir çocuktan bahsettik ya… İşte o çocuğun annesi şu anda ev hapsinde. Ulusal Demokrasi Birliği lideri ve Nobel Barış Ödülü sahibi Aung San Suu Kyi, son 19 yılın 12’sini ev hapsinde geçirdi. Başta ASEAN olmak üzere uluslararası çevrelerin kendi çıkarlarını değil Myanmar halkının çıkarlarını ön planda tutmaları ve doğru politikaları uygulamaları halinde Aung San Suu Kyi’nin serbest kaldığı ve siyaset yapabildiği günleri ve hatta Myanmar’a yeniden Burma, başkentine de Yangon değil Rangoon diyeceğimiz günleri görmek mümkün olabilecektir.?

Bu günler gerçekten yakın mı? Aung?un serbest bırakılmasına tabii ki sevindim. Ancak ülkedeki gelişmelerin gerçek bir dönüşümün, bir demokratikleşme sürecinin başlangıcı olmasını ümit etmeme rağmen, bu gelişmelerin sadece cuntanın göz boyamak ve dış dünyayı oyalamak için yaptığı bir takım kozmetik değişiklikler olduğunu düşünüyorum. Bakarsınız zaman beni haksız çıkartır? Umarım?

Bu yazıya da iki yıl onceki yazıda olduğu gibi Aung San Suu Kyi?nin bir şiiriyle son vereyim:

Hür Burma’ya Uçan Hür Kuş

Evim…?
Doğduğum ve büyüdüğüm?
Bir zamanlar sıcak ve sevgi dolu olan?
Şimdi ise karanlık ve korku dolu.

Ailem…?
Beraber büyüdüğüm?
Bir zamanlar neşeli ve hayat dolu olan?
Şimdi ise korku ve dehşet içinde yaşayan.

Dostlarım…?
Hayatımı paylaştığım?
Bir zamanlar saf ve mutlu olan?
Şimdi ise yaralı bir kalple yaşayan.

Hür bir kuş…?
Özgürlüğüne yeni kavuşan?
Bir zamanlar kafesteyken?
Şimdi bir zeytin dalıyla?
Sevdiği o ülkeye uçan.?
Hür Burma’ya uçan o hür kuş.

Aung San Suu Kyi?
İngilizceden çeviren: Altay Atlı

Dünyamızın yaşadığı her büyük doğal felaketin iki tane ortak sonucu oluyor. Birincisi, ateş düştüğü yeri yakıyor, düşmediği yerlerde ise karışık duygulara yol açıyor. Buralarda kimileri acıyı samimi olarak yüreğinde hissederken, çoğunluk ise çok hafif, hemen geçen bir suçlulukla karışık çaresizlik duygusunu çok daha büyük bir umursamazlığın örttüğü bir durum içerisinde timsah göz yaşları döküyor. Bunu, 2004 yılının sonunda Güneydoğu Asya’yı vuran tsunami sonrasında açık bir şekilde görmüştük? İkinci olarak ise bu tür felaketler ülkeleri birbirine yakınlaştırabiliyor ve politik sorunların çözülmesini tek başlarına sağlayamasalar da bu konuda önemli adımlar atılmasını temin edebiliyorlar. Bunu da yine tsunami sonrasında Aceh’te gördük; başka bir örnek olarak ülkemizde yaşadığımız 17 Ağustos deprem felaketi sonrasında Türkiye ile Yunanistan arasındaki yakınlaşmayı da gösterebiliriz.

Geçtiğimiz günlerde dünya, iki büyük felaketi arka arkaya yaşadı, biri Myanmar’da, diğeri Çin’de. Bu yazıda, Myanmar’da yaklaşık 100 bin, belki de daha fazla, insanın hayatına mal olan kasırga felaketinin yansımalarına değineceğiz. Myanmar sonrasında da timsahları gördük dünyanın dört bir yanında. Ancak bu sefer ortada bir de cuntacı generaller vardı ki onların sayesinde ateşin düştüğü yerde yakmayı başaramadığı bir takım kişiler olabileceğini de gördük.

Myanmar halkı felaket sonrasında acılar içinde boğuşurken, ülkeyi 1962’den bu yana demir yumruğuyla yöneten cunta -son günlerde az da olsa birkaç istisna söz konusu olduysa bile- ülkeye yabancıların ve özellikle de gazetecilerin girmesine izin vermiyor. Yardım getiren uluslararası örgütler, bunları Myanmar’a girmeden askerlere teslim etmek durumundalar, daha sonra yardımı ihtiyaç duyanlara asker dağıtıyor, ya da dağıtamıyor. Cunta’nın böyle davranmasını kendi mantığı çerçevesinde anlamak mümkün. Öncelikle, ‘durum kontrolümüzde’ mesajını vermek istiyorlar ve halk üzerindeki sıkı kontrollerini gevşetmek istemiyorlar. Diğer yandan, yabancıları da istemiyorlar, çünkü gazeteciler, yardım kuruluşları vs afet bölgesine girerlerse, hem tüm dünya Myanmar’daki sosyo-ekonomik koşulları daha yakından görebilecek, hem de Myanmarlılar yabancılarla daha çok temasa geçerek dertlerini uluslararası medyaya bire bir olarak anlatabilecekler. Böylelikle cunta üzerindeki uluslararası baskı da giderek artacak.

New York’taki Syracuse University’den Sreeram Chaulia, cuntanın diğer bir endişesi olarak da ‘sosyal alanın STK’laşmasını’ (STK: sivil toplum kuruluşu) gösteriyor. Bu doğru bir tespit, çünkü gerek niceliksel gerekse niteliksel olarak artacak sivil örgütlenme, hem anti-demokratik yönetime tehdit oluşturacak, hem de cuntanın korkutacak daha radikal bir aktivizme de zemin hazırlayacak.

Myanmar’da insanlar acılarıyla kendi başlarına mücadele ededursunlar, dünya şimdi Myanmar’ın nasıl kurtulacağını tartışıyor. Yaygın olan görüşlerden birisi, ‘insani yardım’ adı altında ABD’nin bu ülkeye müdahale etmesi yönünde. Bunun ne kadar iyi bir öneri olduğu tartışılır. Birincisi, ABD’nin bu tür girişimlerinin tüm dünyada yol açtığı sonuçlar hepimizin malumu. İkinci olarak ise, ABD’nin böyle bir müdahale durumunda ciddi bir muhalefetle karşı karşıya kalacağını da öngörmek mümkün. Hatırlanacağı üzere, 2007 yılında ABD yönetimi Myanmar’daki insan hakları ihlallerini BM Güvenlik Konseyi gündemine getirmek istemiş, ancak Çin ve Rusya’nın vetosuyla karşı karşıya kalmıştı.

ABD müdahalesi seçeneğini öne sürenlerin ilginç bir dayanak noktaları var ki bunu geçtiğimiz günlerde Fransız Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner gündeme getirdi. 2005 yılında BM’nin Dünya Zirvesi’nde ‘koruma sorumluluğu’ (responsibility to protect) prensibini kabul etmişti. Buna göre soykırım, savaş suçları, etnik temizlik ve diğer insanlığa karşı suçlara maruz kalan halkları bu suçlara karşı korumaya almak tüm dünyanın sorumluluğu. ‘İnsani müdahale’ kavramına bir temel sağlayan bu prensibin fiili olarak hayata geçirilmesinin ise BM vasıtasıyla olması öngörülüyor.

Koruma sorumluluğu, doğal felaketleri kapsamıyor, ama tabii ki istenirse, olmayan kitle imha silahlarını yoktan var eden hayal gücünün, Myanmar’da cuntanın bilinçli ihmalini bir insanlık suçu olarak tanımlaması hiç de zor değil. Ancak ABD’nin böyle bir girişimi -Çin ve Rusya vetosunu geçtiğini de farzetsek- Myanmar için ne kadar faydalı olur şüpheli.

Myanmar’ın kendi kendine toparlanması imkansız. Ancak dışarıdan gelecek müdahalenin tamamen askeri yaptırım bazında olması ve bununla birlikte Myanmar’ı bir takım gizli gündemler için (mesela ülkenin sahip olduğu zengin doğal kaynakların paylaşımı gibi) bir mücadele alanı haline getirmesi de Myanmarlılar için fayda değil çok büyük zararlar getirecektir. Bu nedenle Çin’in de bir girişimi çözüm olarak düşünülmemeli, çünkü Çin diğer ülkelerle ilişkilerinde fazlaca pragmatik davranıyor ve halihazırda ciddi miktarlarda petrol ve doğalgaz aldığı Myanmar’ı yöneten cuntanın uluslararası platformda en büyük koruyucusu durumunda.

Şimdi bir apartman ve bu apartmanın dairelerinden birinde oturan hasta bir çocuk düşünün. Bu çocuğa kim bakmalı, kim yardımcı olmalı? En üst katta oturan ‘ben onu döverek iyileştiririm’ diyen asabi yaşlı amca mı? Yoksa çocuğun ailesi alışveriş yaptığı için dalkavukluk yapan apartmanın girişindeki bakkal mı? Tabii ki bunlar değil. O çocuk hastaysa, ona tabii ki kendisiyle aynı evde oturan ailesi yardımcı olacak, onu iyileştirecek. İşte bu nedenle de Myanmar’da kısa vadede felaketin yaralarının sarılması, uzun vadede demokratik açılımlar sağlanması için girişimler bu ülkenin kendisinin de üyesi olduğu ASEAN’dan (Güneydoğu Asya Ülkeleri Örgütü) gelmeli diye düşünüyorum.

Myanmar’da değişim, cuntadan Irak’taki diktatörden kurtulunduğu gibi kurtularak değil, cuntanın değişime izin vermesini sağlayarak olabilir. ASEAN, felaket sonrası henüz pek etkili olamadı, ancak bu yazının yazılmasından bir gün sonra yapacağı toplantıya cuntanın bir temsilci göndermesi olumlu bir işaret. Sadece ASEAN’ın girişimleri cuntadan olumlu bir karşılık görebilir ve kademeli olarak açılımların gerçekleşmesini sağlayabilir. Çin’in ‘himayesinin’ sürdürülebilir olmadığını düşünürsek, artan uluslararası baskı karşısında cunta da Saddam-vari bir sonla karşılaşmaktansa ASEAN yoluyla demokratik tavizler vermeyi daha akıllıca bulacaktır. Kasırga felaketi de bu süreci tetikleyecek bir unsur olabilir.

Hasta bir çocuktan bahsettik ya… İşte o çocuğun annesi şu anda ev hapsinde. Ulusal Demokrasi Birliği lideri ve Nobel Barış Ödülü sahibi Aung San Suu Kyi, son 19 yılın 12’sini ev hapsinde geçirdi. Başta ASEAN olmak üzere uluslararası çevrelerin kendi çıkarlarını değil Myanmar halkının çıkarlarını ön planda tutmaları ve doğru politikaları uygulamaları halinde Aung San Suu Kyi’nin serbest kaldığı ve siyaset yapabildiği günleri ve hatta Myanmar’a yeniden Burma, başkentine de Yangon değil Rangoon diyeceğimiz günleri görmek mümkün olabilecektir. Kasırga felaketi belki de o günleri getirecek sürecin başlangıcı olacak.

Bu yazıyı Aung San Suu Kyi’nin bir şiiriyle bitirmek istiyorum…

Hür Burma’ya Uçan Hür Kuş

Evim…
Doğduğum ve büyüdüğüm
Bir zamanlar sıcak ve sevgi dolu olan
Şimdi ise karanlık ve korku dolu.

Ailem…
Beraber büyüdüğüm
Bir zamanlar neşeli ve hayat dolu olan
Şimdi ise korku ve dehşet içinde yaşayan.

Dostlarım…
Hayatımı paylaştığım
Bir zamanlar saf ve mutlu olan
Şimdi ise yaralı bir kalple yaşayan.

Hür bir kuş…
Özgürlüğüne yeni kavuşan
Bir zamanlar kafesteyken
Şimdi bir zeytin dalıyla
Sevdiği o ülkeye uçan.
Hür Burma’ya uçan o hür kuş.

Aung San Suu Kyi
İngilizceden çeviren: Altay Atlı