"nükleer silahlar" ile etiketlenmiş yazıları görüntülüyorsunuz

abeiranUluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın İran’ın nükleer anlaşmaya uygun gerekli koşulları yerine getirdiğini açıklamasının sonucu olarak Tahran yönetimi ile Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi ile birlikte Almanya’yı içeren P5+1 grubunun Temmuz ayında üzerinde anlaşmış oldukları Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP) uygulamaya konulmuş oldu. Bu gelişme İran ile uluslararası toplum arasındaki ilişkilerin normalleşmesi sürecinde önemli bir dönüm noktasına işaret ettiği gibi, bundan sonra ambargolar sonrası İran’da oluşacak olan ekonomik pastadan da (ki bu pastayı sadece petrol ve doğalgaz anlaşmaları değil, ülkenin büyük tüketici piyasası, altyapı projeleri, yüksek meblağlı kamu ihaleleri oluşturuyor) pay alma yarışının hızlanacağını gösteriyor.

Çin, bu yarışa küresel ekonominin diğer başat aktörlerine ve diğer P5+1 ülkelerine göre birkaç adım önden başlıyor. Çin ambargolara rağmen İran ile ticari ilişkilerini kuvvetli bir şekilde sürdürmüş, petrol ve doğalgaz alanında bu ülkenin başlıca müşterisi olmuş ve aynı zamanda ambargolar yüzünden diğer büyük ekonomilerin giremediği İran pazarında liman, havaalanı ve karayolu gibi büyük altyapı projelerine imza atmıştı. KOEP’in uygulamaya konulmasıyla birlikte Çin bir yandan İran’la ilişkilerini geliştirmek için daha uygun bir ortam bulacak, ancak diğer yandan da artan bir rekabet ile karşı karşıya kalacak.

20150930112806_5713_sÇin Devlet Başkanı Xi Jinping’in geçtiğimiz haftalarda İran’a gerçekleştirdiği resmi ziyaret de tam olarak bu rekabete hazır olmak ve sahip oldukları avantajı korumak amacını taşıyordu. Ziyaret sırasında iki ülke arasındaki ilişkilerin stratejik işbirliği seviyesine yükseltildiği açıklandı. Aynı zamanda 2014 yılında 51,8 milyar dolar olan karşılıklı ticaret hacminin önümüzdeki on yıl içerisinde 600 milyar dolara çıkartılması gibi iddialı bir hedef ortaya konuldu. Xi’nin ziyaretinin bitiminde taraflarca yayınlanan ortak deklarasyonda enerji arzı, petrokimya ürünleri ve yenilenebilir enerji kaynaklarına özel bir vurgu yapılmakla birlikte, ulaştırma, demiryolları, limanlar ve hizmet ticareti ortak yatırımlarda öncelik verilecek alanlar olarak belirtildi. İran, gerek petrol ve doğalgaz kaynağı olması, gerekse Yeni İpek Yolu olarak da adlandırılan “Bir Kuşak Bir Yol” projesi üzerindeki anahtar konumu nedeniyle Çin için büyük önem taşıyor. Çin yaklaşık bir yıl önce İran’a o zamana değin yapmış olduğu toplam 25 milyar dolarlık altyapı yatırımını 52 milyar dolara çıkartacağını açıklamıştı. KOEP ile başlayan yeni dönemde bu rakamın daha da yukarılara çıkması beklenebilir.

27 Ocak tarihinde İran’ın Basra Körfezi’ndeki Hark Adası’nda yer alan petrol terminalinden iki tanker dolu olarak yola çıktı. Ambargoların kalkmasından sonra İran’dan ilk petrol nakliyatını yapan bu tankerlerden birisi Çin’e, diğer ise Japonya’ya doğru yol alıyor. Çin, ambargolar sonrası İran’da önemli bir avantaja sahip, ancak hızla artan bir rekabetle karşı karşıya olacak ve bu rekabet sadece Batı ülkelerinden değil, Japonya’dan gelecek. Japonya, sadece petrol ithalatını hızlı bir şekilde sürdürmesiyle değil, son haftalardaki diğer girişimleriyle de İran yarışında güçlü bir şekilde yer alacağını gösterdi. Bu anlamda 5 ޞubat’ta Japonya ile İran arasında imzalanan yatırım anlaşmasının Japon firmalarının İran pazarında ciddi anlamda önlerini açacağını tahmin etmek güç değil.

Çin’in aksine Japonya, ABD ile olan ittifakı gereğince uluslararası ambargolara büyük ölçüde bağlı kalmıştı. Bu durumu ticaret rakamlarında da görebiliyoruz. 2014’ün verilerine göre Çin ile İran arasındaki ticaret hacmi 51,8 milyar dolar iken Japonya ile İran arasındaki ticaret hacmi 6,4 milyar dolar olarak gerçekleşti. Çin, İran’a aynı yıl 24,3 milyar dolarlık mal sattı ve bunun içerisinde makineler, nükleer reaktörler, elektrikli ve elektronik eşyalar, taşıma araçları önemli bir yer tuttu. Bunun karşılığında Çin, İran’dan 27,5 milyar dolarlık alım yaptı; bu tutarın 21,2 milyar dolarını ise petrol ve diğer enerji ürünleri oluşturdu. Ambargolara uyan Japonya’nın ise İran’a ihracatı sadece 251 milyon dolar. Buna karşılık Japonya, İran’dan 6,177 milyar dolarlık ithalat yaptı, bunun neredeyse tamamını, 6,129 milyar dolarını petrol ve diğer enerji ürünleri oluşturuyor.

Çin, İran yarışına Batı’ya karşı olduğu gibi Japonya’ya karşı da bir hatta birkaç adım önde başlıyor. Her iki ülkenin Batı’ya karşı avantajları İran’a tarihsel bir bagajın ağırlığını ve ambargoların sorumluluğunu taşımadan yaklaşmaları. Ancak Japonya’nın da Çin’e karşı bir avantajı var. Barışçıl nükleer enerji kullanımı konusunda geniş tecrübesi ve deneyimi olan Japonya, İran’a nükleer anlaşmaya uyum sağlaması konusunda destek vermeyi taahhüt ediyor. Özellikle nükleer güvenlik ile depreme karşı hazırlık ve korunma gibi konularda Japonya, İran açısından en uygun ortak konumunda yer alıyor. Bununla birlikte otomotiv ve yüksek hızlı tren gibi sektörler ile altyapı projelerinde de Japonya’nın güçlü firmalarıyla İran’da Çin’e rakip olmaya hazırlandığı gözlemleniyor.

İran’da yeni dönemde rekabet artacak, Çin ambargolara tam olarak uymamanın sağladığı avantajı sürdürmeye çalışırken Batı ülkeleri ve Japonya pastadan pay almaya çalışacaklar. Rekabet ne kadar artarsa İran’ın seçenekleri de o kadar çoğalacak ve Tahran’ın pazarlık gücü artacak. KOEP ile birlikte yeni dönemde İran ekonomisindeki gelişmeleri yakından takip etmekte, farklı aktörlerin kendilerini nasıl konumlandırıp bu konumlarını nasıl muhafaza etmeye çalıştıklarını yakından takip etmekte fayda var.

Yetmiş yıl önce bugün ABD Hava Kuvvetleri’ne bağlı bir uçaktan Japonya’nın Hiroşima kentine atom bombası atıldı. Üç gün sonra ise diğer bir Japon kenti olan Nagazaki atom bombasının hedefi oldu. Her iki kentte on binlerce sivil hayatını kaybetti, çok daha fazlası sakat kaldı, radyasyonun etkisi yıllar boyunca sürdü ve insanlara zarar verdi. Tarih kitaplarında bu atom bombalarından sonra Japonya’nın teslim olduğunu ve İkinci Dünya Savaşı’nın sona erdiğini okuduk hep. Ancak bu trajedilerin yetmişinci yıldönümünde bir kez daha sorguluyoruz: Japonya’ya atom bombalarının atılması gerekli miydi? Savaş bu bombalar olmadan da sona erdirilemez miydi?

H21ABD’de atom bombasının gerekliliğini savunanlar yetmiş yıldır aynı tezi öne sürüyorlar. Atom bombaları atılmasa, savaş daha uzayacak, Almanya’nın olduğu gibi Japonya’nın da işgali gerekecek ve Japonlar kanlarının son damlasına kadar fanatikçe mücadele edecekleri için insan kaybı çok daha fazla olacaktı. Bu teze göre atom bombaları nedeniyle birçok Japon sivil öldü, ama daha fazla sivil ve askerin, özellikle de ABD askerlerinin ölmesi engellenmiş oldu. Bu tez iki açıdan sorunlu. İlk olarak atom bombası sadece atıldığı gün değil, radyasyon yüzünden yıllar boyunca ölümlere ve sakatlıklara yol açtı. Atom bombası atarak ABD’nin verdiği zarar, savaş devam etmiş olsa yaşanacak olan kayıplardan kesinlikle çok daha fazla oldu. Tabii ABD açısından şöyle bir durum var: her ne kadar çok daha fazla insan öldüyse de, ABD askerlerine hiç zarar gelmemiş oldu. Bu tabii ki hiç insancıl bir yaklaşım değil, ancak bombanın atılması kararını veren Truman yönetiminin düşünce tarzını bir ölçüde olsa açıklıyor: Amaç hem savaşı en kısa zamanda bitirmek hem de insan kaybını ABD askerlerinin değil Japon sivillerin üzerine yıkmaktı.

Atom bombası sayesinde savaşın daha kısa sürede sona erdirildiği ve böylece daha fazla can kaybının önüne geçilmiş olduğu tezi, 1945 yazına gelindiğinde Pasifik’teki savaşın sona ermesi için atom bombası ya da Japonya’nın ABD güçleri tarafından savaşarak ele geçirilmesinden başka bir yol olmadığı varsayımına dayanıyor, ki bu varsayım da sorunlu. Belki biraz daha uzun vakit alacak ancak insan kaybını azaltacak stratejiler de denenebilirdi. İlk akla gelen Japonya’nın topyekun ambargo altına alınarak teslim olmaya mecbur edilmesi oluyor. Bu yol tercih edilse belki savaş 1946’nın ortalarına kadar devam edecekti, ancak atom bombalarının yarattığı trajedi yaşanmayacak ve kayıp sayısı Japon siviller açısından ama özellikle de ABD askerleri açısından çok daha kısıtlı seviyede kalacaktı.

O halde ABD bombaları neden attı? ABD bombayı icat etmişti ve neye sahip olduğunu, başka bir deyişle neye muktedir olduğunu göstermek istiyordu denebilir. Bu bağlamda ileri sürülen ve bombayı atma kararını savaşın ortasından, yaklaşık 1943’ten itibaren belirginleşmeye başlayan ABD-SSCB rekabeti ile ilişkilendiren tezler var. Birinci teze göre savaşın mümkün olduğunca çabuk bitirilmesi gerekiyordu, aksi taktirde Batı’da Nazi belasından kurtulan SSCB, Japonya’ya savaş ilan edecek ve coğrafi yakınlığından faydalanarak Japonya’yı işgale başlayacaktı. Bu da savaş sonrasında ABD için sıkıntılı bir durum oluşturacak, hatta Kore yarımadasında yaşanan bölünmenin bir benzerinin Japonya’da da meydana gelmesine sebep olacaktı. İkinci teze göre, atom bombası savaş sonrası SSCB ile yaşanacak olan rekabette bu ülkeye daha en baştan bir gözdağı verilmesi, başka bir deyişle Soğuk Savaş’a bir adım önde başlamak için atıldı. Her iki tez de yeterince dayanağa sahip değil. SSCB, Japonya’ya 8 Ağustos 1945’te, yani Hiroşima’dan iki gün sonra, Nagazaki’den bir gün önce savaş ilan etti. Ancak bu karar çok daha önceden müttefiklerle birlikte alınmıştı ve savaş ilanı karşılığında SSCB, Kuril Adaları’nı aldı. SSCB, bombaya rağmen Japonya’yı işgal edebilir, ABD ile bir paylaşım mücadelesine girebilirdi. Ancak bunu, yeni bir sıcak savaşı kaldıracak gücü kalmamıştı. Bomba atılsa da atılmasa da, SSCB Japonya’yı işgal etmeyecekti. Diğer yandan bombayla SSCB’ye gözdağı verilmesi gibi bir tez de yeterli dayanağa sahip değil, çünkü SSCB, ABD’nin atom bombasına sahip olduğundan çoktan haberdardı ve kendisi de nükleer silah kapasitesine sahip olmak için çalışmalara başlamıştı.

Uzun lafın kısası, atom bombasını meşruiyet kazandırmak için öne sürülen tezler zayıf kalıyor. Neden tek bir tane değil de arka arkaya iki bomba atıldığı, Hiroşima’dan sonra Nagazaki’ye de atom bombasının neden atıldığı konusunda ise ortada bir meşruiyet kazandırma çabası bile yok. Hiroşima güç bela da olsa açıklanmaya çalışılırken, Nagazaki’yi hiçbir şekilde açıklamak mümkün değil. ABD, savaştaki amaçlarına atom bombası kullanmadan da ulaşabilirdi. Hele hele iki bombanın arka arkaya atılmasının tek bir izahatı bile yok.

Yetmiş yıl sonra bugün Hiroşima ve Nagazaki’den ne öğrendiğimize bakınca çok da bir mesafe alamadığımızı görüyoruz. Dünya tarihinde nükleer silahların tek kullanıldığı yer Hiroşima ve Nagazaki, sonrasında bu silahlar sivil ya da askeri hedeflere karşı hiç kullanılmadı. Ancak dünya üzerinde 2015 yılı itibariyle halen 15,850 parça nükleer silah var, ve bunların büyük çoğunluğu ABD ile Rusya’nın elinde. Bu silahların 4,300’ü kullanıma hazır durumda tutuluyor. Nükleer silahların kullanılmak için olmadığı, varlıklarıyla karşı taraf üzerinde caydırıcılık yarattığı düşüncesi ise çok basit bir soruya cevap veremiyor: karşılıklı olarak nükleer silahlara sahip olup diğer tarafı caydırmayı amaçlamaktansa dünya üzerinde hiç bir nükleer silah olmasa dünya daha barışçıl bir yer olmaz mı? Elbette olur, ancak karşılıklı güvensizlik nükleer silahların tamamen kaldırılmasını engelliyor. İşin kötü tarafı 1970’den beri yürürlükte olan Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması, bu güvensizliğin ortadan kaldırılmasını sağlamak bir yana devam etmesine yol açıyor. Anlaşmaya göre nükleer silahları olmayan ülkeler silahlanmayacak, nükleer silah sahibi ülkeler ise nükleer enerjinin barışçıl kullanımı konusunda diğer ülkelerle işbirliği yapacak, nükleer silahlarının azaltılması konusunda ise elinden geleni yapacak. Anlaşma beş ülkeyi (ABD, Fransa, İngiltere, Çin, Rusya) nükleer güç olarak tanıyor. Kuzey Kore anlaşmadan çekildi, Hindistan, Pakistan ve İsrail ise hiç imzalamadı. 27 Nisan-22 Mayıs 2015 tarihlerinde Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması Gözden Geçirme Konferansı yapıldı, taraflar son beş yıldaki gelişimi değerlendirdiler, ancak nükleer silahların tamamen elimine edilmesi konusunda bir karar taslağı üzerinde uzlaşmayı başaramadılar.

Hiroşima’da yapılan gerçekleştirilen anma törenlerinde Japonya Başbakanı Shinzo Abe ülkesinin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi nezdinde nükleer silahların tamamen yasaklanması için bir öneri sunacaklarını açıkladı. Ancak Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nın meşrulaştırdığı ikiyüzlülük, başka bir deyişle bir yandan ülkelere “nükleer silah yapamazsın” derken diğer yandan bazı güçlerin nükleer silah bulundurmalarına müsaade edilmesi sürdükçe bu tür önerilerin sonuç getirmesi zor gözüküyor. Hiroşima ve Nagazaki’nin ardından yetmiş yıl geçtikten sonra da insanoğlu gereken dersleri alabilmiş değil, umalım ki yüzüncü yıl geldiğinde durum farklı olsun.

PPP96846573

singh_chinairaniantango_xi

İran ile P5+1 ülkeleri arasında varılan anlaşma gerek Türkiye gerekse uluslararası kamuoyunda büyük ölçüde söz konusu ülkenin “Batı ile uzlaşma sağlaması” olarak değerlendirildi ve anlaşma ile birlikte İran ile Batı arasındaki ilişkilerin daha yapıcı bir şekilde şekilleneceği yönünde yorumlar yapıldı. Bu değerlendirmelerde doğruluk payı olmakla beraber, müzakerelerde katkısı olan ve anlaşmadan fayda sağlayacağı düşünülen ülkelerden birisinin Batı’da değil Doğu’da yer aldığı görülüyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi daimi üyesi olarak P5+1 tarafında müzakere sürecine katılan ve nihai anlaşmaya imza koyan Çin’in İran’a yönelik bir takım ekonomik ve stratejik hedefleri var. İran’ın “normalleşmesi” bir yandan Çin’in bu hedeflere ulaşmasındaki engelleri ortadan kaldırarak Pekin açısından olumlu bir etki yaratacak, ancak diğer yandan da ambargoların kalkmasıyla özellikle ekonomi alanında hızla büyümesi beklenen pastadan dilim almak isteyen aktörlerin sayısının artmasına yol açarak Çin’in karşı karşıya olduğu rekabeti güçlendirecek. Artan rekabet ortamı içerisinde Çin, İran ile ambargolar boyunca devam ettiği ekonomik ve güvenlik işbirliği ile kendisini “karagün dostu” olarak konumlandırabilmesi, bu ülkede halihazırda büyük ölçekte yatırımlara sahip olması ve Ortadoğu’ya yönelik politikalarını Batılı ülkelerin aksine tarihsel bir bagaj olmadan sürdürebilmesi sayesinde önemli bir avantaja sahip.

İran petrolü Çin için önemli

Çin için İran öncelikle enerji güvenliği açısından önem taşıyor. 2014 yılında Çin toplam 520,3 milyon ton petrol tüketti ve bu tüketimin ancak 211,4 milyon tonluk kısmını kendi üretimiyle karşıladı. Başka bir deyişle, Çin petrol ihtiyacının yüzde 60’ını ithalat yoluyla karşılamak mecburiyetinde. Bu amaç doğrultusunda halen tüm dünyadan günde 6,1 milyon varil petrol ithal eden ve dış alımlara bağımlılığı giderek artan Çin için İran önemli bir kaynak teşkil ediyor. Çin bugün toplam petrol ithalatının yüzde 12’sini İran’dan yapıyor ve Ortadoğu’da ve dünyanın petrol üreten diğer bölgelerindeki artan jeopolitik riskler yüzünden nispeten istikrarlı olarak gördüğü ve karşılıklı güvene dayalı bir ortaklık ilişkisi kurmayı başardığı İran’ın ithalattaki payını artırmak istiyor.

Ambargoların kalkması, Çin’in bu hedefine ulaşması için bir avantaj sağlıyor. Pekin her ne kadar Batı’nın uyguladığı ambargoların doğrudan bir parçası olmamışsa da, dolaylı olarak etkilenmiş ve İran’dan petrol alımını azaltmak zorunda kalmıştı. Ambargo öncesinde günlük 2,6 milyon varil petrol üretim kapasitesi olan İran’ın üretimi 2014 itibariyle günde 1,4 milyon varile kadar düştü, ancak bu süreçte Çin İran’ın bir numaralı alıcısı olarak pozisyonunu korudu. Ambargolar sonrasında İran’ın üretimini eski seviyesine çıkartmasıyla Çin de ithalatını artırabilecek. Bununla birlikte İran’da üretimin artmasının küresel piyasalarda halihazırda düşük seviyelerde seyreden fiyatları daha da aşağıya çekeceğini ve bu durumun dünyanın en büyük petrol ithalatçısı olan Çin açısından son derece olumlu bir etki yaratacağını da not etmek gerekiyor.

Ambargolardan Çin’in İran’daki petrol üretim ve taşımacılık altyapısına yönelik yatırımları da olumsuz yönde etkilenmişti. Çin petrol firmaları CNPC ve Sinopec’in İran’ın Yadavaran ve Azadegan yataklarında her biri 2 milyar dolar tutarına yaklaşan yatırımları var. Çinli firmalar İran’dan çekilmedilerse de Batılı firmaların pazardan çıkmaları dolaylı olarak olumsuz bir etki yarattı. Batılı firmalardan temin edilecek olan teknoloji, ekipman ve know-how’un kesintiye uğraması nedeniyle Çin’in İran’daki projeleri de hız kaybetti, hatta rafa kaldırıldı. Yeni dönemde bu projeler ivme kazanacak.

Çin’in İran’da halen 25 milyar dolarlık yatırımı var ve ambargoların kaldırılmasıyla birlikte bu rakamın 52 milyar dolara kadar yükseltileceği Çinli yetkililer tarafından açıklanmış durumda. Enerji alanındaki projeler bu rakam içerisinde aslan payını alacak olsalar da Çin’in İran’daki yatırımları petrol ve doğal gaz ile sınırlı değil. Ulaştırma altyapısı (örneğin hızlı tren projeleri, karayolları ve limanlar), telekomünikasyon ve imalat sanayii alanında Çin’in İran’da büyük ölçekli yatırımları var. Ambargoların kalkması Çin’in İran’daki yatırım portföyünü derinleştirmesini de sağlayacak. Diğer yandan ambargolara rağmen artmaya devam eden ve 2014 yılında 50 milyar dolar seviyesine ulaşan karşılıklı ticaret hacminin yeni dönemde daha da hız kazanması muhtemel görülüyor.

İlişkilerin stratejik boyutu

Pekin yönetimi, İran ile ekonomik ilişkilerini ikili boyutunun ötesinde daha büyük stratejik bir tablo içerisine oturtuyor. İran, Çin’in Yeni İpek Yolu projesinde kritik bir konuma sahip. Çin’i Orta Asya üzerinden Avrupa’ya bağlayacak olan hatlar İran’dan geçtiği gibi, İran Çin’in karadaki projeye paralel olarak sürdürdüğü Deniz İpek Yolu projesinde de limanlarıyla birlikte önemli bir yer teşkil ediyor. Bununla birlikte İran, yine Çin öncülüğünde hayata geçirilen Asya Kalkınma Yatırım Bankası’nda da kurucu üye konumunda. Tüm bunlara ek olarak son dönemlerde iki ülke arasındaki güvenlik işbirliğinin artması, 2014 yılında Çin ile İran donanmalarının ortak bir tatbikat gerçekleştirmesi, Çin’in İran’ın Şanghay İşbirliği Örgütü’ne tam üyeliğini desteklemesi Pekin-Tahran hattında ilişkilerin ana eksen enerji üzerinden şekillenmekle birlikte esasen çok boyutlu olarak gelişmekte olduğunu gösteriyor.

Ambargo sonrası dönemde Çin, İran ile halihazırda güçlü olan ilişkilerini daha da kuvvetlendirebilir. Ancak Pekin açısından iki önemli risk söz konusu. Birincisi, İran’da artacak olan rekabet ile ilgili. Çin, ambargo sürecinde Batılı ülkelerin yokluğundan fayda sağlayarak İran pazarında konumunu kuvvetlendirdi. Batılı ülkelerin ve Batı kökenli çok uluslu şirketlerin tekrar İran’da aktif olmalarıyla birlikte ise Çin açısından daha zorlu rekabet şartları oluşacak. İran ile Batı ülkeleri arasında olmayan güven unsuru, İran ile Çin arasında büyük ölçüde mevcut ve bu da Pekin açısından bir avantaj sağlıyor. Ancak ekonomik rekabetin özellikle enerji alanında ulaşacağı boyut Çin’in İran’a yönelik hedeflerini revize etmesine yol açabilir. İkinci olarak ise, Ortadoğu siyasetinin akışkanlığı ve bölgede dengelerin her an hızla değişebiliyor olması jeopolitik bir risk yaratıyor. Ambargoları geride bırakmış olan Tahran’ın Ortadoğu sahnesinde kendisini nasıl konumlandıracağı, Suriye konusundaki tutumunun nasıl şekilleneceği, Suudi Arabistan ile olan hegemonik mücadelesinin ne yöne evrileceği, nükleer anlaşmanın Batı bloğu ile siyasi anlamda da bir yakınlaşmaya yol açıp açmayacağı büyük önem taşıyan ancak henüz belirsizlik ihtiva eden parametreler. Bu alandaki gelişmelerin ve İran’ın izleyeceği politikaların Çin’in Ortadoğu’daki çıkarlarıyla çatışma ihtimaline iki ülke arasındaki ilişkilerin geleceği ile ilgili yapılan değerlendirmelerde mutlaka dikkat edilmesi gerekiyor.

Son olarak şunu belirtelim: İran, anlaşmayı Batı’yla değil Batı+Çin ile yaptı. Bundan sonraki süreç de bu eksen üzerinden şekillenecek.

(Bu yazı ilk olarak 12 Mayıs 2001 tarihinde Dünya gazetesinde yayınlanmıştır.)

Bu haftaki yazımıza bir film tavsiyesi ile başlayalım. Başrolünü Kevin Costner’ın oynadığı “Thirteen Days” (Onüç Gün) filmi henüz Türkiye’de gösterime girmedi; ancak girdiği zaman büyük ilgi toplayacağa benziyor. 1962′deki Küba Füze krizini konu alan film, dünyanın nasıl bir nükleer savaşın eşiğine geldiğini dramatik bir şekilde gözler önüne seriyor.

George W. Bush’un filmi seyredip seyretmediğini bilmiyorum, ancak Küba Füze krizini çok iyi bildiğine eminim. Geçtiğimiz günlerde açıkladığı “Ulusal Füze Savunma Sistemi” adı verilen ve ileride Kuzey Kore, Irak gibi ülkelerden ABD topraklarına doğru fırlatılabilecek olan uzun menzilli füzeleri havada imha etmeyi amaçlayan sistemin pratikte ne işe yarayacağını anlamakta ise güçlük çekiyorum. Bush’un planı, Fransızlar’ın Maginot Hattı’nı anımsatıyor. Alman tehdidine karşı Fransa-Almanya sınırı boylu boyuna beton duvar ve ağır silahlarla kapatılmıştı. Fransızlar büyük paralar harcayarak gerçekleştirdikleri bu sisteme çok güveniyorlardı. Ancak Maginot Hattı hiçbir işe yaramadı. Mayıs 1940′da Hitler’in orduları duvarın etrafından dolaşıp Belçika üzerinden Fransa’ya girdiler ve birkaç hafta içinde Paris’e ulaştılar.

Saatte 25,000 km hızla giden bir füzeyi başka bir füzeyle vuracak ve aynı anda savaş başlığını da zararsız hale getirecek teknoloji henüz mevcut değil. Ayrıca düğmeye şimdi basılsa bile sistem ancak 2004 yılında ve beşte bir kapasite ile çalışmaya başlayabilecek. Fatura ise 60 ile 100 milyar dolar arasında tahmin ediliyor. Çalışıp çalışmayacağı kesin olmayan bu modern Maginot Hattı için bu yükün altına girilmesinin ne kadar doğru olduğu vergi ödeyen Amerikalılar’ın sorunu. Asıl sorunu ve tehlikeyi görebilmek için ise Doğu’ya, Asya kıtasına bakmak gerekiyor.

Bush’un göreve başlamasından itibaren gittikçe gerginleşen ABD-Çin ilişkileri “casus uçak krizi” ile iyice kızışmıştı. Ulusal Füze Savunma Sistemi ise gerginliğe başka bir boyut kattı. Pekin’e göre Bush’un amacı ABD topraklarını Kuzey Kore veya Irak füzelerinden korumak değil, Çin’in büyüyen askeri gücünü kontrol altında tutmak. Geçtiğimiz sene özellikle ticaret konuları sayesinde ABD ile Çin arasında yakınlaşma sağlanmışken, sadece birkaç ay içerisinde soğuk savaş tanımına uyan bir duruma gelinmesinin sorumluluğunu tek bir tarafa yüklemek doğru değil. Ancak Bush yönetiminin yaklaşımının hiç de olumlu olmadığını söyleyebiliriz.

Asya, şu anda zaten dünyanın en istikrarsız ve patlamaya hazır kıtası. İsrail’den Kuzey Kore’ye doğru uzanan yay içinde yer alan bütün ülkelerin nükleer silahı var. ABD’nin Ulusal Füze Savunma Sistemi, Asya’da silahlanma yarışı ve bloklaşmaya yol açmanın ötesinde bir etkiye sahip olacağa benzemiyor. Çin ile beraber Kuzey Kore, Rusya ve Türki cumhuriyetleri, füze savunma sistemlerine kesinlikle karşılar. Japonya ve Güney Kore gibi ABD müttefikleri ise kendilerini de şemsiyenin altına alacak olan sisteme sıcak bakıyorlar. Singapur’un başını çektiği Güneydoğu Asya ülkeleri temkinli hareket edip Asya-Pasifik bölgesinde dengelerin bozulmaması gerektiğini söylüyorlar. Güney Asya’nın kanlı bıçaklı (ve nükleer silahlı) iki ülkesinden Pakistan, Çin’i desteklerken Hindistan ise ABD ile savunma işbirliği anlaşması imzalıyor. Herkes savunma harcamalarını artırıyor ve herkes kendisine bir taraf seçiyor.

Avustralya ise kararsız bir durumda. Howard hükümeti, Ulusal Füze Savunma Sistemi’ni destekliyor ve Avustralya’nın iç kesimlerinde yer alan “Pine Gap” radar tesislerinin ABD’nin talebi halinde sisteme entegre edilebileceğini söylüyor. Ancak bu duruma muhalefet ve büyük ölçüde de halk tepki gösteriyor. Muhalefetin Dışişleri Sözcüsü Laurie Brereton, benim de katıldığım bir sohbet toplantısında şu sözleri sarfetti: “Müttefiğimiz diye körü körüne ABD’nin peşine takılıp bölgede `şerif yardımcısı’ rolünü oynayacağımıza, kendi stratejik çıkarlarımızı düşünmeli ve ABD ile Çin arasında köprü oluşturmalıyız.”

Brereton’un sözleri Türkiye için de anlam taşıyor. Her ne kadar dış politikamızın ağırlığını Avrupa Birliği ve ABD ile olan ilişkiler oluşturuyorsa da Asya’daki gelişmeleri çok dikkatli takip etmek ve kıtalar arasındaki köprü görevimizi unutmamak zorundayız. Türkiye sadece Avrupa’nın en doğusundaki ülke değil; aynı zamanda Asya’nın da en batısındaki ülke. ABD’nin Ulusal Füze Savunma Sistemi, silahlanmayı hızlandırmaktan, güvenliği sağlayacağı yerde tam tersine güvensizlik ve tehdit oluşturmaktan başka birşeye yaramazken, Türkiye de tabii ki kendi çıkarlarını değerlendirecek ve bölgede istikrar unsuru olmaya devam edecek. “Thirteen Days” filmini izleyin. Anlamsız bir “nükleer satranç” yüzünden sadece ABD ve SSCB’nin değil, asıl Türkiye’nin nasıl büyük bir tehlike atlattığını göreceksiniz!