"reform" ile etiketlenmiş yazıları görüntülüyorsunuz

karar3

Dönemin Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov tarafından yirmi altı yıl önce, 16 Ekim 1990 tarihinde açıklanan Ulusal Ekonominin Stabilizasyonu ve Piyasa Ekonomisine Geçiş programı, çöküş içerisinde olan bir ekonomiyi devlet müdahalesini azaltıp serbest girişime ve piyasa dinamiklerine ağırlık vererek yeniden canlandırma amacını taşıyordu. Program, SSCB’nin dağılmasını engelleyemediyse de, birliğin en büyük mirasçısı olan Rusya Federasyonu’nun 1990’ların başıyla girdiği, merkezi planlama üzerine kurulu sosyalist bir ekonomik yapıdan devlet kapitalizmi olarak adlandırabilecek piyasa koşulları üzerinden şekillenmekle birlikte devletin yönlendirici olmaya devam ettiği bir yapıya dönüşüm sürecinin temelini oluşturdu. Ancak, Gorbaçov’dan yaklaşık çeyrek asır sonra Rus ekonomisini gelmiş olduğu nokta, bu sürecin ne kadar başarılı olduğu, yapısal dönüşümün ne ölçüde tamamlanabildiği konularında ciddi soru işaretleri oluşmasına yol açıyor.

1991’de SSCB’nin sona ermesinden sonra Rusya Federasyonu’nun ilk devlet başkanı Boris Yeltsin döneminde hızlı bir serbestleştirme ve piyasa ekonomisine geçiş denemesi yapıldı. Fiyatlar üzerindeki kontrollerin tamamına yakını neredeyse bir gecede kaldırıldı ve agresif bir özelleştirme programı dahilinde iki sene içerisinde kamu şirketlerinin yüzde 70’i özel mülkiyete geçti. Ne var ki, bu serbestleştirme sürecine paralel olarak mali sistemi kuvvetlendirecek, piyasalara şeffaflık ve öngörülebilirlik sağlayacak, üretkenliği artıracak ve gelir dağılımındaki eşitsizlikleri giderecek yapısal reformlar hayata geçirilemedi. Başta petrol ve doğal gaz olmak üzere tabii kaynakların ihracatından gelen gelirler ekonominin güçlenmesine ve istikrara kavuşmasına değil, zengin bir “oligark” kesimi oluşurken halkın büyük bir kısmının yoksulluk sarmalına kapılmasına yol açtı. 1992-1998 arası dönemde yapısal yetersizliklerin üzerine bir de siyasi istikrarsızlık ve Çeçenistan’daki savaşın faturası eklenince Rusya’nın gayrı safi yurtiçi hasılası (GSYH) yaklaşık yarı yarıya küçüldü, enflasyon yüzde 80’in üzerine fırladı, vergi geliri azaldı, bütçe açıkları kronikleşti, borçlar arttı ve sonucunda Rus ekonomisi derin bir kriz içerisine girdi. 17 Ağustos 1998 tarihinde ruble devalüe edildi ve Rus hükümeti dış borçları üzerinde moratoryum ilan etti.

Kriz ertesinde Rus ekonomisinin toparlanarak daha olumlu bir sürece girdiğini görüyoruz. Küresel piyasalarda petrol ve doğal gaz fiyatlarının yüksek seviyelerde seyretmesi toplam gelirlerinin yarısını bu kaynaktan elde eden Rusya için önemli bir avantaj sağladı. Diğer yandan düşük değerli ruble, ihracatı artıran bir etki yarattı. 2000’de Vladimir Putin’in devlet başkanı olmasıyla birlikte, 1990’lara göre siyasi anlamda da istikrarın nispeten arttığı bir döneme girildi. Ekonomide petrol ve doğal gaz gelirlerinin toplandığı bir Stabilizasyon Fonu hayata geçirilerek 1998 benzeri krizlerin önüne geçilmesi hedeflendi. Üretim arttı, gelir dağılımındaki eşitsizlikler tam olarak giderilemese de genel bir refah artışıyla birlikte olarak bu anlamda iyileştirmeler sağlandı. 2005 yılında Rus hükümeti, SSCB’den kalan son borçlarını da ödedi. Petrol ve doğal gaz alanında yeni boru hattı projeleriyle Rusya küresel enerji piyasasındaki konumunu güçlendirdi. 1990’larda (1997 ve 1999 hariç) sürekli küçülmüş olan Rus ekonomisi, 2007 yılına gelindiğinde artık yılda ortalama yüzde 6,5’lik—başka bir deyişle Çin’in günümüzdeki büyüme oranları kadar—bir GSYH artışı yakalamıştı.

Sorun şu ki, bu büyümeyi sürdürülebilir hale getirecek yapısal reformlar, ilk adımları 1990’da atılan piyasa ekonomisine dönüş süreci, yeterince gerçekleştirilemedi. Rusya’nın yapması gereken, petrol ve doğal gaz kaynaklarından gelen gelirleri reel ekonominin gelişimi için kullanmak, imalat sektörüne, inovasyona, araştırma ve geliştirmeye yatırım yaparak, ekonominin doğal kaynaklara bağımlılığını kırmak, verimsiz kamu şirketlerini eleyerek ya da reforme ederek özel girişimin de daha etkili ve üretken olmasını sağlayacak bir zemin oluşturmak olmalıydı. Ancak Putin döneminde her ne kadar bir takım piyasa reformları yapıldıysa da bu sıraladığımız hedeflerin çok uzağına kalındı. Bu nedendendir ki, 2008’de patlak veren küresel mali kriz Rusya’yı kötü etkiledi ve 2009 yılında Rus ekonomisi yüzde 7,8 oranında küçüldü.

Bugün, petrol ve doğal gaz halen Rusya’nın ihracatının yaklaşık yüzde 70’ini (madenleri de eklersek bu oran yüzde 80’i aşıyor), merkezi hükümet bütçe gelirlerinin ise yüzde 50’sini oluşturuyor. Dünya Bankası’nın hesaplamalarına göre Rusya’nın sahip olduğu petrol doğal gaz, kömür ve diğer madenlerin toplam değeri 75 trilyon doların üzerinde. Ancak bu durum Rus ekonomisi için ağır bir kırılganlık yaratıyor, çünkü küresel piyasalardaki petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki şiddetli dalgalanmalar Rusya’nın gelirlerini olumsuz yönde etkiliyor. İmalat sektörü ise yeterince gelişememiş durumda. İmalat ürünleri Rusya’nın ihracatının ancak yüzde 15-20’si arasına tekabül ediyor, ki bu oran Almanya, Japonya gibi kalkınmış ülkelerde yüzde 75’in üzerinde. Bu durum, Rusya’nın doğal kaynaklara bağımlılığını devam etmesine yol açıyor. Modern bir imalat sektörünün gelişmesine ve Rusya’nın küresel ekonomide sadece sahip olduğu doğal kaynaklar değil üreteceği yüksek katma değerli ürünlerle de bir rekabet avantajı sağlamasına engel olan diğer faktörler arasında araştırma ve geliştirmeye yeterince kaynak ayırılmaması, şirketlerin inovasyona yanaşmaması, ekonominin yüzde 50’sin halen kamu yönetiminde olması ve kamu şirketlerinin verimliliğinin özel sektöre göre yarı yarıya hatta bazı sektörlerde üçte iki oranında düşük olması, yolsuzluğun ve bürokratik engellerin devam etmesi yer alıyor. Rusya’nın kendi kaderini petrol ve doğal gaz fiyatlarının insafına bırakmadan, yapısal reformları yaparak bu alanlarda güçlenmesi gerekiyor.

2008’deki küresel krizden sonra da Rus ekonomisi yüksek petrol ve doğal gaz fiyatları sayesinde çabuk toparlanmıştı. Ancak ekonominin yapısal anlamdaki kırılganlıkları 2014’ten sonra Rus ekonomisini tekrar zor bir döneme soktu. Bahsi geçen yılda varil başına 100 doların üzerini gören petrol fiyatlarının yıl sonuna kadar 53 dolara, 2016 başında ise 33 dolara kadar inmesi Rusya için derin bir darbe oldu (bu yazının kaleme alındığı an itibariyle ham petrol varil fiyatı 51 dolar). Mart 2014’te Rusya’nın Kırım’ı ilhakı üzerine Batı ülkelerinin Rusya’ya ambargo uygulaması ve bu nedenle bir yandan ihraç gelirleri azalırken diğer yandan Rus bankaları ve firmalarına yaptırımların da uygulanması Moskova açısından durumu daha da kötüleştirdi.

Bugün Rus ekonomisi tarihinin belki de en sıkıntılı dönemlerini yaşıyor. 2015’de GSYH yüzde 3,7 küçüldü ve bu durumdan tüm Rus halkı etkileniyor. Son üç yılda fakirlik sınırı altında yaşayan vatandaşların oranı yüzde 50 arttı. Petrol ve doğal gaz fiyatlarının artışı geçici bir rahatlama sağlayabilir, ama önemli olan sürdürülebilirliği temin etmek. Bunun için de yapısal reformların ödün verilmeden hayata geçirilmesi ve Rusya’nın enerji sektörüne bağımlılıktan kurtularak, teknolojisi ve katma değeri yüksek modern bir ekonomi haline gelmesi gerekiyor. Eski devlet başkanı Gorbaçov, geçtiğimiz aylardaki bir röportajında “ekonomik krize karşı bir program hazırlanması ve tüm toplumun bu programı desteklemesi gerektiğini” söylemişti. Amaç sadece krizden çıkmak değil, Gorbaçov zamanında ilk adımı atılan yapısal dönüşümü tamamlayarak Rus ekonomisini farklı bir kulvara taşımak olmalı. Bu noktada Rusya’nın en büyük avantajı da Putin’in halen halkın çok büyük bir kesiminin desteğine sahip olması. Yapısal reformlar için güçlü bir siyasi irade ve toplumsal destek olmazsa olmaz bir koşul.

(Bu yazı ilk olarak 15 Ekim 2016 tarihli Karar gazetesinde yayınlanmıştır.)

Çin ekonomisinde büyüme hız kesiyor. 2016 yılının ilk çeyreğinde yüzde 6,7’lik bir GSYİH artışı kaydeden ekonomi, uzun yıllar boyunca elde ettiği çift haneli büyüme oranlarından giderek uzaklaşıyor. Ancak her ne kadar son dönemlerde menkul kıymetler piyasasında yaşanan şiddetli düşüşler ve zoraki devalüasyonlar aksini düşündürtse de bu yavaşlamayı, Çin ekonomisindeki kaçınılmaz bir çöküşün işareti olarak değerlendirmek ve azalan büyüme oranları üzerinden felaket senaryoları yazmak doğru değil. Çin ekonomisi, yapısal bir dönüşüm içerisinde ve bu sürecin doğal bir sonucu olarak yüksek hızlı büyümeden orta hızlı bir büyüme performansına geçiş yapıyor. Bugüne kadar düşük maliyetlerden yararlanarak emek-yoğun ürünlerin ihracatı ve altyapı ile ağır sanayide yüksek ölçekli yatırımlarla büyümesini sağlayan Çin, artık ihracatın yanında iç tüketime, teknoloji ve sermaye-yoğun üretime ve yatırımlarda yüksek katma değere odaklanan bir modele doğru yapısal bir dönüşüm için çaba sarf ediyor.

Çin hükümetinin hedeflediği gibi büyüme oranına yüzde 6,5 seviyelerinde istikrar kazandırılabilmesi için söz konusu yapısal dönüşüm sürecinin etkin bir şekilde sürdürülebilmesi gerekiyor. Bugüne değin Çin, küresel anlamda rekabet avantajını başta işgücü olmak üzere düşük maliyetten sağladı. Ancak maliyetlerin de arttığı bir ortamda yüksek katma değerli bir ekonomik yapıya geçiş için Çin’in artık rekabet avantajını, üretimin içeriğini geliştirerek ve başka ülkelerde üretilmeyeni üreterek sağlaması gerekiyor. Bu nedenle, geldiği noktada Çin’in ekonomide atması gereken bir sonraki adım, teknolojik kapasitesini arttırmak ve bunun için de daha fazla inovasyon yapabilen bir seviyeye erişmek. Çin bunu ne ölçüde başarabilir?

20252016-2020 dönemini kapsayan Çin’in 13. Beş Yıllık Kalkınma Planı, teknoloji ve inovasyonun önemine geniş yer ayırıyor. Geçtiğimiz yıl yürürlüğe giren ve belirli sektörlerde Çin’in teknoloji içeriğini artırarak dünya çapında rekabet gücü yüksek ürünler üretmesini öngören “Made in China 2025” programı da aynı temel fikir üzerinde kurgulanmış durumda. Çin’in liderleri de giderek artan bir şekilde teknoloji ve inovasyonun önemine değiniyor, şirketleri ve bireyleri bu alana davet ediyor. Devlet Başkanı Xi Jinping, 31 Mayıs’ta yaptığı bir konuşmada bilim ve teknolojinin Çin ekonomisi için önemli bir darboğaz oluşturduğunu, bu alanlarda dışa bağımlılığın sürdüğünü ve ülkenin inovasyon kapasitesi konusunda derin bir uçurum ile karşı karşıya bulunduğunu bildirdi. Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi ve Devlet Konseyi tarafından açıklanan plana göre Çin’in, 2020’ye kadar inovasyon yapabilen bir ülke, 2030’a kadar dünyanın öncü inovasyon ülkelerinden birisi ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşunun yüzüncü yılına denk gelen 2049’a kadar da küresel bir bilim ve teknoloji süper gücü olması hedefleniyor.

Çin’in teknoloji ve inovasyon yatırımları

Çin hükümeti, ekonomideki yavaşlamanın kontrol altında tutulabilmesi ve büyümenin sürdürülebilirliği için teknoloji ve inovasyonun olmazsa olmaz bir koşul olduğunun bilincinde. Bu alanda Xi’nin söylemini destekleyen birtakım somut inisiyatifler de hayata geçiriliyor. “Made in China 2025” programı henüz ilk aşamalarında olsa da bu konuda iyi bir örnek. Pekin’deki Zhongguancun ve Şanghay’daki Zhangjiang “ulusal inovasyon özel bölgeleri”nde teknoloji, araştırma geliştirme (Ar-Ge) ve inovasyona yönelik faaliyetlere teşvikler sağlanıyor. Yakın gelecekte Fujian ve Anhui eyaletlerinde açılacak yeni bölgelerle birlikte bu bölgelerin sayısı dörde çıkarılacak. Diğer yandan tüm bu faaliyetleri destekleyen geniş bir finansman tabanı da söz konusu. Çin, Ar-Ge faaliyetlerine dünyada en fazla kaynak ayıran ülkelerden birisi durumunda. OECD verilerine göre Çin, 2014 yılında bu alana toplam 344,7 milyar dolarlık yatırım yaptı. Bir kıyaslama yapılacak olursa söz konusu tutar, Japonya için 159,2 milyar dolar, Almanya için 97,7 milyar dolar, AB-28 için toplamda 334,3 milyar dolar, ABD için ise OECD’nin bu ülke için yayınladığı son veri olan 2013 yılı rakamlarına göre 432,6 milyar dolar.

Çin’in Ar-Ge çalışmalarına ve inovasyona yönelik yatırımlara geniş kaynaklar ayırabiliyor olması önemli bir avantaj. Bunun yanı sıra ülkede bilim ve mühendislik alanında her yıl 30 bin öğrenci doktora derecesini tamamlıyor ve bu mezunlar Çin’in ekonomisine kademe atlatacak insan gücünü oluşturuyor. Diğer yandan Çinli bilim insanları ve araştırmacılar da yoğun bir şekilde çalışıyorlar. Dünya Fikrî Mülkiyet Örgütü (WIPO) verilerine göre Çin, dünyada en fazla patent başvurusunun yapıldığı ülke konumunda. 2014 yılında tüm dünyada toplam 2,7 milyon başvuru gerçekleştirilirken, bu başvuruların 928 bini Çin’de yapıldı. Çin’i 579 bin başvuru ile ABD, onu da 326 bin başvuru ile Japonya takip etti.

China+International+Rail+Transit+Technology+LyJ7TYV5uuSlÖzetleyecek olursak Çin’de teknoloji ve inovasyon kapasitesini arttırmak için gerekli siyasi irade, maddi imkânlar, yetişmiş insan gücü var ve hâlihazırda Çin patentlerde dünya lideri konumunda. Bu durumda Çin’in ekonomisi için hayati önem taşıyan o büyük adımı atmış olduğu söylenebilir mi?

İnovasyon karşısındaki engeller

Çin’in teknoloji ve inovasyon konusunda güçlü tarafları olduğu kadar zayıf yanları da mevcut. İlk olarak, yapılan harcamaların ve alınan patentlerin ekonomiye katma değer sağlayabilmesi için, yapılan inovasyonun ticarileşmesi, başka bir deyişle, piyasaya sunulabilecek nihai ürünler hâline getirilmesi gerekiyor. Çin ekonomisinde iç tüketimin artması, özellikle de yeni gelişmekte olan ve nispeten yüksek alım gücüne sahip bir orta sınıfın varlığı, geliştirilecek olan ürünlere talebin oluşması açısından olumlu bir durum. Ancak ticarileşme sürecinde, işin doğası gereği, özel sektörün, girişimcilerin ve piyasa dinamiklerinin ön planda olduğu bir eko-sistem gerekiyor ki Çin bu konuda henüz istenen seviyeye gelmiş değil.

İkinci olarak, fikri mülkiyet haklarının korunmasında devam eden zayıflıklar Çin’de Ar-Ge, teknoloji ve inovasyona yönelik çalışmalar açısından kırılgan bir durum yaratıyor. Yakın bir geçmişe kadar fikri mülkiyet hırsızlığının ve sahte ürünlerin çok yaygın olduğu Çin, son dönemlerde fikri mülkiyet haklarının korunmasına yönelik hukuki altyapıyı kuvvetlendirdi. Ancak kâğıt üzerindeki kanunlarla sahadaki uygulama eşit ölçüde gelişmiyor; kanunlar yeterli iken kanunların uygulanmasında yetersizlikler yaşanabiliyor. Bu durum da Çin içerisindeki inovasyona yönelik faaliyetleri ve Çin’e yapılacak teknoloji ve bilgi (know-how) transferini olumsuz yönde etkiliyor.

Üçüncü olarak ise ülkedeki Ar-Ge iklimine yönelik eleştiriler ön plana çıkıyor. İnovasyon için fikirlerin ortaya çıkması, geliştirilmesi ve desteklenmesi lazım. Üniversitelerin ve araştırma kurumlarının maddi olarak desteklenmesi şüphesiz ki bu açıdan olumlu bir faktör. Ancak diğer yandan birtakım kısıtlayıcı uygulamalar olumsuz bir etki oluşturuyor. Örneğin, Çin’de birçok web sitesine erişimin yasak olması, Çin’de yaşayan araştırmacı ve bilim insanlarının sadece belli başlı arama motorlarına değil, Batı’daki birçok haber kaynağına ve bilimsel veri tabanına da ulaşımlarının mümkün olmaması Ar-Ge’ye önem veren ve inovasyonu teşvik eden bir anlayışla taban tabana çelişiyor.

Çin, düşük maliyetle ucuz mal üreten bir ülke olmaktan çıkıyor ve yüksek katma değerli, teknolojik içeriğe sahip ürünleri üreten bir ülke olma yönünde ilerliyor. Bu doğrultuda atılması gereken bir sonraki adım, teknoloji ve inovasyon kapasitesini geliştirmek. Sahip olduğu maddi kaynaklar ve yetişmiş insan gücü, bu adımın atılması için Çin’e bir avantaj sağlasa da ekonomide devlet müdahalesinden ziyade piyasa dinamiklerine ağırlık veren bir yapı tam anlamıyla oluşmadan, fikrî mülkiyet hakları daha etkin bir şekilde korunmadan ve internet yasakları nedeniyle bilimsel çalışmaların olumsuz etkilenmesine mani olunmadan Çin’in hedeflerine ulaşması mümkün olmayacak.

resim-3.asp

 

basliksiz-1-1466020950Çin, 2015 yılı verilerine göre 11 trilyon dolarlık toplam milli geliri ile dünyanın ABD’den sonraki en büyük ikinci ekonomisi konumunda; aynı zamanda dünyanın en fazla ihracat yapan ülkesi ve en büyük ithalatçılar liginde de yine ABD’den sonra ikinci sırada yer alıyor. Çin ekonomisi reform ve dışa açılmanın başladığı 1970’lerin sonundan yakın bir geçmişe kadar çift haneli oranlarda büyüdü ve küresel ekonominin başat aktörlerinden birisi haline geldi. Bugün ise büyümesi nispeten hız kesmiş olsa bile Çin, yüzde 6-7 aralığında büyümesini sürdürüyor ve küresel ekonominin dengeleri üzerinde belirleyici oluyor.

Çin ekonomisinin ulaşmış olduğu ölçek, ABD’den sonra dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olması ve hatta milli gelir/alım gücü paritesine göre hesaplandığında ilk sıraya yükselmesi, beraberinde Çin’in küresel ekonomi üzerindeki ABD egemenliğine meydan okuyan bir güç olup olmayacağı sorusunu getiriyor. 2008 yılında ABD piyasalarında patlak veren ve tüm dünyayı etkileyen küresel kriz, liberal piyasa ekonomilerinin bir kriziydi ve bu süreçten Çin gibi devletin baş aktör olarak tüm kontrolleri elinde bulundurduğu bir kapitalizm modelini uygulayan ülkeler daha az hasarla çıktılar. Kuramsal düzlemde Çin modelinin, Batı’nın uyguladığı liberal modele göre üstün olup olmadığı tartışıladursun, uygulama alanında Çin’in bölgesel ticaret entegrasyonu, küresel ekonomik yönetişim ve uluslararası parasal sistem konularında öncülük ettiği girişimler, Pekin yönetiminin küresel liderlik yönünde isteğini ortaya koyduğunu gösteriyor. Ancak ABD’nin egemenliğinin sona erdiğini ve Çin’in yeni egemen güç haline gelmekte olduğunu ilân etmeden önce bahsi geçen girişimleri mercek altına almak gerekiyor.

Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) kapsamında çok taraflı ticaret serbestleşmesine yönelik müzakerelerin çıkmaza girdiği günümüzde, ikili ticaret anlaşmaları ve bölgesel ticaret entegrasyonu projeleri hız kazanmış durumda. ABD’nin başı çektiği Trans-Atlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı (TTIP) ile Trans-Pasifik Ortaklığı (TPP) projeleri, söz konusu ülkenin küresel ticaret üzerindeki etkisini artıracak girişimler olarak öne plana çıkıyorlar. TTIP, ABD ile Avrupa Birliği’ni bir araya getirirken, TPP ise Pasifik Okyanusu’nun her iki kıyısında yer alan, ancak Çin’in aralarında bulunmadığı toplam on iki ülkeyi bir ticaret alanı kapsamında birleştiriyor.

TTIP/TPP bir ABD projesi olarak görülürken, Çin’in buna cevabı iki farklı koldan şekilleniyor. İlk olarak Asya’da alternatif bir ticaret alanı projesi olan Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık (Regional Comprehensive Economic Partnership–RCEP), 2013 yılında müzakere edilmeye başlandı. Çin’in öncülüğündeki bu girişimde, Güneydoğu Asya Ülkeleri Örgütü’nün (ASEAN) on üyesi; Japonya, Güney Kore, Hindistan, Avustralya ve Yeni Zelanda yer alıyor. İkinci olarak ise Çin’in Yeni İpek Yolu projesi, Asya ile Avrupa’yı ticaret ve yatırım üzerinden, ancak Çin’in öncelikleri doğrultusunda birleştirmeyi hedefleyen bir inisiyatif olarak sürdürülüyor. TTIP, TPP ve RCEP gibi projelerim hayata geçebilmeleri için onay süreçlerinin tamamlanması lazım ve bu da hiçbiri için kolay bir süreç olmayacak. Yeni İpek Yolu da iddialı bir proje, ancak henüz ilk aşamalarında ve birçok  belirsizlik taşıyor. ABD’nin küresel ticaret entegrasyonuna yönelik girişimlerine Çin kendi projeleriyle karşılık veriyor, ancak halen somut olarak işlerlik kazanmamış bu projelerin gelecekte küresel ekonominin dengelerini nasıl değiştireceği konusundaki ileri sürülen fikirler şimdilik tahmin ve temenninin ötesine gidemiyor.

Küresel ekonomik yönetişim mevcut yapısı, İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma ve o günden bugüne de her ne kadar küresel ekonomi hızla büyümüş, teknoloji ve üretim hızla gelişmişse de, kendisini pek de yenileyememiş bir yapı. Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası gibi kurumlar, halen kuruldukları dönemin güç dağılımını yansıtır nitelikteler. IMF içerisindeki oy dağılımına bakıldığında ABD’nin yüzde 16,7 ile ilk sırada yer aldığı, Çin’in oy oranının yüzde 6,1, diğer bir örnek olarak Almanya’nın oy oranının ise yüzde 5,4 olduğu görülüyor. Sahip olduğu oy oranı sayesinde ABD, IMF içerisindeki tek veto gücüne sahip üye ülke konumunda. IMF ve Dünya Bankası gibi kurumlar, küresel ekonominin geleceği için çalışırken, diğer yandan da ABD etkisi altında yer alıyorlar ve ABD’nin egemen gücünü sürdürmesine hizmet ediyorlar. Çin ise bir yandan IMF ve Dünya Bankası’nda reform yapılması gerektiğini savunuyor, diğer yandan da Asya Altyapı Yatırım Bankası (AIIB) gibi kendi kurumlarını devreye sokuyor. Ancak bu alanda da tüm girişimlerine rağmen Çin, henüz ABD’nin nüfuzundan çok uzak bir durumda.

Çin, kendi ekonomik büyümesine paralel olarak para birimi yuanın da uluslararası parasal sistem içerisinde etkili bir konuma gelmesi için çaba gösteriyor. Geçen yılın Kasım ayında IMF’nin Yuan’ın rezerv para statüsünü onaylayarak SDR sepetine dahil etmesi önemli bir gelişme. Son olarak Çin’in yuan cinsinden altın sabitlemesini başlatması da bu anlamda dikkat çekici bir uygulama. Çin, Türkiye de dahil olmak üzere birçok ülkeyle ticaret dolar ya da euro ile değil de yerel para birimleriyle yapılması için anlaşmalar imzaladı ve uluslararası ticarette yuan kullanımı da artıyor. Ancak halen küresel ticaretteki tüm ödemelerin yüzde 45’i Amerikan doları, yüzde 28’i de euro ile yapılıyor. Yuanin payı ise sadece yüzde 2. dünyadaki tüm ülkelerin döviz rezervlerinin toplamında doların payı ise yüzde 60’ın üzerinde. Çin’in kendisi dahi döviz rezervlerinin büyük bir kısmını dolar cinsinde tutuyor. Dolayısıyla doların tahtının Çin yuanı tarafından sarsılacağı gibi tahminlerde bulunmak için de henüz çok erken.

Çin, ekonomik olarak büyük bir güç ve küresel ekonomi üzerindeki etkisini artırmak için de girişimlerde bulunuyor. Bununla birlikte Çin ekonomisi esas olarak kendi içerisinde bir dönüşüm sürecinde. Çin, büyümesinin sürdürülebilirliği için yaklaşık otuz yıl boyunca yüksek büyüme oranları getiren düşük maliyetli emek-yoğun üretim, ihracat ve yüksek tasarruf oranları ile finanse edilen büyük ölçekli altyapı ve ağır sanayi yatırımlarından, ihracatın yanında iç tüketime ağırlık veren, yatırımlarda nicelikten çok niteliği, sermaye ve teknoloji yoğun üretimi ön planda tutan bir modele geçiş yapmak için çaba sarf ediyor. Bu bir gecede değil, zaman yayılarak şekillenen bir dönüşüm olacak ve Çin’in ABD gibi küresel ekonomi üzerinde egemenlik kuran bir güç olup olamayacağını tartışabilmemiz için öncelikle bu dönüşümün başarıyla tamamlanması gerekecek.

(Bu yazı ilk olarak 16 Haziran 2016 tarihli Karar gazetesinde yayınlanmıştır.)

20160209095330403
Küresel ekonominin kriz sonrası dönemde halen bir toparlanma sürecinde olduğu, ancak dünyanın farklı bölgelerinde giderek derinleşen jeopolitik riskler ile istikrarsızlıkların bu toparlanmayı sekteye uğrattığı bir süreçten geçiyoruz. Çin ekonomisinde büyümenin hız kesmesi sadece bu ülkeyi değil tüm dünyayı olumsuz etkiliyor. Rusya ve Brezilya gibi büyük ölçekli gelişmekte olan ekonomiler bir yandan içerideki yapısal yetersizlikleri diğer yandan dışarıda talep daralması nedeniyle sıkıntılar yaşıyorlar. ABD ekonomisinde nispeten bir toparlanma olmaktaysa da bu ülke de küresel kriz öncesindeki gücünden uzakta. Krizin etkilerini derinden yaşayan Avrupa’da ise ekonomik birliğin ve Euro’nun geleceği tartışılıyor.

Bu tablo içerisinde Hindistan, diğer büyük ölçekli ekonomilerden farklı olarak yüksek performansı ve artan büyüme oranlarıyla dikkat çekiyor. Geçtiğimiz haftalarda açıklanan verilere göre Hindistan ekonomisi, 2015 yılının son çeyreğinde yüzde 7,3’lük bir büyüme sergiledi ve aynı dönemde yüzde 6,9 büyüyen Çin’i geçmiş oldu. Çin’de büyüme giderek hız keserken, Hindistan’daki oranlar ise bir artış trendi içerisinde. Bu durum Hindistan ekonomisinin ve nüfusunun ölçeği de göz önünde bulundurulduğunda şu soruya yol açıyor: Hindistan, Çin’i geçerek Asya’nın yeni büyük ekonomik gücü olabilir mi?

Hindistan, Çin’i takip ediyor

Hindistan’ın sahip olduğu, büyüme oranlarını yukarıya çekmesini sağlayan bir takım avantajları mevcut. Öncelikle Hindistan’ın bu büyümeye oldukça düşük bir seviyeden başladığını, dolayısıyla ekonomisinde kapasite gelişimi için geniş bir alan olduğunu belirtmek gerekiyor. Uluslararası Para Fonu verilerine göre Çin’de kişi başına düşen milli gelir 8280 dolar iken Hindistan’da bu rakam 1688 dolar seviyesinde. Çin, orta gelir seviyesine ulaştı ve halen ekonomisinde daha yüksek gelir seviyesine ulaşabilmek için zorunlu olduğu dönüşümleri gerçekleştirmek, emek-yoğun, düşük katma değer ve düşük maliyetli üretimden, sermaye ve teknoloji yoğun, yüksek katma değerli üretime dönüşüm için çaba gösteriyor. Bu dönüşüm sürecinde de ekonomisi doğal olarak yavaşlayarak çift haneli büyüme rakamlarından daha mütevazi oranlara iniyor. Hindistan ise Çin’le kıyaslayacak olursak henüz kalkınma sürecinin başlarında, önünde ucuz işgücü ve düşük maliyetini kullanarak yüksek büyüme sağlayabileceği uzunca bir yol var. Bu açıdan Hindistan’ın büyük ve genç nüfusu da önemli bir avantaj teşkil ediyor. Ülkenin nüfusu son verilere göre 1,3 milyar kişiye yaklaşmış durumda. 2022 yılına kadar Hindistan’ın Çin’i geçerek dünyanın en yüksek nüfusa sahip ülkesi olması bekleniyor. Aynı zamanda bu nüfusun yüzde 50’sinin 25 yaş, yüzde 65’inin de 35 yaş altında olması, ülkenin genç bir insan gücü havuzuna sahip olmasını sağlıyor.

Hindistan’ın diğer bir avantajı da küresel ekonomideki gelişmelerden kaynaklanıyor. Mevcut durumda küresel ekonomideki talep azlığı Hindistan için olumlu bir durum teşkil etmiyor. Ancak buna rağmen başta petrol fiyatları olmak üzer emtia piyasalarındaki fiyatların düşük oranlarda seyretmesi, bu alanlarda dışa bağımlı olan Hindistan için son derece olumlu bir durum yaratıyor. Bu makale kaleme alındığı sıralarda ham petrol fiyatları küresel piyasalarda varil başına 26 dolar gibi düşük bir seviyeyi gördü. Bu fiyat seviyesi enerji ihtiyacının yüzde 70’ini ithalat yoluyla karşılayan Hindistan için çok avantajlı, çünkü petrol satın almak için harcanacak kaynakları ekonomide kapasite gelişimi için kullanmak mümkün olabiliyor.

Güçlü bir hizmet sektörü

Hindistan ekonomisi güçlü bir hizmet sektörüne sahip. GSYH’nin sektörel dağılımına bakıldığında hizmet sektörünün Hindistan ekonomisinde yüzde 55’lik bir payı var, imalat sanayinin payı yüzde 30, tarımın payı ise yüzde 15. Hizmet sektörü diğer sektörlere göre daha yüksek bir büyüme performansı içerisinde. 2015’in son çeyreğinde hizmet sektörünün yüzde 9’un üzerinde bir oranla büyüdüğü görülüyor. Hizmet sektörünün belirli alanlarında ise bu ortalamanın çok daha üzerinde bir performans söz konusu. Örneğin, Hindistan’ın en gelişmiş sektörü olan bilgi teknolojilerinde yıllık büyümenin yüzde 60 seviyelerine vardığı belirtiliyor. Yıllık 100 milyar dolarlık ihracat hacmiyle söz konusu sektör Hindistan’da büyümenin motoru işlevini görüyor; genç, iyi eğitimli ve büyük ölçüde İngilizce konuşan bir nüfusun varlığı hizmet sektörü açısından avantaj sağlıyor.

Bununla birlikte Hindistan hizmet sektörünün diğer alanlarında da konumunu güçlendirmek için bir strateji içerisinde. Bu stratejinin temel unsurlarından birisi ise turizm. Hindistan, halihazırda dünyanın başlıca turizm destinasyonları arasında yer almakla beraber, şu anda sağlık turizmi gibi daha yüksek katma değerli alanlara odaklanıyor. Geniş bir hastane ağına sahip olan, yılda 45 bin yeni doktorun mezun olarak sağlık ordusuna katıldığı ve bu doktorların ücretlerinin de Batı’daki meslektaşlarının yaklaşık onda biri seviyesinde olduğu Hindistan’da yaklaşık 3 milyar dolarlık bir sağlık turizmi piyasası oluşmuş durumda. Düşük maliyet avantajı, bu alanda da Hindistan için bir avantaj sağlıyor.

İmalat sektörünün bu çaptaki bir ekonomi için halen yetersiz kalması ise Hindistan açısından en büyük sorun olarak ortaya çıkıyor. Hindistan, önce düşük maliyetlerden faydalanıp imalat sektörünü kalkındıran, sonra bu sektör bir seviyeye geldikten sonra hizmet sektörünü geliştiren Doğu Asya modellerine göre farklı bir yol izledi. Bu ülkede önce hizmet sektörü gelişti, imalat sektörü ise arkadan geldi. Ancak büyümenin sürdürülebilirliği için imalat sanayiinin de gelişmesi şart. Hizmet sektörü ekonomide yüzde 55’lik bir paya sahip olmasına rağmen toplam işgücünün ancak yüzde 25’ini istihdam ediyor. Hizmet sektöründe şehirlerdeki eğitimli kesim, tarım sektöründe ise kırsal kesimlerdeki nüfusun belirli bir kısmı çalışırken, şehirlerde hızla artan genç nüfusun işgücüne dahil edilmesi ve kırsal kesimden şehirlere göçün ekonomiye katkı sağlayacak bir şekilde değerlendirilebilmesi için güçlü bir imalat sektörü gerekiyor.

Altyapıyı geliştirme mecburiyeti

2014 yılında göreve gelen Narendra Modi hükümeti, imalat sektörünün kalkındırılmasını öncelikli olarak ele aldı ve sektöre daha fazla yatırım çekilmesi ve Hindistan’ın düşük maliyet avantajını da kullanarak bir dönem Çin’in başardığı gibi dünyanın imalat merkezi haline gelmesini amaçlayan bir program başlattı. Hindistan’da imalat sektöründeki işçi ücretleri, Çin’in kalkınmış doğu kıyı şeridindeki ücretlerin yaklaşık dörtte biri seviyesinde ve bu da imalat sektörüne yatırım çekilmesi için önemli bir avantaj. Ancak imalat sektörünün karşı karşıya olduğu iki yapısal sorun var. Birincisi altyapı yetersizliği. Karayolları, demiryolu ağları gibi fiziksel altyapı imkânları açısında Hindistan, Çin’in çok gerisinde. Ülkedeki nüfusun üçte birinin halen elektriğe erişim yok. Sanayide enerji büyük ölçüde verimli olmayan ve çevre kirliliğine yol açan kömür kullanılarak sağlanıyor. Tarımda ise yetersiz altyapı nedeniyle muson yağmurları döneminde bile sulamada sıkıntılar yaşanabiliyor.

Güçlü bir imalat sektörü için iyi bir altyapı lazım, ancak bununla birlikte ikinci bir sorun daha söz konusu: bürokratik engeller. Bu sorun sadece imalat sektörünü değil ekonominin tamamını etkiliyor. Son dönemlerde kolaylıklar sağlanmış ve bürokratik işlemler azaltılmışsa da, halen şirket kurmak, ticari faaliyetlerde bulunmak, yatırım yapmak, arazi satın almak gibi konularda şirketlerin bir çok bürokratik engelle uğraşması gerekiyor ki bu durum da doğal olarak hem yerel girişimcinin hem de yabancı yatırımcının önünü tıkıyor.

Hindistan, imalat sektörünün henüz istenen seviyeye gelmemiş olmasına ve halen devam eden altyapı yetersizlikleri ve bürokratik engellere rağmen Çin’in üzerinde büyüme oranları yakalamayı başardı. Söz konusu zayıflıkların giderilmesi için Modi hükümetinin başlattığı reformları taviz vermeden etkili bir şekilde sürdürmesi gerekiyor. Bunu başarabilirse Asya’nın yeni ekonomik gücü olarak Hindistan’ı gösterebileceğiz.

cing20
2016 yılında G20 dönem başkanlığını Türkiye’den devralacak olan Çin Halk Cumhuriyeti’nin önceliklerinin ne olacağı, dönem boyunca nasıl bir politika izleyeceği uluslararası kamuoyu tarafından merakla bekleniyor. G20, Çin’in Batı’nın kalkınmış ekonomileri ile eşit koşullarla bir araya geldiği tek çok taraflı platform olma özelliğini taşıyor. Bu nedenle G20, Çin için küresel ekonomi ve genel olarak küresel yönetişim ile ilgili vizyonunu ortaya koyması ve bu çerçevede işbirliklerini geliştirmesi açısından önem taşıyor. Çin, küresel meselelerde ABD ve Avrupa Birliği (AB) gibi diğer başat aktörlerle eşit söz hakkına sahip olmak istiyor ve ulaşmış olduğu ekonomik gücün de bu talebini meşrulaştırdığını düşünüyor. G20 dönem başkanlığı, Çin’e bu gündemini desteklemek için önemli bir fırsat sunuyor.

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, 2014’teki Brisbane Zirvesi’nde G20’nin üç konuda daha fazla çaba göstermesi gerektirdiğini söylemiş ve bu konuları kalkınma, dünya ekonomisinin serbestleşmesi ve küresel yönetişim olarak sıralamıştı. Çin’in dönem başkanlığında bu üç temel konunun öncelikli olarak ele alınacağını öngörmek güç değil.

Çin kalkınma kavramına yeni bir yaklaşım getirilmesi gerektiğini savunuyor; bu doğrultuda finans, ticaret, vergilendirme, yatırım, rekabet ve istihdam gibi konularda yapısal reformlara gidilmesi gerektiğini öne sürüyor ve makroekonomik politikalarla sosyal politikaların bir arada yürütülmesinin gerektiğini vurguluyor. Xi’nin Brisbane konuşmasının satır aralarına baktığımıza bu geniş yelpaze içerisinde ağırlığın yatırım konusuna verildiğini görüyoruz. Son dönemlerde Yeni İpek Yolu (ya da Çin’in kullandığı resmi adıyla ‘Bir Kuşak, Bir Yol’ projesi) ile Asya Altyapı Yatırım Bankası (AIIB) gibi iki büyük projeyi devreye sokmuş olan Çin, G20 dönem başkanlığı sürecinde kalkınma için yatırımı, ve özellikle de altyapı yatırımlarını ön planda tutacak ve bu büyük projeler üzerinden somut işbirlikleri geliştirilmesinin yollarını arayacak.

Bu noktada Çin’i önemli bir sınav bekliyor. Bilindiği üzere Avrupa ülkelerinin ilgi göstermelerine rağmen ABD ile Japonya siyasi sebeplerden dolayı AIIB’ye katılmamıştı. Çin, G20 başkanlığını AIIB’yi (ve Yeni İpek Yolu projesini) kendisinin tek söz sahibi olduğu ve sadece Asya’ya ait olan bir bölgesel proje değil de küresel kalkınma için çalışan ve Çin’i öncü olmakla beraber esas olarak küresel anlamda diğer büyük güçlerle eşit zemine taşıyan bir proje olarak tanımlamak amacıyla kullanacaktır. Bu nedenle ABD’yi de projeye katılmaya teşvik edici bir söylem kullanması, ABD’yle çatışmak yerine uzlaşı sağlamaya çaba göstermesi bu açıdan önem taşıyor.

AIIB, Dünya Bankası ve G20 uyumu

Çin’in AIIB’yi küresel bir proje haline getirebilmesi için bu yeni oluşumu halihazırda kalkınma finansmanı sağlayan mevcut diğer uluslararası kuruluşlara bir alternatif ya da onlara bir rakip değil, bu kuruluşları tamamlayıcı yeni bir kaynak olarak formüle etmesi gerekiyor. G20 dönem başkanlığı bu açıdan da önemli bir fırsat sağlayacak. AIIB’nin Dünya Bankası’nın Küresel Altyapı Fonu ve G20’nin Küresel Altyapı İnisiyatifi ile uyumlu olarak sinerji içerisinde çalışması Çin’in amaçlarından birisi olacak. Bu sayede Çin’in kendisini sadece kendi büyümesine odaklanmış bir aktör değil, aynı zamanda küresel ihtiyaçlara hassasiyet gösteren sorunluluk sahibi bir oyuncu olarak konumlandırması da mümkün kılınacak.

Çin’in ikinci önceliği daha serbest ve daha açık bir dünya ekonomisi ve bu amaç doğrultusunda çok taraflı ticaret sisteminin kuvvetlendirilmesi, karşılıklı fayda prensibi doğrultusunda küresel değer zincirlerinin oluşturulması, Dünya Ticaret Örgütü Doha kalkınma turu müzakerelerinin sürdürülmesi, ticaret ve yatırım korumacılığına karşı ortak bir tavır geliştirilmesi gibi öneriler ileri sürülüyor. Günümüzde Asya-Pasifik bölgesinde ABD’nin başa çektiği Trans-Pasifik Ortaklığı (TPP) gibi Çin’i dışarıda bırakan bir bölgesel ticaret entegrasyonu projesi gerçekleştirilirken, Çin de buna kendisi ile birlikte, Güney Kore, Japonya, Hindistan, Avustralya, Yeni Zelanda ve 10 ASEAN (Güneydoğu Asya Ülkeleri Örgütü) üyelerini içeren Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık (RCEP) projesi ile karşılık veriyor. Bu farklı projelerin Asya-Pasifik’te ticaret savaşları değil de tüm paydaşlar için ortak fayda sağlayacak uyumlu ve bütünsel bir entegrasyon ile sonuçlanabilmesi için G20 ve Çin’in dönem başkanlığı faydalı bir zemin sağlıyor.

Kalkınma ve ekonomik serbestleşme konuları küresel ekonomi açısından hayati önem taşımakla birlikte Çin’in G20 dönem başkanlığında enerjisini esas olarak Xi’nin Brisbane’de dile getirmiş olduğu üçüncü alana, başka bir deyişle küresel yönetişim konusuna yoğunlaştıracağını ön görmek mümkün. Pekin yönetimi, küresel ekonomik yönetişimin sac ayaklarını oluşturan Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası gibi çok taraflı kuruluşların 21. Yüzyılının küresel ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz kaldıklarını; İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulmuş olan bu oluşumların dünyanın o dönemdeki güç dengesini yansıttıkları için başta ABD olmak üzere kalkınmış ülkelerin gereğinden fazla söz konusu kurumlar içerisinde gereğinden fazla ağırlığa sahip olurken kendileri gibi yüksek performanslı kalkınmakta olan ülkelerin yeterince temsil edilmediğini düşünüyor. Bu durum karşısında Çin söz konusu kuruluşların günümüz koşullarına daha uygun hale getirilmesi için yapısal reformları talep ve teşvik ediyor.

Küresel yönetişim reformu

2010 yılındaki Seul Zirvesi’nde kararı alınmış olan IMF Reformu konusunda halen yeterince yol alınabilmiş değil. Çin’in dönem başkanlığında özellikle bu alanda somut gelişmeler olabileceğini, en azından Çin’in bu konuda çaba göstereceğini söylemek mümkün. Dünyanın en büyük ikinci (hatta alım gücü paritesi üzerinden hesaplandığında birinci) ekonomisine sahip olan Çin, şu anda IMF’de en büyük altıncı hissedar konumunda. En fazla hisse sahibi olan ABD, IMF’de yüzde 16,74’lük oya sahip, Çin’in oy oranı ise yüzde 3,81. Seul reform paketinde IMF’deki yaklaşık yüzde 6’lık oyun ABD ve AB üyeleri gibi kalkınmış ülkelerden, Çin’in de aralarında bulunduğu “dinamik kalkınmakta olan ülkeler” olarak adlandırılan ülkelere kaydırılması öngörülüyor, ki bu gerçekleşirse Çin, IMF’de sahip olunan oy oranları açısından üçüncü sıraya yükselecek. Ancak bunun gerçekleşmesi için paketin IMF’de en az yüzde 85 oyla kabul görmesi gerekiyor; veto gücünü kaybetmek istemeyen ABD’nin bloke etmesi yüzünden ise bu gerçekleşmiyor. Çin G20 dönem başkanlığı sırasında IMF reformunun hayata geçirilmesi için büyük çaba gösterecek.

Son olarak Çin’in uzun süredir savunduğu G20 üyesi ülkeler nezdinde makroekonomik politikaların koordinasyonu konusu var. Bu aslında teoride tüm ülkelerin sıcak baktıkları bir konu. Ancak Çin’in ciddi bir yapısal dönüşümden geçtiği, ABD ile Avrupa’nın ekonomik kriz sonrası dönemde parasal genişleme ve mali teşvikler gibi önlemlerle devam ettirerek toparlanma çabalarını sürdürdükleri bir dönemde bu pratik olarak pek mesafe alınabilecek bir alan olarak görülmüyor.

Çin, 2016 yılı ile birlikte tarihte ilk kez dünyanın büyük güçleri arasında liderlik koltuğuna oturmuş olacak. Pekin, Xi’nin Brisbane’de dile getirdiği gibi “uluslararası ekonomik işbirliğinde tüm ülkelerin aynı kurallar altında eşit hak ve eşit fırsatlara sahip olduğu bir yapı” olması gerektiğini savunuyor. G20 dönem başkanlığı sırasında bu yönde yapıcı adımların atılmasını sağlayabilirse, başlatılan süreçler ilerleyen yıllarda da devam ettirilebilir.