"Rusya" ile etiketlenmiş yazıları görüntülüyorsunuz

Anadolu Ajansı’ndan (AA) değerli Bahattin Gönültaş’ın 2017 yılında küresel ekonomiyi bekleyen risklerle ilgili hazırladığı habere görüşlerimle katkıda bulunmaya çalıştım. Haberi aşağıda ya da AA’nın web sitesinde okuyabilirsiniz.

thumbs_b_c_51287fabdcb6661a341c72b521550d08Beyaz Saray’daki görevine 20 Ocakta resmen başlayacak seçilmiş Başkan Donald Trump’ın taahhüt ettiği korumacı ticaret politikaları, Çin ekonomisindeki yavaşlama, Avrupa Birliği’nin (AB) geleceğine ilişkin belirsizlikler, petrol ve emtia fiyatlarındaki oynaklık, 2017de küresel ekonominin önündeki en büyük risk faktörleri olarak öne çıkıyor.

AA muhabirinin yaptığı derlemeye göre, zor bir yılı geride bırakmaya hazırlanan küresel ekonomiyi 2017’de yeni riskler bekliyor.

Küresel ekonomi için 2017’de en büyük risk, Trump’ın taahhüt ettiği korumacı ticaret politikaları hayata geçirmesi olarak görülüyor. Trump’ın politikalarının küresel bir ticaret savaşını tetiklemesinden ve dünya ekonomisinin resesyona sürüklenmesinden endişe ediliyor.

Dünyanın en büyük ikinci ekonomisi Çin’de ekonomik büyümenin yavaşlaması, ülkeden sermaye çıkışlarının hızlanması gelecek yıl için ikinci büyük risk olarak gösteriliyor. Gelişmekte olan ülkelerden çıkan sermaye geçen yıl 735 milyar dolara ulaşmış ve bunun dörtte üçü Çin’den gerçekleşmişti.

Çinden bu yıl 1 trilyon dolara yakın sermayenin yurt dışına çıktığı belirtilirken, söz konusu çıkışın devam etmesinin ülkedeki ekonomik sorunları daha da derinleştireceği ifade ediliyor. Bu ülkede son dönemde konut fiyatlarındaki artış yeni bir varlık balonu tartışmasını gündeme getirirken, hükümet de bu riske karşı çeşitli önlemler aldı. Çin’in ekonomik verilerinde yaşanacak olumsuzlukların tüm dünyayı etkilemesi bekleniyor.

Brexit belirsizliği

İngilterenin AB’den ayrılma kararı (Brexit) ve sonrasındaki süreçler, 2017’nin bir başka risk faktörü olarak yakından izleniyor. İngilterenin Birlikten ayrılma sürecinde küresel finansal piyasaların karmaşık ve çalkantılı seyrine devam edeceği, bunun da yatırımlara zarar vereceği değerlendiriliyor. Bu durumun başta AB ülkeleri olmak üzere küresel ekonomiyi negatif etkileyeceği dile getiriliyor.

Öte yandan, Brexit’in Birlik karşıtı grupların güçlenmesine yol açabileceği, bu durumun AB projesini tehlikeye sokabileceği değerlendiriliyor.

– Avrupada bankaların sorunlu kredileri

İtalyan bankalarının sorunlu (360 milyar avrodan fazla) kredileri ve Yunanistandaki ekonomik kriz, bankacılık sistemine ilişkin endişeleri 2017 yılına taşıyor. İtalyan bankaları yılın başından bu yana, yaklaşık yüzde 50’nin üzerinde değer kaybetti. 2008 finans krizinin ardından çok tartışılan “kurtarma paketleri” alamaması durumunda İtalyan bankalarının iflasının gündeme gelmesi, Avrupanın kendi “Lehman krizini” yaşaması bir risk unsuru olarak küresel ekonomiyi tehdit ediyor.

Ayrıca, avro bölgesindeki yüksek borçlanma maliyetlerinin kriz korkularını hortlatma riski de endişeleri artırıyor.

AB’de popülizmin yükselişi risk

Güney Çin Denizi’ndeki gelişmeler, Filipinler ile Çin bağlamının ötesinde bir anlam ifade ediyor. Güney Çin Denizi’ne komşu diğer dört ülke ile bu su yolunun küresel ticaret, güvenlik ve jeo-stratejik öneminden ötürü, başta ABD olmak üzere Batı çıkarları doğrultusunda hareket eden Avustralya, Japonya gibi diğer bölge ülkeleri de konuyu yakından takip ediyor. Bu bölgedeki gelişmelerin gelecek yıl küresel ekonomiyi etkilemesi bekleniyor.

Rusya ve batılı ülkelerin karşı karşıya gelmesi, petrol ve emptia fiyatlarının ani düşmesi veya yükselmesi, merkez bankalarının uyguladığı negatif faiz gibi belirsiz politikaların devam etmesi, AB’de popülizmin yükselişi ve Latin Amerikada Brezilya ekonomisinin belirsizliğinin sürmesi, 2017de küresel ekonominin önündeki en büyük risk faktörleri olarak öne çıkıyor.

“Trump belirsizlik oluşturdu”

Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi Uzmanı Altay Atlı, Beyaz Saraydaki görevine 20 Ocakta resmen başlayacak olan seçilmiş Başkan Donald Trumpın taahhüt ettiği korumacı ticaret politikalarına dikkati çekerek, “Bu durum Japonya ve Çin gibi ülkelerde güven sorunu oluşturur. Aynı zamanda bir belirsizlik ortamı oluşmasına yol açar.” dedi.

Atlı, Trump’ın politikalarında 180 derecelik bir dönüş yapması durumunda bile Asyanın büyük ekonomilerinin ABD ile ilişkilerinde daha temkinli davranacağına işaret ederek, “Bu ülkeler ABD’ye fazla bağımlı olmak istemeyecekler, yeni ortaklara yönelecekler.” diye konuştu.

Çinin ekonomide balon oluşmasını engellemek için önlemler aldığını belirten Atlı, “Ancak bunlar kısa vadeli önlemler. Esas mesele hükümetin yapısal reformları ne ölçüde gerçekleştirebileceği. 2017de artık küresel piyasalar, Çinden bu anlamda somut ve büyük adımlar bekliyor olacak.” değerlendirmesinde bulundu.

“Bir ticaret savaşı riski artmış görünüyor”

İş Yatırım Uluslararası Piyasalar Müdürü Şant Manukyan ise Çinin para birimi “yuan”da ani bir devalüasyona gitmesinin gelecek yıl için en büyük risklerden biri olduğunu kaydetti.

Manukyan, İtalya ve İspanya gibi ülkelerde yüksek borçlanma maliyetlerinin, avro bölgesinde kriz korkularını hortlatabileceğini ifade ederek, “2017’de 1994’te olduğu gibi global bir bono hareketi riski de var. Trump’ın, kampanyasında da görev alan Prof. Peter Navarro’yu ticaret ekibinin başına ataması ile ticaret savaşları riski artar. Navarro, NAFTA ve Çin karşıtı görüşleri ile biliniyor. Bunun üzerine bir de cumhuriyetçilerin vergi düzenlemelerinde Dünya Ticaret Örgütü kurallarına uyumlu olmayan maddeleri düşünürseniz bir ticaret savaşı riski artmış görünüyor.” değerlendirmesinde bulundu.

“Korumacı ticaret en fazla Çin ve Meksikaya zarar verir”

Ziraat Bankası ekonomisti Bora Tamer Yılmaz da 2017de Avrupada risklerin yönetilebilir seviyelerde kalmaya devam edeceğini belirterek, popülist partilerin oylarını artırsa bile iktidara gelemeyeceğini savundu.

Yılmaz, İngiltere’nin Brexit kararının ise AB projesinin sonu olarak kabul edilmemesi gerektiğini ifade etti.

Trump’ın söylemleri nedeniyle yükselen ABD getirilerinin gelişmekte olan ülkeler için risk olduğunu anlatan Yılmaz, “ABD’deki kötüleşen bütçe dengesi faiz oranlarını daha yüksek seviyeye çekebilir. Bu durum gelişmekte olan ülkelerin daha yüksek faizle borçlanmasına yol açar. Ayrıca, ülkedeki mali canlanma enflasyonun yükselmesine, bu da Fed’in faiz oranlarını beklenenden daha hızlı artırmasına neden olabilir. Bu durumda yatırımcılar, gelişmekte olan ülke varlıkları için daha yüksek bir primi talep edebilir.” diye konuştu.

Yılmaz, Trump’ın politikalarının en fazla Çin ve Meksika’ya zarar vereceğini ifade ederek, “Avrupa değer zinciri içinde kaldığı için söz konusu korumacı ticaret politikalarının Türkiyeye etkisi sınırlı olacaktır. Trumpun ticaret politikaları üzerinde köklü bir değişim yapmasını beklemiyoruz.” değerlendirmesinde bulundu.

“Petrol fiyatlarındaki ani yükseliş Türkiye için şok oluşturabilir”

Petrol fiyatlarında ani yükselişin Türkiye ekonomisi için olumsuz bir “şok” oluşturabileceğini vurgulayan Yılmaz, “Çünkü enerji fiyatları tüketici sepetinde önemli bir paya sahiptir ve yüksek fiyatlar enflasyonu daha yukarı çekebilir. Ayrıca enerji faturası nedeniyle ülkenin ticaret açığı da artırabilir. Varil başına 50 dolar civarında seyreden fiyatların Türk ekonomisindeki makro göstergeleri kötüleştirmemesi gerektiğini düşünüyoruz. Bununla birlikte, fiyatlar 60 doların üzerine seyrederse, daha yüksek enflasyon oranları ve daha geniş ticaret açığı ile karşı karşıya kalabiliriz.” değerlendirmesinde bulundu.

Türkiye’nin Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üyeliği konusu son günlerde gündemin üst sıralarında yer alıyor. BBC Türkçe Servisi’nden Özge Özdemir’in hazırladığı kapsamlı analize ben de yorumlarımla katkıda bulundum. Analizi BBC Türkçe web sitesinde ve aşağıda bulabilirsiniz.

9261Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın açıklamalarıyla Şanghay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) üyelik konusu tekrar gündemde. Ekonomik açıdan da tartışılan ŞİÖ hakkındaki genel kanı, Türkiye’ye ticari ilişkiler açısından yeni bir vizyon vaat etmediği yönünde.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) yerine ŞİÖ’ye üye olabileceğini söylemiş; ŞİÖ üyeleri Çin ve Rusya’dan da bu yönde olumlu sinyaller gelmişti.

Bölgesel bir işbirliği örgütü olan ŞİÖ’nün üyeleri, Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Özbekistan.

Örgütün, bugün altı üyesinin yanı sıra altı gözlemcisi ve Türkiye’nin de içinde bulunduğu altı “diyalog ortağı” bulunuyor.

Örgüt son dönemde ekonomik işbirliğine de yöneldi

“Şanghay İşbirliği Örgütü, Türkiye’nin ticari ilişkilerine merhem olur mu?” sorusuyla ilgili uzmanların ilk çekincesi, örgütün yapısıyla ilgili olarak geliyor.

BBC Türkçe’ye konuşan Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi Asya Çalışmaları Uzmanı Dr. Altay Atlı, örgütün ilk amacının “güvenlik ve terörizmle mücadele” konularında işbirliği olduğunu vurguluyor.

Ancak Atlı’ya göre örgüt son zamanlarda Çin ve Rusya ekonomilerinin zora girmesi dolayısıyla ekonomik işbirliğine de yönelmiş durumda:

“Ekonomisi petrol ve doğalgaz fiyatlarına aşırı derecede bağımlı olan Rusya, bir yandan fiyatların düşük seyretmesi, diğer yandan Avrupa’nın uyguladığı yaptırımlarla karşı karşıya kalması nedeniyle ekonomik bir darboğaza girdi. Çin ise ihracat ve yatırıma dayalı bir kalkınma modelinden iç tüketim ve yüksek katma değere dayalı bir modele geçmek için çaba gösteriyor ve bu süreçte ekonomik büyümesi hız kesiyor.”

Atlı, Pekin ve Moskova’nın bu yüzden ekonomik işbirliği projelerine giriştiğini belirtiyor.

Ekonomik işbirliği değil, siyasi ittifak

BBC Türkçe’nin sorularını yanıtlayan Enerji Piyasaları ve Politikaları Enstitüsü (EPPEN) Başkanı Dr. Volkan Özdemir ise örgütün ekonomik bir işbirliği değil, siyasi bir ittifak olduğuna dikkat çekiyor.

Volkan Özdemir bu görüşünü, “Her şeyden önce ŞİÖ, gelişim sürecini henüz tamamlamamış olan ve iktisadi işbirliğinden ziyade üye ülkeler arası terörizmle mücadele, kaçakçılık, köktencilik gibi konularda siyasi ittifakın varolduğu uluslararası bir örgüttür” sözleriyle açıklıyor.

Özdemir ayrıca, “NATO üyesi bir ülkenin resmi üyeliği söz konusu olamayacağı ve iktisadi birliktelik olmaması hasebiyle Türkiye’ye ek bir ticari fırsat oluşturmayacağını iddia edebiliriz” açıklamasında bulunuyor.

Çin ile dengeli bir ticari ilişki kurulmalı

Türkiye’nin Çin ve Rusya ile ticari ilişkilerine baktığımızda büyük bir dengesizlik göze çarpıyor.

Türkiye ile Çin arasındaki ticaret dengesi, Türkiye aleyhine işliyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre 2016 Ocak-Eylül döneminde Türkiye’nin en büyük ithalat ortağı Çin.

Türkiye, Çin’den 19,3 milyar dolarlık bir ithalat gerçekleştirirken ihracatı 1,5 milyar dolar seviyesinde.

Asya uzmanı akademisyen Atlı da Çin ile ticaret açığının büyüklüğüne vurgu yaparak, “Sattığımız her bir dolarlık mal karşılığında bu ülkeden on doların üzerinde alım yapıyoruz. Çin ile açığı kapatamayız, ancak daha dengeli bir ekonomik ilişki kurabiliriz” açıklamasında bulunuyor.

Rusya ile güven tesis edilmeli

Rusya ile de özellikle uçak krizinin ardından ticari dengesizliğin büyüdüğü fark ediliyor.

TÜİK verilerine göre, Türkiye’nin 2016’nın Ocak-Eylül döneminde Rusya’ya ihracatı yaklaşık 1,2 milyar dolar iken bu ülkeden yapılan ithalat 11,3 milyar dolar seviyesinde.

Türkiye sınırları içinde bir Rus uçağının 24 Kasım 2015’te düşürülmesinin ardından iki ülke ilişkileri neredeyse durma noktasına gelmişti. Rusya’nın Türkiye’ye uyguladığı ekonomik yaptırımlar ticari ilişkilere zarar verirken, normalleşme süreci kurulan diplomatik temasların ardından bu yılın ikinci yarısında başlamıştı.

Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi Asya Çalışmaları’ndan Atlı’ya göre Türkiye ve Rusya arasında ekonomik ilişkileri iyileştirmek için güveni tesis etmek önemli bir yer tutuyor.

Atlı, Rusya’dan doğalgaz alan ve Rusya’ya gıda ürünleri ve inşaat hizmetleri ihracatı yapan Türkiye için Rusya’nın önemli bir ticari ortak olduğunu vurguluyor.

Atlı, “Uçak krizinden sonra, ekonomik yaptırımların da uygulanmasıyla büyüyen kriz, iki tarafa da ekonomik anlamda zarar verdi. Türkiye, turizm ve gıda pazarlarını kaybederken, Türkiye’den alım yapmamak Rusya’da enflasyonu tetikleyen bir etki yarattı” diyor.

Türkiye, Avrasya Ekonomik Birliği’ne katılmalı

EPPEN Başkanı Dr. Volkan Özdemir ise ŞİÖ yerine Çin ve Rusya’nın başını çektiği farklı projelere yönelmenin daha iyi olacağı görüşünde.

Özdemir, “Çin dünya ölçeğinde üretim ekonomisiyle mallarını pazarlara daha kolay ve çeşitli yollarla aktaracak başta Yeni İpek Yolu gibi projelere odaklanmaktadır” açıklanmasında bulunarak Çin ve Rusya arasındaki ticari vizyon farkına dikkati çekiyor.

ŞİÖ’de kalkınma bankası ya da serbest ticaret bölgesinin kurulmasını uzak bir ihtimal olarak gören Özdemir, “Çin’in geliştirdiği ve odağında enerji ile ulaşım projeleri yer alan Yeni İpek Yolu’na aktif katılım Türkiye’ye yarar sağlar. Rusya ise ağırlığını daha çok Avrasya Ekonomik Birliği’ne vermektedir” diyor.

Bu yüzden Özdemir’e göre Türkiye’nin Avrasya Ekonomik Birliği’ne katılımı daha pozitif olur.

Ermenistan, Belarus, Kazakistan, Kırgızistan ve Rusya’nın üye olduğu bölgesel ve ekonomik bir işbirliğini temel alan Avrasya Ekonomik Birliği, 2014’te kuruldu. Üye ülkeler arasında bir serbest ticaret bölgesi yaratıldı.

Özdemir, “Türkiye’nin bu birliğe katılımı mevcut üye ülkelere göre rekabetçi üretim yapısı nedeniyle kendisi için yararlı. Bu ülkelerle yapılacak gümrüksüz ticarette ihracatımız ithalatımıza oranla kat ve kat artacaktır. Bunun nedeni başta Rusya olmak üzere üye ülkelerin ihracatının enerjiye dayanması ve bunun zaten tarafımızca şu anda da ithal edilmesidir” diyor.

ŞİÖ üyeliği, projelerde avantaj yaratabilir

Çin ve Rusya ile ticari ilişkilerin geliştirilmesi için Dr. Atlı halihazırda sürdürülen işbirliklerinin güçlendirilmesi gerektiğini vurguluyor.

“Rusya’nın başı çektiği ‘Avrasya Ekonomik Topluluğu’ ve Çin’in büyük yatırımlar yaptığı, Yeni İpek Yolu olarak da adlandırdığımız ‘Bir Kuşak, Bir Yol’ projesi oldukça iddialı; bu projeler özellikle Orta Asya’da coğrafi anlamda örtüşüyor” diyen Atlı, Türkiye’nin bu projelerde önemli roller üstlendiğine dikkati çekiyor.

“Rusya ve Orta Asya’da Türkiye’nin büyük yatırımları ve inşaat projeleri var” açıklamasında bulunan Atlı, Türkiye ve Çin arasında altyapı konusunda ortak girişimlerin artacağı görüşünde. Atlı’ya göre Türkiye’nin ŞİÖ üyeliği bu projelerde Türkiye’yi avantajlı bir konuma geçirebilir.

AB’ye alternatif olamaz

Diğer yandan iki uzman da Şanghay İşbirliği Örgütü’nün ticaret açısından Avrupa Birliği’ne alternatif oluşturamayacağını söylüyor.

Türkiye’nin AB ile ticaret hacminin büyüklüğü ve gümrük birliği anlaşması göz önünde bulundurulduğunda ŞİÖ’nün küçük bir potansiyel teşkil ettiği vurgulanıyor.

TÜİK verilerine göre Türkiye’nin 2016’nın Ocak-Eylül döneminde AB’ye ihracatı 50.5 milyar dolar seviyesinde.

Atlı bu durumu, “Ticaret açısından baktığımızda Türkiye’nin halen ihracatının yarısını AB ülkelerine yaptığını, pazar büyüklüğü ve derinliği açısından ŞİÖ ülkelerinin AB ile yapılan ticarete bir alternatif oluşturabilmekten henüz çok uzakta olduğunu belirtmek lazım” diyerek özetliyor.

karar3

Dönemin Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov tarafından yirmi altı yıl önce, 16 Ekim 1990 tarihinde açıklanan Ulusal Ekonominin Stabilizasyonu ve Piyasa Ekonomisine Geçiş programı, çöküş içerisinde olan bir ekonomiyi devlet müdahalesini azaltıp serbest girişime ve piyasa dinamiklerine ağırlık vererek yeniden canlandırma amacını taşıyordu. Program, SSCB’nin dağılmasını engelleyemediyse de, birliğin en büyük mirasçısı olan Rusya Federasyonu’nun 1990’ların başıyla girdiği, merkezi planlama üzerine kurulu sosyalist bir ekonomik yapıdan devlet kapitalizmi olarak adlandırabilecek piyasa koşulları üzerinden şekillenmekle birlikte devletin yönlendirici olmaya devam ettiği bir yapıya dönüşüm sürecinin temelini oluşturdu. Ancak, Gorbaçov’dan yaklaşık çeyrek asır sonra Rus ekonomisini gelmiş olduğu nokta, bu sürecin ne kadar başarılı olduğu, yapısal dönüşümün ne ölçüde tamamlanabildiği konularında ciddi soru işaretleri oluşmasına yol açıyor.

1991’de SSCB’nin sona ermesinden sonra Rusya Federasyonu’nun ilk devlet başkanı Boris Yeltsin döneminde hızlı bir serbestleştirme ve piyasa ekonomisine geçiş denemesi yapıldı. Fiyatlar üzerindeki kontrollerin tamamına yakını neredeyse bir gecede kaldırıldı ve agresif bir özelleştirme programı dahilinde iki sene içerisinde kamu şirketlerinin yüzde 70’i özel mülkiyete geçti. Ne var ki, bu serbestleştirme sürecine paralel olarak mali sistemi kuvvetlendirecek, piyasalara şeffaflık ve öngörülebilirlik sağlayacak, üretkenliği artıracak ve gelir dağılımındaki eşitsizlikleri giderecek yapısal reformlar hayata geçirilemedi. Başta petrol ve doğal gaz olmak üzere tabii kaynakların ihracatından gelen gelirler ekonominin güçlenmesine ve istikrara kavuşmasına değil, zengin bir “oligark” kesimi oluşurken halkın büyük bir kısmının yoksulluk sarmalına kapılmasına yol açtı. 1992-1998 arası dönemde yapısal yetersizliklerin üzerine bir de siyasi istikrarsızlık ve Çeçenistan’daki savaşın faturası eklenince Rusya’nın gayrı safi yurtiçi hasılası (GSYH) yaklaşık yarı yarıya küçüldü, enflasyon yüzde 80’in üzerine fırladı, vergi geliri azaldı, bütçe açıkları kronikleşti, borçlar arttı ve sonucunda Rus ekonomisi derin bir kriz içerisine girdi. 17 Ağustos 1998 tarihinde ruble devalüe edildi ve Rus hükümeti dış borçları üzerinde moratoryum ilan etti.

Kriz ertesinde Rus ekonomisinin toparlanarak daha olumlu bir sürece girdiğini görüyoruz. Küresel piyasalarda petrol ve doğal gaz fiyatlarının yüksek seviyelerde seyretmesi toplam gelirlerinin yarısını bu kaynaktan elde eden Rusya için önemli bir avantaj sağladı. Diğer yandan düşük değerli ruble, ihracatı artıran bir etki yarattı. 2000’de Vladimir Putin’in devlet başkanı olmasıyla birlikte, 1990’lara göre siyasi anlamda da istikrarın nispeten arttığı bir döneme girildi. Ekonomide petrol ve doğal gaz gelirlerinin toplandığı bir Stabilizasyon Fonu hayata geçirilerek 1998 benzeri krizlerin önüne geçilmesi hedeflendi. Üretim arttı, gelir dağılımındaki eşitsizlikler tam olarak giderilemese de genel bir refah artışıyla birlikte olarak bu anlamda iyileştirmeler sağlandı. 2005 yılında Rus hükümeti, SSCB’den kalan son borçlarını da ödedi. Petrol ve doğal gaz alanında yeni boru hattı projeleriyle Rusya küresel enerji piyasasındaki konumunu güçlendirdi. 1990’larda (1997 ve 1999 hariç) sürekli küçülmüş olan Rus ekonomisi, 2007 yılına gelindiğinde artık yılda ortalama yüzde 6,5’lik—başka bir deyişle Çin’in günümüzdeki büyüme oranları kadar—bir GSYH artışı yakalamıştı.

Sorun şu ki, bu büyümeyi sürdürülebilir hale getirecek yapısal reformlar, ilk adımları 1990’da atılan piyasa ekonomisine dönüş süreci, yeterince gerçekleştirilemedi. Rusya’nın yapması gereken, petrol ve doğal gaz kaynaklarından gelen gelirleri reel ekonominin gelişimi için kullanmak, imalat sektörüne, inovasyona, araştırma ve geliştirmeye yatırım yaparak, ekonominin doğal kaynaklara bağımlılığını kırmak, verimsiz kamu şirketlerini eleyerek ya da reforme ederek özel girişimin de daha etkili ve üretken olmasını sağlayacak bir zemin oluşturmak olmalıydı. Ancak Putin döneminde her ne kadar bir takım piyasa reformları yapıldıysa da bu sıraladığımız hedeflerin çok uzağına kalındı. Bu nedendendir ki, 2008’de patlak veren küresel mali kriz Rusya’yı kötü etkiledi ve 2009 yılında Rus ekonomisi yüzde 7,8 oranında küçüldü.

Bugün, petrol ve doğal gaz halen Rusya’nın ihracatının yaklaşık yüzde 70’ini (madenleri de eklersek bu oran yüzde 80’i aşıyor), merkezi hükümet bütçe gelirlerinin ise yüzde 50’sini oluşturuyor. Dünya Bankası’nın hesaplamalarına göre Rusya’nın sahip olduğu petrol doğal gaz, kömür ve diğer madenlerin toplam değeri 75 trilyon doların üzerinde. Ancak bu durum Rus ekonomisi için ağır bir kırılganlık yaratıyor, çünkü küresel piyasalardaki petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki şiddetli dalgalanmalar Rusya’nın gelirlerini olumsuz yönde etkiliyor. İmalat sektörü ise yeterince gelişememiş durumda. İmalat ürünleri Rusya’nın ihracatının ancak yüzde 15-20’si arasına tekabül ediyor, ki bu oran Almanya, Japonya gibi kalkınmış ülkelerde yüzde 75’in üzerinde. Bu durum, Rusya’nın doğal kaynaklara bağımlılığını devam etmesine yol açıyor. Modern bir imalat sektörünün gelişmesine ve Rusya’nın küresel ekonomide sadece sahip olduğu doğal kaynaklar değil üreteceği yüksek katma değerli ürünlerle de bir rekabet avantajı sağlamasına engel olan diğer faktörler arasında araştırma ve geliştirmeye yeterince kaynak ayırılmaması, şirketlerin inovasyona yanaşmaması, ekonominin yüzde 50’sin halen kamu yönetiminde olması ve kamu şirketlerinin verimliliğinin özel sektöre göre yarı yarıya hatta bazı sektörlerde üçte iki oranında düşük olması, yolsuzluğun ve bürokratik engellerin devam etmesi yer alıyor. Rusya’nın kendi kaderini petrol ve doğal gaz fiyatlarının insafına bırakmadan, yapısal reformları yaparak bu alanlarda güçlenmesi gerekiyor.

2008’deki küresel krizden sonra da Rus ekonomisi yüksek petrol ve doğal gaz fiyatları sayesinde çabuk toparlanmıştı. Ancak ekonominin yapısal anlamdaki kırılganlıkları 2014’ten sonra Rus ekonomisini tekrar zor bir döneme soktu. Bahsi geçen yılda varil başına 100 doların üzerini gören petrol fiyatlarının yıl sonuna kadar 53 dolara, 2016 başında ise 33 dolara kadar inmesi Rusya için derin bir darbe oldu (bu yazının kaleme alındığı an itibariyle ham petrol varil fiyatı 51 dolar). Mart 2014’te Rusya’nın Kırım’ı ilhakı üzerine Batı ülkelerinin Rusya’ya ambargo uygulaması ve bu nedenle bir yandan ihraç gelirleri azalırken diğer yandan Rus bankaları ve firmalarına yaptırımların da uygulanması Moskova açısından durumu daha da kötüleştirdi.

Bugün Rus ekonomisi tarihinin belki de en sıkıntılı dönemlerini yaşıyor. 2015’de GSYH yüzde 3,7 küçüldü ve bu durumdan tüm Rus halkı etkileniyor. Son üç yılda fakirlik sınırı altında yaşayan vatandaşların oranı yüzde 50 arttı. Petrol ve doğal gaz fiyatlarının artışı geçici bir rahatlama sağlayabilir, ama önemli olan sürdürülebilirliği temin etmek. Bunun için de yapısal reformların ödün verilmeden hayata geçirilmesi ve Rusya’nın enerji sektörüne bağımlılıktan kurtularak, teknolojisi ve katma değeri yüksek modern bir ekonomi haline gelmesi gerekiyor. Eski devlet başkanı Gorbaçov, geçtiğimiz aylardaki bir röportajında “ekonomik krize karşı bir program hazırlanması ve tüm toplumun bu programı desteklemesi gerektiğini” söylemişti. Amaç sadece krizden çıkmak değil, Gorbaçov zamanında ilk adımı atılan yapısal dönüşümü tamamlayarak Rus ekonomisini farklı bir kulvara taşımak olmalı. Bu noktada Rusya’nın en büyük avantajı da Putin’in halen halkın çok büyük bir kesiminin desteğine sahip olması. Yapısal reformlar için güçlü bir siyasi irade ve toplumsal destek olmazsa olmaz bir koşul.

(Bu yazı ilk olarak 15 Ekim 2016 tarihli Karar gazetesinde yayınlanmıştır.)

RUSSIA-CHINA-PIPELINE

Kasım ayında Pekin’de gerçekleştirilen Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) Zirvesi üye ülkeler arasında imzalanan çok sayıda ikili anlaşmaya sahne oldu. Bunların başında da Rusya ile Çin arasında enerji alanında imzalanan anlaşma ve Rus doğal gaz firması Gazprom tarafından Çin’e yılda 30 milyar metreküp doğal gaz ihraç edilmesini öngören mutabakat zaptı geliyor. Bu mutabakat zaptı bağlayıcı bir özellik taşımıyor. Ancak Mayıs ayında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Şanghay ziyareti sırasında taraflar arasında imzalanan ve 2018 yılından itibaren Çin’e yılda 38 milyar metreküp Rus doğalgazı sevk edilmesini öngören anlaşmayla birlikte ele alındığında, söz konusu ülkelerin enerji alanında işbirliği için bir seri hâlinde somut adımlar atmaya başladıkları görülüyor.

Söz konusu anlaşmalar her iki tarafa da önemli derecede fayda sağlayacak, tam anlamıyla ‘kazan-kazan’ olarak nitelendirebilecek bir sürecin altyapısını oluşturuyor. Rusya için doğal gaz ve petrol ihracat piyasalarını çeşitlendirmek önemli. British Petroleum şirketi tarafından yayınlanan verilere göre, 2013 yılında 604,8 milyar metreküp doğal gaz üreten, başka bir deyişle tüm dünyadaki üretimin yüzde 17,9’unu gerçekleştiren Rusya, ihracatının yüzde 64,5’lik kısmını Avrupa ülkelerine yaptı. Petrolde de benzer bir durum söz konusu. Geçtiğimiz yıl dünyadaki toplam üretimin yüzde 12,9’unu gerçekleştiren ve 531,4 milyon ton petrol üreten Rusya, petrol ihracatının yüzde 73,3’ünü Avrupa’ya gerçekleştirdi. Rusya, pazarlarını çeşitlendirmek ve Avrupa’ya bağımlılığını azaltmak istiyor. Ukrayna krizi sebebiyle Avrupa Birliği ile ilişkilerinin iyice zedelenmiş olması, küresel piyasalarda petrol ve doğal gaz fiyatlarının düşük seyretmesi ve Ruble’nin değerindeki önlenemeyen düşüş, Moskova için bu çeşitlendirme ihtiyacını elzem ve acil bir hâle getiriyor.

Çin, Rusya açısından gelecek vadeden bir pazar. İki ülke arasında henüz doğal gaz ticareti yok. 2011’de faaliyete geçmiş bir hat üzerinden Rus petrolü Çin’e ulaşıyor. 2013 yılında Çin, Rusya’dan 63,3 milyon ton petrol ithal etti; bu şekilde toplam tüketiminin yüzde 12,5’ini Rus petrolü ile karşıladı. Rusya, Çin’e hem doğal gaz satmaya başlamak (özellikle de Çin’e yakın olan Sibirya’nın doğusundaki bölgelerden çıkartılacak olan doğal gazı) hem de petrol alanındaki işbirliğini güçlendirmek istiyor. Çin ise enerji kaynaklarını temin ettiği ülkelerin sayısını artırmayı hedefliyor. Pekin’in petrolde Ortadoğu’ya artan bağımlılığı, bölgedeki jeopolitik risklerin azami seviyeye ulaştığı bu dönemde ciddi bir kırılganlık yaratıyor. Bununla birlikte hava kirliliği nedeniyle ağır sorunlar yaşamakta olan Çin, enerji tüketiminde kömürün payını azaltmak ve onun yerine daha temiz ve çevre dostu bir enerji türü olan doğal gazı kullanmak istiyor. Çin hükümetinin amacı, ülke içerisinde doğal gaz tüketimini 2030’a kadar iki katına çıkarmak. Bu doğal gazı alabileceği yer ise tabii ki Rusya.

Neden şimdi?

Rusya ile Çin arasında artacak olan enerji ticareti, iki tarafa da büyük fayda sağlayacak ve her ikisi de önemli birer dönemeçten geçen ülke ekonomileri için birer nefes alma imkânı sunacak. Bu noktada akla şu soru geliyor: Madem iki taraf da kazanıyor, neden bugüne kadar bu ticaret asgari düzeyde kaldı?

Moskova ve Pekin arasındaki enerji müzakereleri aslında son on beş yıldır yoğun bir şekilde gerçekleştiriliyor. 2000’de Sibirya’yı Çin’e bağlayacak petrol hatları planlanmış ancak hayata geçirilememişti. 2006’da doğal gaz görüşmeleri yapıldı, ancak anlaşma sağlanamadı. 2008-2009 dönemindeki küresel kriz nedeniyle Rusya’nın Batı’daki pazarlarında talebin azalması ve yine buralardaki kredi imkânlarının zayıflaması, Rusya’nın enerji ibresinin biraz daha Çin’e dönmesini sağladı. İlerleyen yıllarda varılan anlaşma uyarınca Rusya’dan Çin’e petrol akışı başladı.

2010 yılına geldiğimizde iki ülke arasında elektrik üretimi ve nükleer enerji alanlarında da işbirliği için zemin arayışlarının başladığını görüyoruz. 2013’te petrol ihracatının artırılması kararlaştırıldı, ancak tüm bu geçen zaman zarfında doğal gaz konusunda somut bir adım atılamadı. Bunun en büyük sebebi ise tarafların fiyatta anlaşamamasıydı.

Gelinen noktada yapılan anlaşmalara baktığımızda bir yandan Rusya’nın enerji konusunda Çin’e giderek yakınlaştığını, diğer yandan da anlaşma hükümlerinin büyük ölçüde Çin’in tercihlerine uygun olduğunu görüyoruz. Mayıs ayındaki doğal gaz anlaşmasında fiyat açıklanmadı, ancak anlaşmanın 30 yıllık, toplam 400 milyar dolar tutarında olduğunu ve yılda 38 milyar metreküp doğal gaz sevkiyatını öngördüğünü düşünürsek, basit bir hesaplamayla bin metreküp için 350 dolar gibi bir fiyata ulaşmak mümkün. Bu da Avrupa ülkelerinin Rus doğal gazı için ödedikleri ortalama fiyat olan 380 doların altında. Çin, bugüne kadar fiyatta anlaşılamadığı için doğal gazı Rusya’dan değil, daha ucuza satan Türkmenistan’dan alıyordu. Rusya’nın Ukrayna krizi ve ekonomik sıkıntılar nedeniyle yaşadığı süreç ve dolayısıyla acilen yeni pazarlara erişim ihtiyacı nedeniyle Moskova, Çin’in istediği fiyatı sonunda kabul etmiş görünüyor. Bu arada yukarıdaki hesaplamada kullanılan 400 milyar dolar rakamının anlaşmanın imzalandığı dönemdeki fiyatlar üzerinden yapılmış bir projeksiyon olduğunu ve fiyatlardaki mevcut trendlerin devam etmesi durumunda bu rakamın azalabileceğini ve Çin’in ödeyeceği rakamın da aşağı inebileceğini hatırlatalım.

Rusya’ya Çin yatırımı

Rusya, Çin’e sadece yeni bir pazar olarak değil, yatırım ortağı olarak da ihtiyaç duyuyor. Jeopolitik riskler nedeniyle Batı sermayesinin uzaklaşması ve Rus ekonomisinin zayıf gidişatı, yeni boru hattı projeleri için yeni kaynakların bulunmasını gerektiriyor. Çin’e ihraç edilecek doğal gaz ve petrolü taşıyacak altyapının finansmanı için de doğal olarak Çin sermayesi devrede. İlk aşamada Çin, Sibirya’daki doğal gaz yataklarının geliştirilmesi ve Çin’e uzanacak boru hatlarının inşası için Rusya’ya 50 milyar dolarlık bir kredi taahhüdünde bulundu. Bununla birlikte APEC Zirvesi sırasında yapılan anlaşmayla Çin ulusal petrol şirketi CNPC’nin Rus petrol üreticisi Rosneft’in alt kuruluşu olan Vankorneft’ten yüzde 10 pay alması da dikkat çekici bir gelişme. Yakın bir geçmişe kadar Ruslar, enerji sektörlerinde Çin sermayesine sıcak bakmazken, alternatiflerin giderek azaldığı bir dönemde Çin’den gelecek yatırıma daha fazla ilgi gösteriyorlar.

Rusya ile Çin arasında enerji alanında karşılıklı fayda ve bağımlılık temelinde bir ilişki inşa ediliyor. Ancak bu ilişkinin -en azından şimdilik- asimetrik bir yapıda olduğunu da belirtmek gerekiyor. Rusya Çin’e, Çin’in Rusya’ya ihtiyaç duyduğundan daha fazla ihtiyaç duyuyor. Rusya’nın hem finansman hem de pazar erişim imkânları giderek kısıtlandı, ekonomisi bir darboğazdan geçiyor ve Çin’den başka ihtiyaç duyduğu büyüklükte bir ortak bulması mümkün görünmüyor. Çin açısından ise özelikle ABD’de kaya gazı devriminin yaşandığı ve Avustralya’nın yeni doğal gaz kaynaklarını devreye soktuğu bir dönemde enerji yelpazesini çeşitlendirmek için alternatifleri nispeten çok. Bununla birlikte Rus ekonomisinin petrol ve doğal gaz ihracatına bağımlılığı ve düşük fiyatlardan kaynaklanan kırılganlığı, Moskova’nın Pekin’e ihtiyacını artırıyor. Çin için ise böyle bir durum söz konusu değil. Bu asimetrik ilişki, dünya enerji piyasasının ve küresel ekonominin geleceğinde belirleyici olacak.

Küresel düzenin yükselen gücü BRICS ülkeleri (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika), altıncı zirvelerini Brezilya’nın Fortaleza kentinde gerçekleştirdiler. BRICS kurumsal bir yapıya sahip çok taraflı bir örgüt değil; en azından şu aşamada sadece bir diyalog platformu. Söz konusu ülkeler yüksek ekonomik performansları ile dikkat çeken, ekonomik güçlerini siyasi etkiye çevirmek arzusunda olan ülkeler ve hangi formatta olursa olsun bir araya gelmeleri önemli bir mesaj veriyor. ABD’nin tek hegemon olduğu mevcut küresel sistemde bir denge oluşturulması, küresel kriz sonrasında liberal piyasa ekonomilerinin halen toparlanmakta zorluk çektikleri bir dönemde devlet ağırlıklı bir kapitalist modeli uygulayarak yüksek büyüme oranlarına ulaşan bu ülkelerin küresel yönetişimde de buna paralel olarak daha fazla söz sahibi olmak istediklerine yönelik bir mesaj bu. Zirve sırasında bu beş ülkelerin liderlerinin ellerini tek bir yumruk haline getirerek kameralara poz vermeleri de mesajın sembolizmini güçlendiren bir unsur. BRICS’in güçlü bir retoriği var, ancak bu retoriğin ötesinde somut eyleme ne kadar geçilebilecek ve ne kadar sonuç alınabilecek bu ayrı bir konu.

BRICS ülkelerinin liderleri tek yumruk halinde

BRICS ülkelerinin liderleri tek yumruk halinde

Fortaleza’daki zirvenin sonuç bildirgesini incelersek, BRICS düşüncesinin ardındaki retoriğin net bir şekilde ortaya konduğunu görüyoruz. Örneğin madde 21: “Farklı ülkelerin farklı kapasitelere ve farklı kalkınma seviyelerine sahip olduklarını kabul ediyor ve tüm ülkelerin küresel ekonomik, finansal ve ticari konularda eşit haklara, eşit fırsatlara ve adil katılıma sahip olması gerektiğini düşünüyoruz. Amacımız herkesin faydasına olacak şekilde kaynakların verimli kullanımı, malların serbest hareketi, adil ve düzenli bir rekabet ortamına sahip açık bir dünya ekonomisini hedefliyoruz.” Bu doğru bir hedef şüphesiz ki. Sonuç bildirgesinde mevcut kurumların bu amaca ulaşmak için yetersiz kaldıkları vurgulanıyor, özellikle IMF’ye (madde 18) ve Dünya Bankası’na (madde 19) eleştiriler getiriliyor.

Peki somut olarak BRICS ne yapacak? BRICS’in öncelikli hedefinin üye ülkeler arasındaki işbirliği artırmak olduğunu görüyoruz (madde 20). Bunun dışında daha makro ölçekte, küresel yönetişimin reformu için bir yol haritası sunmuyor BRICS. Kendi arasındaki işbirliği için ise iki somut proje var. Birincisi, 50 milyar dolarlık bir başlangıç sermayesi ile kurulacak olan Yeni Kalkınma Bankası (New Development Bank – NDB), diğeri ise Şartlı Rezerv Düzenlemesi (Contingent Reserve Arrangement – CRA). Bunların ilki BRICS ülkeleri için kalkınma finansmanı sağlayacak bir kalkınma bankası, diğeri ise likidite sorunlarına karşı bir rezerv havuzu oluşturacak küçük bir para fonu olarak görülebilir. Bunlar söz konusu ülkeler arasındaki işbirliği konusunda mutlaka olumlu bir adım olarak değerlendirilebilir, ancak küresel ekonomide bir fark yaratabilmek için çok küçük ve yetersiz adımlar. En basitinden Yeni Kalkınma Bankası projesine bakacak olursak, hem toplam sermayesinin söz konusu ülkelerin ekonomik büyüklüklerine göre son derece düşük bir seviyede olduğunu (örn. Çin’in toplam döviz rezervlerinin sadece 80’de 1’i), hem de her üye ülkenin eşit payla katılımının (örn. Çin ile Güney Afrika aynı miktarda katkıda bulunuyor) bir zayıflık oluşturduğunu, ekonomik açıdan en zayıf üye ülke ne kadar katkıda bulunuyorsa diğerleri ne kadar güçlü olursa olsun bu payın üzerine çıkamayacaklarını görüyoruz. Bu arada Fortaleza’da BRICS ülkelerini kalkınma konusunda kamu iktisadi teşekküllerinin önemini vurguladıklarını (madde 23), gerçek bir pazar ekonomine karşı devlet kapitalizmi vizyonunu net bir şekilde ileri sürdüklerini hatırlatalım.

BRICS, güçlü bir retoriğe sahip ve küresel yönetişimde daha dengeli, daha çoğulcu bir düzen isteğini ortaya koyması açısından önemli. Ancak şu anda bu retoriğin ötesine geçerek arzulanan hedef doğrultusunda somut adımlar atma açısından yeterli iradeye sahip değil. Söz konusu ülkelerin tek ortak yanları bu retoriği paylaşıyor olmaları; onun dışında ne siyasi ne de ekonomik anlamda güçlü bir ortak paydaya sahip değiller. Bununla birlikte Rusya’nın geleceği konusundaki soru işaretleri de BRICS’in birlikte hareket edebilirliğini tehdit ediyor. Ukrayna krizinin giderek derinleştiği bu dönemde uluslararası toplumun Rusya’ya tepkisi artarken, diğer BRICS ülkelerinin Rusya’nın da içerisinde bulunduğu bu oluşuma ne kadar istekli olarak sahip çıkacakları şüpheli. Fortaleza’da beş ülke lideri tek yumruk oldular, ama bu yumruk ne kadar ses çıkartacak, buna kendileri de pek emin değiller.