"soğuk savaş" ile etiketlenmiş yazıları görüntülüyorsunuz

Jackie Chan ve Jaden Smith ile Karate Kid

Karate Kid filminin yeni versiyonunu izledim. 80?li yıllarda Pat Morita?nın ustayı, Ralph Macchio?nun ise çömez karateciyi oynadığı seriyi çok sevmiştik. Jackie Chan?in Will Smith?in oğlu Jaden Smith ile oynadığı bu film ise bence en az orijinali kadar güzel. Filmi uzun uzadıya anlatmayacağım tabii, ancak filmde benim dikkatimi çeken bir husus oldu. Yeni Karate Kid ile Rocky serisinin dördüncü filmi (Balboa?nın Sovyetler Birliği?nden Ivan Drago ile dövüştüğü film) arasında ilginç bir paralellik var ve iki film arasındaki bu paralellik üzerinden dünya düzeninin Soğuk Savaş?ın çift kutupluluğundan bugünkü çok kutupluluğa geçişini de görebiliyoruz.

Rocky 4?ü hatırlayalım. Ivan Drago, fizik olarak Rocky?den üstün, zalim, gerektiği zaman hileye başvurmaktan kaçınmayan, galibiyetten başka sonucu kabul etmeyen bir boksör. Arkasında geniş bir ekip var, hatta Politbüro bile onun destekçisi. Diğer yanda ise insancıl ve sempatik Rocky var. Moskova?ya gidiyor ve Soğuk Savaş?ın sıcak çatışmasını boks ringinde yaşıyor. Yüzlerce Rus taraftarın izlediği boks maçında çok zor durumlara düşmesine rağmen sonuçta Drago?yu mağlup ediyor. Filmin sonunda kahramanımızı Amerikan bayrağına sarılmış bir halde karısı Adrian?a seslenirken görüyoruz. Film boyunca ne Rocky?nin ne de ekibinin Ruslarla hiçbir teması olmuyor (Sibirya?daki antrenman sırasında arabasını iterek yardımcı olduğu köylü dışında). Soğuk Savaş sırasında geçen bu filmde Ruslar, tam anlamıyla öteki durumundalar. Cesur Rocky içlerine giriyor ve onları yenip Amerikan bayrağını göğe kaldırıyor.

Şimdi gelelim Karate Kid?e. Bu noktada şunu söyleyeyim, birazdan filmin sonunu söyleyeceğim. Henüz seyretmediyseniz ve seyretmeyi düşünüyorsanız, isterseniz şimdilik bu yazıyı okumaya devam etmeyin. Her neyse, film günümüzde geçiyor. Artık Sovyetler yok. ABD süper güç, ama bir yandan da hızla büyüyen bir Çin var. Kahramanımız 12 yaşındaki Dre Parker, annesi ile birlikte taşındığı Beijing?de Çinli çocuklara karşı mücadele veriyor. Filmin sonunda yine bir büyük müsabaka var. Dre, Çin?in başkentinde, yüzlerce Çinlinin izlediği turnuvanın finalinde, kendisinden fizik olarak üstün, gerektiği zaman hileye başvurmaktan kaçınmayan, galibiyetten başka sonucu kabul etmeyen bir Çinliye karşı dövüşüyor. Çok zor durumlara düşmesine rağmen turnuvayı kazanıyor.

Ne var ki, Dre?nin dünyası Rocky?nin dünyasından farklı. Artık birbiriyle zıt iki kutup, ABD ile SSCB, yok. Onun yerine süper bir güç ABD, süperleşen bir güç Çin ve bu iki arasında derin bir ekonomik bağımlılık var. Bu karşılıklı bağımlılığın sembolik yansımasını filmde görüyoruz. Dre?nin hocası Çinli, kız arkadaşı da Çinli. Ayrıca Dre, zaten Çin?e sadece dövüşmek için gitmiş etrafına şaşkın şaşkın bakan birisi değil. Annesiyle birlikte Çin?de yaşayan bir Amerikalı o. Filmin sonunda Amerikan bayrağı falan da çıkmıyor ortaya. Kaybeden Çinli çocuk, film boyuncaki tüm hırçınlığından sıyrılmış bir şekilde geliyor ve kupayı Dre?ye kendi elleriyle veriyor. Sonra tüm Çinli çocuklar, Dre ve hocası önünde saygıyla eğiliyorlar. Burada anlıyoruz ki aslında bu Çinli çocuklar hiç de zalim ya da kötü yürekli falan değiller, onları bu hale getiren başlarındaki o siyah eşofmanlı, kötü kötü bakan adam. Burada acaba siyah giyinen başka adamlara mı gönderme var? Neyse, girmeyelim o kadarına? Sonuç olarak 21. yüzyıl Rocky?si olarak küçük Dre, Ruslara derslerini vermek yerine Çinliler ile arkadaş oluyor.

Karate Kid filmini beğendim. Eskiden bir sürü Soğuk Savaş temalı film vardı. Umarım bundan böyle de hikayeleri ABD-Çin ekseni üzerinden gelişen filmler izleriz, ama isterim ki bunlar soğuk ya da sıcak savaş hikayeleri değil, hepimizin aynı dünya üzerinde yaşadığımızı ve birbirimizle kavga etmenin ne kadar anlamsız olduğunu anlatan filmler olur.

Son birkaç gün içerisinde iki önemli olay oldu. Birincisi, dünyadaki uranyum rezervlerinin yüzde 40?ına sahip olan Avustralya?nın, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması?nı imzalamayan ve nükleer silah sahibi Hindistan?a uranyum satmaya karar vermiş olması, ki bu bütün dünya için çok önemli. İkincisi ise benim Avustralya?da geçen ve başrollerinde Gregory Peck, Ava Gardner, Anthony Perkins, Fred Astaire gibi yıldızların yer aldığı güzel bir film seyretmiş olmam, ki bu ise sadece benim için önemli.

Benim gibi çocukluk yılları Soğuk Savaş dönemine denk gelmiş kişiler için, bugün o dönemin şarkılarını dinlemek, filmlerini seyretmek, o zamanlarda farkına varamadığımız bir şeyi görmemizi sağlıyor. Pop müzik diye dinlediğimiz şarkılarda, aksiyon filmi diye seyrettiğimiz filmlerde Soğuk Savaş?ın izlerinin ne kadar derin ve net bir şekilde yer aldığını görebilmek için önce tabii ki büyümemiz gerekti. Biz büyürken de dünya değişti; Soğuk Savaş sona erdi, adını bile koymakta zorlandığımız, anlayamadığımız başka savaşlar başladı (tarih boyuna kim hangi savaşı anlayabilmiş ki?).

Örnek verecek olursak Rocky serisinin dördüncü filminde, biz çocukken boks filmi diye seyrederken, soğuk, ruhsuz, makineleşmiş Sovyet boksörü Ivan Drago?ya karşı, sıcak, yürekli, cesur Amerikalı Rocky Balboa?yı tutarken, sonradan anladık filmde Soğuk Savaş?ın anlatıldığını (biraz taraflı olarak tabii). Film müziklerinden ?Burning Hearts?ta Survivor grubu şöyle diyordu: ?İki dünya çarpışıyor, rakip ülkeler / Bu ilkel bir çarpışma, yılların hayal kırıklığını ortaya çıkartan / Cesurca herşeye rağmen umudumuzu koruyoruz, çünkü kaybedecek çok şey var / Öyle görünüyor ki özgürlüğümüz ringin köşesine sıkıştı / Peki seyirci bunu anlıyor mu? / Bu Doğu ile Batı?nın mücadelesi, ya da insanın insanla / Hangi ülke tek başına ayakta kalabilir ki?? Elton John, ?Nikita? şarkısında Doğu Alman bir asker kıza umutsuz aşkını yaşarken, kız da Elton?a, ama daha çok da Batı?nın materyal özgürlüklerine heves ediyordu. Zavallı Elton ise randevuyu ancak Soğuk Savaş sonrasına verebiliyordu: ?Ve özgürce tercih yapabileceğin zaman geldiğinde, Batı?ya bak, orada bir dost bulacaksın.? Alman şarkıcı Nena Hagen?ın ?99 Luftballons? şarkısında ise önce bir takım kırmızı uçan balonlar, savaşmak için fırsat bekleyen ülke liderleri tarafından UFO zannediliyor, sonra bir savaş çıkıyor ve tüm dünya yokoluyordu.

Nena?nın kırmızı balonları şarkıdaydı, ama bizim gerçek hayatta korktuğumuz başka kırmızı bir şey vardı. Kırmızı düğme? İki süper güç arasında savaş çıkacak; birisi o kırmızı düğmeye basacak, sonra karşılık vermek için diğeri de basacak. Karşılıklı nükleer füzeler uçuşacak ve sonunda dünya sona erecekti. Çocuk aklımızla bundan çok korkuyorduk, ama sanırım büyüklerimiz de korkuyorlardı. İstiyorduk ki, ABD ve SSCB liderleri kırmızı düğmeye basacaklarına, kırmızı telefonlarından konuşsunlar ve sorunlarını çözsünler. Soğuk Savaş?ta ne kadar çok şey kırmızıymış, değil mi? Nükleer savaş tehlikesi ve bir gün dünyanın ve insanlığın yokolacağı endişesi, farkında olsak da olmasak da zihinlerimize kazındı. Çernobil gibi kaza sonucu oluşan felaketler ise nükleer tehlikenin ne demek olduğunu unutmamamızı sağladı.

Yazının girişinde bahsettiğim film de böyle bir film. Yönetmenliğini Stanley Kramer?in yaptığı ve Nevil Shute?un aynı adlı romanı temel alınarak 1959 yılında çekilmiş olan ?On The Beach? (Sahilde), futüristik ve kıyamet habercisi bir film. Olaylar 1964 yılında geçiyor. Dünya nükleer bir savaşa sürüklenmiş ve radyasyon yüzünden tüm dünyada insanlar ölmüş ve sadece Avustralya?da yaşayanlar sağ kalmı; bir de Kaptan Dwight Towers?ın (Gregory Peck) komutanlığını yaptığı ve savaş sırasında açık denizlerde olan bir Amerikan denizaltısı? Ancak radyasyon bulutları, Avustralya?ya doğru yaklaşıyor ve Avustralyalılar da kaçınılmaz sonlarını beklemeye başlıyorlar. Filmi seyretmek isteyenler olabilir, o yüzden daha fazla detay vermeyeyim. Ancak filmle olarak beni etkileyen birkaç konunda bahsedeceğim.

Filmin en ilginç özelliği, bu tür nükleer savaş/insanlığın yokolması filmlerinin daha yoğun olarak çekildiği 1980?li yıllardan çok önce 1959?da çekilmiş olması. Filmin son sahnesinde (bunu söylememde sakınca yok sanırım) insan hayatının artık sona erdiği Melbourne kentinin sokaklarını bomboş bir halde görüyoruz. Kamera, kütüphanenin önünde rüzgarda sallanan bir pankarta yakınlaşıyor. Şöyle diyor: ?There is still time, brother? (Hala vakit var, kardeşim). Shute, 1957?de yazığı kitapla ve Kramer, 1959?da çevirdiği filmle, tüm dünyaya bu mesajı vermiş. Peki, mesaj alınmış mı? Hayır. Soğuk Savaş, 1990?da sona erdi, ancak hem nükleer tehlike, hem de insanoğlunun kendi kendisini yok etme dürtüsü devam ediyor. Bazı ülkelerin kendilerinin nükleer silah yapıp, başkalarının yapmasını yasaklamaları, ne kadar samimi ve barışçıl? Peki, gerçekten hala vakit var mı? Şüpheli? Umarım?

Filmde, araba yarışı meraklısı bilim adamı Julian Osborne?a soruyorlar, savaş neden çıktı diye. Cevabı şöyle: ?Savaş, insanların intihar etmeden kullanmalarının mümkün olmayacağı silahlarla kendilerini savunarak barışı sağlayabilecekleri gibi aptalca bir fikri kabul etmeleriyle başladı.? Diyebilirsiniz ki, ?O silahlar kullanılmak için değil, karşıdakini caydırmak için vardı. O kırmızı düğmelere zaten hiç basılmayacaktı, süper güçler arasında çatışma olduğu zaman bunun sıcak savaş hale gelmesi zaten füzelerle değil Vietnam?da, Afganistan?da olduğu gibi taşeronlar aracılığıyla oldu.?

Böyle diyorsanız, bence bir kere daha düşünün. İnsanoğlu, o düğmelere hiçbir zaman basmayacak kadar akıllı ve olgun bir yapıda olmadığını defalarca gösterdi ve göstermeye devam ediyor. Pekala kırmızı düğmelere basılabilirdi. Hala nükleer silahlar yapan, hala sebepsiz yere birbirimizi öldüren bir türüz biz, ne yazık ki. Zaten Osborne da filmde diyor ki: ?İnsanoğlunun kendini dünya yüzeyinden silecek kadar aptal olabileceğini kim düşünebilirdi ki??

Filmdeki gibi bir nükleer savaş yaşamadık. Ama söyler misiniz, aptal olmasak, küresel ısınma diye birşey olur muydu? Susuzluk, kuraklık olur muydu? Konu, aptal olup olmadığımız değil; aptallığımızın sınırlarının nerede olduğu ve başımıza daha ne kadar büyük felaketler açabileceği?

Filmde vurgulanan bir konu da insanoğlunun kendi kendisi karşısında çaresizliği? Avustralyalılar, korkuyorlar, üzülüyorlar, ama tüm dünyalılar gibi onlar da çaresiz. Kaderlerini kabulleniyorlar, sığınak falan bile kazmıyorlar, son anlarını dolu dolu yaşamaya çalışıyorlar ve radyasyon geldiğinde de devletin dağıttığı siyanür haplarını yutuyorlar.

?On The Beach? filmini kesinlikle tavsiye ediyorum. Seyrederken şunu da unutmayalım: Dünyada hala 27,000 parça nükleer silah var. Ülkeler hala bir takım çıkarları doğrultusunda nükleer silah yapımında kullanılan malzemeleri, teknolojileri satmaya devam ediyorlar. Hiçbirşey ?tarih olmuyor,? hiçbirşey ?o eskidendi, artık olmaz? değil. İnsanoğlunun yapmaya gücünün yettiği her türlü musubet, her an hayatımıza sadece bir kırmızı düğme uzaklığında. Ve ne yazık ki, insan beyni, 62 yılda çok fazla evrim geçiremiyorsa da teknoloji bu sürede çok hızlı ilerliyor. 1945?in Ağustos ayında Nagazaki?ye Hiroşima?ya o bombaları atan beyine göre bugünkü insan beyni daha gelişmiş değil, ama teknoloji çok daha yok edici.

(Bu yazı ilk olarak Hedef dergisinin Mayıs 2005 sayısında yayınlanmıştır.)

Sizlere modern Rus tarihinin nasıl başladığını anlatayım. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, Sovyetler Birliği’nin yıkılması yüzyılın en büyük jeopolitik felaketi olmuştur. Rus halkı için bu tam anlamıyla bir dramdır. 10 milyonlarca vatandaşımız, Rusya Federasyonu’nun dışında kalmıştır.

Bu sözler Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e ait. Putin, 24 Nisan 2005 tarihinde parlamentoda yaptığı ‘Ulusun Durumu’ konuşmasında şöyle devam etti:

Bunun da ötesinde, dağılma hastalığı Rusya’nın kendisine de sıçramıştır. Vatandaşların tasarrufları değerini kaybetmiştir. Eski idealler paramparça olmuştur. Birçok kurum ya kapatılmış, ya da acele bir şekilde reform edilmiştir. Ülkenin bütünlüğü terörist saldırılarından zarar görmüştür. Bilgi akışı üzerinde kısıtsız kontrolü olan oligark grupları, kendi çıkarları doğrultusuna hareket etmişlerdir. Kitlesel fakirlik artık normal bir durum olarak kabul edilmeye başlanmıştır. Bütün bunların geri planında ağır bir ekonomik durgunluk, istikrarsız bir mali düzen ve felç olmuş bir sosyal alan söz konusudur.

Putin, Sovyetler Birliği’ni özlüyor ve geri getirmeye mi çalışıyor? Tarihe bakılacak olursa birçok açıdan Sovyetler Birliği’nin yıkılması değil, aslında varolması bir felaket olarak görülebilir. Milyonlarca insanın açlıktan ölmesi, gulaglar, baskı, şiddet, yalanlar ve zulüm üzerine kurulmuş bir rejim. Putin, bunları mı özlüyor’ Tabii ki hayır. Anlaşılan o ki, Putin bir bakıma öz eleştirisini yapıyor, halkın yanında olduğu mesajının altunı iyice çiziyor ve 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ülkenin içerisne düştüğü yoksulluk, yozlaşma, bölücülük ve suç dalgasını, bunlarla mücadele edilememesini eleştiriyor. Tabii ki iğneyi kendine ama çuvaldızı da kendisinden önceki Yeltsin yönetimine batırıyor.

Aslında Rusya Federasyonu, şu anda 1991’den beri en güçlü dönemini yaşıyor. Dünya piyasalarında 55 dolar seviyesinde seyretmekte olan petrol fiyatları, ülkenin kasalarının dolmasına yol açtı ve Rusya dış borçlarını büyük ölçüde ödedi. Diğer yandan Kremlin, daha doğrusu Putin’in demir pençesi, ülke üzerindeki kontrolünü iyice sağlamlaştırıyor. Bölgesel yöneticilerin yetkilerinin bir kısmı Moskova’ya devredildi. Oligarkların da burunları iyice sürtüldü. Bir dönem özelleştirme ihalelerinde yok pahasına ülkenin değerli ekonomik varlıklarını ele geçirmiş olan bu kişiler artık ya Putin’in sözünü dinliyorlar, ya hapsi boyluyorlar ya da ülkeyi terkediyorlar.

Putin’in Sovyetler Birliği söyleminin ardında yatan bir gerçek var. Moskova, artan ekonomik gücünü kullanarak eki Sovyetler Birliği toprakları üzerinde kurulmuş olan yeni cumhuriyetleri tekrar bir araya getirmeye, daha doğrusu burada nüfuzunu artırmaya çalışıyor. Sovyetler Birliği’nin tekrar canlanması, komünizmin geri dönmesi, ya da söz konusu ülkelerin yeniden tek bir bayrak altında toplanması tabii ki mümkün değil. Ancak bu ülkelerin karşılıklı çıkarları doğrultusunda işbirliğini geliştirmeleri ve bir blok oluşturmaları mümkün. Moskova’nın da istediği böyle bir blok oluşması ve bölge ülkelerinin kendi yörüngesine çekilmesi. Başka bir deyişle, Rusya, yeniden bir imparatorluk oluşturmak istiyor. Ama bu sefer ideoloji temelinde ve silah zoruyla değil, ekonomiyi temel alarak ve araç olarak da ortak tarihi ve kültürel değerleri, ticareti, yatırımları ve enerji nakliyatını kullanarak.

Putin, bu amacı, Temmuz 2004’te Moskova’da Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) ülkelerinde görev yapan Rus büyükelçileri ile yaptığı, ancak basında fazla yer almayan toplantıda net bir şekilde dile getirmişti: ‘Dış politikada önceliğimiz BDT olmalıdır? Rusya bugüne kadar tarihten kaynaklanan dostluk ve güveni, ülkelerin halklarını biraraya getiren bağları yeterince kullanamamıştır? Rusya ile BDT ülkeleri arasındaki ilişkiler sadece bizim için değil onlar için de mümkün olduğunca cazip hale getirilmelidir.’

Son dönemlerde yaşanan gelişmeler ise bölge ülkelerinin temelde Rusya ile ekonomik ilişkilerin geliştirilmesine sıcak baktıları (ki zaten halen büyük ölçüde Rusya’ya bağımlılıklarını sürdürüyorlar) ancak siyasi yakınlaşma konusunda temkinli davrandıkları yönünde. Bununla birlikte önce Gürcistan’da sonra da Ukrayna’da gerçekleşen ‘kansız devrimler’ ile her iki ülkede de Rus yanlısı yöneticiler yerlerini Batı yanlısı liderlere bıraktı. Yönetim değişikliği yaşayan diğer bir ülke olan Kırgızistan’da ise halen belirsizlik devam ediyor.

Söz konusu devrimlerin hepsinin ardında ekonomik ve sosyal sebepler var. Rusya, ekonomik gücünü kullanarak bu ülkeleri kendisine bağlamaya çalışırken aslında tam tersi oluyor ve bu ülkelerin halkları ekonomik şartlarının iyileşebilmesi için Batı’yla yakınlaşmayı talep ediyorlar. Nisan ayının son haftası içerisinde Litvanya’da gerçekleştirilen NATO-Ukrayna Konseyi toplantısı ile Moldova’da yapılan GUUAM Zirvesi de bu yönde sinyaller verdi. GUUAM, Gürcistan, Özbekistan, Ukrayna, Ermenistan ve Moldova’yı bir araya getiren bir örgüt. Eski Sovyetler Birliği bölgesinde şu anda BDT, Ortak Ekonomik Alan, Avrasya Ekonomik Topluluğu ve Orta Asya Ekonomik İşbirliği gibi birçok uluslararası yapılanma var ama GUUAM’ın özelliği Moskova’nın dahil olmadığı tek örgüt olması. Özbekistan dışındaki GUUAM üyeleri, örgütün kapılarını yeni Avrupalı üyelere açmasını istiyorlar. Bu yeni oluşumun liderliğine soyunan ülke ise NATO üyeliğini de hedefleyen Ukrayna. Görülen o ki, Ukrayna, Moldova ve Gürcistan gibi bazı bölge ülkeleri hızla Batı’ya doğru kayarken Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Tacikistan, Ermenistan ve Belarus gibi ülkeler ise şimdilik Moskova’nın yanında kalmayı tercih ediyorlar.

Bu arada Rusya’nın söz konusu ülkelerin içişlerine müdahele sınırlarını zorlayan girişimleri de oluyor. Ukrayna’da yapılan olaylı seçimlerden 3 gün önce Putin’in Kiev’e gitmesi ve Rus yanlısı aday Viktor Yanuşenko ile boy boy fotoğraflar çektirerek bu adayın lehinde demeçler vermesi bu girişimlere bir örnek. Ancak şunu da belirtmek lazım ki bu tür girişimler söz konusu ülkelerin insanları üzerinde ters tepki yaratabiliyor. Ukrayna’da olduğu gibi?

BDT içinde işler şu anda tam olarak Rusya’nın istediği yönde gelişmiyor. Ancak bu noktada, Rusya’nın ekonomik gücünü temel alarak bölgede nüfuzunu artırma ve bir anlamda -bir dönem Rusya’nın özelleştirme programından sorumlu bakan olan, şu anda ulusal elektrik şirketinin başındaki Anatoli Çubais’in deyimiyle- ‘liberal imparatorluk’ oluşturma çabalarını incelerken, Rusya’nın ekonomik gücünü de incelemek gerekiyor. Rusya, gerçekten de kuvvetli bir ekonomiye mi sahip, yoksa artan petrol fiyatlarının yol açtığı sahte bir görüntü mü bu’

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Rusya Federasyonu dahil bağımsızlığını ilan eden tüm eski Sovyet ülkeleri planlı ekonomiden pazar ekonomisine geçiş sürecine girdiler ve ilk yıllarda bunun sancılarını yaşadılar. 1991’den sonra ilk 10 yılda Estonya hariç tüm ülkelerin GSYİH’leri küçüldü. Rusya ekonomisi 1991’den sonra 1998’e kadar olan dönemde yaklaşık yüzde 40 oranında bir daralma yaşadı. Ağustos 1998’te patlak veren krizle Rus ekonomisi dibe vurdu. Ancak krizden sonra bir toparlanma süreci başladı. Bu dönemde gerekli bazı reformlara hız verildi, ithal ikameci politikalarla çökmüş olan sanayilerin yeniden yapılandırılması desteklendi ve hepsinden önemlisi dünya petrol fiyatlarındaki artış, ekonominin toparlanması için gerekli itici gücü sağladı. Kriz döneminde varil başına 10 dolar seviyesinde olan petrol fiyatlarının iki yıl içerisinde 33 dolara çıkması, ihracatının yüzde 80’i petrol, doğalgaz ve diğer tabii kaynaklardan oluşan Rus ekonomisi için bir can simidi işlevi gördü.

Artan petrol fiyatları enerji sektörünün de yeniden yapılandırılması ve verimliliğinin artırılması için gerekli finansmanı sağlarken yapılan ekonomik ve idari reformlar sayesinde Rusya yabancı yatırımcılar için cazip bir ülke haline gelmeye başladı. 2000’li yıllara gelindiğinde artık Rusya, ekonomik bir cazibe merkezi haline gelmiş ve sahip olduğu bu gücü 1991’de kaybettiği dünya gücü statüsünü yeniden kazanmak için kullanmanın yollarını araştırmaya başlamıştı.

2004 yılına bakıldığında gittikçe yükselen ve 60 doları gören petrol fiyatlarının Suudi Arabistan’dan sonra dünyanın en büyük ikinci petrol ihracatçısı olan Rusya’ya çok önemli bir avantaj sağladığını, bununla birlikte Rusya’nın yatırım ortamını da iyileştirerek sadece petrol fiyatlarına bağlı olmayan, uzun vadeli ve sürdürülebilir ekonomik büyüme hedeflediğini görüyoruz. Bu amaç doğrultusunda hareket eden Rusya’nın ekonomisini enerji ve tabii kaynaklara bağımlılıktan kurtarması ve sektörel anlamda çeşitlendirmesi gerekiyor.

2004 yılında Rus GSYİH’si yüzde 7.1 oranında büyüdü. Böylelikle 1991-98 döneminde yüzde 40 oranında küçülmüş olan ekonominin 1999-2004 döneminde kümülatif büyümesi yüzde 45’i buldu. Diğer bir önemli gelişme de özel sektörün GSYİH içindeki payının yüzde 70’e ulaşmış olması. Yabancı sermaye de Rusya’ya ilgisini artırıyor. 2004 yılında ülkeye 45 milyar dolarlık yabancı sermaye girerken bu rakamın 9 milyar doları doğrudan yatırım şeklindeydi.

Yüksek petrol fiyatları, makroekonomik göstergelerin istenen doğrultuda seyretmesini sağlıyor, ancak rublenin aşırı değer kazanması, yatırım ortamında son dönemlerde iyileşme sağlanmış olsa da bu alanda halen çözülmesi gereken birçok problemin varlığı ve Rus endüstrilerinin kapasitelerinin sonuna gelmiş olmaları nedeniyle acilen kapasite artırımına ihtiyaç duymaları Rus ekonomisinin karşı karşıya bulunduğu başlıca sorunlar.

Rus ekonomisinin makroekonomik göstergeleri hiç de kötü bir görüntü arzetmiyor. Ne var ki, bir de madalyonun öteki yönüne bakmak gerekiyor. Dünya Bankası verilerine göre Rusya, toplam GSYİH açısından dünyanın en büyük 16. ekonomisine sahip. Ancak kişi başına düşen milli gelire bakıldığında Rusya, 97. sıraya düşüveriyor. Gelir dağılımındaki bozukluk ve yoksulluk, Rusya’nın yaşamakta olduğu ciddi sorunlardan birisi. Resmi rakamlara göre Rus halkının yüzde 20’si yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Ancak ülkenin tanınmış akademisyenlerinden Nikolay Şmelev’in bir çalışması gerçek tablonun aslında çok farklı olduğunu ortaya koyuyor. Şmelev’e göre fakirlik içinde yaşayan insanların toplam nüfusa oranı aslında yüzde 70 civarında. 2 ile 3 milyon arasında çocuk, sahipsiz bir şekilde sokaklarda yaşıyor. Oscar’a aday olan ‘Leningradski’nin Çocukları’ adlı belgesel yapım, Moskova’da sokaklarda yaşamakta olan çocukların dramını dile getirdi, ancak ne yazık ki ne Oscar kazanabildi ne de dünyanın gündeminde kendisine bir yer bulabildi. Şmelev’in çalışmasında gelir dağılımıyla ilgili çarpıcı veriler var. Nüfusun en zengin ve en fakir yüzde 10’luk kesimleri arasındaki gelir farkının 5’e 1 olması gerektiğini söyleyen Şmelev, Rusya’da resmi rakamlara göre bu oranın 15’e 1, gerçek oranın ise 60’a 1 olduğunu ifade ediyor. Devlet İstatistik Komitesi’nin açıkladığı rakamlara göre en üstteki yüzde 10’luk kesim milli gelirin yüzde 29.8’ine sahipken, en alttaki yüzde 10 için bu oran yüzde 2.

Rusya’nın diğer bir sorunu da nüfusunun azalması. Birleşmiş Milletler’in hesaplamalarına göre 2000 yılında 146 milyon olan nüfus şu andaki hızında azalmayı sürdürürse 2050 yılında 104 milyon seviyesine inecek. Ruslar artık daha az evleniyorlar ve evlenenler de daha az çocuk yapıyorlar. 1986’da her Rus kadınına düşen ortalama doğum sayısı 2.19 iken bu oran 2000’de 1.17’ye indi. Diğer yandan ölüm oranları ise artışa geçmiş durumda. Sağlık sisteminin yetersizliği, artan sigara ve alkol tüketim oranlarıyla birleşince ortaya karanlık bir tablo çıkıyor. Resmi istatistiklere göre 20 yaşındaki bir Rus erkeğinin 65 yaşına kadar yaşama ihtimali sadece yüzde 46. Aynı yaş grubundaki Amerikalı erkekler için ise bu oran yüzde 80.

Özetle, Rus ekonomisi makroekonomik anlamda şu anda olumlu bir çizgi izlemekteyse de uzun vadede bir takım sorunlar var. Rusya, tekrar bir süper güç olmak istiyor. Bunun için de artık nükleer başlıklı füzelerini değil, sahip olduğu petrol ve doğalgazı kullanmak amacında. Ancak süper güç olabilmek için öncelikle kendi evinde kuvvetli bir hale gelebilmesi lazım. Hiçbir süper gücün başkentinin sokaklarında aç, kimsesiz, hayata korku dolu gözlerle bakan çocuklar dolaşmaz. Putin de bunun bilincinde ve zaten Sovyetler Birliği’ne özlem ile kastettiği de tam olarak bu.

Rusya’nın bölgedeki nüfuzunu artırma çabalarını ele alırken, diğer büyük güçlerin konumunu da değerlendirmeye katmak gerekiyor. Rusya’nın ABD ile olan ilişkilerinin yüzeyinde şu anda iki ülke lideri arasındaki sıcak ilişkiler ve son dönemlerde hızlanan üst düzey temas trafiği görülüyot. Ancak aysbergin bir de su altındaki kısmına bakmak lazım. ABD Devlet Başkanı George W. Bush, ikinci dönemine başlarken ‘ABD’nin önceliklerinin uluslararası terörle mücadeleden, dünyanın tüm bölgelerinde demokrasi için mücadeleye kaydığını’ belirtmişti. Bu önceliklerinden ilkinde Rusya bir müttefikken, ikincisinde bir hedef olarak görülebilir. ABD yönetimi her fırsatta Putin’in gittikçe otoriter bir tarz kazanan ve güçleri elinde toplayan devlet idare anlayışını eleştiriyor. Rus kamuoyunun büyük bir kısmı ise bu eleştiriye tepki gösteriyor.

Diğer yandan iki ülkenin Avrasya bölgesindeki dev satranç oyunundaki hamleleri de birbirlerini rahatsız ediyor. Kırgızistan’daki ABD askeri üssü ve Gürcistan ile Özbekistan’da görev yapan Amerikalı askeri danışmanlar, ABD’nin Avrasya enerji jeopolitiğinde kuvvetlenen pozisyonu ve NATO’nun doğuya doğru genişlemesi, Rusların arka bahçeleri olarak gördükleri ve nüfuzlarını artırmak istedikleri coğrafyada kendilerini kapana kısılmış gibi hissetmelerine yol açıyor. Bu alandaki son gelişme ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’in 12 Nisan’da Bakü’ye yaptığı sürpriz ziyaret ve Azerbaycan’da ABD askerlerinin konuşlandırılması ihtimalinin gündeme gelmesi. Ruslar, ayrıca Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’da gerçekleşen devrimlerde ABD parmağı olduğunu düşünüyorlar ve devlet yetkilileri bile bu görüşü açıkca beyan etmekten kaçınmıyor. ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın Nisan ayında gerçekleştirdiği Moskova ziyaretinde söylediği sözler ise Rusların düşüncelerini haklı çıkartır ve hatta yeni bir hedef gösterir nitelikte: ‘Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’ın halkları özgürlüklerine doğru adımlar atıyorlar. Belarus’un insanları da çok daha iyisini hak ediyor. Kimse bu ülkedeki diktatörlüğü istemiyor.’ Bununla birlikte, Rusya’nın İran’la nükleer işbirliğini geliştirmesi ve Suriye ile de yakınlaşması Washington’un canını sıkıyor.

Tüm bu gelişmelere her iki tarafın da gerginliği tırmandırmaya niyeti yok. Şubat ayında Bratislava’da yapılan Bush-Putin zirvesinde her iki taraf da oldukça ılımlı mesajlar verdi. 9 Mayıs’ta liderler Moskova’da birkez daha bir araya gelecekler. ABD’nin Moskova Büyükelçisi Alexander Vershbow’un The Moscow Times gazetesine vermiş olduğu bir demeçte söylediği gibi Rusya’nın ekonomik gücünü artırması ve küresel ekonomiye tam anlamıyla entegre olmasından ABD’nin sağlayacağı faydalar var ve iki ülke karşılıklı çıkarlar doğrultusunda ticari ve ekonomik ilişkilerini geliştirebilir. Ancak bunun için öncelikle bölgesel sorunlar ve nükleer güvenlik konularıyla demokrasi kavramının tanımında iki ülkenin uzlaşmaya başlaması gerekiyor.

Rusya ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkilerin ağırlığını ise ticari ilişkiler ve özellikle de Rusya’nın Avrupa’ya petrol ve doğalgaz ihracatı oluşturuyor. Avrupa, Rusya için ciddi bir pazar. Rusya, ihracatının yüzde 50’sine yakınını AB ile yapıyor. Avrupa ise enerji konusunda Rusya’ya muhtaç. Ekonomik bağımlılığın yanısıra kültürel ve jeopolitik sebepler de Rusya’nın Avrupa ile yakınlaşmasına yol açıyor. Rusya’yı bir Avrupa ülkesi olarak tanımlayan Putin, 24 Nisan’da yaptığı ‘Ulusun Durumu’ konuşmasında şöyle dedi: ‘Rusya, daima Avrupa’nın en büyük ülkesi olmuştur ve öyle de kalacaktır.’ Ancak Rusya’nın henüz Avrupa ile olan ilişkileri için stratejik bir vizyonu yok. 1994’te Rusya ile AB arasında imzalanmış olan ve 2007 yılına kadar olan dönemi kapsayan Ortaklık ve İşbirliği Anlaşması’nın yenilenmesine; ekonomi, dış güvenlik, hukuk, kültür ve eğitim gibi alanları kapsayacak şekilde yeni bir çerçeve oluşturulmasına ihtiyaç var.

Rusya’nın Çin ve diğer Asya-Pasifik ülkeleriyle işbirliğini artırması da Moskova’nın gündeminde. 2004 yılında Putin’in Çin’e yapmış olduğu ziyaret çerçevesinde imzalanan 2005-2008 Eylem Planı’nda birçok büyük proje vardı ama bunların somutlaştırılması konusunda şu ana kadar çok yavaş hareket edildi. Çin’in Rusya gündemindeki öncelikli konu ise petrol. 31 Aralık 2004’te Rusya Başbakanı Mikhail Fradkov tarafından imzalanan kararname ile Sibirya’dan Pasifik Okyanusu’na 4,130 km uzunluğunda bir ham petrol boru hattı kurulması kararlaştırıldı. 11 milyar dolarlık bu proje ile günde 1.6 milyon varil petrol taşınacak. Rusya, bu hat sayesinde hem Çin’e hem de Japonya’ya petrol satmayı planlıyor.

Rusya’nın bu bölgeye ilgisinin en önemli sebeplerinden birisi, petrol ve doğalgaz pazarlarını çeşitlendirmenin ötesinde, ülkenin batı kesimlerine göre ekonomik açıdan daha geri kalmış doğu kesimlerini, Sibirya ve Uzakdoğu Rusya’yı, kalkındırmak. Ülkenin önde gelen doğubilimcilerinden Sergey Luzanin, Nezavisimaya Gazeta’da yayınlanan bir makalesinde Rusya’nın Asya-Pasifik politikalarının ne yönde gelişeceğini belirleyecek olan temel faktörün Urallar ötesindeki Rus bölgelerinin ekonomik kalkınma seviyesi olduğunu belirtiyor.

Son olarak, oluşturmuş olduğumuz bu Rusya merkezli küresel tabloya Türkiye’yi de yerleştirmemiz gerekiyor. Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerde şu anda tam anlamıyla bir bahar havası yaşanıyor. Putin’in 6 Aralık 2004’te Ankara’ya yapmış olduğu ziyaret sırasında taraflar ticari ve ekonomik ilişkilerin daha da geliştirilmesi, çeşitlendirilmesi ve çok boyutlu ortaklığa dönüştürülmesi konusunda kararlılıklarını ortaya koydular.

Türkiye ile Rusya, ilişkilerini son dönemlerde iyice pragmatik bir çerçeveye dahilinde ele almaya başladı. Uzun yıllar boyunca iki ülke ilişkilerini etkileyen ideolojik söylemler, paranoyalar, Orta Asya’da üstünlük taslama yarışları artık yerini karşılıklı faydalar doğrultusunda geliştirilen ekonomik ilişkilere bırakmış durumda.

Türkiye ile Rusya arasındaki ticaret hacmi 2003 yılında 6.8 milyar dolar iken 2004 yılında 10.8 milyar dolara yükseldi. Ancak bu rakamları doğru değerlendirmek gerekiyor. 10.8 milyar doların 9 milyarı Türkiye’nin ithalatı. Bunun içinde petrol ve doğalgaz yüzde 62’lik bir yer tutuyor. Bununla birlikte Türkiye’den Rusya’ya yılda yaklaşık 4 milyar dolarlık bir bavul ticareti söz konusu. 19 Nisan’da Ankara’da Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen ile Rusya Ekonomik Kalkınma ve Ticaret Bakanı German Gref arasında Türkiye’nin Rusya’nın Dünya Ticaret Örgütü üyeliğine onay veren protokolü imzalamaları, Türkiye’nin söz konusu ticaret açığını kapatması açısından önemli bir gelişme. Rusya, DTÖ üyesi olunca bavul ticareti kayıtlı ticaret haline gelecek.

Türkiye firmalarının 1.5 milyar dolarlık doğrudan yatırımı söz konusu. Bununla birlikte Türk müteahhitlik firmaları Rusya’da bugüne kadar toplam 14 milyar dolarlık projelere imza attılar. İki ülke arasında turizm ilişkileri de hızla gelişiyor. 2004 yılında Türkiye’yi 1.6 milyon Rus vatandaşı ziyaret etti ve bu rakam her geçen yıl artıyor. Turizm ilişkilerinin artması üki ülke insanlarının birbirlerini daha yakından tanımasına ve dolayısıyla ülkeler arasındaki ilişkilerin temelinin de sağlamlaşmasına yol açıyor.

Türkiye, 1991 sonrası dönemde, o ilk günlerin verdiği heyecanla, Orta Asya ve Kafkasya’daki Türki Cumhuriyeti olarak adlandırılan ülkelerde Moskova’dan boşalan ‘ağabeylik’ görevini yerine getirebileceğini düşünmüştü. Ancak zaman gösterdi ki, bu ülkelerin bir ağabeye ne talepleri var ne de ihtiyaçları. İlerleyen yıllarda Türkiye, bölge ile ilişkilerini daha akılcı bir zemine oturttu. Rusya’nın eski Sovyetler Birliği alanında nüfuzunu artırma çabaları Ankara’da ciddi bir sıkıntıya yol açmıyor, çünkü, en azından şimdilik, ciddi anlamda çatışan çıkarlar yok, tam tersine birbirlerini tamamlayıcı özellikte çıkarlar ve hedefler var. Önemli olan bunların biraraya getirilerek herkesin kazanacağı sonuçlar üretilmesi. 2000’de imzalandığı halde bugüne kadar işlerlik kazanmayan ve Putin’in Ankara ziyaretinde yeniden gündeme getirilerek somutlaştırılması için çalışmalar başlatılan ‘Avrasya Eylem Planı’ da bunu amaçlıyor.

Yazımızın sonunda bir kez daha Putin’in 24 Nisan konuşmasına dönelim. Rus filozofu İvan İlyin’den alıntı yapan Putin, şunları söyledi: ‘Devletin gücünün sınırlarını, bu gücün bireyin yaşantısına ne kadar uygun olduğu belirler? Devlet, vatandaşlarından güven, sevgi, bağlılık ve iyi düşünceler talep edemez. Devlet, bilimsel, dini ve sanatsal çalışmaları denetleyemez. Devlet, ahlaki ve ailevi konulara, günlük yaşantıya ve hatta mecbur kalmadıkça insanların ekonomik inisiyatiflerine ve yaratıcılıklarına bile karışmamalıdır. Bunları unutmamalıyız.’ Sovyetler Birliği, İvan İlyin’i dinlemediği için insanlarına acı verdi ve sonunda çöktü. Putin de, adı ‘liberal imparatorluk’ olsun ya da başka birşey, daha güçlü bir Rusya istiyorsa İlyin’in söylediklerini unutmamalı.

(Bu yazı ilk olarak 1 Ekim 2004 tarihinde Ntvmsnbc.com haber portalında yayınlanmıştır.)

Moskova’nın ortasından geçen Arbat Sokağı, bu şehre yolu düşen herkesin en azından bir kere uğradığı, bir ucundan diğer ucuna kadar tadını çıkarta çıkarta yürüdüğü bir yoldur. Trafiğe kapalıdır, sadece motorize olmamış insanlar içindir. Burada mağazaların rengarenk vitrinlerini gezebilir, Rus ve dünya mutfaklarının en güzel örneklerini tadabilir, Paris’i aratmayan şık kafelerde oturabilir ve en keyiflisi de bir banka oturup kendilerini hayatın akışına kaptırmış Rusları seyredebilirsiniz. Arbat’ı Arbat yapan özelliklerden birisi de sokağın ortasındaki hediyelik eşya standlarıdır. Bir Moskova hatırası edinmek istiyorsanız buralardan alabilirsiniz, ancak satın alabileceğiniz şeyler hep Sovyet döneminden kalma hediyeliklerdir. Sovyet bayrakları, posterleri ve rozetleri, Sovyet liderlerinin resimlerinin olduğu matruşkalar, CCCP yazılı tişörtler, Lenin büstleri, orak çekiç rozetli kürk şapkalar ve hatta Sovyet ordusundan kalma ufak tefek teçhizat.

Moskova sokaklarında Sovyetler Birliği’ne ait izlere sıklıkla rastlamak mümkün. Şehrin değişik yerlerinde orak çekiçler ve kızıl yıldızlar, tarihin yorgunluğunu atan bir edayla süratle değişen Moskova’yı ve Moskovalıları izliyorlar’ Bunlar tabii ki hep geçmişe ait izler. Bir de geleceğe yönelik işaretler var ki onlar da Sovyet izlerini taşıyorlar ve Moskova’nın dört bir yanındaki Stalin zamanından kalma dev binalar gibi çarpıcı bir somut gerçekliğe de en azından henüz sahip değiller.

SSCB’YE DÖNÜŞ MÜ?

Daha önceki yazılarımızda Rusya Federasyonu’nun Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) üyesi ülkeler arasındaki nüfuzunu özellikle ekonomik gücünü kullanarak artırmaya çalıştığını ve bu doğrultuda Rusya’nın öncülüğünde bölge ülkeleri arasında Avrasya Ekonomik Topluluğu, BDT Ortak Ekonomik Alanı gibi işbirliği yapıları oluşturulduğunu ifade etmiştik.

SSCB’nin tekrar canlanması, komünizmin geri dönmesi, ya da BDT üyesi bağımsız ülkelerin tekrar tek bir bayrak altında toplanması tabii ki mümkün değil. Ancak söz konusu ülkelerin karşılıklı ekonomik çıkarları doğrultusunda işbirliğini geliştirmeleri ve bir blok oluşturmaları yönünde çalışmalar başlatılmış durumda. Bu bloğun Moskova’dan idare edileceğini tahmin etmek de güç değil. Zaten halihazırda bölgedeki tüm çok taraflı oluşumlarda en fazla oya sahip olan ülke Rusya.

Dilerseniz Arbat Sokağı’ndan şehrin batısına doğru ilerleyelim, Moskova Nehri’nin kenarında yürüyelim ve ‘Beyaz Saray’ adı verilen parlamento binasını geçtikten hemen sonra ilerideki yüksek binanın önünde duralım. Burası Moskova Dünya Ticaret Merkezi. 21-22 Eylül tarihlerinde Avrasya Ekonomik Topluluğu’nun (Evrazes) ‘Business World’ adı verilen kongresi burada yapıldı. İki gün süren kongreye topluluk üyesi ülkelerin (Rusya, Belarus, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan) Başbakanları, diğer üst düzey devlet yetkilileri ve özel sektör temsilcileri katıldılar.

EKONOMİK ENTEGRASYON

Kongrede yapılan konuşmalarda ağırlıklı olarak üzerinde durulan konular, Evrazes üyesi ülkeler arasındaki işbirliğinin artırılması, çok taraflı projeler geliştirilmesi, bütünleşme sürecinin hızlandırılması ve özellikle telekomünikasyon ve ulaştırma altyapısı alanlarında bölgeye daha fazla yabancı yatırımın çekilmesiydi. Tüm BDT çapında 2006 yılına kadar bir gümrük birliği oluşturulması ve Rus rublesinin gelecekte Evrazes üyesi ülkelerin ortak para birimi haline getirilmesi gibi konular da gündeme getirilirken, BDT’deki diğer bir ekonomik entegrasyon oluşumu olan Ortak Ekonomik Alanı’nın (Rusya Federasyonu, Belarus, Kazakistan ve Ukrayna’yı içine alıyor), Evrazes’e rakip olmadığı, tam tersine iki oluşumun işbirliği içerisinde olması ve faaliyetlerini uyumlulaştırması gerektiği ifade edildi.

Avrasya’da yeni bir ekonomik güç doğuyor. SSCB sonrasında bağımsızlığını kazanan tüm ülkeler, Sovyet döneminin ekonomik bağlantılarının bir anda kopması nedeniyle bir çöküş yaşadılar. 1991 yılından sonraki 10 yıl içerisinde eski Sovyet Cumhuriyetlerinin hepsinin (Estonya dışında) ekonomileri küçüldü. Pozitif büyüme rakamları ancak son bir kaç yıl içerisinde gerçekleşmeye başladı. Moskova’daki kongrede gerek Rusların, gerekse diğer ülkelerin üzerine basa basa söyledikleri şuydu: ‘Entegrasyon sayesinde rekabet avantajımızı artıracak ve dünyanın büyük ekonomik güçlerinden birisi olacağız.’

Bu gücü yönlendirecek merkez de tabii ki Moskova olacak. Şimdiden küçük ama güzel bir örnek verebiliriz. Her ülkenin bir Yabancı Yatırım Ajansı vardır (Türkiye’nin de olacak inşallah). Rusya’nın yabancı yatırım ajansının Rusya’daki projelere yabancı sermaye çekmek için faaliyet göstermesinin yanısıra diğer BDT üyesi ülkelerdeki projelerle de ilgilendiğini, onlara da müşteri aradığını biliyor muydunuz?

Gelin şimdi de biraz önce dolaştığımız Arbat Sokağına geri dönelim. Bu sokağın sonunda Smolenskaya meydanı var. Burada devasa bir bina yükseliyor. Sovyet döneminde inşa edilmiş, Batman filmlerinin Gotham City’sini andıran bir yapı. Binanın en tepesinde dev boyutlarda, binaya bir nakış gibi işlenmiş bir arma var. SSCB’nin orak çekiçli arması bu. Bu bina, Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanlığı binası.

SİYASİ YAKINLAŞMA DAHA ZOR

BDT ülkeleri arasındaki siyasi ilişkiler ise ekonomik ilişkilere paralel olarak gelişmiyor. Smolenskaya’daki dev bina ve üzerindeki arma, Moskova’nın eski Sovyet Cumhuriyetleri üzerindeki nüfuzunu artırma isteğini sembolize ediyor olabilir ama siyasi alandaki yakınlaşmanın önünde birçok engel var. BDT ülkeleri arasında siyasi çıkarlar, ekonomik çıkarlar kadar net ve aynı doğrultuda değil. Rusya dışındaki BDT ülkeleri bir yandan NATO, AB, WTO gibi Batı’nın öncülüğündeki oluşumlara ilgi gösteriyorlar. Bu da onların Moskova’nın ekseninden uzaklaşmaları anlamına geliyor. Diğer yandan Rusya ekonomik alanda taviz vererek bu ülkeleri kazanmaya çalışıyor ve ‘küresel teröre karşı birlikte mücadele’ sloganı altında Orta Asya ve Kafkaslar’ı yanında tutmak istiyor. Bu noktada işin içine ABD de girince ortaya son derece karmaşık bir denklem çıkıyor.

Yazımızı Kızıl Meydan’da bitirelim. Lenin Mozolesi her sabah 3 saatliğine ziyaretçilere açılıyor. Rusya Yabancı Yatırım Ajansı’nda çalışan bir arkadaşım, meydana bakan bir kafede yaptığımız sohbet sırasında şöyle diyor: “Bunun niye hala burada durduğunu anlamıyorum. Kaldırmalılar.” Ben, müzeye konulabileceğini söyleyince ise tepkisi şöyle oluyor: “Neden? Ölüler toprağa gömülür.”

(Bu yazı ilk olarak 12 Mayıs 2001 tarihinde Dünya gazetesinde yayınlanmıştır.)

Bu haftaki yazımıza bir film tavsiyesi ile başlayalım. Başrolünü Kevin Costner’ın oynadığı “Thirteen Days” (Onüç Gün) filmi henüz Türkiye’de gösterime girmedi; ancak girdiği zaman büyük ilgi toplayacağa benziyor. 1962′deki Küba Füze krizini konu alan film, dünyanın nasıl bir nükleer savaşın eşiğine geldiğini dramatik bir şekilde gözler önüne seriyor.

George W. Bush’un filmi seyredip seyretmediğini bilmiyorum, ancak Küba Füze krizini çok iyi bildiğine eminim. Geçtiğimiz günlerde açıkladığı “Ulusal Füze Savunma Sistemi” adı verilen ve ileride Kuzey Kore, Irak gibi ülkelerden ABD topraklarına doğru fırlatılabilecek olan uzun menzilli füzeleri havada imha etmeyi amaçlayan sistemin pratikte ne işe yarayacağını anlamakta ise güçlük çekiyorum. Bush’un planı, Fransızlar’ın Maginot Hattı’nı anımsatıyor. Alman tehdidine karşı Fransa-Almanya sınırı boylu boyuna beton duvar ve ağır silahlarla kapatılmıştı. Fransızlar büyük paralar harcayarak gerçekleştirdikleri bu sisteme çok güveniyorlardı. Ancak Maginot Hattı hiçbir işe yaramadı. Mayıs 1940′da Hitler’in orduları duvarın etrafından dolaşıp Belçika üzerinden Fransa’ya girdiler ve birkaç hafta içinde Paris’e ulaştılar.

Saatte 25,000 km hızla giden bir füzeyi başka bir füzeyle vuracak ve aynı anda savaş başlığını da zararsız hale getirecek teknoloji henüz mevcut değil. Ayrıca düğmeye şimdi basılsa bile sistem ancak 2004 yılında ve beşte bir kapasite ile çalışmaya başlayabilecek. Fatura ise 60 ile 100 milyar dolar arasında tahmin ediliyor. Çalışıp çalışmayacağı kesin olmayan bu modern Maginot Hattı için bu yükün altına girilmesinin ne kadar doğru olduğu vergi ödeyen Amerikalılar’ın sorunu. Asıl sorunu ve tehlikeyi görebilmek için ise Doğu’ya, Asya kıtasına bakmak gerekiyor.

Bush’un göreve başlamasından itibaren gittikçe gerginleşen ABD-Çin ilişkileri “casus uçak krizi” ile iyice kızışmıştı. Ulusal Füze Savunma Sistemi ise gerginliğe başka bir boyut kattı. Pekin’e göre Bush’un amacı ABD topraklarını Kuzey Kore veya Irak füzelerinden korumak değil, Çin’in büyüyen askeri gücünü kontrol altında tutmak. Geçtiğimiz sene özellikle ticaret konuları sayesinde ABD ile Çin arasında yakınlaşma sağlanmışken, sadece birkaç ay içerisinde soğuk savaş tanımına uyan bir duruma gelinmesinin sorumluluğunu tek bir tarafa yüklemek doğru değil. Ancak Bush yönetiminin yaklaşımının hiç de olumlu olmadığını söyleyebiliriz.

Asya, şu anda zaten dünyanın en istikrarsız ve patlamaya hazır kıtası. İsrail’den Kuzey Kore’ye doğru uzanan yay içinde yer alan bütün ülkelerin nükleer silahı var. ABD’nin Ulusal Füze Savunma Sistemi, Asya’da silahlanma yarışı ve bloklaşmaya yol açmanın ötesinde bir etkiye sahip olacağa benzemiyor. Çin ile beraber Kuzey Kore, Rusya ve Türki cumhuriyetleri, füze savunma sistemlerine kesinlikle karşılar. Japonya ve Güney Kore gibi ABD müttefikleri ise kendilerini de şemsiyenin altına alacak olan sisteme sıcak bakıyorlar. Singapur’un başını çektiği Güneydoğu Asya ülkeleri temkinli hareket edip Asya-Pasifik bölgesinde dengelerin bozulmaması gerektiğini söylüyorlar. Güney Asya’nın kanlı bıçaklı (ve nükleer silahlı) iki ülkesinden Pakistan, Çin’i desteklerken Hindistan ise ABD ile savunma işbirliği anlaşması imzalıyor. Herkes savunma harcamalarını artırıyor ve herkes kendisine bir taraf seçiyor.

Avustralya ise kararsız bir durumda. Howard hükümeti, Ulusal Füze Savunma Sistemi’ni destekliyor ve Avustralya’nın iç kesimlerinde yer alan “Pine Gap” radar tesislerinin ABD’nin talebi halinde sisteme entegre edilebileceğini söylüyor. Ancak bu duruma muhalefet ve büyük ölçüde de halk tepki gösteriyor. Muhalefetin Dışişleri Sözcüsü Laurie Brereton, benim de katıldığım bir sohbet toplantısında şu sözleri sarfetti: “Müttefiğimiz diye körü körüne ABD’nin peşine takılıp bölgede `şerif yardımcısı’ rolünü oynayacağımıza, kendi stratejik çıkarlarımızı düşünmeli ve ABD ile Çin arasında köprü oluşturmalıyız.”

Brereton’un sözleri Türkiye için de anlam taşıyor. Her ne kadar dış politikamızın ağırlığını Avrupa Birliği ve ABD ile olan ilişkiler oluşturuyorsa da Asya’daki gelişmeleri çok dikkatli takip etmek ve kıtalar arasındaki köprü görevimizi unutmamak zorundayız. Türkiye sadece Avrupa’nın en doğusundaki ülke değil; aynı zamanda Asya’nın da en batısındaki ülke. ABD’nin Ulusal Füze Savunma Sistemi, silahlanmayı hızlandırmaktan, güvenliği sağlayacağı yerde tam tersine güvensizlik ve tehdit oluşturmaktan başka birşeye yaramazken, Türkiye de tabii ki kendi çıkarlarını değerlendirecek ve bölgede istikrar unsuru olmaya devam edecek. “Thirteen Days” filmini izleyin. Anlamsız bir “nükleer satranç” yüzünden sadece ABD ve SSCB’nin değil, asıl Türkiye’nin nasıl büyük bir tehlike atlattığını göreceksiniz!