"spor" ile etiketlenmiş yazıları görüntülüyorsunuz

rio-image
31. Yaz Olimpiyat Oyunları, 5-21 Ağustos 2016 tarihlerinde Rio de Janeiro’da 205 ülkeden yaklaşık 12 bin 500 sporcunun katılımıyla gerçekleştirilecek. Ev sahibi Brezilya’yı zorlu bir sınav bekliyor. Derin bir siyasi istikrarsızlık ile ekonomik durgunluk yaşamakta olan Brezilya, Olimpiyatları başarılı bir şekilde hayata geçirirse uluslararası toplum nezdinde imajını güçlendirecek ve kendi krizlerinin üstesinden gelebilmek adına önemli bir avantaj sağlamış olacak. Organizasyonun olası bir başarısızlığı ise Brezilya’nın sorunlarının daha da derinleşmesi ihtimalini barındırıyor.

Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) tarafından 2016 Oyunları’na Rio’nun ev sahipliği yapacağının açıklandığı 2009 yılında, Brezilya bugünkünden çok farklı bir konumdaydı. Yaşanmakta olan küresel krizden asgari ölçüde etkilenen ülke, açık denizlerde bulduğu yeni enerji kaynakları sayesinde ekonomik anlamda yeni bir ivme kazanmıştı. Dönemin devlet başkanı Lula da Silva, gerek ülke içerisinde gerekse dışarıda destek buluyor, ekonomi ise yüzde 3,5-4 aralığında istikrarlı büyüyor, hatta 2010’daki gibi yüzde 7’ye varan büyüme oranları söz konusu oluyordu. Brezilya, BRICS’in yıldızı parlayan üyesiydi. 1964’te Japonya, 1988’de Güney Kore, 2008’de ise Çin ekonomik yükselişlerini nasıl Olimpiyatlara ev sahipliği yaparak taçlandırmışsa, Brezilya da aynısını 2016’da yapacaktı.

Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. Kamu petrol şirketi Petrobras’ta başlayan bir yolsuzluk skandalı devletin en üst kademelerine yayılarak giderek derinleşen bir siyasi kriz hâline dönüştü ve bu kriz Lula’nın halefi Dilma Rousseff’in senato tarafından azledilmesine yol açtı. Diğer yandan petrol, soya fasulyesi ve demir cevheri gibi Brezilya’nın ihracatını yaptığı emtia kalemlerinde küresel fiyatların sert bir şekilde düşmesi, Brezilya ekonomisini büyük bir zorluğa soktu; siyasi kriz nedeniyle gerekli önlemlerin yeterince alınamaması ise ekonomik durgunluğu derinleştirdi. 2015 yılında Brezilya ekonomisi yüzde 3,8 küçüldü; borçlar ve işsizlik giderek artarken Brezilya ekonomisinin kredibilitesi de azalmaya başladı.

Rio’ya giden zorlu yol

Brezilya, Rio Olimpiyatları’na bu şartlar altında hazırlandı ve her ne kadar oyunların başlamasına sayılı günler kala hâlâ tamamlanmamış tesisler, açılmamış metro hatları ve ciddi endişeler olsa da Brezilya hükümeti oyunlardan güçlenerek çıkmayı hedefliyor. Bunun için de oyunların ekonomik olarak Rio ve Brezilya’ya katkı sağlaması ve organizasyonun da başarıyla, ülkenin son yıllarda örselenen imajını düzeltecek şekilde hayata geçirilmesi gerekiyor. Ancak her iki alanda da Brezilya’nın karşı karşıya olduğu tehditler var.

Ekonomisi küçülmekte olan bir ülkenin Olimpiyat düzenlemesi oldukça zor bir iş. Oxford Üniversitesi tarafından yayınlanan bir rapora göre Rio Olimpiyatları’nın toplam maliyeti 4,6 milyar dolar. 1960’dan bugüne düzenlenen tüm olimpiyatların günümüz fiyatlarıyla ortalama maliyeti ise Yaz Olimpiyatları için 5,2 milyar dolarken Kış Olimpiyatları için 3,1 milyar dolar. Başka bir deyişle Rio, gerek Yaz Olimpiyatları’nın ortalamasına, gerekse maliyeti 15 milyar doları bulan Londra 2012 Yaz Olimpiyatları ve 21 milyar dolarlık Soçi 2014 Kış Olimpiyatları gibi gösterişli organizasyonlara göre daha ekonomik bir organizasyon olacak. Buna rağmen, Brezilya’nın bütçeyi denkleştirmekte büyük zorluklar çektiğini not düşmekte fayda var. Son olarak Brezilya Ulusal Kalkınma Bankası, Rio şehir merkezini Olimpiyat Parkı’na bağlayacak metro hattı için yerel yönetime açılan kredinin 280 milyon dolarlık dilimini, önceki geri ödemelerde sorunlar yaşandığı için serbest bırakmayı reddetti. Rio Valisi Francisco Dornelles, Haziran ayında, başka bir deyişle oyunların başlamasına iki aydan az bir süre kala “mali bir facianın” eşiğinde oldukları şeklinde oldukça sert bir açıklama yaptı. Buna karşılık olarak gelen Devlet Başkan Vekili Michel Temer’in yerel yönetimlerin borçlarının yıl sonuna kadar erteleneceğine yönelik açıklaması ise günü kurtardı.

Uzun vadeli getiriler

Maliyetler güçlükle karşılanırken, Brezilyalılar oyunların ekonomik getirisini mümkün olduğunca yüksek tutmayı hedefliyorlar. Bu ise ancak uzun vadede ve doğru politikaların etkin olarak hayata geçirilmesiyle mümkün olabilir. Olimpiyat organizasyonlarında doğrudan gelirler (bilet ve ürün satışları gibi), toplam maliyetin ancak yüzde 20-25’ini karşılayabiliyor. Sponsorluk ve televizyon yayın hakları gibi yüksek tutarlı diğer gelirlerde ise IOC, yüzde 70’e varan bir kısmı kendisine ayırıyor, ev sahibine pastanın ancak küçük dilimi kalıyor. Dolayısıyla oyunlar sayesinde artacak olan turizm gelirleri gibi dolaylı gelirler Rio için önem taşıyor, ancak bu noktada da Brezilya’nın Avrupa’ya coğrafi olarak uzaklığı ve ülkede salgına yol açan Zika virüsünün yarattığı sağlık endişeleri olumsuz bir durum oluşturuyor. Yurt dışından gelecek izleyici sayısı isteneni veremez, ekonomik krizin etkisi nedeniyle bilet fiyatlarını karşılayamayan ve önemli bir kesimi de kentin acil ihtiyaçları varken kaynakların Olimpiyatlar için kullanılmasına tepki gösteren yerel halk da müsabakalara yeterince ilgi göstermezse organizatörler zor durumda kalabilir.

Uzun vadede oyunlardan ekonomik getiri sağlanabilmesi için öncelikle oyunlar için inşa edilen tesislerin ve altyapının oyunlar sonrasında da sosyal yapıya, topluma ve yerel ekonomiye katkı sağlayacak şekilde kullanılabilmesi gerekiyor. Yapılan konutların, metro hatlarının ve diğer toplu taşıma altyapısının, oyunlardan sonra da kentin ekonomisine ve toplumsal hayata değer sağlaması ve benzer şekilde oyunlar için inşa edilen spor tesislerinin de oyunlardan sonra sportif müsabakalar için işler hâlde kalması ya da bu mümkün değilse farklı amaçlara yönelik kullanılabilmeleri için gerekli düzenlemelerin yapılması bu kapsamda önem kazanıyor. Diğer yandan oyunlar sırasında Rio’ya sponsor, hizmet tedarikçisi veya herhangi başka bir rolle gelen yabancı ve çok uluslu şirketlerin Brezilya’da iş yapmaya devam etmelerinin sağlanması, Olimpiyatların uzun vadede ekonomik katkılarından birisi olacak.

Sağlık ve güvenlik endişeleri

Oyunların iki haftalık süre içerisinde başarıyla ve mümkün olduğunca sorunsuz bir şekilde icra edilmesi Brezilya açısından hayati önem taşıyor. Ülke iki yıl önce Futbol Dünya Kupası’na ev sahipliği yaptı ve tüm sorunlara rağmen Olimpiyatların da altından kalkabilecek kapasiteye sahip. Ancak iki konu bu anlamda tehdit oluşturuyor: sağlık koşulları ve güvenlik. Zika virüsü, bazı sporcuların katılımlarını iptal etmelerine yol açtı ve ülkeyi ziyaret edecek sporseverler açısından da ciddi bir endişe yaratıyor. Ancak sağlık ile ilgili tehdit sadece Zika’dan kaynaklanmıyor; esas olarak çevre kirliliği en büyük sorunu oluşturuyor. Her gün Rio’nun kanallarından binlerce litre atık su okyanusa dökülüyor ve bunun ancak üçte ikisi işlemden geçiriliyor. Sonuç olarak tüm çabalara rağmen kentin sahilleri ciddi bir kirlilik içerisinde. Örneğin, yelken yarışlarının yapılacağı Guanabara Körfezi’ndeki kirlilik alarm verici seviyelerde.

Oyunlar sırasında güvenliğin sağlanması için 88 bin asker, polis ve sivil güvenlik görevlisi istihdam edildi ve oyunların başlamasına üç hafta kala federal hükümet ekonomik darboğaza rağmen silahlı kuvvetlere oyunlar için 24 milyon dolarlık bir ek kaynak aktardı. Buna karşılık kentte suç oranının yüksek seyretmesi, Copacabana Plajı’na ceset parçalarının vurması, Haziran ayında ön hazırlıklar için kentte bulunan Avustralyalı sporcuların saldırıya uğramaları ve Brezilyalı yıldız futbolcu Rivaldo’nun güvenli olmadığı için turistlere Rio’ya gelmemeleri yönünde uyarıda bulunması, bu konunun oyunlar boyunca gündemde kalacağını gösteriyor.

Her şeye rağmen iki hafta boyunca tüm dünyanın gözü Rio’da olacak ve sporun büyüsü, bugün terörden, savaştan, şiddetten bunalmış olan insanlığın kısa süreliğine de olsa bir nefes almasını sağlayacak. Bu nedenle Brezilya’nın oyunları başarıyla gerçekleştirmesi, sadece bu ülkenin geleceği açısından değil tüm dünya için önem taşıyor.

sochilogo22. Kış Olimpiyatları, Rusya’nın Soçi kentinde bu akşam yapılan açılış töreni ile başladı. 23 Şubat’a kadar sürecek oyunarda 88 ülkeden yaklaşık 2,800 sporcu 15 spor dalında mücadele edecek. Açılış töreni oldukça görkemliydi, müsabakaların da son derece heyecanlı geçeceğine şüphe yok. Kış sporları deyince akla öncelikle Kuzey Amerika ve Kuzey Avrupa ülkeleriyle tabii ki Rusya geliyor. Ancak bu sporlar, hangi iklim kuşağında olursa olsun, tüm dünyada giderek artan bir ilgi görüyor. Asya ülkelerinde de böyle bir durum söz konusu. Soçi’ye Asya’dan gelen takımlara bakacak olursak, şu ülkeleri görüyoruz: Çin (66 sporcu), Tayvan (3), Hong Kong (1), İran (5), Japonya (113), Kazakistan (52), Güney Kore (71), Kırgızistan (1), Lübnan (2), Moğolistan (2), Nepal (1), Pakistan (1), Filipinler (1), Tacikistan (1), Tayland (2), Doğu Timor (1), Özbekistan (3). Okyanusya’dan ise Avustralya (61), Yeni Zelanda (15) ve Tonga (1) katılıyor.

Bu ülkeler arasında en iddalı görülen, Çin, Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Kazakistan’a yakından bakmakta fayda var.

Fan Kexin (Çin)

Fan Kexin (Çin)

Çin, kış oyunları tarihinde bugüne kadar 9 altın madalya kazandı, bunların 7’si kısa kulvar sürat pateninden geldi. Soçi’de de Çin’in en iddalı olduğu branş sürat pateni olacak. 2010 Vancouver’da iki altın madalya kazanan Zhou Yang ile genç yetenek Fan Kexin dikkat edilmesi gereken isimler. Diğer branşlarda ise artistik patinajda Vancouver’ın gümüş madalyalı çifti Pang Qing ile Tong Jian, serbest stil kayakta Xu Mengtao ve Li Nina, Vancouver’ın bronz madalyalı Çin bayan curling takımı, Çin’in madalya beklediği diğer sporcular.

Mao Asada (Japonya)

Mao Asada (Japonya)

Japonya, 1998’de kendi evinde, Nagano’da, düzenlediği ve 5’i altın olmak üzere toplam 10 madalya kazandığı oyunlardan sonra kış olimpiyatlarında bekleneni veremedi. 1998’den bu yana Japonya’nın sadece tek bir altın madalyası var, o da 2006’da Torino’da yapılan oyunlarda artistik patinajda altın madalya kazanarak bu başarıyı yakalayan Asya’dan ilk kadın sporcu olma ünvanını kazanan Shizuka Arakawa. Soçi’de Japonya’nın umutları yine artistik patinajda olacak. Bayanlarda 2010’un gümüş madalyalı ismi ve halen dünya sıralamasında ikinci sırada olan Mao Asada ile erkeklerde Yuzuru Hanyu performansları merakla beklenen isimler. Kayakla atlamada Noriaki Kasai ile Sara Takanashi, sürat pateninde Keiichire Nagashima ve serbest stil kayakta Aiko Uemura, Japonya’nın diğer madalya ümitleri.

Kim Yu-na (Güney Kore)

Kim Yu-na (Güney Kore)

Güney Kore, Asya’nın kış olimpiyatlarındaki en başarılı ülkesi. 1948’den bu yana Koreliler 45 madalya kazandı ve bu madalyaların tamamı sürat pateni ile artistik patinajdan geldi. Kore takımının heyecanla beklenen ismi bayanlar artistik patinajda altın madalya kazanan Kim Yu-na. 23 yaşındaki sporcu yeni bir sakatlık geçirdi, ancak Soçi’de de ilk sırada yer alarak meşhur Katarina Witt’ten sonra üst üste iki olimpiyatta altın madalya kazanan ikinci sporcu olmayı hedefliyor. Sürat pateninde Vancouver’ın altın madalyalı isimleri Lee Sang-hwa, Mo Tae-bum ve Lee Seung-hoon ile genç yetenek Shim Suk-hee, Soçi’de zirveye oynayacaklar.

Torah Bright (Avustralya)

Torah Bright (Avustralya)

Avustralya, serbest stil kayak ile snowboard branşlarında oldukça iddialı. Serbest stil kayakta 2006’ın altın, 2010’un gümüş madalyalı ismi Dale Begg Smith ile Vancouver’da Olimpiyat şampiyonu olan Lydia Lassila takımın ön planda çıkan isimleri. Snowboard’da ise erkeklerde geçen yılın dünya şampiyonu Alex Pullin ile bayanlarda Olimpiyat altın madalyalı Torah Bright, Soçi’de de zirvede yer almak için mücadele edecekler.

Kazakistan, 2010 Vancouver’da tek bir madalya (gümüş) kazanmış, o da bayanlar biatlonda gelmişti. Soçi’de bu sayıyı artırmak isteyen Kazak takımının en umutlu olduğu isimler kros kayakta Vancouver’de beşinci olan Alexey Poltoranin ile 2013’de sürat pateninde dünya şampiyonluğu kazanan Denis Kuzin.

Soçi’de bizleri son derece heyecanlı iki hafta bekliyor. Bu fazla aşina olmadığımız kış sporlarını da daha iyi tanımak için iyi bir fırsat.

2011 FIFA Kadınlar Futbol Dünya Kupası'nı Japonya kazandı.

Almanya?da gerçekleştirilen 2011 FIFA Kadınlar Futbol Dünya Kupası?nı finalde ABD?yi penaltı atışları sonucunda mağlup etmeyi başaran Japonya kazandı. Her ne kadar ABD de en az Japonya kadar başarılı bir futbol sergilemiş, dolayısıyla kupayı da haketmiş olsa da ve hayranı olduğum ABD kalecisi Hope Solo?nun maç sonundaki mahzun halleri beni kısmi üzüntülere gark etmişse de, bu maç sonunda kupa Japon takımın kaptanı Homare Sawa?nın ellerinde yükselirken iki sebepten dolayı çok mutluydum. Birincisi bu kupayı sadece sahada ter döken Japon takımı değil, tüm Japon halkı haketmişti. Şüphesiz ki Japon takımı, ya da ülkesindeki adıyla Nadeşiko, sahada büyük bir iş başardı. Ben bir futbol uzmanı değilim ama çeyrek finalde ev sahibi Almanya?yı yenmenin, sonra yarı finalde favorilerden İsveç?i 3 gol atarak devredışı bırakmanın, finalde ise iki kere geriye düştüğü maçta ve rakibinin ezici fizik avantajına rağmen son ana kadar direnerek sahadan galip ayrılmanın çok büyük bir iş olduğunu görecek ve takdir edecek kadar futboldan anlıyorum. Japonya?nın bugüne kadar ABD ile 25 kere karşı karşıya gelmiş, ancak bugüne kadar tek bir maç bile kazanamamış olması, hatta kayıtlarda Japonya?nın yüzünü kızartan 9-0?lık bir mağlubiyetin bile bulunması, bu galibiyetin önemini artırıyor. Ama işin başka bir boyutu da var. Gelin, final maçında iki penaltı kurtaran Japon kaleci Ayumi Kaihori?ye kulak verelim:

Japonya şu anda çok zor bir zamandan geçiyor. Ben Japonya?daki insanlara bir nebze cesaret, biraz mutluluk verdiğimizi düşünüyorum. Bu zaten bizi hep motive eden bir unsur oldu. Hep Japonya için bir şey yapmak istedik.

Tabii ki tek başına motivasyon veya milli duygular futbolda maç kazanmak için yeterli değil, hele söz konusu bir Dünya Kupası?nı kazanmak ise hiç değil. Japon takımı Dünya Kupası?nda sahaya geçtiğimiz aylarda deprem, tsunami ve nükleer serpinti felaketlerini ardarda yaşamış Japon halkı için çıkmış olsa da sonuçta maçları takır takır futbol oynayarak kazandı. Ama şu da var ki, bu galibiyet Japon halkı için büyük bir moral kaynağı oldu. 2002 Dünya Kupası?nda Türk milli takımı üçüncü olduğunda yaşadığımız sevinci hatırlayın, bu sevince altın renkli kupanın kendisini katın ve bunun bu büyük felaketlerin üzerine geldiğini düşünün. Japon halkı, bu sevinci felaketler karşısındaki direnci, dik duruşu ve sergilediği toplumsal dayanışma ile fazlasıyla hak etti. Ayumi ve arkadaşlarının Japonlara verdikleri hediyenin değeri düşünebileceğimizden çok daha büyük.

Kupa sonrasında beni mutlu eden ikinci konu ise kadınlar futbolunun gelmiş olduğu nokta ile ilgili. Futbol, erkek egemen kültürün kalelerinden birisi Ancak bu kalenin suni ve yıkılmaya mahkum bir kale olduğu düşünüyorum. Suni, çünkü doğası gereği spor (futbol dahil) insan için vardır, insan tarafından yapılır. Hiçbir spor, insanın tek bir cinsine ait olamaz. Erkek ile kadın arasındaki fiziksel farklılık sadece müsabaka seviyesinde sporun aynı cinsten bireyler ya da bu bireyler tarafından oluşturulan takımlar arasında yapılmasını meşrulaştırır. Bunun ötesindeki her türlü uygulama ayırımcılıktır.

Futbolun maçolaşmasının bir sebebi, kadınlar futbolunun daha geç başlamış, uluslararası arenaya daha geç çıkması olabilir. Ancak kanımca esas sebep, futbolun kendisine değil bir takıma, bir kulübe bağlılık üzerinden şekillenen taraftarlık anlayışının kendisine maskülen alanlar yaratmış olması ile ilgili. Bu maskülen alanların içerisinde ?delikanlılık? var, falanca takımın ?neferi? olma var (taraftarına asker selamı çakan teknik direktör ve futbolcuları hatırlayın), cinsel içerikli küfür var, galibiyeti ?adam gibi? kutlama ya da kutlayamama var, atılan silahlar var, stadyumlarda olmayan kadın tuvaletleri var, var da var. Son dönemlerde futbolun maçoluğu zayıflıyor, Türkiye?de de dünyada da futbol maçlarını izleyen kadınların sayısı arttıkça maskülenlikle ilişkilendirdiğimiz olumsuzlukların azaldığını söyleyebiliriz. Erkek egemen kültürün kalesi yıkılıyor, bence önemli bir darbeyi de son Kadınlar Dünya Kupası vurdu. Kadın futbolundaki teknik beceriyi, fiziksel kapasiteyi, oyun anlayışını, estetiği hep birlikte gördük. Bundan sonra bir erkek diğerine kötü oynadığı için ?kız gibi oynama? diyecek olursa, ona verilecek tek yanıt ?keşke oynayabilsem? olacaktır, olmalıdır.

Bu dünya kupasında her maç iyiydi, her maç heyecanlıydı ve bunların ötesinde kahramanlar vardı. Benim kahramanımı biliyorsunuz zaten, Hope Solo. Ama başka birçok isim var ki, televizyon başında da olsa ayakta alkışladık: Abby Wambach, Homare Sawa, Marta, Inka Grings ve diğerleri. Geçtiğimiz günlerde gittiğim bir kadınlar voleybol milli maçında ön sırada oturan küçük bir kız annesine şöyle sordu: ?Anne ben de onlar gibi olabilir miyim?? Ben eminim ki, Türkiye?de de dünyada da bu kupayı televizyondan izleyen birçok küçük kız annesine bu soruyu sormuş ve voleybol maçındaki annenin dediği gibi ?Çok istersen ve çalışırsan olursun kızım? cevabını almıştır.

Bunu en çok da Türkiye için, Türk sporu için istiyorum. 1995 yılında Türk kadın futbol milli takımı tarihindeki ilk maça çıktığında ben de tribündeydim. O gün Romanya?ya 8-0 yenildik. Açıkcası futbol kalitesi de pek düşüktü. Ama gün sahada olanlar (isim olarak kaleci Ayfer ile Feride?yi hatırlıyorum) Türk kadın futbolunun öncüleri oldular. Bugün milli takım daha iyi bir seviyede. FIFA sıralamasında 65. sıradayız (erkekler 23. sırada), daha yukarılara tırmanacak kapasite ve altyapı mevcut. Ancak bence tek mesele kadınlar milli takımının başarısı değil. Daha çok genç kız futbol oynadıkça, kadınlar futbolu yaygınlaştıkça, televizyonlarda daha fazla yayınlandıkça, gazetelerde daha fazla yer aldıkça, Türk halkı futbolun farklı ve mevcut olandan çok daha güzel bir yüzüyle tanışacak. Ne yazık ki, bugün Türkiye?de futbol çok olumlu bir tablo çizmiyor. Şike soruşturması bir yana dursun, futbol deyince kavga dövüş, senin takımın benim takımın, ben yendim sen yendin, nasıl geçirdik, senin paran onun parası, bir takım mafyavari adamlar vesaire var. Türkiye?de Fenerbahçeli, Galatasaraylı, Beşiktaşlı, Trabzonsporlu var da futbolsever pek yok. Kadınlar futbolunun yaygınlaşması bu tabloyu tersine çeviremez ama en azından futbolseverlerin sayısının artmasını sağlayabilir.

2011 FIFA Kadınlar Futbol Dünya Kupası?ndan, Japonya?nın ve diğer takımların oyunundan aldığım keyfi, Türkiye?deki kadınlar futbolundan da alacağım günlerin yakın olduğunu biliyorum. Futbolun üzerine doğan güneş Türkiye?yi de ısıtacaktır. Ben naçizane 1990?larda gidip Dinarsu?yu, Dostlukspor?u tribünden izlerdim. Yine giderim, gideceğim. Ah bir de Hope Solo?nun göz yaşlarını görmeyeydim!

(Bu yazı ilk olarak Hedef dergisinin Temmuz 2008 sayısında yayınlanmıştır.)

Çin Halk Cumhuriyeti’ni ilk ziyaretim, 1999 yılında, Guangdong eyaletinde gerçekleştirilen Dünya Şampiyonası’na katılan Türkiye Genç Bayan Hentbol Milli Takımı’nın idari sorumlusu sıfatıyla olmuştu. Şampiyona ile ilgili dikkatimi çeken konu, Çinlilerin son derece başarılılı bir organizasyon gerçekleştirmelerine ve en ufak bir aksaklık olmamasına rağmen, şampiyonanın ticari tarafının son derce zayıf olmasıydı. Evet, hentbolun ticari açından çok cazip bir spor olmadığı iddia edilebilir, ki büyük ölçüde doğrudur da bu. Ancak ortada ne bir sponsor vardı, ne bilet satışı söz konusuydu (maçlar bedavaydı), hatta satın alabileceğiniz bir tişört ya da hatıra eşya bile yoktu.

Daha sonra Çin’e defalarca kez gittim. 2006 yılında gittiğimde ise bu sefer Şanghay’da bir atletizm müsabakasını, Golden Grand Prix yarışlarını seyrettim. Bu sefer ise manzara çok farklıydı. Etkinlik öncesi haftalarca yapılan tanıtım ve reklam çalışmaları, yüksek bilet fiyatlarına rağmen hıncahınç dolu bir Şanghay Stadyumu, yarışlar öncesi ve sonrasında konserler, her köşede boy gösteren sponsorlar ve tabii Çin’in gururu, iki yıl önce Atina’daki Olimpiyatlardan altınla dönmüş ve birkaç ay önce de 110 m. engellide 12.88 ile dünya rekoru kırmış olan genç atlet Liu Xiang. Aradan geçen yedi yıl çerisinde Çin, sportif başarılarını artırdığı gibi sporun ticari tarafını da iyice benimsemiş ve spor pazarlamasını büyük bir başarıyla gerçekleştirmeye başlamıştı. Şüphesiz ki, bu değişimde 2001 yılında başkent Beijing’in 2008 Olimpiyatları’na ev sahipliği yapma hakkını kazanmasını önemli bir rolü olmuştu.

Şu günlerde Beijing 2008 Olimpiyatları’nı keyifle izliyoruz. Türk sporcularını gönülden desteklemekle beraber Avrupa Futbol Şampiyonası’ndaki milli duygularımız belki de biraz yerini Olimpiyat Ruhu’na bıraktı; varlıklarından dört yılda bir haberdar olduğumuz spor dallarını ‘aaa ne güzelmiş’ diyerek takip ediyoruz. Tüm bunlar olurken ise seyrettiğimiz maçların, yarışların ardında yıllardır süren, milyarlarca dolarlık bir ekonomik etkinliğin yer aldığının çok da farkında değiliz.

Beijing Olimpiyatları’nın ekonomik boyutunu incelerken sanırım öncelikli olarak şu soruları sormak gerekiyor: Çin, bu oyunlar için ne kadar harcama yaptı ve ne kadar gelir sağladı/sağlayacak? Bu işten kazançlı çıkacak mı?

Spor endüstrisi geliştikçe ve spor bir pazarlama unsuru olarak ön plana çıkmaya başladıkça bu tür büyük organizasyonların kâr getirme potansiyelinin de arttığını başladığını görüyoruz. Bir çok ülkenin ve şehrin de tüm sıkıntılarına ve maliyetine karşın bu tür etkinliklere ev sahipliği yapabilmek için mücadele etmelerinin başlıca sebebi de bu zaten. Ancak Olimpiyat tarihine baktığımızda bu durumun aslına yeni bir gelişme olduğunu söyleyebiliriz.

Los Angeles 1984 Olimpiyatları’ndan önce oyunların ev sahipleri için bir maddi külfet olduğunu görmekteyiz. Modern çağın ilk Olimpiyat Oyunları olan Atina 1896’da masrafların önemli bir kısmını zengin bir iş adamı, George Averoff, karşılamış. Londra 1948’den itibaren yayın gelirleri devreye girmiş ve bu oyunlarda BBC yayın hakları için 3,000 dolar ödemiş. Bugünkü çapında olmasa da ilk uluslararası pazarlama programı, Helsinki 1952’de uygulanmış ve 11 ülkeden firmalar ücretsiz olarak ürün sağlamışlar. Tokyo 1964’te oyunlarla bağlantılı olarak pazarlama yapan firmaların sayısı 250’ye yükselmiş ve daha sonra da bu rakam giderek artmış. Tüm bu gelişmelere rağmen pazarlama gelirlerinin masrafları karşılamktan çok uzakta kaldığını görüyoruz. Örneğin Montreal 1976’da 628 sponsor ve tedarikçi olmasına rağmen pazarlama programından sadece 7 milyar dolarlık bir gelir elde edilebilmiş ve ev sahibi Kanada, oyunları yaklaşık 1 milyar dolarlık borçla kapatmış.

Los Angeles 1984 ise sporun ekonomik boyutu açısından bir dönüm noktası. Organizasyon Komitesi Başkanı Peter Ueberroth’un oluşturduğu, agresif bir pazarlamaya ve daha az sayıda ama daha büyük miktarlarda yatırım yapacak sponsor firmaya dayanan Olimpik sponsorluk modeli son derece başarılı olmuş ve 1984 Olimpiyatları, ev sahibi ABD’ye 223 milyon dolarlık bir kâr getirmiş.

Buna rağmen, Olimpiyat ev sahipliğinin bundan sonra hep yüksek kâr getireceğini söylemek mümkün değil. Atina’nın bu işten zararlı çıktığını unutmamak gerekiyor.

Olimpiyatların Çin’e maliyeti

Beijing 2008’e geldiğimizde ise oyunların ekonomik boyutunda, son dönemlerde gerçekleştirilen Barcelona, Atlanta, Sydney, Atina Olimpiyatları’ndan farklı bir durum görüyoruz. Herşeyden önce oyunlar bu sefer, çeyrek asırdır yılda ortalama yüzde 10 büyüme sergileyen, küresel ekonominin tüm dengelerini sarsan bir ülkede gerçekleştiriliyor. Çin için Olimpiyatlar bir amaç değil, bir araç. Tokyo 1964’te Japonya, Seul 1988’de Güney Kore nasıl birer ekonomik bir güç olduklarını tüm dünyaya ilan ettilerse, Çin de bunu Beijing 2008 ile yapacak. Doğal olarak da, Çin’in dünyada kendini konumladığı yer uyarınca, bunun en iddialı, en gösterişli şekilde ve mümkün olduğunca da yüksek sportif başarı eşliğinde yapılması gerekiyor. Sponsorlar açısından bakıldığında ise Beijing 2008’e destek vermenin, genel pazarlama hedeflerinin yanısıra dünyanın en iddialı şekilde büyüyen ekonomisinde yerini kuvvetlendirmek için de önemli bir araç olduğunu belirtmek gerekiyor.

2000 yılında Beijing, Olimpiyatlara ev sahipliği yapmak için Uluslararası Olimpiyat Komitesi’ne (IOC) başvurduğunda, altyapının geliştirilmesi için 14.3 milyar dolar harcayacağını belirtmişti. Bugün bu rakamın 40 milyar dolara çıkmış olduğu ifade ediliyor (Atina 2004’ün maliyeti 9.5 milyon dolardı). ‘Kuş Yuvası’ adı verilen Ulusal Stadyum, ‘Su Kübü’ adı verilen yüzme merkezi ve diğer ihtişamlı spor tesislerini hepimiz beğeniyle izliyoruz. Bunun dışında Beijing’e gidecek kadar şanslı olamayanlarımızın televizyonda göremedikleri yapılar ve altyapı çalışmaları da var. Örneğin Beijing Havaalanı’nda yeni hizmete açılan yolcu terminalinin büyüklüğü, Londra Heathrow Havaalanı’nın beş terminalinin toplamından daha fazla.

Bu noktada önemli bir hususa değinmek gerekiyor. Beijing Belediye Başkanlığı’nın açıklamasına göre toplam harcamanın sadece 1.8 milyar doları yeni spor tesisleri için yapılmış, geriye kalan kısım ise havaalanı, metro, vs gibi 16 milyon nüfuslu şehrin zaten acil ihtiyacı olan altyapı projelerinde kullanılmış. Diğer yandan, spor tesisleri için harcanan paranın da yarısının devletin cebinden çıktığını, diğer yarısının ise sponsorluklar ve bağışlarla karşılandığı ifade ediliyor.

Olimpiyat ev sahiplerinin yaşadıkları en büyük sıkıntı, tesislerin oyunlardan sonra nasıl kullanılıcağı, atıl hale gelip gelmeyeceğidir. Çin, oyunlar için 12 yeni tesis, 8 geçici tesis ve 45 antrenman merkezi inşa ettiği gibi mevcut 11 tesisi de geliştirdi. Bunların yanısıra inşa edilmiş olan Olimpiyat Köyü, Medya Köyü, Ulusal Sergi Merkezi, Çok Amaçlı TV Kulesi, Olimpiyat Parkı ve Dijital Beijing Binası’nın oyunlardan sonra nasıl kullanılacağına devlet ile finansörler birlikte karar verecek. Ancak bu konuda da hazırlıklar şimiden başlamış durumda. Örneğin, Olimpiyat Köyü’nü tamamı toplu konut olarak satıldı ve ev sahipleri oyunlar biter bitmez yeni evlerine yerleşebilecekler.

Oyunların maddi getirisi

Gelirler tarafına bakıldığında ise doğrudan gelirler ve dolaylı getiriler arasında bir ayırım yapmak gerekiyor. Doğrudan gelirler, televizyon yayın hakları, bilet satışları, sponsorluklar ve lisanslı ürün satışlarından oluşuyor ve bu gelir belirli oranlarda IOC ve ev sahibi arasında paylaşılıyor. IOC’nin Salt Lake City 2002 kış oyunları ve Atina 2004’ü birlikte değerlendirerek ulaştığı rakamlara göre oyunların toplam doğrudan gelirlerin yüzde 53’ü televizyon yayın hakları, yüzde 34’ü sponsorluklar, yüzde 11’i bilet satışları, yüzde 2’si ise lisanslı ürün satışlarından sağlanmış.

IOC verilerine göre Beijing 2008’de 1.74 milyar dolar olarak gerçekleşmesi beklenen televizyon yayın haklarının yüzde 49’u yerel Organizasyon Komitesi’ne verilirken, yüzde 51’i ise IOC’ye ve dünya çapında Olimpik Hareket’in desteklenmesi için ülkelerin Olimpiyat Komiteleri ile uluslarası federasyonlara dağıtılacak. Başka bir deyişle Beijing’e yayın haklarından yaklaşık 870 milyon dolar kalacak (2004’te Atina’ya 733 milyon dolar kalmıştı). Çinlilerin toplam doğrudan gelir hedefi ise 2 milyar dolar ve tabii ki bu rakamın içinde sponsorluklar , bilet ve lisanslı ürün satışları da yer tutuyor.

Sponsorlukların temelini IOC’nin 1985 yılında devreye sokmuş olduğu TOP (The Olympic Partners / Olimpik Ortaklar) programı oluşturuyor. Dörder yıllık dönemler üzerinden işleyen bu program çereçvesinde sponsorluk yapan firmalar o dönem içerisinde önce kış oyunlarına ve müteakip yaz oyunlarına destek sağlıyorlar. Torino 2006 kış oyunları ile Beijing 2008’i kapsayan 2005-2008 dönemi için 12 TOP sponsoru, 866 milyon dolarlık bir kaynak ve ürün sağladı (2001-2004 döneminde bu rakam 663 milyon dolardı). Bu kaynağın yüzde 50’si yerel Organizayon Komiteleri’ne ve yüzde 40’ı ulusal Olimpiyat komitelerine aktarılıyor, yüzde 10’u ise IOC’ye kalıyor.

Sponsorlar, IOC’ye ödedikleri 60-65 milyon doları bulan sponsorluk ücretininn yanısıra, promosyon harcamaları da yapıyorlar. Bunu da yapmak zorundalar çünkü, Olimpiyatlar sırasında müsabaka alanlarında ya da formalarda reklam vermeleri yasak. IOC’ye parayı ödedikten sonra bir de kendilerini ön plana çıkartmak için kampanyalar yapmaları gerekiyor. Bu alanda harcamaların miktarı firmaya göre değişiyor. Örneğin IOC’ye ödenen sponsorluk ücretinin katları olarak ele alırsak, McDonalds bu ücretle aynı miktarda promosyon hrcaması yaparken, söz konusu oran Lenovo için 3 katına, Coca Cola için ise tam 9 katına çıkıyor. Tabii tüm bunlara bedava olarak dağıtılan ürünlerin ve sağlanan ekipmanın da maliyetini eklemek gerekiyor. Buna karşılık sponsorlar, parasal getiriden çok, marka bilinirliklerinin artması yoluyla bir kazanç sağlıyorlar.

Bilet satışları, yerel Organizasyon Komitesi tarafından, IOC’nin onayıyla yürütülüyor. Atlanta 1996’da biletlerin yüzde 75’i satılarak 425 milyon dolarlık gelir sağlanmışken, Sydney 2000’de yüzde 88’lik bir oranla 551 milyon dolarlık rekor bir gelir seviyesine ulaşılmış, Atina 2004’te bir düşüş yaşanarak biletlerin sadece yüzde 71’i satılmış ve 228 milyon dolarlık bir gelir elde edilmiş. Bu yazının kaleme alındığı gün itibariyle, Beijing 2008 itibariyle tüm biletler tükenmiş ve sadece Beijing dışında oynanacak olan bazı futbol maçları için az sayıda bilet kalmış durumdaydı. Başka bir deyişle, Beijing’in satılan biletlerin oranı açısından Sydney’i geçmesi muhtemel görünmekle beraber toplam gelir açısından bu durum söz konusu olmayabilir çünkü bilet fiyatları Sydney 2000’e göre daha düşük seviyede. Sydney’de 10 doların altında hiçbir müsabaka izlenemiyorken, Beijing’de bu 4 dolara mümkün. Belirli bir örnek verecek olursak Sydney’de benim de izleme şansını bulduğum erkekler hentbol finali için en ucuz bilet 40 dolarken, Beijing’de sadece 20 dolar.

Çin’in kazancı

Beijing Olimpik Ekonomi Araştırmaları Derneği’nin bir raporunda yukarıda bahsedilen kalemlerin sağladığı/sağlayacağı doğrudan gelire ek olarak oyunlarla bağlantılı ekonomik faaliyetlerden 2004-2008 döneminde toplam 15.4 milyar dolarlık bir getiri sağlandığı ifade ediliyor. Yine aynı rapora göre, dolaylı getiriler oyunlar bittikten sonra da devam edecek ve özellikle turizm ve hizmet sektörleri, Olimpiyat etkisinden ilerleyen yıllarda da fayda sağlayacaklar.

Bu konuda bundan önceki Olimpiyatlarda birbirinden farklı durumlar söz konusu olmuştu. Örneğin, Seul 1988 ile Güney Kore markalarını tüm dünyaya tanıtarak, Barcelona 1992 ile İspanya turizmini geliştirerek oyunlar sonrasında da Olimpiyat etkisinden fayda sağlamaya devam etmiş, ancak Sydney 2000 ve Atina 2004’te aynı durum söz konusu olmamıştı. Çin’in ise Seul ve Barselona’ya benzer bir performans sergilemesini öngörmek mümkün. Çinli şirketler de uzun vadeli fayda sağlamak için iyi konumlanmış durumdalar.

Beijing 2008’in küresel sponsorları arasında sadece tek bir Çin firması var, o da bilişim teknolojileri üreticisi Lenovo. 2005 yılında IBM’in PC operasyonun satın alarak adını duyuran bu şirket, oyunlara sağladığı 65 milyon dolarlık kaynak ve bilgisayar altyapısı ile Beijing 2008’i gelecekteki küresel açılımları için bir atlama tahtası olarak görüyor. Diğer yandan Lenovo’nun yanısıra birçok Çin firması, oyunlarla bağlantılı pazarlama çalışmaları yapıyor.

Olimpiyat ruhu

Olimpiyatların bu kadar ticarileşmesi ne kadar doğru? Bu soru üzerinde düşünürken bir gerçeği aklımızdan çıkartmamız gerekiyor. Maddi kaynaklar geliştirilmeden sporun gelişmesi mümkün değil. Sporculara sağlanan imkanlar, sporun altyapısının geliştirilmesi, tesisler, bunların hepsi parayla oluyor. Gazetelerde sık sık haberlerini okuduğumuz, işçi maaşıyla belediyelerde çalışıyor gibi gösterilen ve buna da şükretmek zorunda bırakılan dünya rekortmeni sporcuların durumu kabul edilebilir değil. Ancak diğer yandan belirli sporlarda maddi boyutun inanılmaz bir şekilde artarak, diğerlerinin neredeyse sıfır seviyesinde bırakılması da sporun amacına aykırı bir durum. Spor ticarileşmeli, ancak bu ticarileşme, sadece belirli kesimlerin zenginleşmesine değil, Olimpiyat Ruhu’nun geliştirilmesine fayda sağlamalı. Artan maddi kaynaklardan tüm spor dalları faydalanmalı. Bu öneri ekonomik açıdan rasyonel olarak görünmeyebilir; futbolun gelirlerini diğer spor dallarına aktarmak ülkeler ve kulüpler açısından mantıklı bulunmayabilir. Ancak şunu da unutmamak gerekiyor ki, bu yapılırsa, diğer spor dallarının da futbolun cazibesine yaklaşması sağlanabilecek ve genel olarak sportif gelişme sağlanmasının yanısıra ticari pasta da giderek büyüyecektir. Umarım ki, Beijing 2008 içimizdeki Olimpiyat Ruhu’nun canlanmasını ve bu konuda daha somut adımlar atmaya başlamamızı sağlar.