"TPP" ile etiketlenmiş yazıları görüntülüyorsunuz

basliksiz-1-1466020950Çin, 2015 yılı verilerine göre 11 trilyon dolarlık toplam milli geliri ile dünyanın ABD’den sonraki en büyük ikinci ekonomisi konumunda; aynı zamanda dünyanın en fazla ihracat yapan ülkesi ve en büyük ithalatçılar liginde de yine ABD’den sonra ikinci sırada yer alıyor. Çin ekonomisi reform ve dışa açılmanın başladığı 1970’lerin sonundan yakın bir geçmişe kadar çift haneli oranlarda büyüdü ve küresel ekonominin başat aktörlerinden birisi haline geldi. Bugün ise büyümesi nispeten hız kesmiş olsa bile Çin, yüzde 6-7 aralığında büyümesini sürdürüyor ve küresel ekonominin dengeleri üzerinde belirleyici oluyor.

Çin ekonomisinin ulaşmış olduğu ölçek, ABD’den sonra dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olması ve hatta milli gelir/alım gücü paritesine göre hesaplandığında ilk sıraya yükselmesi, beraberinde Çin’in küresel ekonomi üzerindeki ABD egemenliğine meydan okuyan bir güç olup olmayacağı sorusunu getiriyor. 2008 yılında ABD piyasalarında patlak veren ve tüm dünyayı etkileyen küresel kriz, liberal piyasa ekonomilerinin bir kriziydi ve bu süreçten Çin gibi devletin baş aktör olarak tüm kontrolleri elinde bulundurduğu bir kapitalizm modelini uygulayan ülkeler daha az hasarla çıktılar. Kuramsal düzlemde Çin modelinin, Batı’nın uyguladığı liberal modele göre üstün olup olmadığı tartışıladursun, uygulama alanında Çin’in bölgesel ticaret entegrasyonu, küresel ekonomik yönetişim ve uluslararası parasal sistem konularında öncülük ettiği girişimler, Pekin yönetiminin küresel liderlik yönünde isteğini ortaya koyduğunu gösteriyor. Ancak ABD’nin egemenliğinin sona erdiğini ve Çin’in yeni egemen güç haline gelmekte olduğunu ilân etmeden önce bahsi geçen girişimleri mercek altına almak gerekiyor.

Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) kapsamında çok taraflı ticaret serbestleşmesine yönelik müzakerelerin çıkmaza girdiği günümüzde, ikili ticaret anlaşmaları ve bölgesel ticaret entegrasyonu projeleri hız kazanmış durumda. ABD’nin başı çektiği Trans-Atlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı (TTIP) ile Trans-Pasifik Ortaklığı (TPP) projeleri, söz konusu ülkenin küresel ticaret üzerindeki etkisini artıracak girişimler olarak öne plana çıkıyorlar. TTIP, ABD ile Avrupa Birliği’ni bir araya getirirken, TPP ise Pasifik Okyanusu’nun her iki kıyısında yer alan, ancak Çin’in aralarında bulunmadığı toplam on iki ülkeyi bir ticaret alanı kapsamında birleştiriyor.

TTIP/TPP bir ABD projesi olarak görülürken, Çin’in buna cevabı iki farklı koldan şekilleniyor. İlk olarak Asya’da alternatif bir ticaret alanı projesi olan Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık (Regional Comprehensive Economic Partnership–RCEP), 2013 yılında müzakere edilmeye başlandı. Çin’in öncülüğündeki bu girişimde, Güneydoğu Asya Ülkeleri Örgütü’nün (ASEAN) on üyesi; Japonya, Güney Kore, Hindistan, Avustralya ve Yeni Zelanda yer alıyor. İkinci olarak ise Çin’in Yeni İpek Yolu projesi, Asya ile Avrupa’yı ticaret ve yatırım üzerinden, ancak Çin’in öncelikleri doğrultusunda birleştirmeyi hedefleyen bir inisiyatif olarak sürdürülüyor. TTIP, TPP ve RCEP gibi projelerim hayata geçebilmeleri için onay süreçlerinin tamamlanması lazım ve bu da hiçbiri için kolay bir süreç olmayacak. Yeni İpek Yolu da iddialı bir proje, ancak henüz ilk aşamalarında ve birçok  belirsizlik taşıyor. ABD’nin küresel ticaret entegrasyonuna yönelik girişimlerine Çin kendi projeleriyle karşılık veriyor, ancak halen somut olarak işlerlik kazanmamış bu projelerin gelecekte küresel ekonominin dengelerini nasıl değiştireceği konusundaki ileri sürülen fikirler şimdilik tahmin ve temenninin ötesine gidemiyor.

Küresel ekonomik yönetişim mevcut yapısı, İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma ve o günden bugüne de her ne kadar küresel ekonomi hızla büyümüş, teknoloji ve üretim hızla gelişmişse de, kendisini pek de yenileyememiş bir yapı. Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası gibi kurumlar, halen kuruldukları dönemin güç dağılımını yansıtır nitelikteler. IMF içerisindeki oy dağılımına bakıldığında ABD’nin yüzde 16,7 ile ilk sırada yer aldığı, Çin’in oy oranının yüzde 6,1, diğer bir örnek olarak Almanya’nın oy oranının ise yüzde 5,4 olduğu görülüyor. Sahip olduğu oy oranı sayesinde ABD, IMF içerisindeki tek veto gücüne sahip üye ülke konumunda. IMF ve Dünya Bankası gibi kurumlar, küresel ekonominin geleceği için çalışırken, diğer yandan da ABD etkisi altında yer alıyorlar ve ABD’nin egemen gücünü sürdürmesine hizmet ediyorlar. Çin ise bir yandan IMF ve Dünya Bankası’nda reform yapılması gerektiğini savunuyor, diğer yandan da Asya Altyapı Yatırım Bankası (AIIB) gibi kendi kurumlarını devreye sokuyor. Ancak bu alanda da tüm girişimlerine rağmen Çin, henüz ABD’nin nüfuzundan çok uzak bir durumda.

Çin, kendi ekonomik büyümesine paralel olarak para birimi yuanın da uluslararası parasal sistem içerisinde etkili bir konuma gelmesi için çaba gösteriyor. Geçen yılın Kasım ayında IMF’nin Yuan’ın rezerv para statüsünü onaylayarak SDR sepetine dahil etmesi önemli bir gelişme. Son olarak Çin’in yuan cinsinden altın sabitlemesini başlatması da bu anlamda dikkat çekici bir uygulama. Çin, Türkiye de dahil olmak üzere birçok ülkeyle ticaret dolar ya da euro ile değil de yerel para birimleriyle yapılması için anlaşmalar imzaladı ve uluslararası ticarette yuan kullanımı da artıyor. Ancak halen küresel ticaretteki tüm ödemelerin yüzde 45’i Amerikan doları, yüzde 28’i de euro ile yapılıyor. Yuanin payı ise sadece yüzde 2. dünyadaki tüm ülkelerin döviz rezervlerinin toplamında doların payı ise yüzde 60’ın üzerinde. Çin’in kendisi dahi döviz rezervlerinin büyük bir kısmını dolar cinsinde tutuyor. Dolayısıyla doların tahtının Çin yuanı tarafından sarsılacağı gibi tahminlerde bulunmak için de henüz çok erken.

Çin, ekonomik olarak büyük bir güç ve küresel ekonomi üzerindeki etkisini artırmak için de girişimlerde bulunuyor. Bununla birlikte Çin ekonomisi esas olarak kendi içerisinde bir dönüşüm sürecinde. Çin, büyümesinin sürdürülebilirliği için yaklaşık otuz yıl boyunca yüksek büyüme oranları getiren düşük maliyetli emek-yoğun üretim, ihracat ve yüksek tasarruf oranları ile finanse edilen büyük ölçekli altyapı ve ağır sanayi yatırımlarından, ihracatın yanında iç tüketime ağırlık veren, yatırımlarda nicelikten çok niteliği, sermaye ve teknoloji yoğun üretimi ön planda tutan bir modele geçiş yapmak için çaba sarf ediyor. Bu bir gecede değil, zaman yayılarak şekillenen bir dönüşüm olacak ve Çin’in ABD gibi küresel ekonomi üzerinde egemenlik kuran bir güç olup olamayacağını tartışabilmemiz için öncelikle bu dönüşümün başarıyla tamamlanması gerekecek.

(Bu yazı ilk olarak 16 Haziran 2016 tarihli Karar gazetesinde yayınlanmıştır.)

ABD Başkanı Barack Obama, 2011 yılının Kasım ayında Avustralya Parlamentosu’na hitaben yaptığı bir konuşmada, Ortadoğu’ya işaret ederek ülkesinin “önceki on yılda kendilerine can kaybı ve maddi kayıp anlamında yüksek maliyeti olan iki savaşa girdiğini” belirtmiş ve bundan sonra Asya-Pasifik bölgesindeki büyük potansiyele odaklanacaklarını ifade etmişti. “Geleceği burada görüyoruz” diyordu Obama: “Bu nedenle Başkan olarak bilinçli ve stratejik bir şekilde bu kararı aldım. ABD, bir Pasifik ülkesi olarak temel ilkelerine bağlı kalmak ve dost ile müttefiklerimizle de yakın bir ortaklık içerisinde bulunmak suretiyle bu bölgenin ve geleceğinin şekillendirilmesinde daha büyük ve daha uzun soluklu bir rol oynayacaktır.”

Ülkenin Irak ve Afganistan’daki savaşlar nedeniyle iyice yıprandığı ve aynı zamanda 2007-2008’de patlak veren küresel ekonomik krizin de şiddetini sürdürdüğü bir dönemde açıklanan bu karar, ABD’nin dış politika önceliklerinin Ortadoğu’dan Asya-Pasifik’e ve güvenlik merkezli bir yaklaşımdan ekonomik merkezli bir paradigmaya yönelişinin işareti olarak yorumlanmıştı. Ancak aradan geçen beş yıla yakın süre içerisinde Obama’nın açıkladığı bu Asya açılımı bekleneni veremedi; Obama’nın konuşmasında çizdiği vizyonun içi doldurulamadı.

Peki neden?

ABD’nin Asya-Pasifik’e odaklanamamasının en büyük sebebi, Ortadoğu’nun kaynayan kazanından bir türlü çıkamamış olması. Obama’nın Asya açılımını dile getirdiği dönemde patlak veren Arap ayaklanmaları, sonrasında Suriye’deki iç savaş, Libya, Irak ve Yemen’deki krizler, İran nükleer anlaşması ve tüm bunların yanında ortaya çıkan IŞİD terörü nedeniyle ABD, Ortadoğu’nun sarmallarında sıkışıp kalıverdi. Washington penceresinden bakılacak olursa, Ortadoğu bugünün tehdidi, Asya-Pasifik ise geleceğin fırsatı demek. Ancak mevcut durumda ABD, enerjisini bugünün tehditleriyle mücadelede tükettiği için geleceğin fırsatlarına yatırım yapamıyor.

resim-1.asp“Obama’nın Asya açılımı hiçbir işe yaramadı” demek aslında doğru olmaz. Avustralya’nın kuzeyindeki Darwin kentindeki üsse konuşlandırılan deniz piyadeleri, Singapur’a yerleştirilen savaş gemileri ve son aylarda Çin’in çevre denizlerdeki yayılmacılığına karşı Japonya, Avustralya ve Hindistan ile askerî işbirliğini geliştirme girişimleri gibi somut ancak küçük çaplı ve henüz sonucunun ne olacağı belli olmayan uygulamalar bir kenara bırakılacak olursa, Obama yönetiminin Asya-Pasifik konusunda iki başarısı olduğu söylenebilir. Bunlardan ilki, Pasifik Okyanusu’nun iki kıyısında yer alan toplam on iki ülkeyi içeren Trans-Pasifik Ortaklığı (TPP) ticaret anlaşmasının imzalanması; ikincisi ise Çin ile tüm gelgitlere ve krizlere rağmen iletişim ve işbirliği kanallarının açık ve işler hâlde tutulması.

ABD-Çin ilişkilerinde belirsizlikler

Bu iki gelişme her ne kadar olumlu görünse de ABD’nin Asya-Pasifik’te Obama’nın tahayyülündeki konuma erişebilmesi için yeterli değil. TPP, gerek Asya-Pasifik gerekse küresel ekonomi açısından önemli bir girişim. 4 Şubat 2016’da anlaşma imzalandı, ancak bu anlaşmanın üye ülkelerin parlamentoları tarafından onaylanması gerekecek ki bu kolay bir süreç olmayacak. Ayrıca TPP’nin Çin’i dışarıda bırakması, bu anlaşma üzerinden gelişecek olan bölgesel ticaret ağlarının sürdürülebilirliği konusunda şüpheler oluşmasına yol açıyor.

Diğer yandan ABD ile Çin hâlen güçlü bir diyalog içerisindeler ve aslında ekonomik olarak bu ülkelerin birbirlerine bağımlı durumda olmaları bu anlamda bir mecburiyet de yaratıyor. Ancak Çin’in Güney Çin Denizi’nde giderek agresifleşen tutumu, bu tutumun Japonya ve Güney Kore gibi ABD müttefikleri nezdinde oluşturduğu artan tehdit algıları ve ABD’nin de savaş gemileri göndererek ve müttefikleriyle tatbikatlar icra ederek konuya doğrudan dâhil olması ABD ile Çin arasındaki iletişim bağının giderek incelmesine yol açıyor. Eylül 2015’te Çin devlet başkanı Xi Jinping’in ABD ziyareti, her ne kadar iki ülke arasında siber güvenlik ve çevre konularında anlaşmalar imzalandıysa da sönük ve hatta soğuk denilebilecek bir ortamda gerçekleşti. Bununla birlikte TPP projesinde Çin olmadığı gibi, ABD de Çin’in hayata geçirdiği Asya Altyapı Yatırım Bankası projesinde yer almayı reddetti. Dolayısıyla ABD-Çin ilişkileri önümüzdeki dönem için ciddi soru işaretleri barındırıyor.

Gelinen bu noktada, ABD’de seçimlerin de yaklaştığını düşünerek yazının başlığında yer alan “Asya açılımı ne oldu?” sorusunu “Ne olacak?” şeklinde sormakta fayda var. ABD, Asya-Pasifik’te daha etkin olmak, hem Çin’in yükselen gücüne karşı bir denge oluşturmak hem de ekonomik anlamda karşılıklı bir bağımlılık içinde olduğu bu ülkenin küresel yönetişim yapıları içerisinde yapıcı bir şekilde yer almasını sağlamak istiyor. Ancak bu amaçlara nasıl ulaşılabileceği konusunda belirsizlikler var. Hâlen kampanyalarını sürdürmekte olan ABD başkan aday adaylarının söylemlerine bakıldığında bu anlamda, hemfikir olunan konular olduğu gibi, ciddi görüş ayrılıklarının da bulunduğu görülüyor.

Clinton, Asya konusunda tecrübeli

Demokrat adaylardan Hillary Clinton, tüm adaylar içerisinde Asya konusundaki en tecrübeli isim. Dışişleri Bakanı olduğu dönemde Asya-Pasifik’i öncelikli olarak ele alan ve Obama’nın Asya açılımının da mimarı sayılabilecek olan Clinton, bu bölgeye bakan olarak toplam 61, daha öncesinde first lady olarak da 19 kere resmî ziyaret gerçekleştirdi; dolayısıyla bölgeyi ve bölge ülkelerinin yöneticilerini iyi tanıyor. Clinton’ın başkan olması durumunda Asya açılımına yeni bir ivme kazandıracağını öngörmek mümkün. Bununla birlikte, Clinton’ın Çin’e yönelik eleştirilerinin bakan olduğu döneme göre ciddi bir şekilde sertleştiği de görülüyor. Bu da normal bir durum. Çünkü o dönemde ABD-Çin ilişkilerinde ana konu ekonomik karşılıklı bağımlılık iken ve Clinton “Her ikimiz de aynı gemideyiz, beraber kürek çekiyoruz; ya beraber çıkarız ya da beraber batarız” gibi ifadeler kullanırken bugün ilişkilerin odak noktası güvenlik alanına ve Güney Çin Denizi’ne kaymış durumda.

Diğer bir Demokrat aday Bernie Sanders’in, konuşmalarında Asya konularına fazla girmese de Çin’e karşı ılımlı ve işbirliğini öne çıkaran bir tutum içerisinde olduğu görülüyor. Sanders, Kuzey Kore konusunda Çin ile işbirliği yapılması gerektiğini ve Çin’in ekonomik büyümesinin ABD için bir tehdit olarak görülemeyeceğini ifade ediyor. Aynı zamanda yapılan kamuoyu araştırmaları Asya kökenli ABD vatandaşları arasında en popüler adayın Bernie Sanders olduğunu gösteriyor. Bununla birlikte Sanders, TPP’yi tamamen ülkesinin çıkarlarına aykırı bir anlaşma olarak görüyor ve bu konuda, Cumhuriyetçi aday Donald Trump ile aynı çizgiyi paylaşıyor.

Trump’ın sert söylemleri

Donald Trump, hemen hemen diğer tüm konularda olduğu gibi Asya ve Çin konusunda da en sert söyleme sahip olan aday konumunda. Trump’ın izolasyonist ve ayrıştırıcı retoriği, sadece Çin’de değil ABD’nin Asya’daki müttefiklerinde de endişelerin oluşmasına yol açıyor. Trump, ABD’nin Çin ile yaptığı ticaretin tamamen adaletsiz olduğu, bu ticaretin ABD’de dört ile yedi milyon arasında kişinin işini kaybetmesine yol açtığı ve dolayısıyla kendisinin de başkan olursa Çin’den gelecek mallara karşı yüksek vergiler uygulayacağını söylüyor. Aynı zamanda Güney Kore’nin güvenliğini ABD’nin sağladığı ve bu yüzden bu ülkenin kendilerine daha fazla para ödemesi gerektiği, Japonya’yı da korudukları ancak kendilerine bir saldırı olması durumunda Japonya’nın yardıma gelmeyeceği ve bunun da haksız bir durum oluşturduğu, TPP’nin de aslında Çin için tasarlanmış “korkunç” bir anlaşma ve “Obama yönetiminin Amerikan işçilerine ihaneti” olduğu, ABD için ise beladan başka bir şey sağlamayacağı gibi görüşlere sahip.

Diğer Cumhuriyetçi adaylar Ted Cruz ile John Kasich, Trump kadar sert bir dil kullanmasalar da Çin konusunda daha fazla önlem alınması gerektiğini savunuyorlar. ABD’nin Japonya ve Güney Kore gibi müttefikleri ile ilişkilerine daha fazla yatırım yapmasına ihtiyaç duyduğu fikrindeler. Her iki adayın da TPP’ye yaklaşımı Trump’dan farklı olarak olumlu, ama aynı zamanda temkinli.

Kısacası, Obama’nın 2011’de açıkladığı Asya açılımı bekleneni vermedi. Kasım 2016’daki seçimler öncesinde kampanyalarda söylenenlere bakılacak olursa, söz konusu açılıma yeniden hayat kazandırılması konusunda, Demokrat bir başkanın Cumhuriyetçi bir başkana nazaran daha istekli ve aktif olacağı izlenimi ortaya çıkıyor. Ancak seçim öncesi söylenenlerle, adayın başkan olduktan sonraki icraatı arasında büyük farklılıklar oluşabildiği gerçeğini de göz önünde bulundurmak lazım.

resim.aspGeride bıraktığımız 2015 yılı, Asya ekonomilerinin genelinde büyümenin hız kestiği, ancak bununla birlikte yapısal reform ve yeniden yapılandırma çabalarının sürdüğü, ortaya yeni tehdit ve fırsatların çıktığı, çok taraflı platformlarda büyük çaplı entegrasyon projeleri üzerinden somut adımların atıldığı bir yıl oldu. Çin ekonomisi bölgenin itici gücü olmaya devam etmesine rağmen giderek tehlike sinyalleri vermeye başladı. Asya’nın başarı hikayesi olarak gözler daha çok Hindistan’a çevrilmeye başladı. Japonya ise büyümesini sürdürülebilir bir zemine oturtmasını bekleyenleri yine hayal kırıklığına uğrattı. Japonya haricinde kalkınmakta olan Asya 2014 yılında ortalama yüzde 6,2’lik bir büyüme sergilemişti. Asya Kalkınma Bankası’nın (ADB) projeksiyonlarına göre bu oranın 2015 için yüzde 5,8’e inmesi öngörülüyor.

Çin, ihracata ve ağır sanayi ile altyapı yatırımlarına dayalı bir büyüme modelinden iç tüketime, yüksek katma değerli, teknoloji içerikli üretime ağırlık veren bir modele doğru yapısal bir değişim geçiriyor, bunu yaparken de ekonomide devlet müdahalesinden ziyade piyasa dinamiklerini etkin kılmayı hedefliyor. Bu süreç içerisinde beklendiği gibi büyümenin hızı da düşüyor. Son olarak açıklanan rakamlara göre 2015’in üçüncü çeyreğinde Çin ekonomisi yıllık bazda yüzde 6,8 oranında büyüdü. Bu rakam Çin’in yaklaşık otuz yıl boyunca sürdürdüğü çit haneli rakamlardan uzak olsa da Çin halen Asya ortalamasının üzerinde büyüyor.

Çin’de değişimin sıkıntıları

Çin ile ilgili esas soru, büyüme hızının hangi seviyeye kadar düştüğü ya da düşeceği değil, ekonomik reformların ve liberalizasyon sürecinin ne ölçüde başarıyla sürdürülebildiği şeklinde ortaya çıkıyor. Bu anlamda 2015 yılı Çin açısından çok parlak geçmedi. Şanghay Borsası’nın Haziran ayı ortasından itibaren günlük bazda büyük ölçekli değer kayıpları yaşaması, bu çöküşün ekonominin bütününe yayılacağı ve Çin’in büyümesinde sert bir inişe yol açacağı yönünde endişelere yol açtığı gibi, Pekin yönetiminin borsadaki çöküşü keskin bir devlet müdahalesiyle önlemeye çalışması, bu çerçevede bazı hisse senetlerinin işleme kapatılarak, yeni halka arzların durdurulması ve kamunun sağladığı finansmanla piyasada büyük ölçekli hisse alımları yapılarak bir denge sağlanmaya çalışılması, Çin’in gerçek anlamda bir piyasa ekonomisine geçiş çabaları konusunda derin soru işaretlerinin oluşmasına yol açtı. Borsadaki gelişmelerin ardından Merkez Bankası’nın devalüasyona gitmesi ise Çin’in zayıflayan ihracatına tekrar ivme kazandırmak için başvurduğu bir yöntem olarak değerlendirildi. Tüm bu gelişmelerin üzerine Eylül ayında açıklanan Çin ekonomisinin yumuşak karnı kamu iktisadi teşekküllerine yönelik reform paketinin de sadece yüzeysel değişiklikler içermesi ve bu alandaki sorunları temeline inememesi, Çin’in yapısal dönüşümü ile ilgili yeni bir hayal kırkılığı oldu.

Çin, 2016 yılıyla birlikte 13. Beş Yıllık Kalkınma Planı’nı uygulamaya başlayacak. Planın metni henüz açıklanmadıysa da Çin’in yapısal dönüşümünü ön plana çıkartan, bu anlamda hedefleri ortaya koyan bir metin olduğu biliniyor. Ancak 2015 yılı sorunun teoride değil pratikte olduğunu gösterdi. 2016 ile başlayacak yeni dönemde Çin hükümetinin uygulamada daha etkin olması gerekiyor.

Yeni başarı hikayesi Hindistan

Asya’nın yeni başarı hikâyesi olarak ise Hindistan ön plana çıkıyor. 2015 yılının üçüncü çeyreğinde yıllık bazda yüzde 7,4’lük bir büyüme sergileyen Hindistan, Asya’nın büyük ekonomileri arasında 2015’te bir önceki yıla göre büyüme oranını artırması öngörülen tek ülke olduğu gibi büyüme hızı açısından Çin’i geçmiş olası da dikkat çekiyor. Hindistan ekonomisi büyük ölçüde gelişmiş bir hizmet sektörüne ve yüz milyonlarca insanın geçimini sağlayan devasa ancak iklim koşullarından etkilenen bir tarım sektörüne sahip. 2014 yılındaki seçimlerle iş başına gelen Narendra Modi hükümeti, bu yapı içerisinde eksik olan imalat sektörünü de geliştirmek için girişimlerde bulunmuş, ülkenin artan nüfusunun sağladığı esnek işgücü ve düşük maliyet avantajından sağlanarak bu sektörü geliştirmeyi hedeflemişti. Bu alanda 2015’in Hindistan için başarılı bir yıl olduğu görülüyor. Yılın üçüncü çeyreğinde imalat sektörünün yüzde 9,3 büyüyerek genel ekonomik büyümenin itici gücü olması bu duruma işaret ediyor. Bu olumlu gidişatın sürdürülebilmesi için Modi’nin iş ortamında iyileştirmeler yapmaya devam etmesi, bürokrasiyi azaltması ve bu şekilde yabancı sermayeyi ülkeye daha fazla çekmesi gerekiyor.

Japonya’dan 2015 yılı boyunca gelen ekonomik haberler pek de olumlu olmadı. Yılın ikinci çeyreğinde yüzde 0,5 oranında küçülen Japon ekonomisinin üçüncü çeyrekte ise yüzde 0,8 oranına küçüldüğü açıklandıysa da bu rakam daha sonra hükümet tarafından yüzde 1’lik bir artış şeklinde revize edildi. 2012 yılı sonunda göreve gelen Shinzo Abe hükümeti, genişlemeci bir para politikasıyla piyasa likidite sağlayıp bir yandan deflasyondan mustarip ekonomiyi ılımlı, yaklaşık yüzde 2’lik bir enflasyon seviyesine çekmeyi, yen’in değerini düşürerek ihracatta güç kazanmayı, mali teşvik paketleriyle ekonomiye yeni bir dinamizm kazandırmayı ve son olarak da yapısal reformlarla Japon ekonomisini daha üretken ve daha canlı bir hale getirerek sürdürülebilir bir büyüme trendine ulaşmayı amaçladı. 2015 yılının sonu itibariyle Japonya hâlâ bu hedeflerden uzak durumda. Ekim 2015 verilerine göre enflasyon ancak yüzde 0,3 seviyesinde. Enflasyon artırılamayınca şirket kârları artmıyor, bu da yeni yatırımların ve istihdam artışının önünü kesiyor. Üretkenlik seviyesindeki düşüklük ve genel olarak küresel ekonomideki talep daralması, yen’in değerindeki düşüşün ihracata olumlu bir etki sağlamasını engelliyor. Tüm bunların üzerine yapısal reformlarda da gerekli ivme oluşamayınca, Japon ekonomisinin 2015 yılında olduğu gibi büyük ölçüde yerinde saydığını görüyoruz. Çin ekonomisindeki yavaşlamanın da Japonya’dan ithal edilen ürünlere talebin ciddi bir şekilde azalmasına yol açtığını ve bunun da Japon üreticileri üzerinde olumsuz bir etki oluşturduğunu da eklemek gerekiyor.

Tayland ve Vietnam çıkışta

ADB’nin hesaplamalarına göre Asya’da 2015 yılını Hindistan ile birlikte sadece Tayland ve Vietnam büyümelerine bir önceki yıla göre hız kazandırarak kapattılar. Tayland’da 2014 yılında gerçekleşen askeri darbenin sonrasında 2015’te istikrarın nispeten de olsa yeniden tesis edilmesi ve buna paralel olarak kamu yatırım harcamalarına büyük kaynak ayrılması büyümenin hız kazanmasında önemli bir etken oldu. Vietnam’da ise 2015 yılında ekonomideki liberalleşme girişimlerinin ve Batı piyasalarıyla yakınlaşmanın arttığı gözlemlendi.

Son olarak 2015 yılının çok taraflı ekonomik platformlarda aktivizmin arttığı bir yıl olduğunu belirtmek gerekiyor. ABD’nin öncülüğünü yaptığı, Pasifik Okyanusu’nun iki tarafını bir araya getiren ve Çin’i içermese de küresel ekonomini yüzde 40’ına karşılık gelen Trans-Pasifik Ortaklığı (TPP) ticaret anlaşması Ekim ayında 12 üye ülke tarafından imzalandı. Anlaşmanın işlerlik kazanması için üye ülkelerin parlamentoları tarafından onaylanması gerekiyor, ancak bu anlaşmanın sonunda imzalanmış olması bile Asya ekonomileri ve küresel ekonominin bütünü için önemli bir adım. Diğer yandan Çin’in öncülüğündeki Asya Altyapı Yatırım Bankası (AIIB) projesi de Haziran 2015’te imzalanan anlaşmayla hayata geçirildi. 2016 yılında bir yandan Asya ekonomilerinin büyümelerine istikrar kazandırma çabalarını ve bu çabaların ne kadar etkin bir şekilde sürdürülebileceğini, diğer yandan da TPP ve AIIB gibi oluşumların kuruluş süreçlerini ne ölçüde tamamlayıp Asya ekonomilerine kadar katma değer sağlayabileceklerini gözlemleyeceğiz.

2015 yılını geride bırakmaya hazırlandığımız şu saatlerde Asya’da yıl içerisinde yaşanan önemli gelişmeleri hatırlamakta fayda var.

2016_11. Çin’in Güney Çin Denizi’ndeki suni adaları. Yıl boyunca Güney Çin Denizi’nde gerilim hiç eksik olmadı. Çin’in hak iddia sularda yer alan mercan resifleri üzerinde taşıma toprak ve kum ile denizi doldurup üzerine havaalanları ve sivil tesisler inşa etmesi meseleyi bambaşka bir boyuta taşıdı. Çin, söz konusu denizin toplam alanının yaklaşık yüzde 80’i üzerinde hak iddia ediyor ve bu nedenle denize kıyısı olan diğer ülkeler ile sorunlar yaşıyor. Sorunun temelinde ise esas olarak bir paylaşım mücadelesi var. Güney Çin Denizi büyük ekonomik değere sahip. Küresel denizcilik hatlarının önemli bir kısmı buradan geçiyor ve bu hatlar üzerinden yapılan ticaretin yıllık değeri beş trilyon doları buluyor. Ekim ayı sonunda ABD donanmasına ait savaş gemisi USS Lassen’in Güney Çin Denizi’nde Çin’in hak iddia ettiği sulara girmesi ve üzerinde üs inşa ederek etrafında 12 deniz miline kadar karasuları ilan ettiği bir mercan resifinin yakınından geçmesi iki ülke arasında gerginliğe yol açtı. Pekin, söz konusu eylemi kendi egemenliğine karşı provokatif bir saldırı olarak yorumlayıp protesto etti. Washington ise geminin geçişinin seyrüsefer özgürlüğü kapsamında olduğunu ve uluslararası hukukun belirlediği sınırların dışarısına çıkılmadığını savundu.

2016_22. Singapur’un kurucusu Lee Kuan Yew vefat etti. 1965 yılında bağımsızlığını ilan eden Singapur’un ellinci yıl kutlamalarını yaptığı bir dönemde ülkenin kurucusu Lee Kuan Yew, 91 yaşında hayata gözlerini yumdu. Lee’nin mirasına iki farklı perspektiften bakmak mümkün. Bir taraftan Lee döneminde Singapur, hiçbir doğal kaynağı olmayan, fakirliğin hüküm sürdüğü küçük bir ada ülkesiyken, Asya’nın ekonomik açıdan en gelişmiş ülkelerinden birisi, sadece kıtanın değil tüm dünyanın ticaret ve finans merkezi haline geldi. Ancak diğer bir açıdan baktığımızda da Lee’nin bu gelişimi otoriter bir kapitalizm anlayışı içerisinde hayata geçirdiğini, başka bir deyişle ekonomik büyüme adına bireysel özgürlüklerin arka plana atılmasının meşrulaştığı bir yapının ortaya konulduğunu görüyoruz. Ancak sonuçta Singapur’un elli yıl içerisinde ekonomik gelişmişlik ve insani kalkınma açısından gelmiş olduğu nokta son derede takdire şayan ve bu başarının mimarı olarak Lee Kuan Yew’in hakkını vermek gerekiyor.

2016_33. Nepal’de deprem. Yılın en acı haberi 25 Nisan’da Nepal’den geldi. Merkez üssü başkent Katmandu yakınlarındaki Lamjung vilayeti olmak üzere Richter ölçeğinde 7.8 şiddetinde gerçekleşen deprem sonucunda 9 bin kişi hayatını kaybetti, 23 binin üzerinde kişi ise yaralandı. Yüzbinlerce insan evsiz kalırken, Katmandu Vadisi’nde yer alan ve UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan tarihi yapılar da deprem felaketinden büyük hasar gördüler. Felaketten sonra dünyanın bir çok ülkesinden kamu kurumları ve devlet dışı kurumlar Nepal’in yardımına koştular. Türkiye’den de Nepal’e AFAD aracılığıyla 96 kişilik bir yardım ve kurtartma ekibinin yanı sıra çadır, su, gıda, çocukların ihtiyaçlarına yönelik malzemeleri içeren toplam 16 tonluk yardım malzemesi gönderildi.

2016_44. Çin’de menkul kıymetler borsası sarsıldı. Çin ekonomisindeki büyümenin hız kestiği bir dönemde menkul kıymetler borsasında oluşan balon Haziran ayında patladı. Bir ay içerisinde endeks toplam yüzde 40 oranında değer kaybetti. Şanghay ve Shenzhen borsalarında işlem gören hisse senetlerindeki toplam değer kaybın bu süre içerisinde 3,9 trilyon dolar seviyesine ulaştı. Pekin yönetimi, borsadaki kan kaybını durdurmak için müdahale etti. Bazı hisse senetleri işleme kapatıldı, yeni halka arzlar durduruldu, devlet eliyle 19 milyar dolarlık bir fon oluşturularak aracı kurumların borsada alım yapmaları sağlandı ve bu şekilde düşüşün önüne geçilmesi amaçlandı. Bu önlemler borsada suların bir ölçüde durulmasını sağladıysa da ilerleyen dönemlerde borsada günlük bazda değer kayıpları devam etti. Ağustos ayı içerisinde ise ulusal para birimi yuan, Merkez Bankası’nın uygulamaları sonucu toplam yüzde 4,4 oranında değer kaybetti. Yetkililer yuan’da yaşanan bu değer kaybının kurun belirlenmesinde piyasa dinamiklerinin belirleyici olmasına yönelik alınan kararın bir sonucu olduğunu, büyük çaplı bir devalüasyon beklenmemesi gerektiğini bildirdiler.

2016_55. Trans-Pasifik Ortaklığı (TPP) Anlaşması imzalandı. Pasifik Okyanusu’nun her iki kıyısında yer alan ve küresel ekonominin GSYİH büyüklüğü olarak yaklaşık yüzde 40’ına tekabül eden 12 ülkeyi (ABD, Avustralya, Kanada, Japonya, Malezya, Meksika, Peru, Vietnam, Brunei, Şili, Yeni Zelanda, Singapur) kapsayan TPP Anlaşması yedi yıl süren müzakerelerden sonra Ekim ayında imzalandı. Bu anlaşma ile Asya-Pasifik’te ticaret engelleri azalacak, bu şekilde ticarete konu olan ürün ve hizmetlerin fiyatları düşecek, aynı zamanda çalışma koşulları ve çevre gibi konularda bir takım standartlar oluşturulacak. Ancak TPP’nin hayata geçirilebilmesi için öncelikle üye ülkelerin parlamentolarında onaylanması gerekiyor, bu da tabii ki kolay ve çabuk bir süreç olmayacak. Diğer yandan Çin’in bu anlaşmaya dahil olmaması da uygulamaya yönelik soru işaretlerinin ortaya çıkmasına yol açıyor.

2016_66. Myanmar’da seçimler. Kasım ayında Myanmar’da gerçekleştirilen parlamento seçimlerinde Aung San Suu Kyi’nin liderliğindeki Ulusal Demokrasi Birliği (NLD) oyların yüzde 80’ini alarak iktidar partisini koltuğundan etti. İktidarı kaybeden Dayanışma Birliği ve Kalkınma Partisi’nin (USDP) ve bu partinin arkasında olan generallerin sonucu kabullenmesi ve güç kullanarak sonucu göz ardı etme girişiminde bulunmaması Myanmar’da demokrasi açısından önemli bir gelişme oldu. Ancak demokrasinin gelişimi için bundan sonra ne gibi açılımların ve reformların hayata geçirileceği önem kazanacak. Seçimlerde Arakan Müslümanları dahil yüz binlerce kişiye oy kullanma hakkı verilmedi ve ülkede farklı etnik gruplar arasında çatışmalar devam ediyor. Diğer yandan parlamentodaki sandalyelerin yüzde 25’i halen seçimle gelmeyen ordu temsilcilerine ayrılıyor. 2015 seçimleri Myanmar demokrasisi için önemli bir adım oldu, ancak bundan sonar çok da deneyimli olmayan NLD’nin yapması gereken önemli işler olacak.

2016_77. Çin-Tayvan görüşmesi. Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulduğu 1949 yılından bu yana ilk kez Çin ve Tayvan liderleri bir araya gelerek el sıkıştılar. Aralık ayında Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile Tayvan Devlet Başkanı Ma Ying-jeou’yu Singapur’da bir araya getiren görüşme her ne kadar çok fazla bir içerik taşımasa da güçlü bir sembolizm taşıyor. Son yıllarda Çin ile Tayvan arasındaki ilişkilerde gözle görülür oranda bir iyileşme var ve bunda da güçlenene ekonomi ve ticaret bağları büyük rol oynuyor. Xi-Ma görüşmesi özellikle her iki ülkenin kamuoyları nezdinde söz konusu olumlu süreci perçinleyen bir etki yarattı. Tayvan’da Ocak 2016’da yapılacak seçimlerin sonucu bu sürecin ne yöne doğru evrileceği konusunda belirleyici olacak.

2016_88. ASEAN Topluluğu hayata geçirildi. Güneydoğu Asya Ülkeleri Örgütü’nü (ASEAN) oluşturan on ülke, Kasım ayında Malezya’nın başkenti Kuala Lumpur’da gerçekleştirdikleri zirvede ASEAN Topluluğu’nu kurma kararını aldılar ve bu kurum 31 Aralık 2015 tarihi itibariyle resmen hayata geçirilmiş oldu. ASEAN Topluluğu’nun Ekonomik Topluluk, Siyasi-Güvenlik Topluluğu ve Sosyo-Kültürel Topluluk olmak üzere üç temel üzerine inşa edilmesi öngörülüyor. ASEAN Topluluğu fikri söz konusu ülkeler arasında çok boyutlu entegrasyonun artırılması ve derinleştirilmesi için önem taşıyor, ancak bu fikrin ne kadar somut bir gerçekliğe dönüştürülebileceğini, bu yönde ne ölçüde adımlar atılabileceğini zaman gösterecek.

2016 yılının tüm dünyaya daha fazla barış, huzur ve refah getirmesi dileğiyle…