"yatırım" ile etiketlenmiş yazıları görüntülüyorsunuz

haticeDeğerli hocamız Doç.Dr. Hatice Karahan, DEİK için hazırladığım Çin raporunu bugün köşesine taşımış. Kendisine teşekkürlerimle, yazıyı aşağıda paylaşıyorum. Karahan’ın yazısı Dünya gazetesi web sitesinde de okunabilir. 

Türkiye-Çin Ekonomik İlişkileri İçin Bir Yol Haritası

2016 dış ticaret istatistikleri, Türkiye’nin en büyük ithalat pazarının bu yıl da Çin olduğunu gösteriyor. İlk 10 aylık mevcut veriler kapsamında 21,6 milyar dolarlık ithalat yaptığımız Çin’i, sırasıyla 17,8 ve 12,5 milyar dolarla Almanya ve Rusya takip ediyor. Üstelik Çin’e yaptığımız ihracat bu dönemde 1,8 milyar dolar olunca, kendisini ticaret açığı verdiğimiz pazarlar arasında da açık ara 1 numarada buluyoruz. Son yıllarda Çin’e dair durum, rakamlar değişse de bu yapıda tekrarlanıyor. Dolayısıyla Çin’in, mal ticaretinde en dengesiz pazarımız olduğunu söyleyebiliriz. Öte yandan yatırımlar cephesinde de zayıf bir görünüm çizildiğini ifade etmek mümkün. En basit bir göstergeyle, Çin’in artan yurtdışı yatırımlarından Türkiye’nin aldığı pay tatmin edici değil.

Bu genel çerçeve, bir yandan Çin gibi dev bir ekonomi ile süregelen ekonomik ilişkilerimizin pek parlak olmadığını özetlerken, diğer yandan da aradaki bağların güçlendirilmesi için akılcı adımlar atılması gerektiği mesajını veriyor. İşte (Ekonomi Bakanlığımızın da hedef ülkeleri arasında yer alan) Çin’e dair bu gereksinimin farkındalığında olan DEİK’in konuyu mercek altına aldığı raporu geçtiğimiz hafta bir toplantı eşliğinde yayınlanınca, ben de üzerine hemen yazmak istedim.

“Asya Yüzyılında Ejder ve Hilal” başlığını taşıyan ve Sabancı Üniversitesi İPM uzmanı Dr. Altay Atlı tarafından kaleme alınan rapor, yukarıda bahsettiğim saikler kapsamında, Türkiye-Çin ekonomik ilişkilerinin geliştirilmesi için 9 maddeden oluşan bir yol haritası sunuyor. Ben burada birkaç öne çıkan maddeye değinecek olursam, en belirgin olandan başlayabilirim: İhracat. Bu bağlamda öncelikle, Çin’e yaptığımız ihracatı canlandırmanın, bu pazardaki yoğun ürün konsantrasyonumuzu dağıtmaktan geçtiğini ifade etmek gerekiyor. Ticaret potansiyelini bir metodoloji çerçevesinde değerlendiren rapor bu amaca hizmet edecek ürün gruplarını kategoriler halinde sunarken, bunlar arasında özellikle rekabetçi güce sahip olanlara odaklanmaya ihtiyacımız var. Çin’deki ekonomik dönüşümü iyi tahlil etmek de, ideal stratejinin bir parçası…

Öte yandan şahsen uzun zamandır, 1 Kuşak 1 Yol Projesi’nde stratejik bir aktör olarak yer almak için daha seri hareket etmemiz gerektiği kanaatindeyim. Nitekim DEİK Raporu’nda da, söz konusu dev proje bağlamında ülkemizin kıymetli konumuna değinilerek Çin’den başta lojistik odaklı olmak üzere çeşitli yatırımlar çekilebileceği vurgulanıyor. Doğrudan yabancı yatırım çekmek önümüzdeki dönemde özellikle büyümemize ve ödemeler dengemize olumlu katkı verme potansiyeli taşıyan kritik bir hususken, Çin’in son yıllarda belli başlı ülkelerde gerçekleştirdiği teknolojik yatırımlarla uluslararası işbirliklerini artırdığının da altını özellikle çizmekte fayda var. Zira raporun da işaret ettiği üzere, kalkınmamızda etkin rol oynayacak teknolojik gelişime katalizör olması amacıyla, karşılıklı fayda prensibi çerçevesinde Çin’den bu tür yatırımlar çekilmesinin de yolları aranmalı. Üzerinde çalışılan yatırım teşvikleri buna bir örnek… ICBC, bu alanda öne çıkan aktörlerden…

Bununla beraber, Çin ile hizmet ticaretinin artırılması da net ihracatımıza destek verecek bir diğer hedef olarak düşünülmeliyken, burada öne çıkan ciddi potansiyelin aslen turizm sektöründe yattığı ifade edilebilir. 2016 Ocak-Ekim döneminde ülkemize gelen Çinli ziyaretçi sayısı sadece 138 bin… Söz konusu sektörümüzdeki güvenlik ve algı bağlantılı son dönem sorunlarını bir yana koyacak olursak, öteden beri dev Çin turist portföyünden Türkiye’nin oldukça küçük bir pay alıyor olması, bu husustaki çalışmaları derinleştirmeyi gerektiriyor. Bir veriyle bunun önemini özetleyeyim: Önümüzdeki 5 yıl içinde Çin’den dünyaya akacak turist sayısının yılda 155 milyona ulaşması bekleniyor.

Son olarak, işin esaslı detaylarından olan iletişim ve koordinasyon kanalına dair maddelerin altını çizmekte de ciddi fayda var. Nitekim mekanizmalar etkinleştirilmediği takdirde, potansiyeli kendine getirmekten söz etmek zor olacak. Bu kapsamda ise, Türkiye’nin hem ülke markasının hem de mallarının bilinirliğinin ve imajının Çin toplumu nezdinde güçlendirilmesi gerektiğini kabul etmek ve bu konuda kolları sıvamak şart. Üstelik raporda da belirtildiği gibi, iş yapmanın önüne sıklıkla çıkıveren kültürel farklılıkların üstesinden gelmek için, firmalarda ve ilgili kamu birimlerimizde Çin’i ve mümkünse dilini de bilen insanları istihdam etmeye ve cüzi olduğunu kabul etmemiz gereken bu kaynağı güçlendirmeye ihtiyacımız var. Çin’de eğitim gören gençlerimiz, bu anlamda gerekli kalifiye işgücüne bir temel oluşturabilirler.

Tabii potansiyeli gerçekleştirme yolunda ilerleyebilmek için, aradaki teknik pürüzlerin giderilmesi gerektiğini de vurgulamak gerek. Nitekim özellikle vize konusu gibi son dönemde yaşanan zorlukların aşılması hususunda iş dünyasının çözümler beklediğini biliyoruz. Bu noktada ise, raporda son dönemlerde artan bir diyaloga dikkat çekilirken, DEİK Türkiye-Çin İş Konseyi Başkanı Murat Kolbaşı’nın da, karşılıklı görüşmelerde samimi niyet ve çabalara şahit olduğunu belirttiğini not düşmek isterim.

Umuyoruz ki, iki ülkenin ilgili Bakanlıkları tarafından yürütülen çözüm odaklı çalışmalar, çok geçmeden meyvelerini verir. Ve tabii en temelinde umuyoruz ki, ekonomik bağlar stratejik bir yol haritası bünyesinde sürekli bir kararlılıkla ilerletilir. Nitekim DEİK Başkanı Ömer Cihad Vardan’ın da toplantıda belirttiği gibi; Asya ve özelinde Çin, dış ekonomik ilişkilerimizin gelişmesi için artık bir tercih unsurundan öte… Büyüyen bu dev pazarda ilgili fırsatlardan mahrum kalmamak, dış ekonomik portföyümüzü genişletmeyi sürdürme gayemizle birebir örtüşüyor.

ejder-ve-hilal_final_page_01Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) bünyesinde faaliyet gösteren Türk-Çin İş Konseyi için kaleme aldığım “Asya Yüzyılında Ejder ve Hilal: Türkiye-Çin Ekonomik İlişkilerinin Geliştirilmesi İçin Bir Yol Haritası” başlıklı raporu, Wyndham Grand Hotel’de yapılan bir basın toplantısıyla kamuoyuna tanıttık. DEİK Başkanı Ömer Cihad Vardan ile Türk-Çin İş Konseyi Başkanı Murat Kolbaşı’nın da katıldığı toplantıya basının ve iş dünyasının ilgisi sevindirici düzeydeydi. Raporun tam metnini DEİK’in web sitesinden indirmek mümkün. Yönetici özetini ise aşağıda bulabilirsiniz. 

Yönetici Özeti

Mevcut Türkiye-Çin Halk Cumhuriyeti ticari ve ekonomik ilişkilerinde Türkiye açısından dengesiz bir durum söz konusudur.

Türkiye, Çin’e ihraç ettiği her bir dolarlık mal karşılığı bu ülkeden on doların üzerinde mal ithal etmektedir.

İki ülke arasındaki mevcut ticaret açığı her geçen yıl büyümektedir.

Karşılıklı yatırım ve hizmet ticareti ilişkilerinde ise son dönemlerde nispeten bir canlanma olsa da henüz iş hacimleri düşük seviyelerdedir.

Çin ile olan ticaret açığını kapatmak kısa ve orta vadede olası görünmemekle birlikte ikili ekonomik ilişkileri daha dengeli ve sürdürülebilir bir düzleme oturtmak mümkündür.

Bu raporda Türkiye ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin ekonomik gelişimleri ve küresel ekonomik eğilimler dikkate alınarak ikili ekonomik ilişkilerinin dengeli ve sürdürülebilir bir düzleme oturtulması için aşağıda maddeler halinde belirtilen yol haritası önerilmektedir.

Altay Atlı, Ömer Cihad Vardan, Murat Kolbaşı

Altay Atlı, Ömer Cihad Vardan, Murat Kolbaşı

1.1 Türkiye’nin Çin’e ihracatında artış potansiyeli taşıyan ürünlere odaklanarak bu ürünlerde pazar paylarının artırılmasına yönelik çalışmalar yapılması.

Raporda Gümrük Tarife İstatistik Pozisyonlarında (GTİP) dört haneye inilerek 1,200 ürün pozisyonu için değerlendirme yapılmış ve Türkiye’nin Çin’e ihracat potansiyeli taşıyan ürünler belirlenmiştir. Bu ürünlerin özet listesi beş ana grup altında, her grubun özellikleri ve o ürün grubu için önerilen eylem planı ile birlikte aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Bu ürünlere yönelik olarak ilgili kamu kuruluşları ve özel sektör temsilci kuruluşlarının ortak çalışmaları sonucunda Çin pazarında kalıcılık sağlanabilir.

Çin yavaşlayan ekonomik büyümesine rağmen, ülke ekonomisi düşük maliyetli ihracata dayalı büyüme modelinden daha çok iç pazardaki tüketime ağırlık veren bir modele doğru geçiş yapmaktadır.

Çin’deki iç tüketim artışının sağlayacağı imkânlardan etkili bir şekilde faydalanabilmek için Türkiye’nin ihracatında hedefleri net olarak belirlemesi ve çalışmalarını bu hedeflere yönelik olarak yoğunlaştırması önem kazanmaktadır.

1.2 Türkiye’nin Çin’den ithalatında Türk ekonomisine yüksek katma değer sağlayan kalemlerin belirlenerek ithalatın Türk ekonomisine en fazla getiriyi sağlayacak şekilde planlanması.

Rapor sunumu

Rapor sunumu

Türkiye’nin Çin’den yaptığı ithalat ekonomi üzerinde cari açığı arttırıcı bir yük oluştururken, üreticilerin daha uygun fiyatlarla ara mamullere ulaşmasını sağlayarak imalat sanayisinin rekabet gücüne katkıda bulunmakta ve aynı zamanda tüketicinin de alım gücünü artırmaktadır.

Dolayısıyla ticaret açığını önlemek için korumacı önlemler almaktansa, ithalatın mümkün olduğunca Türkiye ekonomisine yüksek katma değer sağlayacak, ekonominin ihtiyaçlarına karşılık verecek şekilde yapılmasını temin etmek önem kazanmaktadır.

Türkiye’nin Çin’den ithalatında esas olarak ara mamul ithalatı üzerine odaklanılması ve buradan alınan verimin yükseltilmesi için çalışmalar yapılması gerekmektedir.

Türkiye, teknoloji kapasitesini yükseltmek için çaba göstermekte olan bir ülkedir.

Bu amaç doğrultusunda ülke içerisinde eğitim, araştırma geliştirme ve inovasyona yönelik çalışmaların yanı sıra, yurtdışından teknoloji ve yüksek teknoloji içeren ara mamullerin ithalatı önem kazanmaktadır. Çin, son dönemlerde düşük katma değer ve emek yoğun sektörlerden daha yüksek katma değerli, sermaye ve teknoloji yoğun sektörlere doğru bir geçiş yapmaktadır.

Bu nedenle Türkiye’nin Çin’den ithalatında uzun vadeli bir vizyon oluşturarak, Çin’in teknoloji alanında atılım yaptığı sektörlere odaklanması ve buralardan ara mamul ithalatına ağırlık vermesi önem kazanmaktadır.

Çin’in bu bağlamda öncelikli olarak belirlediği sektörler, Çin’deki imalat kalite ve kapasitesini artırmayı, imalat sürecinin her kademesinde teknolojiyi ön plana çıkartmayı hedefleyen “Made in China 2025” programı çerçevesinde ortaya konulmuştur.

Söz konusu program kapsamında yer alan sektörlerdeki gelişim, ülkemiz için kaliteli, teknoloji içerikli ve düşük maliyetli ara mamul ithalatı için cazip kaynaklar oluşturacaktır.

1.3 Ticaret açığının telafi edilmesi ve Türk ekonomisine katma değer sağlanması için Türkiye’nin Çin’den daha fazla yatırım çekmesi; bu bağlamda yüksek potansiyel sunan sektörlere odaklanılarak bu alanlarda karşılıklı fayda prensibi temelinde yatırım ilişkileri oluşturulması.

Türkiye, Çin sermayesinin son dönemlerde ilgi gösterdiği ülkeler arasında yer alsa da, halen Çin’in Türkiye’deki yatırımları, bu ülkenin tüm dünyadaki yatırımları arasında küçük bir yer tutmaktadır.

Türkiye’deki Çin sermayeli firmaların büyük bir çoğunluğu toptan ve perakende ticaret alanında faaliyet göstermektedir.

Bu firmaların tamamına yakını tüketici ürünlerinin Çin’den Türkiye’ye ithal edilmesi ve Türkiye pazarındaki dağıtımına yönelik çalışmaktadır.

Ancak Türkiye için önemli olan Çin’den daha yüksek katma değere sahip, Türkiye’nin sürdürülebilir ve yenilikçi üretime dayalı kalkınmasına katkı sağlayacak yatırımları çekmektir.

Çin ekonomisi emek yoğun ve düşük teknolojili üretimden sermaye yoğun ve yüksek teknoloji odaklı bir yapıya doğru dönüşüm geçirmekte, Ar-Ge ve inovasyon çalışmalarını desteklemektedir.

2015 yılında Ar-Ge faaliyetlerine 350 milyar ABD Dolarının üzerinde yatırım yapmış olan Çin dünyada bu alanda en fazla yatırım yapan ülkelerden birisi olduğu gibi yakın geçmişte ABD’yi geçerek en fazla patentin alındığı ülke haline de gelmiştir.

Çin’in artan teknolojik kapasitesinden faydalanabilmek için teknoloji transferi ve ortak üretim imkânlarını içeren, güçlü Ar- Ge potansiyeli olan yatırım projelerinin Türkiye’ye çekilmesi teşvik edilmelidir.

Bu durum, Türkiye açısından faydalı olacağı gibi, Türkiye pazarında daha büyük pay sahibi olmak isteyen ve Türkiye’nin merkezinde olduğu Yeni İpek Yolu projesini geliştirmek için çaba gösteren Çin açısından da fayda sağlayacaktır.

Oluşan bu karşılıklı fayda yatırım ilişkilerinin uzun vadede sürdürülebilirliğini sağlayacaktır.

Bu çerçevede çalışmaların Çin’in yurt dışına açılımında öncelikli olarak belirlediği demiryolu, elektrik, telekomünikasyon, makine imalat, otomotiv, uçak imalat ve elektronik sektörlerinde yoğunlaştırılması fayda sağlayacaktır.

1.4 Çin’deki Türk yatırımlarının, bu ülkedeki yatırım teşvik rejimine yönelik yeni uygulamalardan istifade ederek, rekabetin daha düşük ve teşviklerin daha fazla olduğu bölgeleri hedef alarak ve hizmet sektöründeki imkânlardan faydalanarak, artırılması.

Türkiye’nin Çin’deki yatırımları henüz oldukça düşük seviyede olduğu gibi Türk firmaları açısından Çin’deki genel yatırım ortamı da giderek zorlaşmaktadır.

Çin pazarındaki rekabetin yüksekliği, ticarette olduğu gibi Türk firmalarının yatırım yoluyla da Çin’e girişlerini güçleştiren bir etkendir.

Diğer yandan uzun yıllardır Çin’i yabancı yatırımcılar için cazip bir pazar haline getiren düşük maliyet avantajı giderek ortadan kalkmakta ve yatırımcıların kullandıkları tüm girdilerin maliyeti

yükselmektedir.

Ancak Çin’in ülkeye daha yüksek katma değerli yabancı yatırım çekmek için yeni uygulamaları hayata geçirmesi Türk firmaları açısından yeni olanakların oluşmasını sağlamaktadır.

Emek yoğun Türk yatırımları için lokasyon tercihi olarak maliyetlerin çok yükseldiği ülkenin kalkınmış doğu bölgeleri yerine daha uygun koşullar sağlayan Çin’in orta bölgelerine odaklanılması faydalı olacaktır.

Ülkenin batısında da Sincan Uygur Özerk Bölgesi de özel konumu ve Türkiye ile kültürel bağları nedeniyle Türk yatırımcılar için önemli bir potansiyel sunmaktadır.

Çin ekonomik büyüme sürecinde özellikle düşük maliyet avantajına sahip imalat sektöründe yabancı yatırım almışsa da son dönemlerde yabancı sermaye daha çok hizmet sektörüne yönelmektedir.

Başta eğitim, finansal hizmetler, turizm ve sağlık sektörü olmak üzere farklı alanlarda Çin içerisinde oluşan talebe karşılık verecek şekilde konumlanan yabancı firmalar pazarda yerini almış durumdadır.

Bu sektörlerde uluslararası tecrübeye sahip olan Türk şirketleri için Çin’in büyük bir pazar olmasının yanında Çin hükümetinin hizmet sektörüne yönelik uygulamaları ve mevzuattaki iyileştirmeleri sayesinde olumlu bir yatırım ortamı sunulmaktadır.

1.5 Türkiye’nin Çin ile hizmet ticaretinin artırılması ve bu kapsamda turizm ilişkilerine ağırlık verilmesi.

Çin’de hızla büyüyen orta sınıfın artan harcanabilir gelirleriyle hizmet sektörüne dönük artan talepleri, Türkiye’den Çin’e hizmet ihracatı potansiyelini arttırmaktadır.

Türkiye’nin, mal ticaretinin aksine hizmet ticaretinde ticaret fazlası bulunmaktadır.

Türkiye’nin en güçlü olduğu hizmet sektörü turizmdir ve bu sektörü sırasıyla taşımacılık ve inşaat takip etmektedir.

Çin ise Türkiye’den farklı olarak hizmet sektöründe dış ticaret açığı veren bir ülkedir ve Çin’in en fazla hizmet alımı açık arayla turizm sektöründe olmaktadır.

Bu nedenle Türkiye’nin Çin’e hizmet ihracatında en büyük potansiyel turizm sektöründe görülmektedir.

Çin’den yurtdışına turizm amaçlı olarak 2015 yılında 120 milyon çıkış yapılmıştır ve önümüzdeki beş yıl içerisinde bu rakamın 155 milyona ulaşması beklenmektedir.

Çin’den daha fazla turist çekilebilmesi için çalışmalar yapılması ve bu kapsamda Türkiye’nin genel turizm promosyon çalışmalarının yanı sıra Çin’e ve Çinli turiste yönelik çalışmaların hayata geçirilmesi önem kazanmaktadır.

1.6 Çin ile iş yapmaya yönelik kalifiye iş gücünün geliştirilmesi ve etkin bir şekilde istihdam edilmesi.

Çin ile iş yapacak her Türk firmasının Çince bilen, Çin’i ve Çin insanını iyi tanıyan, Çinlilerin düşünce tarzını ve iş yapma anlayışını iyi bilen personel istihdam etmesi faydalı olacaktır.

Mevcut durumda Türk firmaları tarafından ya mevcut personel Çin’e gönderilerek yetiştirilmekte ya da Uygur Türkü kökenli çalışanlar Çince bilgileri nedeniyle tercih edilmektedirler.

Ancak bu şekilde bir insan gücü oluşturma yaklaşımı, Türkiye’nin Çin ile artan ekonomik ilişkileri göz önünde bulundurulduğunda yetersiz kalmaktadır.

Buna karşılık Çin’de üniversite eğitimi almış, yüksek lisans ve doktora yapan Türk öğrencileri, hedeflenen kalifiye işgücü için önemli bir kaynak oluşturmaktadır.

Bu kaynak sistemli bir şekilde değerlendirilmeli ve istihdamı sağlanmalıdır.

1.7 Türkiye’nin ülke markasının ve Türk malı imajının Çin toplumu nezdinde güçlendirilmesi

Çinli tüketici nezdinde bir Türkiye imajı henüz oluşmamıştır.

Bu yüzden, Türkiye’nin ülke markasının oluşturulmasına yönelik projelerin yanı sıra, Çin pazarına ve Çinli tüketiciye yönelik bir olumlu algı oluşturma çalışması yürütülmesi önem kazanmaktadır.

1.8 Ticaret ve yatırım ilişkilerimi destekleyen finansman imkânlarının artırılması.

Çin ile kurulacak ticaret ve yatırım ilişkileri için sağlıklı bir finansman altyapısı sağlanması da gerekmektedir.

İki ülke bankalarının karşılıklı olarak diğer ülkede faaliyet göstermesi ve bankacılık hizmetleri sunması bu açıdan önemlidir.

Çin bankalarının Türkiye’de faaliyet göstermesine ilaveten Çin’de temsilcilik ofisi seviyesinde faal olan Türk bankalarının da bankacılık hizmetleri vermeye başlaması ilişkilerin finansman altyapısının tamamlanması açısından gereklidir.

1.9 Türkiye’nin Çin ile ekonomik ilişkilerinde tüm paydaşları kurumsal bir yapı içerisinde bir araya getirerek koordinasyonu ve güç birliğini sağlayacak bir mekanizmanın oluşturulması.

Çin’e yönelik ekonomik ilişkilerle ilgili kamu, özel sektör ve sivil topluma ait tüm paydaşlar arasında yapılandırılmış, kurumsallaştırılmış ve kesintisiz bir eşgüdüm mekanizmasının oluşturulması, bu raporda ortaya konan yol haritasının da daha etkin bir şekilde hayata geçirilmesine katkı sağlayacaktır.

Bu amaç doğrultusunda bir kamu ve özel sektör, sivil toplum ve akademik kuruluşlarının katılımıyla “Çin ile Ekonomik İlişkiler Koordinasyon Kurulu’nun hayata geçirilmesi faydalı olacaktır.

Yukarıda belirtilen adımların etkili bir şekilde atılması ve bu yol haritasının uygulanması konusunda devamlı bir süreç oluşturulması halinde, Türkiye’nin Çin ile ekonomik ilişkilerinde daha sürdürülebilir, daha dengeli ve ülke ekonomisine daha yüksek katma değer sağlayan bir yapıya ulaşması mümkün olacaktır.

Son dönemlerde iki ülke arasında artan karşılıklı diyalog, istişare ve iletişim, ekonomik işbirliğinin daha üst seviyelere taşınabilmesi için uygun ortamı sağlamaktadır.

Küresel ekonomideki Asyalaşma ve ekonomik gücün Batı’dan Doğu’ya kayışı sürecinde Çin dünyanın en büyük ikinci ekonomik gücü olarak yaptığı atılımlarla küreselleşme sürecinin öncü aktörlerinden birisi haline gelmektedir.

Dolayısıyla Türkiye için de Çin ile daha yüksek hacimli, daha kaliteli ve daha yüksek katma değerli ekonomik işbirliklerini sürdürülebilir ve dengeli bir düzlemde tesis etmek, bir tercihten öte bir mecburiyet olarak ortaya çıkmaktadır.

Çin’in öncülüğünde ve Türkiye’nin de dahil olduğu 57 ülkenin katılımıyla kurulan ve geride bıraktığımız Ocak ayında resmen faaliyete geçen Asya Altyapı Yatırım Bankası’nın (AIIB) finansman sağlayacağı ilk büyük projelerle ilgili bilgiler kamuoyuyla paylaşıldı. Bu projelerin Haziran ayından itibaren hayata geçirilmesi ve AIIB’nin 2016 yılı boyunca Asya genelindeki altyapı projelerine yaklaşık 1,2 milyar dolarlık finansman sağlaması bekleniyor.

Çin, halen AIIB’nin en büyük hissedarı konumunda ve bu kurumda yüzde 26,06’lık oy hakkı var. Çin’i yüzde 7,5 ile Hindistan, yüzde 5,93 ile Rusya ve yüzde 4,5 ile Almanya takip ediyor. Türkiye’nin ise yüzde 2,52’lik bir oy hakkı bulunuyor.

9002
İlk projelerin detayları Çin’in AIIB’den beklentilerine ve bankanın gelecekte izleyeceği çizgiye dair ipuçları da sunuyor. ABD ile Japonya’nın katılım sağlamadığı AIIB’nin Asya’nın giderek artan kalkınma finansmanı ihtiyacına karşılık verecek bir kurum olmasının ötesinde Çin’in stratejik amaçlarına hizmet edip etmeyeceği, Çin’in buradaki esas gayesinin ne olduğu, bankanın Çin tarafından Dünya Bankası ve Asya Kalkınma Bankası (ADB) gibi halihazırda faal olan finansman sağlayıcılara bir alternatif mi, yoksa onları tamamlayıcı bir unsur olarak mı tasarlandığı konusunda kapsamlı tartışmalar yürütülmüştü. AIIB’nin fonlayacağı ilk projelerin detayları, AIIB’nin mevcut uluslararası kurumlarla birlikte çalışacağını, ancak projelerin seçiminde Çin’in stratejik önceliklerinin ön planda tutulacağına işaret ediyor.

Bahsi geçen projeler Pakistan, Tacikistan, Kazakistan ve Özbekistan’da yer alıyor. Bu ülkelerin tamamının Çin’in Yeni İpek Yolu olarak da bilinen “Bir Kuşak, Bir Yol” projesinin güzergahı üzerinde yer aldığı ilk bakışta dikkat çeken bir husus. Yine aynı zamanda bu ülkelerin tamamının Çin ve Rusya’nın başı çektiği Şanghay İşbirliği Örgütü’nün üyesi oldukları görülüyor (Pakistan’ın üyeliği geçen yılın Temmuz ayında onaylandı, prosedürlerin tamamlanmasıyla birlikte üyelik süreci sonuçlanmış olacak).

AIIB, Pakistan’ın Pencap eyaletinde yer alan 64 kilometre uzunluğundaki bir karayolu inşaatı için finansman sağlayacak. Projenin toplam değeri 300 milyon dolar ve AIIB bu tutarın yarısını karşılarken, diğer yarıyı da ADB finanse edecek. İmzalar geçtiğimiz hafta Frankfurt’ta yapılan ADB yıllık toplantılarında atıldı. ADB’nin Japon başkanı Takehiko Nakao’nun kendisine yöneltilen “projeye öncelik verilmesinin Çin’in Pakistan’la yakın ilişkilerinden kaynaklanıp kaynaklanmadığına” yönelik sorulara “kolay hayata geçirilebilir bir proje olduğu için öne alındığı” şeklindeki cevabı ilgi çekiciydi. Ancak esas ilginç olan Çin’in başı çektiği AIIB’nin ilk projelerinden birisine Japonya’nın etkisinin ağırlıkta olduğu ADB ile birlikte giriyor olması.

AIIB, Tacikistan’ın başkenti Duşanbe’yi ülkenin Özbekistan ile olan sınıra bağlayacak diğer bir karayolu projesinde Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD),  Kazakistan’ın Almatı kentindeki bir otoban projesi için de yine EBRD ve ayrıca Dünya Bankası ile ortak finansman sağlayacak. Geçtiğimiz ay AIIB ile Dünya Bankası arasında Washington’da imzalanan bir anlaşma ile bu iki kurum arasında işbirliği için gerekli zemin oluşturulmuş, anlaşmada yer alan Dünya Bankası’nın ortak projeleri “kendi politika ve standartlarına uygun bir şekilde hazırlayıp denetleyeceğine” yönelik maddeler ile başta ABD olmak üzere uluslararası kamuoyunda AIIB’nin kalkınma finansmanında küresel anlamda kabul edilmiş norm ve standartlara uygun davranmayacağına yönelik var olan endişeler kısmen de olsa giderilmişti.

Görülen o ki, Çin AIIB ile, tabir yerindeyse, bir taşla iki kuş vurmayı hedefliyor. AIIB üzerinden sağlanacak altyapı yatırım finansmanı, bir yandan Çin’in stratejik çıkarlarına ve “Bir Kuşak, Bir Yol” projesinin gelişimine hizmet edecek, diğer yandan da Dünya Bankası, ADB, EBRD gibi kurumlarla işbirliği yapılarak hem masraflar paylaşılmış olacak, hem de Çin dünyaya AIIB’nin rekabet değil işbirliği amacı taşıdığını gösterecek. Asya’nın önümüzdeki on yıl içerisinde 8 ile 10 trilyon dolar arasında bir altyapı yatırımına ihtiyacı olacağı tahmin ediliyor. Sonuç olarak AIIB’nin başarısını bu ihtiyacı ne ölçüde karşılayabildiği belirleyecek.

singh_chinairaniantango_xi

İran ile P5+1 ülkeleri arasında varılan anlaşma gerek Türkiye gerekse uluslararası kamuoyunda büyük ölçüde söz konusu ülkenin “Batı ile uzlaşma sağlaması” olarak değerlendirildi ve anlaşma ile birlikte İran ile Batı arasındaki ilişkilerin daha yapıcı bir şekilde şekilleneceği yönünde yorumlar yapıldı. Bu değerlendirmelerde doğruluk payı olmakla beraber, müzakerelerde katkısı olan ve anlaşmadan fayda sağlayacağı düşünülen ülkelerden birisinin Batı’da değil Doğu’da yer aldığı görülüyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi daimi üyesi olarak P5+1 tarafında müzakere sürecine katılan ve nihai anlaşmaya imza koyan Çin’in İran’a yönelik bir takım ekonomik ve stratejik hedefleri var. İran’ın “normalleşmesi” bir yandan Çin’in bu hedeflere ulaşmasındaki engelleri ortadan kaldırarak Pekin açısından olumlu bir etki yaratacak, ancak diğer yandan da ambargoların kalkmasıyla özellikle ekonomi alanında hızla büyümesi beklenen pastadan dilim almak isteyen aktörlerin sayısının artmasına yol açarak Çin’in karşı karşıya olduğu rekabeti güçlendirecek. Artan rekabet ortamı içerisinde Çin, İran ile ambargolar boyunca devam ettiği ekonomik ve güvenlik işbirliği ile kendisini “karagün dostu” olarak konumlandırabilmesi, bu ülkede halihazırda büyük ölçekte yatırımlara sahip olması ve Ortadoğu’ya yönelik politikalarını Batılı ülkelerin aksine tarihsel bir bagaj olmadan sürdürebilmesi sayesinde önemli bir avantaja sahip.

İran petrolü Çin için önemli

Çin için İran öncelikle enerji güvenliği açısından önem taşıyor. 2014 yılında Çin toplam 520,3 milyon ton petrol tüketti ve bu tüketimin ancak 211,4 milyon tonluk kısmını kendi üretimiyle karşıladı. Başka bir deyişle, Çin petrol ihtiyacının yüzde 60’ını ithalat yoluyla karşılamak mecburiyetinde. Bu amaç doğrultusunda halen tüm dünyadan günde 6,1 milyon varil petrol ithal eden ve dış alımlara bağımlılığı giderek artan Çin için İran önemli bir kaynak teşkil ediyor. Çin bugün toplam petrol ithalatının yüzde 12’sini İran’dan yapıyor ve Ortadoğu’da ve dünyanın petrol üreten diğer bölgelerindeki artan jeopolitik riskler yüzünden nispeten istikrarlı olarak gördüğü ve karşılıklı güvene dayalı bir ortaklık ilişkisi kurmayı başardığı İran’ın ithalattaki payını artırmak istiyor.

Ambargoların kalkması, Çin’in bu hedefine ulaşması için bir avantaj sağlıyor. Pekin her ne kadar Batı’nın uyguladığı ambargoların doğrudan bir parçası olmamışsa da, dolaylı olarak etkilenmiş ve İran’dan petrol alımını azaltmak zorunda kalmıştı. Ambargo öncesinde günlük 2,6 milyon varil petrol üretim kapasitesi olan İran’ın üretimi 2014 itibariyle günde 1,4 milyon varile kadar düştü, ancak bu süreçte Çin İran’ın bir numaralı alıcısı olarak pozisyonunu korudu. Ambargolar sonrasında İran’ın üretimini eski seviyesine çıkartmasıyla Çin de ithalatını artırabilecek. Bununla birlikte İran’da üretimin artmasının küresel piyasalarda halihazırda düşük seviyelerde seyreden fiyatları daha da aşağıya çekeceğini ve bu durumun dünyanın en büyük petrol ithalatçısı olan Çin açısından son derece olumlu bir etki yaratacağını da not etmek gerekiyor.

Ambargolardan Çin’in İran’daki petrol üretim ve taşımacılık altyapısına yönelik yatırımları da olumsuz yönde etkilenmişti. Çin petrol firmaları CNPC ve Sinopec’in İran’ın Yadavaran ve Azadegan yataklarında her biri 2 milyar dolar tutarına yaklaşan yatırımları var. Çinli firmalar İran’dan çekilmedilerse de Batılı firmaların pazardan çıkmaları dolaylı olarak olumsuz bir etki yarattı. Batılı firmalardan temin edilecek olan teknoloji, ekipman ve know-how’un kesintiye uğraması nedeniyle Çin’in İran’daki projeleri de hız kaybetti, hatta rafa kaldırıldı. Yeni dönemde bu projeler ivme kazanacak.

Çin’in İran’da halen 25 milyar dolarlık yatırımı var ve ambargoların kaldırılmasıyla birlikte bu rakamın 52 milyar dolara kadar yükseltileceği Çinli yetkililer tarafından açıklanmış durumda. Enerji alanındaki projeler bu rakam içerisinde aslan payını alacak olsalar da Çin’in İran’daki yatırımları petrol ve doğal gaz ile sınırlı değil. Ulaştırma altyapısı (örneğin hızlı tren projeleri, karayolları ve limanlar), telekomünikasyon ve imalat sanayii alanında Çin’in İran’da büyük ölçekli yatırımları var. Ambargoların kalkması Çin’in İran’daki yatırım portföyünü derinleştirmesini de sağlayacak. Diğer yandan ambargolara rağmen artmaya devam eden ve 2014 yılında 50 milyar dolar seviyesine ulaşan karşılıklı ticaret hacminin yeni dönemde daha da hız kazanması muhtemel görülüyor.

İlişkilerin stratejik boyutu

Pekin yönetimi, İran ile ekonomik ilişkilerini ikili boyutunun ötesinde daha büyük stratejik bir tablo içerisine oturtuyor. İran, Çin’in Yeni İpek Yolu projesinde kritik bir konuma sahip. Çin’i Orta Asya üzerinden Avrupa’ya bağlayacak olan hatlar İran’dan geçtiği gibi, İran Çin’in karadaki projeye paralel olarak sürdürdüğü Deniz İpek Yolu projesinde de limanlarıyla birlikte önemli bir yer teşkil ediyor. Bununla birlikte İran, yine Çin öncülüğünde hayata geçirilen Asya Kalkınma Yatırım Bankası’nda da kurucu üye konumunda. Tüm bunlara ek olarak son dönemlerde iki ülke arasındaki güvenlik işbirliğinin artması, 2014 yılında Çin ile İran donanmalarının ortak bir tatbikat gerçekleştirmesi, Çin’in İran’ın Şanghay İşbirliği Örgütü’ne tam üyeliğini desteklemesi Pekin-Tahran hattında ilişkilerin ana eksen enerji üzerinden şekillenmekle birlikte esasen çok boyutlu olarak gelişmekte olduğunu gösteriyor.

Ambargo sonrası dönemde Çin, İran ile halihazırda güçlü olan ilişkilerini daha da kuvvetlendirebilir. Ancak Pekin açısından iki önemli risk söz konusu. Birincisi, İran’da artacak olan rekabet ile ilgili. Çin, ambargo sürecinde Batılı ülkelerin yokluğundan fayda sağlayarak İran pazarında konumunu kuvvetlendirdi. Batılı ülkelerin ve Batı kökenli çok uluslu şirketlerin tekrar İran’da aktif olmalarıyla birlikte ise Çin açısından daha zorlu rekabet şartları oluşacak. İran ile Batı ülkeleri arasında olmayan güven unsuru, İran ile Çin arasında büyük ölçüde mevcut ve bu da Pekin açısından bir avantaj sağlıyor. Ancak ekonomik rekabetin özellikle enerji alanında ulaşacağı boyut Çin’in İran’a yönelik hedeflerini revize etmesine yol açabilir. İkinci olarak ise, Ortadoğu siyasetinin akışkanlığı ve bölgede dengelerin her an hızla değişebiliyor olması jeopolitik bir risk yaratıyor. Ambargoları geride bırakmış olan Tahran’ın Ortadoğu sahnesinde kendisini nasıl konumlandıracağı, Suriye konusundaki tutumunun nasıl şekilleneceği, Suudi Arabistan ile olan hegemonik mücadelesinin ne yöne evrileceği, nükleer anlaşmanın Batı bloğu ile siyasi anlamda da bir yakınlaşmaya yol açıp açmayacağı büyük önem taşıyan ancak henüz belirsizlik ihtiva eden parametreler. Bu alandaki gelişmelerin ve İran’ın izleyeceği politikaların Çin’in Ortadoğu’daki çıkarlarıyla çatışma ihtimaline iki ülke arasındaki ilişkilerin geleceği ile ilgili yapılan değerlendirmelerde mutlaka dikkat edilmesi gerekiyor.

Son olarak şunu belirtelim: İran, anlaşmayı Batı’yla değil Batı+Çin ile yaptı. Bundan sonraki süreç de bu eksen üzerinden şekillenecek.

Şanghay, Çin’de geleneksel ile modernin buluştuğu, ülkenin geçmişi ile geleceğini Huangpu Nehri’nin iki yakasında bir araya getiren ve yaklaşık 25 milyon kişiye ev sahipliği yapan dev bir metropol. Bugüne değin Asya coğrafyasında birçok kente “Doğu’nun İncisi” lakabı takılmıştır; Şanghay da bunlardan birisi. Ancak Şanghay’ı farklı kılan, “Doğu”nun burada oryantalist bir perspektifle egzotik ötekiler yaratan Batı-merkezci bir anlayışla değil, ekonomik güç üzerinden küresel ekonomideki eksen kaymasını yansıtacak şekilde tanımlanıyor olması. Şanghay, küresel ekonominin başat aktörlerinden birisi olan Çin’in ekonomik kalbinin attığı, Asya’da ekonomik gücün odaklandığı bir şehir. Şanghay sadece Doğu’nun değil, küresel ekonominin incisi olma yolunda ilerliyor.

s80Çin’de ekonomik büyüme, küresel kriz sonrası dönemde nispeten hız kesmesine rağmen güçlü bir şekilde devam ediyor. Çin hükümetinin amacı, bu büyümeyi geçmiş dönemlere nazaran daha düşük bir seviyede de olsa sürdürülebilir bir düzleme oturtmak. Bu amaç doğrultusunda uygulanan politikalar küresel ekonomi üzerinde sadece yüksek ihracat, ithalat ve yatırım hacimleriyle etkili olmayı değil, küresel ekonomide tanımlayıcı, kural koyucu bir aktör haline gelmeyi hedefliyor. Bu çerçevede Şanghay, küresel ekonominin üç mekanizması -lojistik, finans ve yatırım- alanlarında bir dünya merkezi, bir “hub” haline getiriliyor.

Lojistik alanında Şanghay, hâlihazırda dünyanın en yoğun limanına ev sahipliği yapıyor. 2014 yılında Şanghay Limanı, toplam 35,3 milyon TEU ile dünyanın en fazla konteyner işlenen limanı oldu. Singapur, Shenzhen ve Hong Kong bu sıralamada Şanghay’dan sonra geliyor. Dünyanın en yoğun konteyner limanları arasında ilk on sıranın tamamen Asya limanlarına ait olduğunu ve bunlar içerisinde de yedisinin Çin’de bulunduğunu da dikkat çekici bir bilgi olarak not düşelim. Şanghay Limanı’nda genişletme ve kapasite artırma çalışmalarının devam etmesi, limanın küresel ticaret hatları üzerindeki konumunu giderek güçlendireceği anlamına geliyor. Bununla birlikte Çin hükümeti tarafından kabotaj kısıtlamalarının da kademeli olarak azaltılması mevzuat altyapısı açısından olumlu bir sürece işaret ediyor.

Deniz ve kara taşımacılığı

Dünyanın en büyük ihracatçısı olan Çin için dış ticaretini büyük ölçüde deniz yolları ve konteyner taşımacılığı üzerinden yapıyor olması nedeniyle, limanlarının etkinliği ve kapasitesi önemli ancak Şanghay Limanı, kentin küresel lojistik haritasındaki konumunun sadece bir boyutunu oluşturuyor. Yeni İpek Yolu projesi kapsamında Çin’den Batı’ya uzanan demiryollarının geliştirilmesi ve bu hatlar üzerinden taşımacılığın artması, Şanghay’ın küresel ticaretin deniz ve demir yollarının kesiştiği bir konumda yer almasını sağlayacak. Hâlihazırda Şanghay’a üç yüz kilometre mesafedeki Yiwu’dan Avrupa ülkelerine konteyner treni seferleri düzenleniyor. Yeni İpek Yolu projesinde somut anlamda aşama kaydedildikçe Şanghay’ın da merkezi konumunun güçleneceğini öngörmek zor değil.

Çin hükümeti Şanghay’ı 2020 yılına kadar bir küresel finans merkezi konumuna getirmeyi amaçlıyor ve bu yöndeki çalışmalar Çin’in ulusal para birimi ‘renminbi’nin uluslararası işlem hacminin artırılması amacına paralel olarak sürdürülüyor. Şanghay hâlihazırda Çin’in en büyük menkul kıymetler, tahvil ve emtia borsalarına ev sahipliği yapıyor; renminbi bazlı olarak geliştirilen yeni finansal enstrümanlar piyasalarda derinliğin oluşmasına katkıda bulunuyor. Ancak Şanghay’ın küresel bir finans merkezi haline gelmesi için en önemli gereksinim, mevzuattaki kısıtlamaların ve bürokratik engellerin azaltılarak ekonomik ortamın özellikle yabancı yatırımcılar için daha cazip bir hale getirilmesi. Bu bağlamda Çin’in sermaye hesabının liberalleştirilmesi, ‘renminbi’nin tam anlamıyla konvertibilitesinin sağlanması, sınır ötesi sermaye akışlarının kolaylaştırılması ve süreçlerin daha az kontrol ve kotaya tâbi, daha şeffaf hale getirilmesi önem taşıyor.

Şanghay Borsası çıkışta

Şanghay Menkul Kıymetler Borsası, 2007’de yaşadığı büyük çöküş sonrası önemli derecede toparlandı ve son dönemlerde göz kamaştırıcı bir yükselişe geçti. 2015 yılına yaklaşık 2,500 puan seviyesinde giren Şanghay Bileşik Endeksi, bu makalenin kaleme alındığı Nisan ayı ortası itibariyle 4,500 puan eşiğine gelmiş durumda. Bununla birlikte 2015’in ilk çeyreğinde Şanghay Borsası, New York’u geçerek dünyanın en fazla halka arz gerçekleştirilen borsası oldu. Bu yüksek performansın sürdürülebirliği için mevzuattaki iyileştirmelerin ve hükümetin uyguladığı kontrollü liberalleşme sürecinin devam etmesi gerekiyor.

Katar Finans Merkezi’nin yayınladığı Küresel Finans Merkezleri endeksinde Şanghay tüm dünyada on altıncı, Asya-Pasifik coğrafyasında ise altıncı sırada yer alıyor. Aynı kurumun gerçekleştirdiği diğer bir ankette ise “yakın gelecekte hangi finans merkezinin daha fazla ön plana çıkmasını bekliyorsunuz?” sorusuna verilen cevaplar içerisinde Şanghay’ın açık arayla birinci sırada yer alması, küresel finans çevrelerinin gerçekleştirilen reformlara güven duyduğunu ortaya koyuyor.

Şanghay’ın lojistik ve finansa ek olarak küresel yatırımlar alanında da bir merkez haline getirilmesi yönündeki en önemli adım ise Eylül 2013’de bir pilot uygulama olarak hayata geçirilen Şanghay Serbest Ticaret Bölgesi oldu. Bölgede yatırım ve ihracat teşvikleri, serbest döviz ticareti imkânları ve farklı alanlarda vergi muafiyetleri sunularak olumlu bir yatırım ortamı oluşturulması amaçlanıyor. Halen 29 kilometrekarelik bir alan üzerine kurulu olan, ancak civar bölgelerdeki finans merkezleri ve teknoloji parklarını da kapsayacak şekilde 120 kilometrekarelik bir alana genişletilmesi öngörülen serbest bölge, Çin hükümeti tarafından ileride kademeli olarak ülkenin genelinde uygulanması amaçlanan reformlar için bir deneme platformu olarak görülüyor. Şu ana kadar yaklaşık bin beşyüzü yabancı sermayeli olmak üzere toplam yedi binin üzerinde firma Şanghay Serbest Ticaret Bölgesi’nde faaliyete geçmiş durumda.

Şanghay, küresel ölçekte bir lojistik, finans ve yatırım merkezi olma yolunda ilerliyor. Çin hükümeti bu çerçevede planlarını uygulamaya koymuş durumda. İstenen hedeflere ulaşılması için ise bürokratik engellerin azaltılması, reform sürecinin taviz verilmeden devam ettirilmesi başta finans sektörü olmak üzere liberalleşmeye ve piyasa dinamiklerine ağırlık verilerek iş ve yatırım ortamının güçlendirilmesi gerekiyor. Tüm bunlara ilave olarak Çin’in ihtiyaç duyduğu teknoloji ve inovasyon alanındaki atılımların gerçekleştirilmesi ve Şanghay’ın sadece mal ve sermaye akışlarının değil yeni fikirlerin, yeni teknolojilerin, yeni yaklaşımların da ön plana çıktığı bir kent haline gelmesi durumunda bu şehir tam anlamıyla “küresel ekonominin incisi” olacak.