"yolsuzluk" ile etiketlenmiş yazıları görüntülüyorsunuz

Dün Çin başbakanı Wen Jiabao?nun ?ekonomik özgürlüklerin yanında siyasi özgürlüklerin de genişletilmesi gerekir; siyasi reformlar yapılmazsa ekonomik alanda elde elen kazanımlar da yitirilir, Kültür Devrimi?nin trajedileri yeniden yaşanır? demişti. Aradan daha 24 saat geçmeden piyasa ekonomine de siyasi reformlara da pek sıcak bakmayan, Mao dönemini hayranlıkla anan bir Politbüro üyesi, Bo Xilai, Chongqing parti sekreterliği görevinden alındı.

Bo Xilai

Kısa bir süre öncesine kadar Çin siyasetinin yükselen yıldızlarından olan, Chongqing?deki icraatıyla halk nezdinde desteğini artıran ve bu yıl sonunda Politbüro Yürütme Komitesi?ne seçilmesine kesin gözüyle bakılan Bo?nun bu duruma düşmüş olmasının bir görünen sebebi var, bir de daha derinde bazı uzun vadeli hesaplamalar var. Önce görünen sebepten başlayalım.

Bo, Çin?deki ?yeni sol?un önde gelen bir temsilcisi. Bu akım, piyasa ekonomisinin getirdiği olumsuzluklara dikkat çekiyor ve çözümün komünizmin yitirilmiş olan bazı değerlerine geri dönüşte buluyor. Bu bağlamda, toplumsal eşitlik öncelikli hedef olarak belirlenirken, özel sektörün ekonomideki artan payının tekrar azaltılması ve ekonomik büyümenin sadece devlet eliyle sürdürülmesi öngörülüyor. Bo, Chongqing?de bu doğrultuda bazı girişimlerde bulunmuş ve toplumsal eşitliğin yeniden tesisi amacına yönelik olarak gerçekleştirilen uygulamalardan birisi de haksız kazanç sağlayan organize suç örgütleriyle sıkı mücadele olmuştu. Bu mücadelede en büyük destekçisi ise kendi elleriyle göreve getirdiği emniyet müdürü Wang Lijun?du. 2009?da başlayan süreçte hem mafya hem de yolsuzluğa karışan kamu görevlileri ile kıyasıya mücadele edilmiş, bu süreç içerisinde kimseye bir ayrıcalık tanınmamış ve hatta rüşvet aldığı tespit edilen eski emniyet müdürü yargılanmış ve idam edilmişti. Tüm bu gelişmeler sadece Chongqing?de tüm Çin?de beğeni topladı.

Birkaç ay önceye kadar herşey çok iyi gidiyordu, ta ki Bo?nun sağ kolu Wang Lijun hakkında yolsuzluk iddiasıyla Komünist Parti Disiplin Teftiş Komisyonu tarafından soruşturma başlatılana kadar. Buradan sonra gelişmelerle ilgili kamuoyuna yansıyan haberler biraz bulanıklaşıyor, ancak anlaşılan o ki zora düşen ve tenzil-i rütbeye maruz kalan Wang, Teftiş Komisyonu?na kendisini kurtarmak için Bo?nun karıştığı bazı yolsuzluk olayları hakkında bilgi verdi ya da vermek istedi, bunun öğrenen Bo da Wang?ın yakınındaki bürokratları görevden aldı. Daha sonra hiç beklenmedik bir şey oldu ve Wang, Chengdu?daki ABD Konsolosluğu?na giderek siyasi iltica talebinde bulundu. Talebi kabul edilmeyen Wang, konsolosluğu terk eder etmez istihbarat birimleri tarafından alıkonuldu ve Pekin?e götürülerek sorgulamaya alındı. Daha sonra ne olduğu hakkında bir açıklama yok, tek resmi açıklama Wang?ın ?sağlık nedenleriyle izinde? olduğu yönünde. Bu arada Wang?ın ?Çin?in en büyük gangsteri? olmakla suçladığı Bo için ise hızlı bir düşüş süreci başlamış oldu. 8 Mart?ta Pekin?de Ulusal Halk Kongresi toplanırken 25 üyeli Politbüro?dan sadece Bo Xilai açılış oturumuna katılmadı. Dün ise Bo?nun Chongqing?deki görevinden alındığı haberi geldi.

Wang Lijun olayının faturasının Bo?ya çıkacağı belliydi. Ancak Bo Xilai?nin görevden alınması başka bir sürece daha işaret ediyor. Wen?in dünkü konuşmasında bahsettiği siyasi reform süreci ile ilgili olarak bir geçi sürecinde olunduğundan daha fazla siyasi açılım için zemin hazırlandığından bahsetmiştik. Bo Xilai?nin başına gelenler ise bu sürece gayet uygun bir gelişme olarak karşımıza çıkıyor. Komünist Parti, ekonomik refahın yanı sıra siyasi özgürlükleri de genişletecekse ve ?Kültür Devrimi?nin trajedilerinin yeniden meydana çıkmasına? mani olunacaksa, ?yeni sol? düşüncesinin bu sürece engel teşkil edebilecek uygulamalarına da mani olunması gerekiyor. Bo, Chongqing?de tam anlamıyla bir ?kızıl kültür hareketi? geliştiriyor, siyasi reform denemeleri bir yana dursun Maocu uygulamalara dönüş girişimlerinde bulunuyordu. Görülen o ki, Wang Lijun olayı, Pekin?e reform sürecindeki olası bir karın ağrısından kurtulma fırsatını verdi.

Bo/Wang meselesi neredeyse bir gerilim filmi gibi gelişiyor ve bu meselenin burada bitmediğini söylemek de mümkün. Bu arada bu ayın ilk günlerinde Chongqing?deki bazı işadamları üst düzey kamu görevlileri tarafından tehdit edildikleri, rüşvet talepleriyle karşı karşıya kaldıkları ve hatta fiziksel şiddet gördükleri iddialarıyla suç duyurularında bulunmaya başladılar. İşler gittikçe karışıyor ve bir dönem en azından belirli kesimlerce büyük beğeniyle takip edilen Bo?nun ?Chongqing modeli? tam bir bataklığa dönmüş durumda. Bu bataklığın nasıl kurutulacağını zaman içerisinde göreceğiz.

Dün Endonezya’da Devlet Başkanlığı seçimleri vardı. Endonezya Cumhuriyeti’nin 59 yıllık tarihinde ilk kez halk, doğrudan Devlet Başkanı’nı seçmek için sandığa gitti. 150 milyon kayıtlı seçmen oy kullandı.

Seçimleri şimdilik bir tarafa bırakalım. Sandıktan kim galip çıkarsa çıksın, yapması gereken en öncelikli iş yolsuzlukla mücadele olacak. Endonezya’nın en acil ihtiyacı bu. Ülkenin 1997-98 döneminde krize sürüklenmesine ve “siyasi istikrarsızlık-ekonomik kriz-sosyal rahatsızlık” döngüsünün dişleri arasında çiğnenmesine yol açan yolsuzluk belası ile ilgili olarak ülkeyi yıllarca yöneten Suharto’nun devrilmesinden sonra Devlet Başkanlığı yapan B.J. Habibie, Abdurrahman Vahit ve Megawati Sukarnoputri’den hiçbiri somut bir adım atamadı. Güzel sözler söylendi, göstermelik olarak birkaç kişi hapse atıldı ama hepsi o kadar. KKN canavarı hala yaşıyor. KKN “korupsi-kolusi-nepotisme”nin kısaltılmışı. “Yolsuzluk, çıkar sağlama, adam kayırma” olarak çevirebiliriz. Bu kavramlar siyasete ve günlük hayata öylesine işlemiş ki, artık uzun uzun söylememek için kısaltmasını kullanıyorlar.

Suharto demişken bir hatırlatma yapalım. 1966-1998 yılları arasında ülkeyi yöneten Suharto, geçtiğimiz aylarda Transparency International tarafından tarihin en “corrupt” devlet adamı ilan edildi. Görevde bulunduğu sure içerisinde “götürdüğü” paranın miktarı 15 ila 35 milyar dolar arasında tahmin ediliyor.

Diğer ilginç bir rakam da geçtiğimiz günlerde Endonezya Başsavcılığı tarafından açıklandı. Buna gore ülkenin son iki yılda yolsuzluk nedeniyle kaybı 2.4 milyar dolar. Tabii bu resmi bir rakam. Gerçek rakamın çok daha yüksek olduğunu tahmin etmek zor değil.

Suharto, “yaşlı ve hasta” olduğu için mahkeme karşısına çıkartılmıyor. Hatta dün sabah erken saatlerde sandık başına gitti ve basın mensuplarına gülücükler dağıtarak oyunu kullandı. Devlet Başkanlığı adayları ise hepsi yolsuzlukla mücadele edeceklerine dair sözler verdiler. Ancak hiçbiri tam olarak ne yapacağını anlatmadı. Açıkcası ne yapacaklarını bildiklerini de sanmıyorum.

Endonezya örneğinde görülen önemli bir gerçek var. Tamam, Suharto yemiş de yemiş. Ancak devletin üst kademelerindeki bu büyük çaplı yolsuzluklar kadar daha aşağılardaki “adi yolsuzluklar” da ülkeyi yiyip bitiriyor. Adi yolsuzluk, yolsuzluğun hayatın içine işlemesine ve hayat tarzı haline gelmesine yol açıyor. Rüşvetsiz iş yapamıyorsunuz, sürekli olarak birlerine az veya çok paralar ödüyorsunuz. Suharto’nun yaptığı, yani yukarıdaki yolsuzluk, ülkenin kafasına balyoz indirmek gibi. Bir anda çok acıtır, bayıltır, bir süre kendinize gelemezsiniz ama sonra toparlanırsınız. Adi yolsuzluk ise sinsice yayılan kanser gibi. Uzun süre farketmezsiniz, farkedince belki de başta önemsemezsiniz, ama zamanında tedavi etmezseniz sizi süründürür de süründürür. Sonunda da Allah korusun…

Cakarta’da yaşayan çok yakın bir arkadaşım yüksek lisansını tamamladıktan sonra girdiği ilk işte (palmiye yağı ihraç eden bir firmanın finans departmanında) eğitiminin bir parçası olarak bazı yerlere gönderilip buralarda birer zarf “takdim” etmişti. İlk duyduğumda bana çok tuhaf gelmişti. “Ama Altay, bu da business’in bir parçası. Öğrenmem lazım…”

Asya Krizi’nden beri Güneydoğu Asya’da bir tek Endonezya hala net yabancı sermaye kaçışı yaşıyor. Bunun sebebi Suharto’nun çaldığı paralar değil, adi yolsuzluk…

Şimdi Suharto’yu ve diğerlerini orada bırakıp ülkemize dönelim. Türkiye, yolsuzluk belasından çok çekti. Devletin malı deniz oldu, yemeyenler ise domuz. Değişik çaplarda hortumlar gördük, dayanıklı, yırtılmaz, patlamaz. Son dönemlerde hortumcularla, devletin malına balıklama atlayanlarla mücadele ediliyor. Bu konuda daha yapılacak çok iş olsa da hükümetin iyi niyetine inanıyorum. Peki ya “adi yolsuzluk”? Bu konuda sizce neredeyiz? Endonezya son iki senede yolsuzluğa 2.4 milyar dolar kaybetmiş. Biz ne kadar kaybettik?

(Bu yazı ilk olarak 3 Mart 2003 tarihinde Ntvmsnbc.com haber portalında yayınlanmıştır.)

Endonezya’nın başkenti Cakarta’nın batı kısmında o korkunç trafikle boğuşarak şehir merkezine doğru ilerlerken Grogol üst geçidini kullanırsınız. Bu geçidin sona erdiği ve ana yol ile kesiştiği yer 2003 yılının Endonezyasını en güzel anlatan yerdir. Bir tarafınızda dev lüks oteller ve onların hemen yanında devasa alışveriş merkezleri yer alır.

Bu alışveriş merkezleri fiyatlarının yüksekliğine rağmen haftanın her günü dolar taşar ve insanlar bol bol alışveriş yapar. Öbür tarafınızda ise “kampung” adı verilen gecekondu mahallelerini görürsünüz. Bu yapılara aslında “gecekondu” demek doğru olmaz. Derme çatma yapılmış, her türlü imkan ve hijyen kurallarından uzak bu küçücük yerlerde çok çocuklu fakir aileler yaşar. Biraz önce geçtiğiniz üst geçidin altından geçen nehir şehrin bütün pisliğini Java Denizi’ne doğru götürürken çocuğuyla, yaşlısıyla birçok insan, pisliğin içinde kah yürüyerek, kah tekneyle umutlarını ararlar. “Taman Anggrek” ismindeki devasa alışveriş merkezine giden zengin Cakartalılar buradan geçerken arabalarının kapılarını mutlaka kilitlerler. Kırmızı ışıkta durduklarında artık adli bir olay bile sayılmayan hırsızlıklara hedef olmamak için. Grogol üst geçidinin bir yanında Trisakti Üniversitesi, diğer yanında Tarumanagara Üniversitesi yer alır. Zamanda yolculuk mümkün olsaydı 14 Mayıs 1998’e giderdim; o gün Grogol’de olanları görebilmek için.

Asya Krizi’nin etkisiyle çöken ekonomi, yaşanan sıkıntıların getirdiği sosyal rahatsızlık ve 1966’dan beri devleti yönetirken ülkenin kaynaklarını ailesi ve yakın dostlarıyla yiyen Suharto’nun devrilmesiyle sonuçlanan sürecin belki de en önemli anı yaşanmıştı o üstgeçitin üzerinde ve çevresinde. Her zaman olduğu gibi Endonezya’da toplum bilincinin en gür çıkan sesi olan üniversite öğrencileri, Trisakti Üniversitesi’nin önünde gösteriye başlamışlar ve polis ile karşı karşıya gelince oturarak protestoya geçmişlerdi. Birden bire gerçek mermilerle ateş açıldı. Bazı kesimler “üstgeçide keskin nişancılar yerleştirilmişti; olay önceden Suharto’nun emriyle planlanmıştı” diyor, bazı kesimler ise üniversitenin yanında yerleşik askeri birliği suçluyor. Sorumlusu kim olursa olsun sonuçta dört öğrenci oracıkta öldü, düzinelercesi yaralandı, demokrasi ise komaya girdi. Mayıs 1998, şehrin her yanında gösteriler, kavgalar ve şiddet sahneleri ile geçti. 200 milyonluk nüfusunun yüzde 90’ı müslüman olan Endonezya’da nüfusun yüzde 3.5’unu oluşturdukları halde özel sektörün yüzde 70’ini ellerinde tutan Çin kökenliler, Nazi Almanyası’ndaki Yahudiler misali günah keçisi ilan edilmişlerdi. Yüzlerce Çin kökenli Endonezyalı öldürüldü, tecavüze uğradı, evlerinin ve kiliselerinin yakılmasına tanık oldu. Cakarta sokaklarında bugün bile camları kırılmış, yıkılmış, yanmış bina kalıntılarını görebilirsiniz.

ŞEYTAN ÜÇGENİ

Bu olaylardan sonra yaklaşık 25 bin Çin kökenli girişimci ve iş sahibinin ülkeyi terk etmesi, toparlanmaya çalışan Endonezya ekonomisine büyük darbe vurmuştu. Ülkenin tekrar düzlüğe çıkabilmesi için acil ve radikal reformlar gerekli idi. Ekonomi-siyaset-yolsuzluk olarak nitelendirebileceğimiz “Şeytan Üçgeni”ni kırıp bu reformları gerçekleştirmek çok zor olsa da Endonezya krizden bir süre sonra olumlu adımlar atmaya başladı. Geçtiğimiz yıl Ekim ayında ise Bali adasında yapılan ve 200’ü aşkın insanın hayatını kaybettiği terör saldırısı ile yeni bir darbe alan Endonezya ekonomisi, son dönemlerde yine olumlu sinyaller vermeye başladı. Ancak daha yapacakları çok iş ve ayrıca etkilerini yaşayacakları bir savaş var.

Asya Krizi’nden sonraki toparlanma ve daha sonra Bali olayı ile Irak savaşı sürecinde Endonezya ekonomisindeki gelişmeleri incelemek, özellikle benzer sorunları daha küçük ölçeklerde de olsa yaşayan Türkiye için önemli. Endonezya belki de bizim için bir laboratuar. Ekonomik, siyasi ve sosyal alanlarda bazı problemlerin iyice kontrolden çıkması halinde nelere yola açabileceklerini görebileceğimiz bir model. Tabii ki iki ülkenin şartları çok farklı. Ancak yine de Endonezya’nın yaşadıklarından çıkartabileceğimiz çok ders var.

Ekonomideki reformlar bankacılık sektöründe başladı. Krizden hemen sonra kurulan Banka Düzenleme Kurulu (IBRA), krizden önce sayıları 200’ü bulan ve eşe-dosta dağıttıkları ve hiç bir zaman geri alamadıkları şaibeli kredilerle çöküşü hazırlayan bankaları bir disiplin altına almayı başardı. 2002 yılının Mart ayında Bank Bali ile ilgili 70 milyon dolarlık bir yolsuzluk olayına adı karışan Merkez Bankası başkanı Sjahril Sabirin’in daha sonra temyizde aklanmış olmasına rağmen 3 yıl hapis cezasına çarptırılması ise sembolizmin ötesine geçemese de bankacılık sektörünün temizlenmesi yolundaki kararlılıkla ilgili önemli bir işaret.
Bu arada ulusal para birimi rupiah da Amerikan doları karşısında istikrar kazandı ve bir doların değeri 8700-9000 rupiah aralığına oturdu. Ne var ki sorunlar bitmiş değil. KİT’lerin özelliştirilmesi çok yavaş yürüyor. Yıllar boyunca çıkar çevrelerinin devlet tarafından beslenmeye alıştığı ve bunun normal sayıldığı bir ülkede doğal olarak özelleştirme konusunda sancılar yaşanıyor. Kanunlar hazırlanıyor ama yolsuzluk nedeniyle hep kağıt üstünde kalıyor. Bu yüzden şu noktada ülke için çok gerekli olan yabancı sermaye de bir türlü gelmiyor.

TERÖR SALDIRISININ ZARARI

Bali’deki terör saldırısı en büyük zararı ülkenin önemli gelir kaynaklarından olan turizm sektörüne değil, yatırım ortamına verdi. İstatistikleri inceleyecek olursak 1997-98’deki Asya Krizi’nden beri Endonezya ekonomisi sürekli yabancı yatırım çıkışı yaşadığını görürüz. Kriz esnasında (1997’nin dördüncü ve 1998’nin ilk çeyreği) ülkeden bir anda 11.6 milyarlık sermaye kaçışı yaşanmıştı.

Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD) raporuna göre 2000 yılında 4.55 milyar dolar, 2001 yılında ise 3.27 milyar dolarlık doğrudan yabancı yatırım ülkeyi terketti. 2002 yılının ilk yarısında ise ASEAN (Güneydoğu Asya Ülkeleri Topluluğu) üyesi ülkelerin hepsi pozitif yabancı yatırım akışlarına ulaşırken, bir tek Endonezya 1.45 milyar dolar ile negatif değerde kaldı. Bu rakama Bali olayının etkisinin dahil olmadığını ve özellikle Irak’daki gelişmeler nedeniyle Endonezya’da yaşanan ABD karşıtı gösterilerin yatırımları olumsuz yönde etkileyeceğini de hesaba katarsak, 2002 yılının tamamı için ortaya çıkacak tablonun çok olumlu olmayacağını söyleyebiliriz. UNCTAD raporuna göre Endonezya 146 ülke arasında yatırım için en cazip olan 138. ülke. Maliye Bakanı Kwik Kian Gie’nin üç sene önce Dow Jones’a verdiği bir röportajda söyledikleri ne yazık ki büyük ölçüde bugün de geçerliliğini koruyor: “Ben yabancı bir yatırımcı olsaydım Endonezya’ya gelmezdim. Kanunların uygulanamaması bir yana her şey o kadar karışık ki burada!”

Resmi kaynaklar 2003 yılı için yüzde 4.1’lik büyüme ön görüyorlar ama yabancı sermaye Asya krizi öncesi seviyesine dönmeden sürdürülebilirlik sağlanması çok zor. Endonezya Ulusal Bilimler Ensitüsü’nün hesaplarına göre bu büyümeye ulaşılabilmesi için, 300 trilyon rupiah değerinde (yaklaşık 33.5 milyar dolar) yeni yatırım gerekiyor. Bali olayından sonra tedirginleşen yabancı yatırımcıların, Irak’da bir savaş söz konusu iken ve özellikle de Cakarta sokakları sürekli olarak ABD karşıtı gösterilerle çalkalanırken Endonezya defterini kolay kolay açmayacaklarını tahmin etmek güç olmasa gerek. Bunun bilincinde olan Endonezyalılar da iç dinamiklerini daha etkili kullanmaya ve ekonomi için gerekli yapısal değişiklikleri gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Makroekonomik alanda olumlu sonuçlar az da olsa alınmaya başlandı. Son beş yıl içinde fakirlik oranı yüzde 27’den yüzde 16’ya düştü. 1997’de GSYİH’nin yüzde 34’üne tekabül eden kamu borçları 2000 yılında yüzde 100’e ulaşmışken şu anda yüzde 70 seviyesine inmiş durumda.

“ÖZGÜRLÜK” MEYDANI

Grogol üstgeçidinden geçtikten sonra şehir merkezine doğru yol alıyoruz. Şehrin tam ortasında “Monas” adı verilen 135 m. yüksekliğindeki milli anıt dimdik duruyor. Bu anıtın çevresi de “Özgürlük Meydanı”. Monas, Endonezya Cumhuriyeti’nin kurucusu Sukarno tarafından yaptırılmış. Uzunca bir sütun tepesinde insanların çıkabileceği bir balkon ve onun da tepesinde 35 kg som altından yapılmış bir meşale var. Şehre güzellik kattığı kesin. Ama özellikle genç Cakartalıların başka fikirleri var. Bir tanesi “Ne gerek vardı” diyor ve ekliyor “insanlar açlıktan kırılırken, şehir sefalet içindeyken paramız ya böyle gösterişe gidiyor ya da bazı yüksek yerdeki bürokratların veya generallerin cebine giriyor.” Endonezya ordusunun yüksek rütbeli subaylarının ve generallerinin özel sektörle çok yakın ve bol sıfırlı ilişkileri olduğunu söylüyorlar. Bir genç 100 bin kişilik stadyumu gösteriyor ve şöyle söylüyor: “Badminton’dan başka başarılı bir sporu olmayan bir ülke için bu stad biraz fazla değil mi?”

Özgürlük Meydanı, Endonezya’nın kalbinin attığı yer. Bir tarafında Merkez Bankası’nın yüksek binaları var, bir tarafında da Başkanlık Sarayı. Bakanlıkların çoğu da bu meydan etrafında yan yana sıralanıyor. Bu sıra içerisinde Endonezya devletine ait olmayan sadece tek bir yapı görüyoruz: ABD Büyükelçiliği. Önünde sürekli polis barikatı bulunan bu bina, Endonezya’nın yönetildiği yerdeki fiziksel konumu ile hoş bir ironi sergiliyor. Endonezya siyaseti, Asya krizinden sonra oldukça düzene girdi. Suharto’nun 32 yıllık diktatörlüğü ve yarı sağır-yarı kör devlet başkanı Abdurrahman Vahid’in de ülkeye pek bir şey kazandırmayan yönetiminden sonra geçtiğimiz sene başa geçen Sukarno’nun kızı Megawati Sukarnoputri, hem kurduğu ekiple beğeni kazandı hem de ülkenin bir numaralı düşmanı olan yolsuzluğa karşı savaş ilan etti.

Transparency International’ın geçtiğimiz aylarda yayınladığı rapora göre Endonezya, dünyada yolsuzluğun en fazla olduğu on ülkeden biri konumunda. Suharto zamanında ülke bir “kleptokrasi” haline gelmişti. Yolsuzluk devlet yönetiminde, iş dünyasında, orduda, hayatın her alanında kanser gibi yayılmıştı. Dokunulmazlar vardı ve bunlar istedikleri gibi at koşturuyorlardı. Megawati döneminde dokunulmazlara savaş açıldı. Önce Suharto’nun oğlu Tommy, bir başsavcının öldürülmesinde cinayete azmettirmek suçundan 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Bir zamanların meşhur playboy’u, milyarder işadamı Tommy Suharto şu anda İmralı benzeri bir hapishane adasında cezasını çekiyor. Geçtiğimiz günlerde ise Endonezya’nın “cesur yürek” savcısı Amiruddin Zekeriya, ülkenin ikinci büyük partisinin lideri ve meclis sözcüsü Akbar Tandjung’u üç sene önce krizden etkilenen insanlara yardım için toplanan parayı (4.5 milyon dolar) şahsi çıkarları için kullanmak ve siyasi konumunu suistimal etmek suçundan üç yıl hapis cezasına çarptırdı.

Başkan Megawati, yolsuzluğun üstüne kararlı adımlarla gidiyor ama halk o kadar çekmiş ki bu beladan hala güven duyamıyor. Konuştuğum bir muhasebe uzmanı şöyle diyor: “Güvenmiyoruz. Ciddi olduklarını kanıtlasınlar. Eminim ki konu biraz gündemden düşünce Tommy bir afla salıverilecek ve Avustralya veya Amerika’ya gidecek. Yaptıkları da yanına kalacak. Merkez Bankası başkanını akladılar, Akbar Tandjung da temyize gidecek ve aklanacak. Göreceksiniz.” Aslında devletin yüksek seviyelerindeki milyon dolarlık yolsuzluklardan çok ülkeyi yiyip bitiren “adi yolsuzluk” yani bürokrasinin alt kademelerindeki rüşvet, zimmete para geçirme gibi olaylar. Bunlar yabancı yatırımcıyı korkutuyor ve ekonominin önünü kesiyor.

YENİ BİR AFGANİSTAN MI?

Megawati’nin başını ağrıtan diger bir konu da takımada ülkesi Endonezya’nın değişik bölgelerinde patlak veren etnik, dini ayrımcılığa dayalı şiddet ve terör olayları. Sumatra adasının ucundaki Aceh bölgesinde şeriat devleti kurmak isteyen örgütle hükümet güçlerinin çatışmaları sürüyor. Papua adasının batısındaki Irian Jaya eyaletinde yaşayan yerliler bağımsızlıklarını istiyorlar (adanın doğusu Papua Yeni Gine adı altında bağımsız bir ülke.) Poso ve Ambon adalarında Müslüman-Hristiyan çatışması adı altında yapılan terör olaylarında 1999’dan beri 10 bin kişi hayatını kaybetti. Singapur’un kurucusu ve “onursal devlet başkanı” Lee Kuan Yew’un sözleri ilginç: ”(El Kaide militanları) Afganistan’ı kaybettiler, şimdi Ambon’u yeni savaş alanları olarak kullanacaklar.” Ambon’da El-Kaide kampları olduğundan şüphelenildiği bir dönemde Bali’de bir gece kulübünün bombalanması ve çoğu yabancı turist olan 200’den fazla kişinin ölmesiyle gözler tamamen Endonezya’ya dikilmişti. Hükümetin terörle mücadeledeki yetersizliği ve bir ölçüde de isteksizliği büyük eleştiri toplamış ve hatta Bali’de en büyük kaybı yaşayan Avustralya’nın Başbakanı John Howard, bu ülkeye gerekirse Bush-vari bir “önleyici vuruş” yapılabileceğini beyan etmişti. Irak’taki olası savaş nedeniyle Endonezya global terör gündeminden düştü.

1998’in yaraları Endonezya’da büyük ölçüde kapatılmış, Bali’ye de turistler tekrar gelmeye başlamış durumda. İnsanlar artık “cihat” değil “ekmek” istiyorlar. Endonezya’da geçirdiğim bir ay boyunca bütün yolsuzluk, terör, bozuk gelir dağılımı gibi sıkıntılara rağmen insanların ümitlerini kaybetmediklerini gördüm. “Bize kimseden hayır gelmez” diyorlar ve kenetleniyorlar. Toplumsal bilinç ve yardımlaşma oldukça yüksek seviyede. Zengin adam en lüks yerde yemeğini yiyor ama yemediklerinin de paketlenip fakirlere verilmesini sağlıyor.

Bu yazının taslağını kaleme almakta olduğum sıralarda bir dişçi arkadaşımdan gelen e-mail’de şöyle deniyordu: “Haftasonu bir hapishaneye gideceğiz. Mahkumlara ücretsiz diş bakımı sağlamak için”. Merak edip sordum. Tommy Suharto’nun bulunduğu Nusakambangan Adası’na gidiyorlarmış. Arkadaşım gülerek ekledi: “Tommy’nin bize ihtiyacı olmaz herhalde; onun özel dişçisi geliyordur.”

TÜRKİYE’NİN ENDONEZYA İLE İLİŞKİLERİ

Endonezya en son 1996’da dönemin başbakanı Necmettin Erbakan’ın yaptığı gezi ile gündeme gelmişti. O gezi sırasında Erbakan, Endonezya’nın uçak sanayisini yakından takip etmiş ve ABD’nin Endonezya ile rekabet etmesinin mümkün olamayacağını iddia ederek, Türkiye’nin kalkınması için de “Endonezya Modeli”ni ileri sürmüştü. Ne var ki, bu model Erbakan’ın gezisinden bir sene sonra çöktü.

Endonezya ile günümüzde çok büyük bir ticaret hacmimiz yok. 2001 yılında bu ülkeye başta tütün, buğday unu, akrilik, polyester olmak üzere 32.4 milyon dolarlık ihracat yaptık. Ağırlığı palmiye yağı ve çekirdeğinden oluşan ithalatımız ise 202.2 milyon doları buldu. Türkiye’nin toplam ihracatı içinde Endonezya binde 4.9’luk paya sahipken, Türkiye’nin Endonezya’nin ithalatı içındeki payı ise binde 3.3. Endonezya’da kayıtlı sadece bir adet Türk yatırımı mevcut.

(Bu yazı ilk olarak 17 Şubat 2001 tarihinde Dünya gazetesinde yayınlanmıştır.)

Ülkesinde geçirdiği tatilden sonra Melbourne’e dönen Endonezyalı bir dostumla telefonda konuşuyoruz. “Korkuyorum” diyor kendisi ve devam ediyor: “Cakarta’da yine ortalık karıştı. Her zaman olduğu gibi fatura yine bize çıkartılacak. Ailemi de oradan kurtarmam lazım.” Bu dostumun korkuları yersiz değil. Endonezya çok büyük ve gerek sosyo-ekonomik açıdan olsun, gerekse etnik açıdan bölgesinden bölgesine aşırı farklılıklar gösteren bir ülke. İrili ufaklı 17 bin adadan oluşan 200 milyon nüfuslu bu dünyanın en büyük Müslüman ülkesinde son dönemlerde en büyük sıkıntıları çekenler de arkadaşım gibi Çin kökenli olanlar. Bunun da sebebi çok basit. Nüfusun yaklaşık yüzde 4′ünü oluşturan bu etnik grup, özel sektörün yüzde 70′ten fazlasını ellerinde tutuyor. Öyle olunca da her türlü ekonomik ve siyasi krizde günah keçisi Çin kökenliler oluyor. Asya krizinden en çok etkilenen ülkelerden biri olan Endonezya’nın başkentinin sokaklarında 1998′in Mayıs ayında öldürülen, tecavüz edilen ve malları gasp edilen Çin kökenlilerin hatırası belleklerde henüz çok taze.

Son birkaç hafta içerisinde şiddetin derecesi belirli bir sınırı geçmediyse de sokaklar arka arkaya yapılan gösterilerle hareketlendi. Bu sefer krizin sebebi ise yolsuzlukları bitiren adam olarak bilinen Devlet Başkanı Abdurrahman Vahit’in aleyhinde yöneltilen yolsuzluk iddiaları. Otuz yıl boyunca ülkeyi yöneten Suharto’nun döneminde bir “kleptokrasi” haline gelen Endonezya’da 1999 seçimlerinde oyların sadece yüzde 13′ünü almasına rağmen, ülkenin ilk demokratik olarak seçilmiş başkanı sıfatıyla başa geçen Vahit, kurduğu azınlık hükümeti ile ülkedeki yenilenme hareketinin, ya da Endonezyalılar’ın dediği gibi “reformasi”nin liderliğini yapmıştı. Gözleri körlük derecesinde bozuk olan Vahit, görevde bulunduğu 15 ay süresince iki tane de kalp krizi geçirmesine rağmen önemli işlere imza attı. Doğu Timor’un Endonezya’dan ayrılması, Aceh ve Irian Jaya gibi bölgelerde de benzer talepler yüzünden şiddet olaylarının yaşanması ve bu olaylar nedeniyle bölgenin süper gücü Avustralya ile ilişkilerin gerginleşmesi, Vahit’in uluslararası alanda kazandığı prestiji etkileyemedi. Ancak son haftalarda gelişen olaylar koltuğunu gayet sert bir şekilde sallıyor.

Krize iki tane yolsuzluk iddiası yol açtı. Birincisi, Abdurrahman Vahit’in masörünün devlete ait bir gıda kurumundan yaklaşık 3.6 milyon dolar hortumladığı iddiası. Diğeri ise Brunei Sultanı’ndan Vahit’e gönderilen ve şüpheli projelere kanalize edilen 2 milyon dolarlık nakit para. Rakamlar belki astronomik değil ama Endonezyalıların artık yolsuzluğa tahammülü yok. Cakarta’da sokaklara dökülen 10 bin üniversite öğrencisi Vahit’i halka yalan söylemek ve yolsuzluk belasını geri getirmekle suçladılar; kendisinden ülkenin geleceği için istifa etmesini istediler. Meclis’te ifade veren Vahit’in kendisini temize çıkarabilmesi için en az dört ay vakti var. Başarılı olamazsa azledilme süreci başlayacak. Bu arada muhalefet ne olursa olsun Vahit’i yerinden etmeye çalışıyor. Bu çabalar da Vahit yanlılarını sokağa döküyor. Geçtiğimiz günlerde yaklaşık 50 bin kişi ülkenin en büyük ikinci kenti olan Surabaya’da gösteriler yaptı ve muhalefet partisine ait binaları tahrip etti.

Endonezya’da gerginlik tırmanıyor ve siyasi istikrarsızlık artıyor. Bu arada şüphesiz ki en çok hâlâ toparlanma sürecinde olan ekonomi zarar görüyor. Büyük öneme sahip olan banka özelleştirmeleri kriz yüzünden bir türlü yapılamadığı gibi, IMF de vereceği toplam 5 milyar dolarlık paketin 400 milyonluk son kısmını bloke edeceğini açıkladı. İflas mahkemelerinde yapılacak olan reformların bir türlü gerçekleştirilememesi, yatırımcıları soğutuyor. Siyasi kriz atlatılmadıkça da ekonominin tekrar raya oturtulması mümkün değil.

Şimdi gelelim telefondaki Endonezyalı arkadaşıma. Vahit’in yolsuzluk iddiaları ile Çin kökenlilerin ne alakası olabilir diye soruyorum ve endişelerinin sebebini öğrenmeye çalışıyorum. Cevabı kısa: “Bir bağlantı olması gerekmez. Siyasi ve ekonomik girdaplar birbirlerini ateşliyor. Bu kısır döngüye ilk kurban edilen de bizler oluyoruz.” Mayıs 1998′deki olaylar sırasında 60 bin Çin kökenli Endonezya vatandaşı ülkeden kaçmıştı. Anlaşılan Çin kökenlilerin göçü devam edecek, hem de ülkenin çok ihtiyaç duyduğu işgücünü, iş becerilerini ve sermayeyi de beraberinde götürerek. Ne de olsa keskin sirke küpüne zarar.

(Bu yazı ilk olarak 2 Aralık 2000 tarihinde Dünya gazetesinde yayınlanmıştır.)

Gazetelerde her gün yolsuzluk haberleri okumaya ne kadar da alıştık. Zimmete para geçirmeler, adam kayırmalar, banka hortumlamalar derken bu tür olaylar gündelik yaşantımızın bir parçası oldu. Ancak, Türkiye değişiyor. Artık hiçbir şey yapanın yanına kalmıyor, ya da en azından kalmaması için çaba gösteriliyor. Dünyada yolsuzluk olaylarının ve yolsuzlukla mücadelenin en çok gündemde olduğu yer herhalde Uzakdoğu; yani Doğu Asya’dır. Bölge ülkelerinde 1997-98 dönemindeki mali krize kadar yolsuzluk görmezden gelindi. Basın özgürlüğü ve sivil toplum hareketleri de sınırlanmış olduğu için yolsuzluk iyice kronikleşti ve hatta kurumsallaştı. Zaten ekonomik büyüme arttıkça ve halkın refah seviyesi yükseldikçe kimin nereyi hortumladığı da pek kimsenin umrunda olmuyordu. Kriz yüzünden her şey birdenbire altüst olunca, sistemin aslında içten çürümeye başladığı görüldü. Bugün tüm Doğu Asya ülkeleri yolsuzlukla mücadele için önlemler alıyor ve zaman zaman da çok ağır cezalara başvuruyor. Birçok ülkede yolsuzluğa karıştığı tespit edilen bürokratlar, makamları ne olursa olsun, idama bile gönderiliyorlar. Amaç bu konudaki kararlılığı göstermek ve yabancı ülkelerin (ve tabii ki yatırımcıların) siyasi sistemlerine güvenlerini tekrar kazanmak.

Son olayların en önemli yolsuzluk olayı ise Filipinler’de patlak verdi. Hem de bu sefer suçlanan ve görevden alınması istenen kişi devletin en yukarısında; Devlet Başkanı Joseph Estrada ya da halk arasıdaki adıyla “Erap”. Estrada, iki yıl önce yapılan seçimlerde rakiplerine büyük bir fark atarak göreve gelmişti. Eskiden Filipinler’in en meşhur aktörlerinden biri olan Estrada, renkli kişiliği ile halkın sevgisini kazanmış ve yedi tane gayrimeşru çocuğunun varlığı bile bu sevgiyi azaltamamıştı. Kendi adına kurduğu web sayfası (www.erap.com) ve sürekli halkın içinde olması popülaritesini artırdı. Ancak geçtiğimiz ay başında işler değişiverdi. Bir eyalet valisi, Estrada’nın bazı yasadışı kumarhanelere göz yumarak, karşılığında 15 milyon dolar aldığını ve tütün vergileri üzerinden belirli bir oranı da kendi hesabına geçirttiğini iddia etti. Önümüzdeki perşembe günü Filipinler adaleti, devlet başkanını yargılamaya başlayacak. Estrada, suçlu bulunması durumunda görevinden azledilen ilk Filipinler Devlet Başkanı olacak.

Filipinler halkı Estrada ile ilgili suçlamalar konusunda ikiye ayrılmış durumda. 1986 yılında diktatör Ferninand Marcos’u, “Halkın Gücü” olarak anılan bir ayaklanma ile yerinden eden Filipinliler, bu sefer bu kadar kararlı değiller. Halkın bir kısmı Estrada’ya güveniyor ve suçsuzluğuna inanıyor. Diğer bir kısmı ise Estrada karşıtı gösteriler ile sokağa dökülüyor. Ancak bu gösterilerde şiddet, en azından şimdilik, söz konusu olmuyor. Geçtiğimiz gün başkent Manila ile beraber 43 değişik şehirde organize olan göstericiler, yol kapama eylemleri yaptılar ve kendilerini izleyenlere yiyecek ikram ettiler. Polis her türlü önlemi aldı, ancak eylemcileri dağıtmadı. Borsa çalışanları, ülkelerinin geleceği hakkındaki kaygılarını göstermek amacıyla siyah kolluk takarak görevlerini yapıyorlar.

Olayın aslında çok daha önemli bir boyutu var. Filipinler’deki muhalefet partileri ve iş çevreleri de daha çok bu boyutun altını çiziyorlar. Filipinler ekonomisi zaten sallantıda. Para birimi pezo, zor günler geçiriyor ve önümüzdeki 12 ay içinde de Amerikan Doları’na karşı yüzde 16 oranında düşmesi bekleniyor. Ekonomik büyüme oranı bu sene için yüzde 3.5, önümüzdeki sene içinse yüzde 2.8 olarak bekleniyor .Yabancı yatırım, ülkeyi terk ediyor. 1997′de 1.2 milyar dolar olan doğrudan yatırım tutarı, 1999′da 700 milyon dolara kadar indi ve inmeye de devam ediyor. Asya krizinden en çok etkilenen ülkelerden biri olan Tayland’da bile bu oran 6 milyar dolar civarında. Acil olarak siyasi istikrar, ekonomik yapılanma ve yabancı yatırımcıya ihtiyaç duyan bir ülkenin devlet başkanının yargılanıyor olması tabii ki hiç de olumlu bir durum değil. Bu yüzden bu yolsuzluk olayının daha ciddi sonuçlar doğurmasından endişe eden çevreler, Estrada’dan hemen istifa etmesini ve bu olayın kapanmasını istiyorlar. Filipinler’in önde gelen sanayicilerinden Jose Consepcion, Associated Press’e verdiği bir demeçte, şöyle dedi: “İstifa ederse, bütün bir ülkeyi acı çekmekten kurtaracak.” Bu arada Estrada, suçsuz olduğunu ve bu yüzden de istifa etmesinin söz konusu olamayacağını söylüyor.

Yargılamanın sonucu ne olursa olsun, Filipinler’in bu olaydan zararlı çıkacağı kesin. Ülkenin tek kazancı belki de yolsuzlukla mücadele ve demokrasi konusunda kararlılığını ispat etmiş olması. Bu açıdan bakarsak, Estrada davasından çıkartmamız gereken dersler bile olabilir. Kimse ülke çıkarlarının üzerinde olamaz, kimse “dokunulmaz” değildir. En üst düzey devlet yöneticileri bile.