"yuan" ile etiketlenmiş yazıları görüntülüyorsunuz

basliksiz-1-1466020950Çin, 2015 yılı verilerine göre 11 trilyon dolarlık toplam milli geliri ile dünyanın ABD’den sonraki en büyük ikinci ekonomisi konumunda; aynı zamanda dünyanın en fazla ihracat yapan ülkesi ve en büyük ithalatçılar liginde de yine ABD’den sonra ikinci sırada yer alıyor. Çin ekonomisi reform ve dışa açılmanın başladığı 1970’lerin sonundan yakın bir geçmişe kadar çift haneli oranlarda büyüdü ve küresel ekonominin başat aktörlerinden birisi haline geldi. Bugün ise büyümesi nispeten hız kesmiş olsa bile Çin, yüzde 6-7 aralığında büyümesini sürdürüyor ve küresel ekonominin dengeleri üzerinde belirleyici oluyor.

Çin ekonomisinin ulaşmış olduğu ölçek, ABD’den sonra dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olması ve hatta milli gelir/alım gücü paritesine göre hesaplandığında ilk sıraya yükselmesi, beraberinde Çin’in küresel ekonomi üzerindeki ABD egemenliğine meydan okuyan bir güç olup olmayacağı sorusunu getiriyor. 2008 yılında ABD piyasalarında patlak veren ve tüm dünyayı etkileyen küresel kriz, liberal piyasa ekonomilerinin bir kriziydi ve bu süreçten Çin gibi devletin baş aktör olarak tüm kontrolleri elinde bulundurduğu bir kapitalizm modelini uygulayan ülkeler daha az hasarla çıktılar. Kuramsal düzlemde Çin modelinin, Batı’nın uyguladığı liberal modele göre üstün olup olmadığı tartışıladursun, uygulama alanında Çin’in bölgesel ticaret entegrasyonu, küresel ekonomik yönetişim ve uluslararası parasal sistem konularında öncülük ettiği girişimler, Pekin yönetiminin küresel liderlik yönünde isteğini ortaya koyduğunu gösteriyor. Ancak ABD’nin egemenliğinin sona erdiğini ve Çin’in yeni egemen güç haline gelmekte olduğunu ilân etmeden önce bahsi geçen girişimleri mercek altına almak gerekiyor.

Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) kapsamında çok taraflı ticaret serbestleşmesine yönelik müzakerelerin çıkmaza girdiği günümüzde, ikili ticaret anlaşmaları ve bölgesel ticaret entegrasyonu projeleri hız kazanmış durumda. ABD’nin başı çektiği Trans-Atlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı (TTIP) ile Trans-Pasifik Ortaklığı (TPP) projeleri, söz konusu ülkenin küresel ticaret üzerindeki etkisini artıracak girişimler olarak öne plana çıkıyorlar. TTIP, ABD ile Avrupa Birliği’ni bir araya getirirken, TPP ise Pasifik Okyanusu’nun her iki kıyısında yer alan, ancak Çin’in aralarında bulunmadığı toplam on iki ülkeyi bir ticaret alanı kapsamında birleştiriyor.

TTIP/TPP bir ABD projesi olarak görülürken, Çin’in buna cevabı iki farklı koldan şekilleniyor. İlk olarak Asya’da alternatif bir ticaret alanı projesi olan Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık (Regional Comprehensive Economic Partnership–RCEP), 2013 yılında müzakere edilmeye başlandı. Çin’in öncülüğündeki bu girişimde, Güneydoğu Asya Ülkeleri Örgütü’nün (ASEAN) on üyesi; Japonya, Güney Kore, Hindistan, Avustralya ve Yeni Zelanda yer alıyor. İkinci olarak ise Çin’in Yeni İpek Yolu projesi, Asya ile Avrupa’yı ticaret ve yatırım üzerinden, ancak Çin’in öncelikleri doğrultusunda birleştirmeyi hedefleyen bir inisiyatif olarak sürdürülüyor. TTIP, TPP ve RCEP gibi projelerim hayata geçebilmeleri için onay süreçlerinin tamamlanması lazım ve bu da hiçbiri için kolay bir süreç olmayacak. Yeni İpek Yolu da iddialı bir proje, ancak henüz ilk aşamalarında ve birçok  belirsizlik taşıyor. ABD’nin küresel ticaret entegrasyonuna yönelik girişimlerine Çin kendi projeleriyle karşılık veriyor, ancak halen somut olarak işlerlik kazanmamış bu projelerin gelecekte küresel ekonominin dengelerini nasıl değiştireceği konusundaki ileri sürülen fikirler şimdilik tahmin ve temenninin ötesine gidemiyor.

Küresel ekonomik yönetişim mevcut yapısı, İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma ve o günden bugüne de her ne kadar küresel ekonomi hızla büyümüş, teknoloji ve üretim hızla gelişmişse de, kendisini pek de yenileyememiş bir yapı. Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası gibi kurumlar, halen kuruldukları dönemin güç dağılımını yansıtır nitelikteler. IMF içerisindeki oy dağılımına bakıldığında ABD’nin yüzde 16,7 ile ilk sırada yer aldığı, Çin’in oy oranının yüzde 6,1, diğer bir örnek olarak Almanya’nın oy oranının ise yüzde 5,4 olduğu görülüyor. Sahip olduğu oy oranı sayesinde ABD, IMF içerisindeki tek veto gücüne sahip üye ülke konumunda. IMF ve Dünya Bankası gibi kurumlar, küresel ekonominin geleceği için çalışırken, diğer yandan da ABD etkisi altında yer alıyorlar ve ABD’nin egemen gücünü sürdürmesine hizmet ediyorlar. Çin ise bir yandan IMF ve Dünya Bankası’nda reform yapılması gerektiğini savunuyor, diğer yandan da Asya Altyapı Yatırım Bankası (AIIB) gibi kendi kurumlarını devreye sokuyor. Ancak bu alanda da tüm girişimlerine rağmen Çin, henüz ABD’nin nüfuzundan çok uzak bir durumda.

Çin, kendi ekonomik büyümesine paralel olarak para birimi yuanın da uluslararası parasal sistem içerisinde etkili bir konuma gelmesi için çaba gösteriyor. Geçen yılın Kasım ayında IMF’nin Yuan’ın rezerv para statüsünü onaylayarak SDR sepetine dahil etmesi önemli bir gelişme. Son olarak Çin’in yuan cinsinden altın sabitlemesini başlatması da bu anlamda dikkat çekici bir uygulama. Çin, Türkiye de dahil olmak üzere birçok ülkeyle ticaret dolar ya da euro ile değil de yerel para birimleriyle yapılması için anlaşmalar imzaladı ve uluslararası ticarette yuan kullanımı da artıyor. Ancak halen küresel ticaretteki tüm ödemelerin yüzde 45’i Amerikan doları, yüzde 28’i de euro ile yapılıyor. Yuanin payı ise sadece yüzde 2. dünyadaki tüm ülkelerin döviz rezervlerinin toplamında doların payı ise yüzde 60’ın üzerinde. Çin’in kendisi dahi döviz rezervlerinin büyük bir kısmını dolar cinsinde tutuyor. Dolayısıyla doların tahtının Çin yuanı tarafından sarsılacağı gibi tahminlerde bulunmak için de henüz çok erken.

Çin, ekonomik olarak büyük bir güç ve küresel ekonomi üzerindeki etkisini artırmak için de girişimlerde bulunuyor. Bununla birlikte Çin ekonomisi esas olarak kendi içerisinde bir dönüşüm sürecinde. Çin, büyümesinin sürdürülebilirliği için yaklaşık otuz yıl boyunca yüksek büyüme oranları getiren düşük maliyetli emek-yoğun üretim, ihracat ve yüksek tasarruf oranları ile finanse edilen büyük ölçekli altyapı ve ağır sanayi yatırımlarından, ihracatın yanında iç tüketime ağırlık veren, yatırımlarda nicelikten çok niteliği, sermaye ve teknoloji yoğun üretimi ön planda tutan bir modele geçiş yapmak için çaba sarf ediyor. Bu bir gecede değil, zaman yayılarak şekillenen bir dönüşüm olacak ve Çin’in ABD gibi küresel ekonomi üzerinde egemenlik kuran bir güç olup olamayacağını tartışabilmemiz için öncelikle bu dönüşümün başarıyla tamamlanması gerekecek.

(Bu yazı ilk olarak 16 Haziran 2016 tarihli Karar gazetesinde yayınlanmıştır.)

yuanÇin ekonomisinde son aylarda yaşanan gelişmeler dünya kamuoyu tarafından kaygıyla takip edildi. Şanghay Borsası’nın Haziran ayı ortasından itibaren günlük bazda büyük ölçekli değer kayıpları yaşaması, menkul kıymetler piyasasındaki bu çöküşün ekonominin bütününe sirayet edeceği ve Çin’in büyümesinde sert bir inişe yol açacağı yönünde endişelerle karşılandı. Borsadaki gelişmelerin ardından Çin Merkez Bankası’nın devalüasyona gitmesi ve yuan’in değerini düşürmesi ise Çin’in zayıflayan ihracatına tekrar ivme kazandırmak için başvurduğu bir yöntem olarak değerlendirildi ve bu hamlenin bir domino etkisi yaratarak başta Asya’nın kalkınmakta olan ekonomileri olmak üzere bir çok ülkede Çin karşısında rekabet gücünü artırmaya yönelik devalüasyonlara ve onun ötesinde küresel ekonomide yeni “kur savaşlarına” yol açacağı yorumları yapıldı.

Çin’de son birkaç ay içerisinde yaşanan bu gelişmelerin esas olarak ekonominin içerisinde bulunduğu dönüşüm sürecinin sancıları olduğunu söylemek mümkün. Çin, dünyaya açılmaya başladığı 1970’lerin sonundan itibaren düşük maliyetli emek-yoğun imalat ürünlerinin ihracatı, altyapı ve ağır sanayide büyük ölçekli yatırımlar ve yüksek tasarruf oranlarına dayalı bir model uyguladı. Bu model otuz yıla yakın bir süre boyunca Çin’e çift haneli büyüme getirdiyse de zaman içerisinde sürdürülebilirliğini yitirdi. Çin ekonomisi, halen ihracatın yanı sıra iç tüketime, emek-yoğun üretimden sermaye-yoğun ve teknoloji-yoğun üretime, yatırımlarda ise nicelikten çok niteliğe ve yüksek katma değere ağırlık veren modele doğru yapısal bir dönüşüm geçiriyor. Bu dönüşümün en önemli unsuru ise Komünist Parti’nin Kasım 2013’te gerçekleştirdiği toplantıda aldığı karar uyarınca ekonominin işleyişinde devlet müdahalesinin azaltılarak piyasa dinamiklerine ağırlık verilmesi.

Son gelişmeler bu piyasa dinamiklerine geçiş sürecinin zayıflıklarını ortaya koyuyor. Öncelikle borsadaki duruma bakalım. Çin hükümeti, piyasaların derinlik kazanmasını sağlamak amacıyla bireysel yatırımcıların borsada yatırım yapmalarını teşvik etti. İnsanlar bir çılgınlık halinde, kimi zaman kendi birikimleriyle, ama çoğunlukla da borçlanarak borsaya girdiler. Her ay açılan yeni hesap sayısı 12 milyona ulaştı. 2014 yılının Haziran ayından 2015 yılı aynı aya kadar Şanghay bileşik endeki yaklaşık yüzde 250 oranında değer kazandı.

Borsa balonu patladı

Çin ekonomisindeki büyümenin hız kestiği, şirketlerin karlılığının düştüğü ve yatırımların azaldığı bir dönemde borsaya yapılan bu yatırımcı hücumu piyasada bir balon oluşmasına yol açtı ve balon Haziran 2015’te patladı. Bir ay içerisinde endeks yaklaşık yüzde 40 oranında değer kaybetti. Şanghay ve Shenzhen borsalarında işlem gören hisse senetlerindeki toplam değer kaybının bu süre içerisinde 3,9 trilyon dolar seviyesine ulaştığı bildiriliyor.

Devlet borsadaki kan kaybını durdurmak için müdahale etti. Bazı hisse senetleri işleme kapatıldı, yeni halka arzlar durduruldu, devlet eliyle 19 milyar dolarlık bir fon oluşturularak aracı kurumların borsada alım yapmaları sağlandı ve bu şekilde düşüşün önüne geçilmesi amaçlandı. Bu önlemler borsada suların bir ölçüde durulmasını sağladı. Ancak yine de kırılganlık sürüyor ve Şanghay Borsası’nda günlük bazda büyük çaplı değer kayıpları devam ediyor. 27 Temmuz ve 24 Ağustos’da bileşik endekste yaşanan yüzde 8,5’lik değer kayıpları, Çin’de menkul kıymetler piyasasının halen istikrara kavuşamamış olduğunu gösteriyor; Şanghay’daki borsanın Makau’daki kumarhanelerden farksız olduğu yönünde benzetmelere yol açıyor.

Borsanın sorunlu durumu esasında Çin’in devlet kapitalizmi anlayışındaki derin bir çelişkiyi net bir şekilde ortaya koyuyor. “Piyasa” derinleşsin diye bireysel yatırımcılar “devlet” tarafından teşvik edildi. Balon şişip patlayınca bu kez yine “devlet” tarafından “piyasa”nın kurtarılması için müdahale edildi. Çin, piyasa dinamiklerinin ağırlık kazanmasını amaçlıyor, ancak bu amaç sürecin her noktasında devletin müdahalesiyle gerçekleştirilmeye çalışılıyor. Piyasa gelişsin diye devlet girişimde bulunuyor, piyasa sıkıntıya girince yine devlet müdahale ediyor, devlet eliyle yüksek montanlı alımlar yapılıyor, halka arzlar durduruluyor, devletin eli piyasaya her noktada dahil oluyor. Başka bir deyişle, devlet uzun vadede daha az müdahil olmasını gerektirecek bir yapının oluşturulması amacıyla kısa vadede piyasalara daha çok müdahale etmek durumunda kalıyor.

Devalüasyon kararı

Çin’deki devalüasyona da benzer bir açıdan yaklaşmakta fayda var. 10-14 Ağustos tarihleri arasında yuan, Merkez Bankası’nın uygulamaları sonucu toplam yüzde 4,4 oranında değer kaybetti. Devalüasyon kararının ardında Çin’in son dönemlerde zayıflanan ihracatına ivme kazandırma isteği olduğu düşünülebilir. Son olarak açıklanan rakamlara göre Temmuz 2015’te Çin’in ihracatı bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 8,3 oranında azaldı. İmalat sanayi rakamları da olumlu bir görüntü arz etmiyor. Çin ekonomiyi canlandırmak için son on iki ay içerisinde dört kere faiz indirimine gitti. Çin için büyümenin sürdürülmesi hayati önem taşıyan bir öncelik ve ihracat da büyümenin temel taşlarından birisi. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var. Çin’de ihracatın azalmasının tek sebebi yuan’in güçlü olması değil, hatta bu başat bir sebep bile değil. Talep tarafından baktığımızda küresel piyasalardaki daralma önemli bir sorun. Arz tarafında ise Çin’in ihracattaki rekabet avantajını yitirmesinin başlıca sebepleri, ihracat ürünlerine yeterince katma değer kazandırılamaması, birçok sektörde atıl kapasite oluşması, başta işgücü olmak üzere maliyetlerin yükselmiş olması olarak karşımıza çıkıyor. Bu durum karşısında Çin’in esas olarak yapısal bir dönüşüme, ekonomisini teknoloji, inovasyon ve genel olarak katma değer açısından üst seviyelere çıkartmaya ihtiyacı var. Bir yandan da tabii ki dış talepte bir iyileşme olması gerekiyor. Bunlar olmadan küçük çaplı devalüasyonlarla Çin’in ihracatı çok bir fayda sağlamayacak.

İşte tam olarak da bu yüzden Çin Merkez Bankası’nın aldığı kararı sadece ihracatı canlandırmak amacı üzerinden okumak yetersiz kalıyor. Menkul kıymetler piyasalarında olduğu gibi Çin burada da bir yandan yuan’in değerinin piyasa dinamikleri üzerinden belirlenmesini hedefliyor, ancak diğer yandan da gerekli gördüğü durumlarda müdahaleye devam ediyor. Merkez Bankası yetkilileri Ağustos ayında yuan’da yaşanan değer kaybının kurun belirlenmesinde piyasa dinamiklerinin belirleyici olmasına yönelik alınan kararın bir sonucu olduğunu, büyük çaplı bir devalüasyon beklenmemesi gerektiğini bildirdiler.

Son birkaç ay içerisinde yaşanan gelişmeler, Çin ekonomisinin yaklaşan çöküşüne işaret etmiyor, Çin’in piyasa sistemine geçiş sürecinin yan etkileri, bir anlamda yapısal bir dönüşümün sancıları olarak karşımıza çıkıyor. Çin’in ekonomik büyümesini sürdürülebilir bir şekilde devam ettirebilmesi için bu dönüşümü gerçekleştirmesi şart. Bu nedenle Şanghay Borsası veya yuan değerindeki gelişmeleri takip ederken, kısa vadedeki etkilerinin yanı sıra esas olarak alınan kararların orta ve uzun vadede ne gibi sonuçlara yol açabileceğini, Çin’in piyasaya geçiş sürecine ne ölçüde katkıda bulunduğunu değerlendirmekte fayda var.

CMRe-2fWsAAoYPeÇin para birimi yuan iki gündür hızlı bir şekilde değer kaybediyor. Dün ABD doları karşısında yüzde 1,9 oranında değeri düşen yuan, bugünü de yüzde 1,6’lık bir düşüşle kapattı. Çin Merkez Bankası yetkilileri bu değer kaybının kurun belirlenmesinde piyasa dinamiklerinin belirleyici olmasına yönelik alınan kararın bir sonucu olduğunu, büyük çaplı bir devalüasyon beklenmemesi gerektiğini bildiriyorlar.

Çin’de bugüne kadar merkez bankası her sabah kuru belirliyordu ve kurun +/- yüzde 2’ye kadar dalgalanmasına müsaade ediliyordu. Aşağıdaki grafikte neredeyse düz bir çizgi şeklinde olan seyirden de anlaşılacağı gibi pratikte bu yüzde 2’lik dalgalanma söz konusu olmuyor, ancak çok ufak oynamalar gerçekleşiyordu. Merkez bankasının kurun belirlenmesinde bir önceki günün piyasa performansının referans alınması kararı sonucunda günlük bazda yüzde 2 sınırına yaklaşan değişimler yaşanmaya başladı.

Bu kararın ardında Çin’in son dönemlerde zayıflanan ihracatına ivme kazandırma isteği olduğu düşünülebilir. Son olarak açıklanan rakamlara göre Temmuz 2015’te Çin’in ihracatı bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 8,3 oranında azaldı. İmalat sanayi rakamları da olumlu bir görüntü arz etmiyor. Çin ekonomiyi canlandırmak için son oniki ay içeriisnde dört kere faiz indirimine gitti. Çin için büyümenin sürdürülmesi hayati önem taşıyan bir öncelik ve ihracat da büyümenin temel taşlarından birisi. Şüphesiz ki düşük değerli yuan, Çin’in ihracatçısına küresel piyasalarda avantaj sağlayacaktır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var. Çin’de ihracatın azalmasının tek sebebi yuan’in güçlü olması değil, hatta bu başat bir sebep bile değil.

Talep tarafından baktığımızda küresel piyasalardaki daralma önemli bir sorun. Arz tarafında iser Çin’in ihracattaki rekabet avantajını yitirmesinin başlıca sebepleri, ihracat ürünlerine yeterince katma değer kazandırılamaması, birçok sektörde atıl kapasite oluşması, başta işgücü olmak üzere maliyetlerin yükselmiş olması olarak karşımıza çıkıyor. Bu durum karşısında Çin’in esas olarak yapısal bir dönüşüme, ekonomisini teknoloji, inovasyon ve genel olarak katma değer açısından üst seviyelere çıkartmaya ihtiyacı var. Bir yanda da tabii ki dış talepte bir iyileşme olması gerekiyor. Bunlar olmadan yüzde 2’lik devalüasyonlarla Çin’in ihracatı çok da bir fayda sağlamayacaktır.

İşte tam olarak da bu yüzden Çin Merkez Bankası’nın aldığı kararı sadece ihracatı canlandırmak amacı üzeirnden okumak ve bununla bağlantılı olarak da kur savaşlarının şiddetleneceği tahminlerinde bulunmak yeterli bir yaklaşım değil. Şüphesiz ki, devalüasyonun özellikle Asya’da bir domino etkisi yaratması, Çin’in bu hareketine karşılık diğer ülkelerin de rekabet güçlerini koruyabilmek adına devalüasyona gitmeleri olasılık dahilinde. Ancak yuan’in değeri bundan sonra doğrudan devlet eliyle değil piyasa dinamikleriyle belirlenecekse, kısa vadede bazı aktörler açısından olumsuz etkilerin meydana gelmesi muhtemel olsa da bu uzun vadede küresel ekonominin sağlığı açısından olumlu bir durum olacaktır. Bunun için de Çin’in piyasa reformlarını bir bütün olarak kararlılıkla sürdürmesi gerekiyor.

cnyusd

Japonya Başbakanı Yoshihiko Noda?nın Çin?e gerçekleştirmiş olduğu resmi ziyaret kapsamında sadece iki ülkeyi değil tüm küresel ekonomiyi derinden etkileyecek bir sürecin ilk adımı atıldı. Noda?nın Çinli mevkidaşı Wen Jiabao ile görüşmesini takiben yapılan açıklamaya göre iki ülke arasındaki ticaret bundan sonra Amerikan doları ya da diğer bir üçüncü para birimine ihtiyaç duyulmadan doğrudan yen ya da yuan üzerinden yapılacak. Bu gelişmeyi üç açıdan önemli buluyorum:

1.) Çin, bir süredir ikili anlaşmalar yaparak diğer ülkelerle olan ticaretinde doları devreden çıkarıyor. Hatırlanacağı üzere geçtiğimiz yıl Wen?in ülkemizi ziyaretinde Türkiye ile Çin arasında da böyle bir anlaşmaya varılmıştı. Ancak söz konusu Çin ile Japonya, başka bir deyişle dünyanın en büyük ikinci ve üçüncü ekonomisi olunca durum biraz farklı oluyor. Çin, halihazırda Japonya?nın en büyük ticaret ortağı ve geçtiğimiz yıl iki ülke arasında yaklaşık 340 milyar dolarlık ticaret gerçekleşti. Dolayısıyla bu boyutta bir ticaretin artık Amerikan doları kullanılmadan yapılacak olması, tüm küresel ekonomi üzerinde belirleyici ve dengeleri değiştirici olacak.

2.) Son dönemlerde (özellikle de ABD?den kaynaklanarak tüm dünyayı saran 2008-2009 küresel mali krizinden sonra) Çin para birimi yuan?ın dolara alternatif olarak uluslararası bir rezerv kuru haline gelip gelemeyeceği tartışılıyor. Bunun yakın gelecekte olması pek mümkün değil. Herşeyden önce Çin?in finans piyasalarını daha şeffaf, dış yatırımcılara daha açık ve devlet müdahalelerinden ziyade piyasa dinamiklerinin hüküm sürdüğü alanlar haline getirmesi gerekiyor. Ayrıca şu anda tüm dünyadaki ticaretin yüzde 85?i hala Amerikan doları ile yapılıyor. Ancak uzun vadede belli ki Çin bu istikamette ilerlemeye kararlı. Çin ile Japonya arasında varılan anlaşma, yuan?in rezerv kuru olması açısından çok uzun bir yolun daha başında atılmış küçük, ancak kaydadeğer bir adım.

3.) Çin ile Japonya?nın kendi aralarındaki ticarette Amerikan dolarını devreden çıkarmaları, Doğu Asya?daki ekonomik bütünleşme açısından da önem taşıyor. Bölgenin iki devinin böyle bir mali eksen oluşturmaları, diğer Asya ülkelerinin de bu eksene yönelmelerini hızlandıracak ve Asya?da ekonomik entegrasyona ivme kazandıracaktır.

Çin Başbakanı Wen Jiabao ile Japon mevkidaşı Yoshihiko Noda (Foto: AFP)

Değerli hocam Prof.Dr. Ziya Öniş’in daveti üzerine Koç Üniversitesi uluslararası ilişkiler öğrencileri için Çin ve küresel ekonomi ile ilgili bir sunum yaptım. Sunumda kullandığım görselleri aşağıda bulabilirsiniz.