Çin’e Yunanistan’dan Bir Bakış

Bugün Koç Üniversitesi’nde Yunanistan’ın eski Dışişleri Bakanı Dora Bakoyannis’in de katılımıyla bir panel düzenlendi. Panel genel olarak Suriye’deki durum, Avrupa Birliği ve Türkiye-Yunanistan ilişkileri üzerineydi, ancak ben Bakoyannis’e Çin’in Yunanistan ve Balkanlar’daki rolü üzerine de bir soru yöneltme fırsatını buldum. Bakoyannis’e göre Çin, bu bölgede ekonomik anlamda daha fazla yayılmak amacını güdüyor. Yunanistan, özellikle Pire Limanı’nın Çinli firmalar tarafından satın alınması ve genişletilmesi ile birlikte bu çerçevede merkezi bir role kavuşmuş durumda. Bakoyannis’e göre Çin’in bölgedeki varlığı tamamen ekonomik çıkarlara dayanıyor ve Rusya’dan tamamıyla farklı olarak Çin bu bölgenin karışık siyasi denklemlerine dahil olmuyor. Ancak Bakoyannis’e göre bir gün bu durum değişecek ve esas soru o günün ne zaman geleceği, çünkü Çin siyasi anlamda da bölgede aktif olmaya başlayınca tam anlamıyla bir oyun değiştirici (game changer) olacak. Bakoyannis, Çinlilerin çok uzun vadeli planlar yaptıklarını ve şu anda ekonomik alanda faallerken zamanı gelince siyasi olarak da aktif olacaklarını belirtiyor. Bu arada Bakoyannis’e göre Çin dünyanın en güçlü ekonomisi olabilir, ancak özellikle genç insanlar belirli değerlerin, örneğin insan haklarının, güçlü bir şekilde hüküm sürdüğü yerlerde yaşamayı arzu ediyorlar. Bu da Çin’i değil Avrupa’yı ön plana çıkartıyor.

Panele değerli yorumlarıyla katkıda bulunan Koç Üniversitesi’nden Prof. Ziya Öniş de Çin konusuna değindi. Öniş’e göre Çin’in Balkanlardaki varlığının iki farklı çehresi var. Birincisi karşılıklı ekonomik menfaatler üzerinden şekil bulan olumlu ve iyicil bir çehre. Ancak Çin’in bir de daha karanlık bir çehresi var ki, o da bölgede illiberal düşüncenin yükselişini destekliyor. Öniş, Rusya ile Çin’i bir eksen olarak ele alıyor, Rusya bölgede nispeten daha aktif olmakla birlikte bu iki ülkenin birbirinden güç devşirdiğini ifade ediyor. Buna göre Avrupa bir mücadele alanı ve bir tarafta merkez Avrupa ülkeleri bulunurken diğer tarafta da Rusya-Çin ekseni bulunuyor.

Print Friendly, PDF & Email
Ekonomi, Siyaset, Uluslararası İlişkiler kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Çin’e Yunanistan’dan Bir Bakış için yorumlar kapalı

Kore Yarımadasında Spor Diplomasisi

Güney Kore’nin Pyeongchang kentinde iki hafta boyunca devam eden 23. Kış Olimpiyat Oyunları pazar günü düzenlenen kapanış töreni ile son buldu. İki hafta boyunca seyirciler tribünde, milyonlarca insan da televizyonları başında kış sporlarını en üst performans düzeyinde takip etti, sporun heyecanına ortak oldu. Ancak Pyeongchang’da tüm dünyayı heyecanlandıran, hatta sahalardaki ve pistlerdeki mücadeleyi zaman zaman gölgede bırakan başka bir unsur daha vardı; o da Kuzey Kore’nin oyunlara katılımıydı. Yarımadanın kuzeyinden sporcuların oyunlara iştirak etmesi ve Kuzey Koreli üst düzey yöneticilerin de oyunlar nedeniyle güneyi ziyaret ederek Güney Koreli yetkililerle temasta bulunmaları, Olimpiyatlar vesilesiyle hayata geçirilen diplomasinin yarımadada yeni bir barış sürecine zemin hazırlayacağı yönünde umutların oluşmasına yol açtı.

Bu gelişme şüphesiz ki çok önemli ve sporun da kuvvetli bir sembolizmi, büyük bir toplumsal etkisi ve verdiği güçlü mesajları var. Ancak son aylarda ismi hep savaş tehditleri, füzeler ve nükleer silahlarla gündeme gelen Kore yarımadasına barışın sadece spor yoluyla getirilebileceğini düşünmek de pek gerçekçi değil. Çabalar olumlu, ancak tek başına yeterli değil.

Kuzey ve Güney Tek Bayrak Altında

Kuzey Kore’nin Pyeongchang’a katılımının ilk sinyallerini Kuzey Kore lideri Kim Jong Un, yaptığı yeni yıl konuşmasında vermişti. Bu gelişme, Kuzey Kore’nin oyunları boykot edebileceği (Seul’de 1986’da yapılan Asya Oyunları’nı ve 1988 Olimpiyatlarını ettiği gibi) ve hatta daha kötüsü oyunlar sırasında yeni bir füze denemesi ya da nükleer deneme yapabileceği şeklindeki korkuların önüne geçip olumlu bir hava yaratmıştı. Sonrasında Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) devreye girdi. Normalde sportif başarıları üzerinden sadece iki Kuzey Koreli sporcu olimpiyat biletini alabilmişken açılan ek kontenjanlarla bu ülkeden toplam yirmi iki sporcunun oyunlara katılımı sağlandı. Oyunların açılış törenine kuzey ve güneyden sporcular birlikte, tek bir bayrak altında çıktılar. Kadınlar buz hokeyinde iki tarafın sporcularından tek bir takım oluşturuldu ve bu takım da Birleşik Kore Takımı adı altında müsabakalara katıldı. Kuzey Kore’den bir gösteri ekibi tribünlerde yer alıp takımlarını desteklerken iki üst düzey Kuzey Koreli yetkili—Politbüro üyesi (ve Kim Jong Un’un kız kardeşi) Kim Yo Jong ile meclis başkanı Kim Yong Nam—Pyeongchang’a geldiler, müsabakaları takip ettiler, Güney Koreli yöneticilerle el sıkıştılar ve bol bol kameralara gülümsediler. Sahada sporun doğası gereği oluşabilecek olumsuzluklar, örneğin kuzey ve güneyli sporcular arasında oluşabilecek bir anlaşmazlık, ya da tribünlerden kuzeyli sporculara gösterilecek sert tepkiler bu tabloya gölge düşürebilirdi, ancak böyle bir durum söz konusu olmadı (Aslında Kuzey Kore açısından bir talihsizlik erkekler 500 m. sürat pateni elemelerinde yaşandı. Kuzey Koreli patenci Jong Kwang Bom, Japonya, Güney Kore ve Amerika Birleşik Devletleri’nden rakipleriyle yarışının startında yere düştü, kalkmak için Japon rakibinin patenine tutunmaya çalıştı; sonrasında yarış tekrar başlatıldı, ancak Jong yine Japon rakibine çarparak düştü ve yarış dışı kaldı. Jeopolitik anlamlar yüklenebilecek bu olay, uluslararası kamuoyu tarafından olduğu gibi, yani sportif bir kaza olarak, ele alındı.)

Tablo olumlu, ancak şimdi ne olacak? Oyunlar Kuzey Kore için çok iyi bir propaganda imkanı sağladı ve Kuzey Kore yönetimi tüm dünyaya diyaloğa açık olduğu mesajını verdi. Güney Kore de her ne kadar müttefiki ABD ile bu konuda aynı çizgide buluşmasa da yarımadanın iki tarafı arasındaki temasların devam etmesine ne kadar önem verdiğini gösterdi. Ancak Pyeongchang, tek başına Kore’deki dengeleri değiştirmeyecek. Önemli olan burada verilen mesajların oyunlardan sonra da devam ettirilmesi ve bu mesajlar üzerinde somut bir barış sürecinin inşa edilmesi.

Siyasi süreçle desteklenmeli

Kore yarımadasında spor diplomasisi ilk kez uygulanmıyor. Daha önce de kuzey ve güney takımları oyunların açılış törenine birlikte ve tek bayrak altında çıktılar (2000 Sydney Olimpiyatları, 2002 Busan Asya Oyunları, 2003 Daegu Yaz Üniversite Oyunları, 2004 Atina Olimpiyatları, 2006 Torino Kış Olimpiyatları ve 2006 Doha Asya Oyunları). Hatta Pyeongchang’da sahaya çıkan Birleşik Kore kadın buz hokeyi takımı gibi denemeler de daha önce yapılmış, 1991 yılında Portekiz’de gerçekleştirilen Dünya Gençler Futbol Şampiyonası ile Japonya’da düzenlenen Dünya Masa Tenisi Şampiyonası’na iki Kore tek bir takım olarak katılmıştı. Ancak bu çabalar bir sonuç getirmedi. Spor diplomasisi tek başına ülkeler arasındaki sorunları çözmeye yetmiyor. Spor aracılığıyla çok güçlü mesajlar verilebiliyor, ne var ki bu mesajlar ancak siyasi alanda olumlu bir süreç varsa bu süreci destekleyebiliyor. Spor tek başına, özellikle de “savaş” kelimesinin telaffuz edildiği ortamlarda tek başına böyle bir süreci başlatamıyor. Sporun birleştirici gücünü kullanarak taraflar birbirleriyle diyaloğa açık olduklarını gösterebiliyorlar. Ancak esas olan diyaloğun kendisi. Spor bunu sağlamıyor, ama bunun için gerekli zeminin hazırlanmasına yardımcı oluyor.

Top Güney’in sahasında

Kore yarımadasında aslında böyle bir diyalog süreci oyunlardan hemen önce başlamış, taraflar iki yıllık bir kesintinin ardından bir araya gelmişlerdi. Pyeongchang’ın da olumlu geçmesinden sonra bundan itibaren açılan bu kanaldan görüşmelerin devam etmesi beklenebilir. Kuzey Kore yönetimi oyunlardan istediğini aldı; görüşmelere açık olduğunu gösterdi. Hatta Kim Yo Jong, Güney Kore devlet başkanı Moon Jae In’i Pyongyang’a davet etti, başka bir deyişle topu güneye attı. Güney Kore’nin bu davete yanıtı ise “uygun koşulların oluşması halinde” mümkün olabileceği yönünde oldu. Bu “uygun koşulları”, Kuzey Kore’nin nükleer programını sona erdirme yönünde bir adım atması olarak da okumak mümkün.

Kuzey Kore, görüşmelerin devam etmesine yeşil ışık yakıyor, ancak bu Kim Jong Un rejiminin nükleer programından vazgeçeceği anlamına gelmiyor. Olimpiyatların verdiği iyimserlikle bunu beklemek, en azından kısa ve orta vade için pek gerçekçi değil. Oyunlardan sadece birkaç gün önce Kuzey Kore yönetimi tarafından Pyongyang’da balistik füzelerin sergilendiği bir askeri geçit töreni düzenlenmesi de bunu gösteriyor.

Güney Kore, bir yandan Kuzey Kore üzerindeki uluslararası yaptırımlar devam ederken diğer yandan da diyalog kanallarının açık ve işler halde tutulmasını tercih ediyor. ABD ise Kuzey Kore üzerinde daha fazla baskı uygulanmasından yana; barış sürecinin başlayabilmesi için Kuzey Kore’nin nükleer silahlanmadan vazgeçmesini şart koşuyor ve dolayısıyla bu şart yerine gelmeden kuzey ile güney arasında oluşan yakınlaşmadan da pek memnun değil. Oyunların açılış töreni için Pyeongchang’a gelen ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, soğuk tavırlarıyla ve açılış töreninde aynı locada oturmasına rağmen Kuzey Koreli yetkililerle temastan kaçınmasıyla dikkat çekti. Bu koşullar altında Güney Kore devlet başkanı Moon’un hassas bir dengeyi gözetmesi gerekiyor. Güney Kore, bir yandan Kuzey Kore ile diyaloğu sürdürürken, diğer yandan da müttefiki ve güvenliğinin garantörü ABD ile de ters düşmemeye çalışacak.

Diğer paydaşların pozisyonu

Bu tablonun içerisinde konunun diğer paydaşlarına bakıldığında Japonya’nın ABD ile benzer bir çizgide olduğu görülüyor (Japonya Başbakanı Shinzo Abe açılış töreni için Pyeongchang’a geldi, Moon ve Pence ile görüştü); Çin meseleyi temkinli bir şekilde takip ediyor (Çin’den Pyeongchang’a üst düzey bir ziyaret gerçekleşmedi); Rusya ise Kuzey Kore’ye oyunlarda ek kontenjan sağlanırken, kendisinin dopinge karışmamış sporcularının bile ülkeleri adına yarışmalarına izin verilmeyişini sorguluyor.

Antik Yunan döneminde Olimpiyat oyunları süresince taraflar savaşlara ara verirlerdi; oyunlardan sonra savaşlar kaldığı yerden devam ederdi. Moon’un Trump ile görüşmesi sonucunda ABD ile Güney Kore arasında yapılması planlanan askeri müşterek tatbikatlar, Mart ortasındaki Paralimpik oyunların bitimine kadar ertelendi. Bu tatbikatların devam etmesi, Kuzey Kore’nin tavrını tekrar sertleştirecek. Dolayısıyla Pyeongchang’dan sonra Kore yarımadasında tekrar oyunlar öncesi duruma dönülmesi hiç de uzak bir ihtimal değil. Ancak Kuzey Kore ile Güney Kore diyaloğu sürdürme konusunda gerçekten samimi bir niyet içerisindeyseler, Olimpiyatlar sayesinde açılan kapı açık kalmaya devam edebilir. Bu da bugünden yarına Kore yarımadasına barışı ve silahsızlanmayı getirmese de, bu yönde atılmış önemli bir adımdır.

(Bu yazı ilk olarak 1 Mart 2018 tarihinde Yeni Şafak gazetesinde yayınlanmıştır.)

Print Friendly, PDF & Email
Güvenlik, Uluslararası İlişkiler kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Kore Yarımadasında Spor Diplomasisi için yorumlar kapalı

Kore’deki Krizin Görünmeyen Yüzü

Kore Yarımadası’nda gerginlik giderek tırmanıyor. Kuzey Kore yönetimi nükleer silah ve füze denemelerine devam ederken, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) yönetiminin bu girişimlere “askeri seçenek de dahil olmak üzere” her türlü karşılığı verebileceğini beyan etmesi ve özellikle de Donald Trump’ın Kuzey Kore’ye “tarihin bugüne kadar görmediği ölçüde ateş ve öfke” ile cevap verileceği şeklindeki ifadeleri, meselenin çözümsüz bir döngüye dönüşmesine yol açıyor. Birleşmiş Milletler (BM) çözümü ekonomik yaptırımlarda arıyor; ancak meselenin ekonomik boyutları yakından incelendiğinde çözümün aslında hiç de kolay olmadığı ortaya çıkıyor.

Ekonomik yaptırımların amacı, Kuzey Kore’nin dış mali kaynaklarını keserek Kim Jong-un yönetimini iflasın eşiğine getirmek ve nükleer silah ile füze denemelerini sona erdirmeye mecbur bırakmak. Ancak rakamlar, Kuzey Kore ekonomisinin aslında bunun tersi bir istikamette yol aldığını gösteriyor. Güney Kore Merkez Bankası’nın yaptığı hesaplamalara göre, Kuzey Kore ekonomisi 2016 yılında son on yedi yılın en yüksek oranını yakalayarak yüzde 3,9 büyüdü ve 28,5 milyar dolarlık bir hacme ulaştı.

Ülkede 2011 yılında başlatılan piyasa reformlarının, her ne kadar şu aşamada başlangıç seviyesinde olsalar da bu büyümede etkisi var. Ülkede özel teşebbüse giderek daha fazla alan açılıyor, fabrika yönetimlerine karar süreçlerinde özerklik tanınıyor, insanların kurulan pazar yerlerinde satış yaparak kazanç elde etmeleri mümkün kılınıyor ve tarım kolektifleri yerine aile bazlı çiftçilik sistemine geçilerek hasadın artırılması sağlanıyor.

Tüm bunlar Kuzey Kore ekonomisi için kayda değer gelişmeler olsa da, ekonomik büyümenin ardındaki esas dinamik Çin ile yapılan ve giderek artan ticaret. Kuzey Kore dış ticaretinin yüzde 90’dan fazlasını komşusu Çin ile yapıyor. Kuzey Kore, yer altı zenginliklerine ve düşük maliyetli işgücünün sağladığı imalatta rekabet avantajına sahip bir ülke. 2016 yılında Kuzey Kore Çin’e 1,16 milyar dolarlık kömür, 724 milyon dolarlık tekstil ürünü, 225 milyon dolarlık demir cevheri ve 190 milyon dolarlık deniz ürünü ihraç etti. Kuzey Kore için Çin yegane pazar, Çin için ise Kuzey Kore ihtiyaç duyulan ürünlerin düşük fiyatlarla temin edilebileceği bir kaynak.

Uluslararası ekonomik yaptırımlar, her şeyden önce Kuzey Kore’nin bu yaşam hattını kesmeyi hedefliyor ve Çin de söz konusu yaptırımlara uyacağını beyan ediyor. Çin şubat ayı itibarıyla Kuzey Kore’den kömür alımını durdurduğunu açıkladı ve ardından ülkede faaliyet gösteren Kuzey Koreli firmaların faaliyetlerini sona erdirme kararı aldı. Ancak istatistiklere bakıldığında, iki ülke arasındaki ticaretin azalmadığı, tam tersine arttığı görülüyor.

2017 yılının ilk yarısında Çin ile Kuzey Kore arasındaki ticaretin hacmi bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 10,5 artarak 2,55 milyar dolar olarak gerçekleşti. Bu artışın sebebi, durdurulan kömür ticaretine rağmen devam eden demir cevheri ticareti ve aynı zamanda Kuzey Kore’nin enerji ihtiyacını karşılamak için Çin’den yaptığı petrol alımları. Diğer yandan Çin’in Kuzey Kore sınırına yakın Dandong kentinde kurulan sınır ticaret bölgesi, Dandong’u Liaoning eyaletinin başkenti Shenyang’a bağlayan hızlı tren hattı ve iki ülke arasında 2015 yılının sonunda faaliyete geçen konteyner gemi taşımacılığı hattı, Çin ile Kuzey Kore arasındaki ticari ilişkilerin gelişmesine katkıda bulunmaya devam ediyor. Çin dahil yaklaşık 50 ülkede çalışan ve sayılarının 100 bine ulaştığı tahmin edilen Kuzey Kore vatandaşlarının, her yıl ülkelerine gönderdikleri 1 milyar dolar da Kuzey Kore ekonomisini ayakta tutan güçlü bir etken.

Çin, Kuzey Kore’ye uygulanan yaptırımlara iştirak eder gibi görünse de aslında bunu tam olarak yapmıyor. Kuzey Koreliler Hong Kong’da şirket kurup Çin’de ofis açıyorlar ve Çin bankalarını kullanarak dış dünya ile mali işlemlerini gerçekleştirebiliyorlar. ABD’li bir araştırma şirketinin raporuna göre, geçtiğimiz yıl dünyada 248 şirket Kuzey Kore’nin dış dünya ile ekonomik ilişkilerine aracılık etmiş ve bu şirketlerin 160’ı Hong Kong’da kayıtlı. Diğer yandan üçüncü ülke bandıralarını taşıyan gemiler, Kuzey Kore’nin ticaretine aracılık etmeye devam ediyorlar.

Çin’in tercihi Kuzey Kore’nin provokatif eylemlerine son vermesi, ancak bir yandan da yaptırımların ülkede bir rejim değişikliğine ya da çöküşe yol açacak derecede şiddetli olmaması. Kuzey Kore içinde meydana gelecek bir sosyal patlama, Kim rejiminin sona ermesine ve yerinde bir güç boşluğu oluşmasına, milyonlarca Kuzey Koreli mültecinin Çin’e göç etmesine yol açabilir ki bu da Pekin yönetimi tarafından istenmiyor. Yine iki Kore’nin birleşmesi de, Güney’de yerleşik olan ABD birliklerinin Çin sınırına kadar gelmelerine yol açacağından, Pekin tarafından tercih edilmeyen bir durum. Tüm bu nedenlerden dolayı Çin’in istediği, yaptırımların (tabir yerindeyse) Kim Jong-un’u dize getirmesi, ancak Kim’i koltuğundan edecek kadar da şiddetli olmaması ve yarımadada statükonun devam ederek Kuzey Kore’nin Çin ile Güney Kore arasındaki tampon bölge özelliğini sürdürmesi.

ABD yönetimi bu nedenle yaptırımlarda giderek Çin’i merkeze koyuyor ve Kuzey Kore ile iş yapan Çin şirketlerini de kapsam içerisine alıyor. Burada ABD’nin ciddi bir yaptırım gücü var ve Çinli firmalara “ya Kuzey Kore’yle ilişkilerinizi kesersiniz, ya da ABD piyasalarına erişiminizi engellerim” diyebiliyor. Son olarak, ABD’den aldığı parçaları İran ve Kuzey Kore’ye sattığı tespit edilen Çinli büyük bir telekomünikasyon firmasına ABD 1,2 milyar dolarlık ceza kesti. ABD hükümetinin verdiği para cezası bir Çin firması üzerinde bağlayıcı olamasa da, ABD pazarını kaybetmek istemeyen Çinliler, cezayı ödeyip Kuzey Kore ile ilişkilerini kestiler.

Ekonomik yaptırımlar, her ne kadar son dönemlerde kapsamı artırılmışsa da tek başına Kuzey Kore meselesine bir çözüm getirme kapasitesine sahip değil. Yaptırımların yanı sıra, taraflar arasında mutlaka diyalog kurulması ve bu diyaloğun yapıcı olarak sürdürülmesi gerekiyor. Diğer yandan, meselenin ekonomik boyutu mercek altına alındığında ortaya önemli bir soru daha çıkıyor: İki Kore’nin birleşmesinin olası ekonomik sonuçları nelerdir? İçinde bulunduğumuz, arka arkaya füzelerin atıldığı ve nükleer denemelerin yapıldığı bu dönem, Kore Yarımadası’nda birleşmeyi konuşmak için oldukça erken bir vakit olarak görülebilir. Ancak uzun vadeli hesapların içine bu seçeneği de katmak gerekiyor.

Her şeyden önce, Almanya’da olduğu gibi, Kore’lerin birleşmesinin de bir ekonomik maliyeti olacak. Bu maliyet için, 50 milyar ile 6 trilyon dolar arasında geniş bir aralıkta değişen farklı tahminler yapılıyor. Birleşmenin maliyetine nazaran getirisiyle ilgili öngörüler ise daha net. Kore Yarımadası’nın kuzeyi doğal kaynaklar açısından zengin ve ayrıca düşük maliyetli geniş bir işgücü havuzuna sahip. Yarımadanın güneyi ise doğal kaynaklar açısından fakir olsa da gelişmiş bir ekonomiye, sermayeye ve teknolojiye sahip. Bu ikisinin bir araya gelmesi, Asya’da yeni bir ekonomik süpergücün oluşmasına yol açabilir. ABD’li bir yatırım bankasının tahminlerine göre Birleşik Kore, 30 ila 40 yılda Japonya, Almanya ve Fransa ekonomilerini geçecek bir potansiyele sahip. Kore Uluslararası Ekonomi Politikaları Enstitüsü’nün bir araştırması ise Birleşik Kore’nin 2055 yılına kadar 8,7 trilyonluk bir ekonomik büyüklüğe ulaşabileceğini öngörüyor. Böylesine büyük bir ekonomik gücün, Çin başta olmak üzere, bölgedeki rakipler tarafından ne kadar arzu edilecek bir durum olduğu da ayrı bir tartışma konusu.

Kuzey Kore, dışarıdan bakıldığında bir çılgın tarafından yönetilen, ekonomisi iflas etmiş, dışa tamamen kapalı bir ülke gibi görünse de, gerçekte henüz son derece ilkel bir şekilde de olsa piyasa ekonomisini geliştiren, Çin ve diğer üçüncü ülkeler üzerinden kurduğu ticaret ilişkilerinden beslenen bir ülke ve yaptırımlara rağmen bu bağlar gücünü koruyor. Kuzey Kore meselesini tahlil ederken, sadece nükleer silahlar ve siyasilerin sert söylemlerine odaklanmayıp, tüm bu gelişmeleri içerisine alan ekonomik çerçeveyi de incelemekte fayda var.

(Bu yazı ilk olarak Anadolu Ajansı tarafından yayınlanmıştır.)

Print Friendly, PDF & Email
Ekonomi, Uluslararası İlişkiler kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Kore’deki Krizin Görünmeyen Yüzü için yorumlar kapalı

Çin, Futbolda Ne Amaçlıyor?

“Çin” ile “futbol” yakın bir geçmişe kadar birbirlerinden oldukça uzak kavramlardı. Futbol ülkeleri deyince Avrupa ve Latin Amerika’nın devleri arasında Çin’in esamisi okunmazken, Çin’de spor deyince de basketbol, badminton, masa tenisi gibi sporların yanında futbol ancak arka sıralarda, o da insanların kendi ülkelerindeki futbol değil dünyanın büyük ligleri ve takımlarına duydukları ilgi nedeniyle gelirdi.

Bu durum şimdilerde değişiyor. Futbol küresel bir oyun; hatta bir oyunun çok ötesinde, kitleleri peşinden sürükleyen, toplumları birbirlerine yakınlaştıran bir olgu; büyük bir endüstri. Küresel düzenin yeni büyük gücü Çin’in de küresel oyun futbolda daha fazla söz sahibi olmak istemesi normal. Ancak Çin’in futbolda gelmiş olduğu noktayı değerlendirirken, gazete manşetlerinde yer alan transfer rakamların vs. büyüsüne kapılmamak, Çin’in amacının ne olduğunu iyi tahlil etmek ve Çin’in tüm varlıkları ve kaynaklarına rağmen halen bir futbol ülkesi olmaktan uzakta olduğunu görmek gerekiyor. Çin bir futbol paradoksu yaşıyor; ülkenin kamu ve özel sektör işbirliğinde futbola çok büyük yatırımları var, ancak gerçek bir futbol kültürü ülkede, en azından şimdilik, oluşmadığı gibi sahada sportif başarı da henüz ortada yok. Dilerseniz zamanda bir yolculuk yaparak yakın geçmişe dönelim ve Çin futbolunun yaşamakta olduğu paradoksu yakından bakalım.

Ocak 2017… İngiliz ekibi Chelsea’nın yıldız oyuncusu Oscar, Pudong Havalimanı’na iniyor. Yaklaşık 78 milyon dolarlık bir bonservis bedeli olan 25 yaşındaki Brezilyalı oyuncu, Shanghai SIPG takımının formasını giyecek. Çin yaşı ilerlemiş futbolcuların para için tercih ettikleri bir destinasyon olmakla eleştirilirdi, ancak görülen o ki artık genç ve formunun zirvesindeki oyuncular da Çin Ligi’ni tercih edebiliyor. Oscar, şu anda Çin Süper Ligi’nin en pahalı oyuncusu konumunda.

Biraz daha geriye gidelim; Haziran 2016… Çin’in en büyük ev eşyaları üreticisi Suning, İtalya’nın köklü kulüplerinden Inter Milan’ın çoğunluk hissesini alıyor. Yaklaşık yüzde 70’lik hisse için ödenen tutar 287 milyon dolar. Inter Milan, Çinli yatırımcıların eline geçen birçok Avrupa kulübünden birisi oluyor.

Görülen o ki, Çin elindeki devasa sermaye birimini artık futbol için de kullanıyor. Ancak bu noktada karşımıza başka bir gerçek daha çıkıyor. Yolculuğumuza devam edelim. Tarih 6 Ekim 2016… Yer Çin’in Xian kenti. Çin milli takımı, Dünya Kupası Asya elemelerinde Suriye ile karşılaşıyor. Savaş yaşayan Suriyelilerin bu maça gelebilmeleri bile belki de büyük bir olay. Çin gol atamıyor, maçın 53. dakikasında orta sahadan aldığı uzun topla kaleciyi geçen Suriyeli Mahmoud Al Mawas’ın kaydettiği gol ise maçın sonucunu belirliyor: Çin kendi sahasında Suriye’ye 1-0 mağlup. Bu sonuç belki de 15 Haziran 2013’te Çin’in yine kendi evinde Tayland’a 5-1 yenildiği ve Çinli futbolseverlerin “6/15 Katliamı” olarak hatırladıkları maç kadar travmatik değil, ama nihayetinde Çin milli takımı altı takımlı eleme grubunda en dibe demir atmış durumda ve 2018’de Rusya’da yapılacak olan Dünya Kupası’na katılma şansı kalmadı. Şu anda Çin, FIFA sıralamasında dünyada 77. sırada yer alıyor; başka bir deyişle Sierra Leone’nin hemen altında.

Futbol için yapılan tüm yatırımlara karşılık Çin milli takımı istenilen başarıya ulaşabilmiş değil. Belki de hiçbir ülkenin yapamadığı kadar futbola kaynak ayırılıyor, ancak ortada sportif başarı olmadığı gibi Çin bu açıdan çok gerilerde. Ortada böyle bir çelişki varken, Çin bu yatırımları neden yapıyor? Çin’in amacı nedir?

Xi’nin “futbol rüyası”

Çin’de futbolun profesyonelleşmesi ülkedeki genel reform ve dışa açılma hareketine paralel olarak 1990’ların ilk yıllarında başladı. 1992’de ulusal ligin hayata geçirilmesi kararı alındı ve Avrupa’daki sistemler örnek alınarak bir müsabaka formatı uygulamaya konuldu. Çin Ligi’nde ilk maç 27 Nisan 1994 tarihinde oynandı, takım ve oyuncu sayısı ilerleyen yıllarda arttı, sponsorluklar başladı ve futbol ülkedeki planlı ekonomiden pazar ekonomisine geçiş sürecinin önemli bir ayağı haline geldi.

Ancak bu süreç içerisinde sahadaki oyunun kalitesini yükseltmek mümkün olmadı. Konuyla ilgili akademik çalışmaları olan Fan Hong ve Lu Zhouxiang’a göre bu durumun en büyük sebebi, futbolun doğrudan bir endüstriyel meta olarak ele alınması, sponsorların sadece ekonomik çıkarları için bu işe gitmeleri ve tüm bunlar olurken altyapıya ve çocuklar ile gençlerde futbolcu yetiştirmeye önem verilmeyişiydi.

Stadyumlar iyi kötü dolduysa da, futbol ruhunu geniş kitlelere yaymak bu dönemde mümkün olmadı. Birden bire aşırı endüstriyelleşme beraberinde yolsuzluk ve şikeyi getirdi, Çin’de futbol özellikle 1990’ların sonunda zor bir döneme girdi, sponsorlar kaçtı, tribündeki taraftar da futboldan soğudu.

2004’te yeniden başlayan futbolda reform süreci ve ligini adının Çin Süper Ligi (ÇSL) olarak değiştirilmesiyle birlikte bir yandan futbolun ticarileşmesinin daha sağlıklı bir şekilde devam ettirilmesi bir yandan da altyapıya önem verilerek sağlam bir zemin oluşturulması amaçlandı.

2008 yılında, o dönemde devlet başkan yardımcılığı görevinde bulunan Xi Jinping”in öncülüğünde “Ulusal Futbol Ligleri Kontrol, Etik ve Disiplin Komitesi’nin kurulması, Çin futbolu için önemli bir dönüm noktası oldu. Aynı yıl gerçekleştirilen Beijing Olimpiyatları tüm dünyanın ilgisini Çin üzerinde toplamış, tabir yerindeyse oyunlar Çin’in küresel bir güç olarak yükselişinin sembolü olmuş, ve Çin yönetimi “başat bir spor ülkesinden sporda bir dünya gücü haline gelmek” için çalışmaların başlatılmasını kararlaştırmıştı. Xi liderliğinde Çin bürokrasisinden farklı kuruluşları bir araya getiren bu komite Çin futbolundaki şike ve yolsuzluk gibi olumsuzluklarla mücadele için kurumsal bir yapı sağladı. Yine aynı dönemde hayata geçirilen “Futbol Reformu Öncü Grubu” adındaki bir çalışma grubu Xi ile Çin Futbol Federasyon arasında bir köprü oluşturarak reform sürecinin hızlanmasını sağladı. Bu dönemde amaç söz konusu grubun başkanlığını yapan Liu Yandong’un belirttiği gibi “Çin futbolunun profilini güçlendirmek suretiyle küresel bir spor gücünü inşa etmek” ve bu doğrultuda spor endüstrisinin sağlıklı gelişimini sağlamak, halkın manevi ve kültürel taleplerini karşılamak ve Çin’in yumuşak gücünü geliştirmek” olarak belirlendi. Bu hedeflere ulaşılabilmesi için kamu, özel sektörle işbirliği yapacak ve mümkün olduğunca özel sermaye futbola çekilecekti.

Kendisinin de bir futbol aşığı olduğu bilinen Xi Jinping, 2011 yılında Güney Kore’den gelen bir heyet ile yaptığı bir görüşme sırasında “futbol rüyasını” açıkladı: Çin, futbolda Dünya Kupası’na katılmalı, Dünya Kupası’na ev sahipliği yapmalı ve Dünya Kupası’nı kazanmalıydı.

Xi’nin rüyası, kendisi devlet başkanı olduktan sonra atılan adımlarla resmiyet kazanmaya başladı. Yapılan programları ve ortaya konulan hedefleri incelendiğinde ise ağırlığın altyapının geliştirilmesi, futbolun geniş kitlelere yayılması ve bir spor kültürü oluşturulmasına verildiği görülüyor.

Çin’de futbol altyapısının geliştirilmesi hedefi

Çin her ne kadar son dönemlerde futbol gündemine yapılan transferler ve Çinli şirketlerin yurtdışında yaptıkları kulüp alımlarıyla gündeme gelse de, Xi’nin ortaya koyduğu hedefler uzun vadeli bir yaklaşımı ve anlık başarılar yerine kalıcı ve sürdürülebilir bir gelişimi gerektiriyor. Bu nedenle 1990’larda ve 2000’lerin başında ihmal edilmiş altyapı konusu bugün ön planda yer alıyor.

Çin Genel Spor İdaresi’nin Ekim 2014’te yayınladığı plana göre, Çin’de 2025 yılına kadar 5 trilyon yuan’lik (yaklaşık 750 milyar Amerikan doları) bir spor endüstrisi oluşturulması amaçlanıyor. Bu kapsamda sağlık için spor anlayışının yaygınlaştırılmasından, spora yabancı yatırım girişinin kolaylaştırılmasına ve yeni tesislerin inşasına kadar bir çok hedef var.

Mart 2015’te Devlet Konseyi’nin yayınladığı “Çin Futbolu’nun Reformu ve Kalkındırılması için Genel Plan” ise futbol için yapılacakları detaylandırıyor. Bu planın ana başlıkları şöyle:

  1. Çin Futbol Federasyonu’nun yapısal anlamda reformu.
  2. Futbol kulüplerin kurulması ve idare edilmesinde profesyonellik.
  3. Futbol müsabaka sisteminin ve liglerinin geliştirilmesi ve mükemmelleş
  4. Okullarda futbolun yaygınlaştırılması.
  5. Sosyal futbola ağırlık verilerek futbolun kitleler nezdinde popüler hale getirilmesi.
  6. Futbol eğitiminde kalitenin artırılması.
  7. Milli takımlarda reform ve kalitenin artırılması.
  8. Yeni futbol tesislerinin inşası.
  9. Futbol yatırımlarının artırılabilmesi için yeni finans finansman kaynaklarının oluşturulması.
  10. Futbol reformu ve geliştirilmesinin sürdürülebilmesi için bakanlıklar arası bir mekanizma oluşturulması.

Bu kapsamlı plana ek olarak Nisan 2016’da Çin Futbol Federasyonu da kendi programını yayınladı. Bu programın da merkezinde altyapının geliştirilmesi yer alıyor. Çin’in Xi’nin talimatları doğrultusunda 2050 yılına kadar futbolda bir süper güç haline gelmesi hedefi doğrultusunda ilk planda 2020’ye kadar 50 milyon çocuk, genç ve yetişkinin aktif ve düzenli olarak futbol oynaması sağlanacak. Yine aynı yıla kadar Çin’de 20 bin futbol okulu ve 70 bin nizami futbol sahası olması temin edilecek; 2030’a kadar ise ülkedeki her 10 bin kişiye bir adet nizami futbol sahası düşmesi sağlanacak.

Çin milli takımının Dünya Kupası’nı kazanması isteniyorsa, bu şüphesiz ki bugünden başlayarak altyapıya yapılacak yatırımla olacak. Çin bugüne kadar bir kez Dünya Kupası’na iştirak etti; 2002’de Japonya ve Güney Kore’de yapılan turnuvada milli takımımızla aynı grupta yer aldı ve tüm maçlarını kaybedip tek bir gol bile atamadan elendi.

Ancak bu noktada bir hususa dikkat etmek gerekiyor. Burada bahsedilen “erkek” milli takımı. Halbuki yakın bir geçmişe kadar Çin’in çok başarılı bir “kadın” futbol milli takımı vardı. 1991’de kadınlar futbolda ilk Dünya Kupası, Çin’in Guangdong eyaletinde düzenlenmişti. Çin’de güçlü bir kadınlar ligi kuruldu. 1990’larda Çin kadın milli takımı, popüler isimleriyle “Demir Güller”, dünya futbolunda söz sahibiydi. 1996 Atlanta Olimpiyatları ve 1999 Dünya Kupası’nda final oynadılar, art arda dört defa Asya Kupası’nı kazandılar. Ancak daha sonra ilgi azaldı, yatırım kesildi, bir dönem FIFA sıralamasında beşinci sıraya kadar yükselmiş olan Çin milli takımı bugün 14. sıraya kadar geriledi. Buna rağmen kadın milli takımının durumu, erkek milli takımından çok daha iyi. O zaman neden, 2050’ye doğru hedefler erkek milli takımı üzerinden oluşturuluyor?

Futbol, Çin yönetimi için sadece bir amaç değil aynı zamanda bir araç. Çin bir dünya gücü haline gelişini 2008 Beijing Olimpiyatları ile taçlandırmıştı. Bu tür mega organizasyonlar şüphesiz ki bir yumuşak güç unsuru olarak bu amaca hizmet ediyor. Ancak organizasyonlar en fazla birkaç hafta sürüyor. Halbuki futbolda başarı, süreklilik arz eden bir yumuşak güç unsuru olabilir. Amaç “küresel ekonominin başat aktörü, siyasi ve askeri anlamda küresel dengelerde belirleyici olan Çin, aynı zamanda küresel spor futbolda da söz sahibi” diyebilmek. Bu da ancak popülerliği kadın futboluna göre çok daha fazla olan erkek futboluyla olabilir.

Milli takımın başarısı önemli, bunun için de öncelikle altyapı gerekiyor. Ancak yumuşak güç unsuru olarak futbola baktığımızda Çin’de güçlü bir ligin de olması gerekiyor. Böyle bir lig aynı zamanda altyapıdan gelecek olan gençlerin yetişmesi için de önemli.

Çin Süper Ligi, ne kadar süper?

2004’te kurulan ÇSL’nin halen devam etmekte olan 2017 sezonunda 16 takım yer alıyor ve bu takımlarda 83’ü yabancı olmak üzere toplam 508 oyuncu forma giyiyor. Ligin son şampiyonu Guangzhou Evergrande; en fazla şampiyonluk kazanan takım ise 8 şampiyonluk ile Dalian Shide. Kulüplerin sahipleri kimi durumlarda kamuya ait şirketler, kimi zaman özel şirketler, bazı durumlarda da kamu-özel sektör ortaklıkları şeklinde oluşuyor.

2017 Sezonu Çin Süper Ligi’ndeki Takımlar ve Sahipleri

KulüpSahibiSahibinin Sektörü
Beijing GuoanCITC GroupKamu yatırım şirketi
Changchun YataiJilin Yatai GroupGayrimenkul, kömürcülük, menkul kıymetler
Chongqing LifanLifan GroupOtomotiv, motosiklet, yedek parça
Guangzhou Evergrande TaobaoEvergrande Real Estate (%60) / Alibaba (%40)Gayrimenkul / Elektronik ticaret
Guangzhou R&FGuangzhou R&Fİnşaat
Hangzhou GreentownGreentown China Holdings Ltd.Gayrimenkul
Hebei CFFCChina Fortuneİnşaat
Henan JianyeJianye Residential GroupGayrimenkul
Jiangsu SuningSuningPerakende ticaret
Liaoning WhowinLiaoning Sport Technology College / Huludao HongyunKamu / gayrimenkul
Shandong Luneng TaishanLuneng GroupEnerji
Shanghai Greenland ShenhuaGreenland Groupİnşaat
Shanghai SIPGSIPGLiman işletmecisi
Shijiazhuang EverbrightHebei Everbright Real EstateGayrimenkul
Tianjin TedaTianjin Teda GroupKamu şirketi
Yanbian FundeYanbian Sports Bureau / Funder HoldingsKamu / sigortacılık
Kaynak: Nielsen Sports

 

Son yıllarda ÇSL’deki kulüplerin özellikle yabancı yıldız oyunculara büyük paralar ödeyerek transfer ettikleri gözlemleniyor. Türkiye’de Galatasaray’dan Beijing Guoan’a giden Burak Yılmaz ve Beşiktaş’tan Shanghai Shenhua’ya giden Demba Ba gündemde yer almıştı. Bu oyuncuların dışında transfer ücreti rekorları kıran isimler var. Yazının girişinde bahsettiğimiz Brezilyalı Oscar, Chelsea’dan SIPG’ye geçmişti. Diğer bir Brezilyalı, 29 yaşındaki Hulk, Zenith St. Petersburg’dan SIPG’ye 65 milyon dolara transfer oldu. Bir önceki yıl da yine Brezilyalı, 26 yaşındaki Alex Teixeira yaklaşık 60 milyon dolara Shaktar Donetsk’ten Jiangsu Suning’e geçti. Şu ana kadar en pahalı Çinli oyuncu ise geçtiğimiz sene Beijing Guoan’dan Hebei CFFC’ye 24 milyon dolara transfer olan Zhang Chengdong oldu.

Yüksek olan sadece bonservislere ödenen paralar değil; Çin’de futbolcu maaşları da yüksek. Sporting Intelligence firmasının bir araştırmasına göre Çin’de en yüksek maaşları ödeyen kulüp olan Shandong Luneng’de ortalama yıllık gelir 1,95 milyon dolar. Shandong, Avrupa’nin 5 Büyük Ligi’ndeki toplam 98 takımın 66’sında daha fazla maaş ödüyor. Bu arada İspanya Ligi’nde bu sezon 11 oyuncu yılda 10 milyon doların üzerinde ücret alırken, ÇSL’de de bu sayı aynı.

Çin kulüplerinin yabancı oyunculara ödedikleri astronomik rakamlar, dünya futbol çevrelerinde tepkiye karşılanıyor. Arsenal teknik direktörü Arsene Wenger’in şu sözleri dikkat çekici: “Evet, Avrupa ligleri Çinlilerin harcadıkları paralardan dolayı endişe duymalılar, çünkü öyle görünüyor ki Çin tüm oyunu kendi ülkesine taşıyabilecek maddi güce sahip. Bu bir ekonomik güç meselesidir ve o da onlarda var. Ama esas olan bu istekleri devam edecek mi? Unutmayalım ki Japonlar da birkaç yıl önce bunu yapmışlar, sonra yavaşlamışlardı.”

ÇSL kulüpleri transferlerinde hız kesecekler mi? Bu sorudan önce sorulması gereken başka bir soru var: Bu transferler Çin’e ne sağlıyor? Şüphesiz ki yıldız oyuncular kulüplerine başarı sağlıyorlar. Tribünlere seyirci de çekiyorlar. Takım arkadaşlarına katkıları oluyor ve Çinli gençleri bir anlamda rol model de olabiliyorlar, en azından bazıları. Ancak Xi’nin hedeflediği Dünya Kupası galibiyeti, yabancı oyuncularla gelmeyecek; alttan yetişecek Çinli gençlerle gelecek. Bu nedendendir ki, Çin Futbol Federasyonu, Mayıs 2017’de şöyle bir karar aldı: Kulüpler artık, yabancı oyuncuya ödedikleri bonservis ücretinin aynı tutarını federasyonun gelişim fonuna da yatıracaklar. Başka bir deyişle, kulüpler yabancı oyuncu transferinde artık yüzde 100’lük bir vergi muadili ile karşı karşıyalar. Diğer yandan her takım ilk on birinde kaç tane yabancı oyuncuya yer veriyorsa bir o kadar da kendi altyapısından 23 yaş altı oyuncuya da yer verecek. Başka bir deyişle, yabancı oyuncu isteyen ÇSL kulüpleri artık bunun karşılığında altyapıya da ağırlık vermek zorundalar.

Arsene Wenger’in sorduğu soru cevabını buluyor gibi. ÇSL’ye astronomik ücretlerle yabancı oyuncu transferi hız keseceğe benziyor. Alınan kararlar Çin’de altyapının gelişimine ne kadar katkıda bulunacak veyahut yabancıların azalması ya da ücretler düştüğü için gelen yabancıların daha alt kaliteden olması tribünleri nasıl etkileyecek, bunları zaman gösterecek.

Çin şirketlerinin Avrupa’da kulüp alımları

Astronomik rakamlar, sadece ÇSL’de değil, Çinli şirketlerin Avrupa’da kulüp satın almalarıyla da karşımıza çıkıyor. Büyük Çin şirketleri, özellikle Batı Avrupa kulüplerin tamamını ya da belirli bir hissesini alıyorlar, yahut futbolu bir sponsorluk ve pazarlama platformu olarak kullanıyorlar. Son iki yılda bu alımlar giderek artmış durumda. Son olarak İtalya’dan AC Milan ve Inter Milan’ın Çin kontrolüne geçmesi, Çinli yatırımcıların Aston Villa, Atletico Madrid ve Manchester City gibi köklü kulüplerde hisse almaları, Avrupa futbolunun çehresini değiştiren gelişmeler.

Çinli Firmalar Tarafından Satın Alınan Avrupa Kulüpleri

KulüpÜlkesiİşlem Tarihiİşlem TutarıAlan ŞirketAlınan hisse
Den HaagHollanda6/2014?United Vansen%100
Atletico Madridİtalya4/201548 milyon $Dalian Wanda%20
FC SochauxFransa7/20158 milyon $Ledus%100
Slavia PragÇek Cumhuriyeti9/2015?CEFC%60
SCD Espanyolİtalya11/2015160 milyon $Rastar%90
Manchester Cityİngiltere12/2015400 milyon $China Media Capital, CITIC%13
Aston Villaİngiltere5/201696 milyon $Recon Group%100
OCG NiceFransa6/201621 milyon $Plateno + ABD’li yatırımcılar%80
AJ AuxerreFransa6/201610 milyon $ORG Packaging%77
Inter Milanİtalya6/2016287 milyon $Suning%68,6
Wolverhampton Wanderersİngiltere7/201659 milyon $Fosun%100
Olympique LyonnaisFransa8/2016112 milyon $IDG Capital%20
West Bromwich Albionİngiltere8/2016250 milyon $Yunyi Guokai Sports Development%88
Birmingham Cityİngiltere10/201615 milyon $Trillion Trophy Asia%50,6
Granada CFİtalya1/201739 milyon $Jiang Lizhang%98
AC Milanİtalya4/2017786 milyon $Rossoneri%99,9
Southampton FCİngiltere8/2017270 milyon $Gao Jisheng%80
Kaynak: Yazar tarafından derlenmiştir

 

Çin şirketleri, Avrupa’daki kulüp satın almalarını bu coğrafyadaki stratejilerinin, uzun vadeli yatırım planlarının bir parçası olarak gerçekleştiriyorlar. Avrupa’da kulüp satın alan firmalar, en azından kısa vadede bu girişimlerden bir kar elde etmeyi ummasalar bile, Avrupa’daki varlıklarını ve marka değerlerini güçlendirebiliyorlar.

Yatırımcıların kurumsal amaçları, Çin hükümetinin futbolu küresel anlamda bir yumuşak güç unsuru olarak kullanmak yönünde şekillenen siyasi  amacına da uygun düşüyor. Satın alınan kulüpler, Çin’in küresel bir güç olarak imajını kuvvetlendiriyor. Ancak şüphesiz ki burada önemli olan satın almalara gerçekleştikten sonraki sürecin kulübün dokusunu bozmadan devam etmesi ve hem yatırımcıya, hem kulüp mensuplarına ve taraftarlara bir değer yaratabilmesi. Avrupa’da kulüplerin Çinli yatırımcıların eline geçmesinden sonra bu yaratımcıların oyuncu seçimi dahil her karar dahil olacakları, kulübün kültürüne aykırı durumlar oluşabileceği sıklıkla dile getirilen endişeler arasında yer alıyor. Bu endişelerin en yoğun yaşandığı yer belki de Hollanda oldu. Den Haag takımını satın alan Çinli yatırımcı, söz verdiği finansmanı getiremeyince taraftarlar nezdinde zor duruma düştü ve sonuçta olay yargıya taşındı.

Çinli yatırımcılar Avrupa futbol pazarına sadece kulüp satın almaları yoluyla girmiyorlar. Sponsorluk da son dönelerde sıklıkla kullanılan bir yöntem. 2015-2016 sezonunda Avrupa kulüplerine Çinli sponsorlardan tam 35 milyon dolarlık bir kaynak aktarımı gerçekleştirildi. Galatasaray’a forma reklamı vermiş olan telekomünikasyon şirketi Huawei burada başı çekiyor. Bahsi geçen dönemde Çinli firmaların ödediği toplam sponsorluk bedelinin yüzde 46’sı Huawei’nin kasasından çıkmış. Bu firmayı sırasıyla, finans şirketleri, bahsi firmaları ve spor malzemeleri üreten firmalar izliyor.

Avrupa’da kulüp alımları ve sponsorluklar yatırımcılara ve Çin’in küresel anlamda siyasi amaçlarına ve imajına katkı sağlayabilir. Peki, bu girişimler Çin futboluna, ya da Çin milli takımını Dünya Kupası şampiyonu yapma hedefine ne kadar hizmet ediyor? Bu soruya henüz olumlu ve somut cevap vermek için çok erken. Ancak iki koşul yerine getirilebilirse, Avrupa’daki bu açılım Çin futbolunun kalitesinin yükselmesini sağlayabilir.

İlk olarak Avrupa’nın sahip olduğu altyapıda futbol gelişimi tecrübesinin Çin’e aktarılması gerekiyor. Çinlilerin Avrupa’da satın aldıkları kulüplerin altyapı gelişiminde elde etmiş odlukları birikim ve deneyim Çin’e aktarılabilir, Çinli antrenörler ve oyuncular buralarda eğitimden geçebilir, söz konusu kulüp ve Çin arasında bu şekilde kalıcı bir bağ oluşturulabilirse Avrupa’daki faaliyetler Çin’de futbolun gelişimi üzerinde doğrudan etkili olabilir. Geçtiğimiz Temmuz ayında G20 Zirvesi nedeniyle Almanya’da bulunan Xi Jinping, Alman Başbakanı Angela Merkel ile birlikte Berlin’de Almanya ve Çin’den 12 yaş altı takımların yaptıkları maçları izlediler. Almanya ile altyapı alanında böyle bir ilişki tesis etmek Çin futboluna büyük katkılar sağlayacaktır. Maçlar sırasında Xi ile Merkel’e eşlik eden Alman Futbol Federasyonu Başkanı Reinhard Grindel’in sözleri bu işbirliğinin uluslararası ilişkiler açısından önemine de işaret eder nitelikteydi: “Angela Merkel ile Xi Jinping’in alakaları iki hükümetin kurduğumuz ortaklığa ne kadar bağlı olduklarını göstermektedir. Bu ortaklık sadece Çin futbolunun gelişmesine yaramayacak, Alman futbolu üzerinde de olumlu bir etki yaratacaktır. Ayrıca, futbol, Alman ve Çin halklarını saha dışında da birbirlerine yakınlaştıracaktır ve biz de bundan mutluluk duyacağız.”

İkinci olarak ise, Çin milli takımının başarılı oyuncularının bu kulüplerde ve genel olarak Avrupa’da oynamaları Çin futbolunu bir üst kademeye taşıyacaktır. Bu futbolcular hem Çin futbolunun bir nevi Avrupa’daki elçileri olacaklar, hem de Avrupa’da kazanacakları tecrübeyi ülkelerine taşıyacaklardır. Ne var ki, geçmişte az sayıda örneği olmuşsa da şu anda Çinli futbolcuların Avrupa’da ciddi bir varlıklarında söz etmek mümkün değil.

Futbol, şu anda Çin’deki en popüler spor değil. Bu unvan basketbola ait. Nielsen Sports’un bir araştırmasına göre kentlerden oturan Çinlilerin yüzde 31’i futbola ilgi duyduğunu beyan ederken, bu oran basketbol için yüzde 40, masa tenisi için yüzde 37, badminton için yüzde 46, yüzme için ise yüzde 34 seviyesinde. Ancak Çin’in nüfusu dikkate aldığında bu oran bile oldukça büyük, hatta dünyanın en büyük futbolsever tabanına işaret ediyor. Bu geniş taban tabii ki Çin’de futbolun gelişmesi için uygun bir zemin sağlıyor. Ancak bir yandan bu futbolseverlerin ilgisinin Avrupa futbolundan beslendiğini de belirtmek gerekiyor. Real Madrid, Inter Milan ve Bayern Münih gibi takımların Çin’de yüzer milyonun üzerinde taraftarı odluğu biliniyor ve bu takımları destekleyenlerin sayısı örneğin bir Beijing Guoan’ı ya da Shanghai SIPG’yi destekleyenlerden çok daha fazla.

Avrupa kulüpleri de tabanın oluşturduğu endüstriden pay almak için çaba gösteriyorlar. Bir çok Avrupa kulübü sezon öncesi hazırlık dönemlerinin bir kısmını Çin’de geçiriyorlar, Çin takımlarıyla ve birbirleriyle maçlar yapıyorlar, forma ve resmi ürün satıyorlar, maç geliri, yayın geliri elde ediyorlar. Beşiktaş da bu kervana katılan ilk Türk takımı oldu ve kısa da olsa 2017 yazında Çin’e bir sefer düzenleyerek burada bir hazırlık maçı oynadı.

Çin pazarından beklediklerini elde etmek için Avrupa kulüpleri burada sadece yazın birkaç gün değil 365 gün var olmayı amaçlıyorlar. Bu nedenle Çin’de ofise ve hatta futbol okulu açan kulüplerin sayısı giderek artıyor. Diğer yandan söz konusu kulüpler sosyal medyayı da etkin bir şekilde kullanarak Çinli taraftarlarıyla sürekli iletişim içerisinde kalıyorlar. Mailman danışmanlık şirketinin raporuna göre Manchester United. Kırmızı Şeytanları sırasıyla Bayern Münih ve Arsenal izliyor. Sadece Mancheter United’ın WeChat sosyal medya platformunda 8,8 milyon takipçisi var.

Sonuç

Çin, Xi Jinping’in “futbol hayali” doğrultusunda futbola yatırımlarına devam ediyor; 2050’ye kadar önce Dünya Kupası’na gitmeyi, sonra kupaya eve sahipliği yapmayı ve en sonunda da kupayı kazanmayı hedefliyor. Bunun için öncelikle altyapının geliştirilmesi gerekli; tesis anlamında altyapının, ancak esas olarak oyuncu altyapısının. Çin’de futbol yaygınlaştıkça, okullarda daha çok oynandıkça ve kulüplerin sayısı arttıkça başarı da artacaktır. Ancak şunu da unutmamak gerekiyor ki Çinli futbolseverlerin ilgi gösterdikleri İspanya, İtalya ve Almanya gibi ülkelerde futbol bugünkü seviyesine bu kültürün on yıllar boyunca ilmek ilmek dokunmasıyla geldi. Bu nedenle Çin’den kısa sürede büyük başarıla beklemek gerçekçi değil. Çin’e yıldız futbolcu transferi, gelen futbolcuların Çin futboluna ve genç Çinli futbolcu adaylarına sağladıkları katkı ölçeğinde devam edecek. Çinli firmaların Avrupa’da futbol kulübü satın almalarında ise bir sonraki adım olarak bu kulüpler ile Çin arasında altyapı işbirliği alanında köprüler kurulmasını ve yetişen Çinli futbolcuların Avrupa’ya gelip bu kulüplerde oynamasını beklemek gerekiyor.

Çin milli takımı bugün pek ümit veren bir durumda değil. Açıkçası öngörülebilir gelecekte bu takımın Dünya Kupası’nı havaya kaldırması pek olası görünmese de yapılan tüm bu çalışmalar ve yatırımlar sayesinde Çin futbolunda önemli bir gelişme kaydedilecektir. Bunun yolu da Çin’e süper yıldızları transfer etmekten değil, her Çinli çocuğun, erkek veya kız, eline birer futbol topu, ayağına bir çift futbol ayakkabısı vermek ve köyüne ya da semtine bir futbol sahası getirmekten geçiyor.

(Bu yazı ilk olarak Modern İpek Yolu dergisinin Ekim 2017 sayısında yayınlanmıştır.)

 

Print Friendly, PDF & Email
Genel kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Çin, Futbolda Ne Amaçlıyor? için yorumlar kapalı

BRICS Zirvesi

Bugün CRI Türk (China Radio International) canlı yayınında değerli Kamil Erdoğdu ile Xiamen’de yapılacak olan BRICS zirvesini değerlendirdik. Yayınının özeti CRI Türk web sitesinde ve aşağıda yer alıyor.

Atlı, BRICS Zirvesini CRI TÜRK’e Değerlendirdi

Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi Asya Çalışmaları Programı uzmanı Altay Atlı, 3 ve 5 Eylül’de Çin’in Xiamen kentinde toplanacak; Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’dan oluşan BRICS zirvesini değerlendirdi.

Büyük ve kalkınmakta olan ülkelerden oluşan BRICS içindeki ülkelerin çok fazla ortak paydası olmadığı gibi, bazı ülkeler arasında da büyük bir rekabet olduğunu belirten Atlı, BRICS’in dünyada Batıya alternatif bir güç odağı olarak hareket etmesi konusunda bir takım soru işaretleri olduğunu dile getirdi.

Altay Atlı, aralarında sorun varken liderleri bir araya getiriyor oluşuyla çok önemli bir platform olmasına rağmen, Avrupa Birliği gibi bağlayıcı, kurumsal bir yapıya sahip olmayan BRICS’in bir diyalog platformu olduğunu vurguladı.

CRI TÜRK’te Kâmil Erdoğdu’nun hazırlayıp sunduğu Manşet programında Atlı, Xiamen’de yapılacak zirvenin en önemli konusunun; Çin ile Hindistan arasındaki çatışma ortamı olduğunu söyledi.

Shanghai işbirliği örgütü ve BRICS düşünüldüğünde, Çin ve Rusya’nın ön plana çıkan ülkeler olduğunu ama Brezilya’nın da yaşadığı ekonomik ve politik sıkıntılarla gündeme geleceğini belirten Atlı, en dikkat çekici ülkenin Hindistan olduğunu, çünkü ekonomisindeki hızlı bir büyüme oranının Çin’le eşit ancak nüfusunun Çin’den daha hızlı artmakta olduğu için birkaç sene içinde, Hindistan’ın dünyanın en kalabalık ülkesi olarak Çin’i geçeceğinin üzerinde durdu.

Print Friendly, PDF & Email
Ekonomi, Uluslararası İlişkiler kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | BRICS Zirvesi için yorumlar kapalı