Kupamanduka Olmayalım

(Bu yazı ilk olarak 26 Mayıs 2001 tarihinde Dünya gazetesinde yayınlanmıştır.)

Melbourne, on gün boyunca dünyanın önde gelen yazar, bilim adamı, sanatçı ve sporcularının katılımlarıyla gerçekleştirilen bir dizi konferansa ev sahipliği yaptı. Bir “entelektüel ziyafet” olarak tanımlayabileceğim bu konferanslar içinde en çok ilgimi çeken, 1998 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Hintli iktisatçı Amartya Sen’in küreselleşme ile ilgili konuşması oldu.

Amartya Sen, kalkınma iktisadı ve küreselleşme üzerine önemli çalışmalara sahip olan ve iktisat bilimini rakamların soğuk dünyasından çıkarıp insani boyuta getirerek sokaktaki adama ulaştıran bir bilim adamı. Melbourne’deki konuşmasında küreselleşmeye duyulan tepkilerin aslında insanların konu üzerinde daha iyi düşünmelerini sağladığını ve sonuç olarak tepkilerin temelinde yatan sorunlara çözüm bulunmasını kolaylaştırdığını ifade eden Sen, “Küreselleşme sadece bazılarımız için değil hepimiz için var” dedi ve bir Hint efsanesinden alıntı yaptı. “Kupamanduka” yani kuyunun içinde yaşayan bir kurbağayı anlatıyor efsane. Kurbağa çok meraklı ve kendince bir dünya görüşüne sahip. Ancak bu görüşü kuyunun duvarlarıyla sınırlı. Efsanenin sonunda bilge adam öğüt veriyor: Siz siz olun, kupamanduka olmayın.

Konferanstan sonra Türkiye üzerinde düşünmeye başladım. Türkiye acaba küreselleşmenin neresinde? Küreselleşme, sınırları ortadan kaldırarak ekonomik kalkınmanın hızlanmasını vaat ediyor. Ama önemli olan küreselleşmenin faydalarının ülkeler arasında ve bir ülke içinde toplumun değişik katmanları arasında nasıl paylaşılacağı. Bu açıdan bakıldığında Türkiye’nin aslında küreselleşmenin nimetlerinden pek de faydalanamadığı görülüyor. Ülkeler arasındaki paylaşıma baktığımızda ortadan kalktığı söylenen sınırların aslında bazıları için yerli yerinde durduğunu görüyoruz. İnterneti çok seviyoruz, ama düşüncelerimizle, emeğimizle yurtdışına açılmak istediğimizde engellerle karşılaşıyoruz. Küreselleşmenin getirmesini beklediğimiz yabancı yatırım, ekonomik sorunlar nedeniyle gelmiyor; Türk yatırımı yurtdışında kendisine yer bulamıyor. AB’ye pencereden olmasa da bacadan girelim diyoruz; olmuyor. Kuyunun içinde yaşadığımız için dünyada Avrupalılar’dan başka dostlar da olabileceğini göremiyoruz.

Ülke içindeki paylaşım ise çok daha önemli bir konu. Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısı, küreselleşmenin nimetlerinden toplum olarak faydalanmamızı engelliyor. Ekonomik krizi suçlamayalım. Gelir dağılımındaki uçurumun kapatılabilmesi için ekonomik büyüme şart, ancak yeterli değil. GSMH rakamının artması, üretim ve ekonomik büyüme sürecine katılamayanlar için hiçbir şey ifade etmiyor. Bu insanları üretim sürecine dahil edebilmek için önce mevcut engellerin ortadan kaldırılması gerekiyor. Okumak isteyip de okuyamayana okul; çalışmak isteyip de çalışamayana iş; fikri olup da hayata geçiremeyene sermaye vermek gerekiyor. Bunları küreselleşme bize sağlamaz, ama küreselleşmeden faydalanmak için bizim bunları sağlamamız şart. Sadece 100-150 dolarlık bir mikro-kredi ile kahve köşelerinden, köprü altlarından kurtarılabilecek ve “küreselleştirilecek” binlerce insan var. Bu çok mu zor? Bangladeş’in yaptığını biz yapamaz mıyız? “O işte pek kâr yok” diyorsanız söyleyecek bir şey yok tabii.

Sanırım hepimiz kuyudan çıkmaya çalışan kupamandukalarız. Kimimiz kuyudan çıkmak üzere ve güneş ışığına çok yakın. Kimimiz ise tüm çabalarımıza rağmen, kuyunun dibinde ışık olmadığı için bir türlü önümüzü görüp yukarıya çıkamıyoruz. Bazen ekonomik ve siyasi krizler duvarları ıslatıyor, topluca aşağı kayıveriyoruz. Hepimiz el ele verirsek beraberce kuyudan çıkabiliriz. Küreselleşmenin anlamını işte o zaman iyice kavrayacağız.

Print Friendly, PDF & Email
Ekonomi kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Kupamanduka Olmayalım için yorumlar kapalı

Yeni Bir Maginot Hattı

(Bu yazı ilk olarak 12 Mayıs 2001 tarihinde Dünya gazetesinde yayınlanmıştır.)

Bu haftaki yazımıza bir film tavsiyesi ile başlayalım. Başrolünü Kevin Costner’ın oynadığı “Thirteen Days” (Onüç Gün) filmi henüz Türkiye’de gösterime girmedi; ancak girdiği zaman büyük ilgi toplayacağa benziyor. 1962′deki Küba Füze krizini konu alan film, dünyanın nasıl bir nükleer savaşın eşiğine geldiğini dramatik bir şekilde gözler önüne seriyor.

George W. Bush’un filmi seyredip seyretmediğini bilmiyorum, ancak Küba Füze krizini çok iyi bildiğine eminim. Geçtiğimiz günlerde açıkladığı “Ulusal Füze Savunma Sistemi” adı verilen ve ileride Kuzey Kore, Irak gibi ülkelerden ABD topraklarına doğru fırlatılabilecek olan uzun menzilli füzeleri havada imha etmeyi amaçlayan sistemin pratikte ne işe yarayacağını anlamakta ise güçlük çekiyorum. Bush’un planı, Fransızlar’ın Maginot Hattı’nı anımsatıyor. Alman tehdidine karşı Fransa-Almanya sınırı boylu boyuna beton duvar ve ağır silahlarla kapatılmıştı. Fransızlar büyük paralar harcayarak gerçekleştirdikleri bu sisteme çok güveniyorlardı. Ancak Maginot Hattı hiçbir işe yaramadı. Mayıs 1940′da Hitler’in orduları duvarın etrafından dolaşıp Belçika üzerinden Fransa’ya girdiler ve birkaç hafta içinde Paris’e ulaştılar.

Saatte 25,000 km hızla giden bir füzeyi başka bir füzeyle vuracak ve aynı anda savaş başlığını da zararsız hale getirecek teknoloji henüz mevcut değil. Ayrıca düğmeye şimdi basılsa bile sistem ancak 2004 yılında ve beşte bir kapasite ile çalışmaya başlayabilecek. Fatura ise 60 ile 100 milyar dolar arasında tahmin ediliyor. Çalışıp çalışmayacağı kesin olmayan bu modern Maginot Hattı için bu yükün altına girilmesinin ne kadar doğru olduğu vergi ödeyen Amerikalılar’ın sorunu. Asıl sorunu ve tehlikeyi görebilmek için ise Doğu’ya, Asya kıtasına bakmak gerekiyor.

Bush’un göreve başlamasından itibaren gittikçe gerginleşen ABD-Çin ilişkileri “casus uçak krizi” ile iyice kızışmıştı. Ulusal Füze Savunma Sistemi ise gerginliğe başka bir boyut kattı. Pekin’e göre Bush’un amacı ABD topraklarını Kuzey Kore veya Irak füzelerinden korumak değil, Çin’in büyüyen askeri gücünü kontrol altında tutmak. Geçtiğimiz sene özellikle ticaret konuları sayesinde ABD ile Çin arasında yakınlaşma sağlanmışken, sadece birkaç ay içerisinde soğuk savaş tanımına uyan bir duruma gelinmesinin sorumluluğunu tek bir tarafa yüklemek doğru değil. Ancak Bush yönetiminin yaklaşımının hiç de olumlu olmadığını söyleyebiliriz.

Asya, şu anda zaten dünyanın en istikrarsız ve patlamaya hazır kıtası. İsrail’den Kuzey Kore’ye doğru uzanan yay içinde yer alan bütün ülkelerin nükleer silahı var. ABD’nin Ulusal Füze Savunma Sistemi, Asya’da silahlanma yarışı ve bloklaşmaya yol açmanın ötesinde bir etkiye sahip olacağa benzemiyor. Çin ile beraber Kuzey Kore, Rusya ve Türki cumhuriyetleri, füze savunma sistemlerine kesinlikle karşılar. Japonya ve Güney Kore gibi ABD müttefikleri ise kendilerini de şemsiyenin altına alacak olan sisteme sıcak bakıyorlar. Singapur’un başını çektiği Güneydoğu Asya ülkeleri temkinli hareket edip Asya-Pasifik bölgesinde dengelerin bozulmaması gerektiğini söylüyorlar. Güney Asya’nın kanlı bıçaklı (ve nükleer silahlı) iki ülkesinden Pakistan, Çin’i desteklerken Hindistan ise ABD ile savunma işbirliği anlaşması imzalıyor. Herkes savunma harcamalarını artırıyor ve herkes kendisine bir taraf seçiyor.

Avustralya ise kararsız bir durumda. Howard hükümeti, Ulusal Füze Savunma Sistemi’ni destekliyor ve Avustralya’nın iç kesimlerinde yer alan “Pine Gap” radar tesislerinin ABD’nin talebi halinde sisteme entegre edilebileceğini söylüyor. Ancak bu duruma muhalefet ve büyük ölçüde de halk tepki gösteriyor. Muhalefetin Dışişleri Sözcüsü Laurie Brereton, benim de katıldığım bir sohbet toplantısında şu sözleri sarfetti: “Müttefiğimiz diye körü körüne ABD’nin peşine takılıp bölgede `şerif yardımcısı’ rolünü oynayacağımıza, kendi stratejik çıkarlarımızı düşünmeli ve ABD ile Çin arasında köprü oluşturmalıyız.”

Brereton’un sözleri Türkiye için de anlam taşıyor. Her ne kadar dış politikamızın ağırlığını Avrupa Birliği ve ABD ile olan ilişkiler oluşturuyorsa da Asya’daki gelişmeleri çok dikkatli takip etmek ve kıtalar arasındaki köprü görevimizi unutmamak zorundayız. Türkiye sadece Avrupa’nın en doğusundaki ülke değil; aynı zamanda Asya’nın da en batısındaki ülke. ABD’nin Ulusal Füze Savunma Sistemi, silahlanmayı hızlandırmaktan, güvenliği sağlayacağı yerde tam tersine güvensizlik ve tehdit oluşturmaktan başka birşeye yaramazken, Türkiye de tabii ki kendi çıkarlarını değerlendirecek ve bölgede istikrar unsuru olmaya devam edecek. “Thirteen Days” filmini izleyin. Anlamsız bir “nükleer satranç” yüzünden sadece ABD ve SSCB’nin değil, asıl Türkiye’nin nasıl büyük bir tehlike atlattığını göreceksiniz!

Print Friendly, PDF & Email
Siyaset, Uluslararası İlişkiler kategorisine gönderildi | , , , , , ile etiketlendi | Yeni Bir Maginot Hattı için yorumlar kapalı

Amerika’nın Asyalılara Ettiği

(Bu yazı ilk olarak 14 Nisan 2001 tarihinde Dünya gazetesinde yayınlanmıştır.)

Malezya’nın başkenti Kuala Lumpur, geçtiğimiz hafta iki gün boyunca Güneydoğu Asya Ülkeleri Örgütü (ASEAN) üyesi ülkelerin “Maliye Bakanları Zirvesi”ne ev sahipliği yaptı. Zirvede geçtiğimiz sene sınırlı ölçüde başlatılan “currency swap agreement” sisteminin geliştirilmesi kararı alındı. Bu sisteme göre ASEAN üyesi 10 ülkenin uluslararası rezervleri arasında bir bağlantı oluşturulacak. Eğer bu sistem gerçekleştirilebilir, Çin, Japonya ve Güney Kore’nin de desteği alınabilirse, üye ülkelerden herhangi birinin para biriminin hızlı bir şekilde düşüşe geçmesi halinde diğer ülkelerin merkez bankalarının devreye gireceği bir emniyet ağı işleyecek. Başka bir deyişle olası krizler, “imece” yöntemiyle atlatılacak. Bu sistem ile yaklaşık olarak bir milyar dolarlık bir havuz oluşturulması ve bu havuzun IMF programlarına alternatif değil, tamamlayıcı unsur olarak kullanılması tasarlanıyor.

ASEAN ülkelerinin bu çabaları çok haklı bir gerekçeye sahip. Üye ülkelerin para birimleri, dolar karşışında sene başından beri yüzde 5 ile 10 arasında düşüş gösterdi. Kimse rezervlerini piyasalara müdahale için çar-çur etmek istemiyor. Ne de olsa 1997-98′deki krizde ağızları çok fena yanmıştı. Bu arada çok daha büyük bir sorun var. Zayıflayan para birimleri ihracatçılara bir rekabet gücü getirse bile bu güç bir işe yaramıyor. Çünkü dış piyasalarda talep iyice daraldı. Mallar ucuzluyor, 1997′den beri ihracat fiyatları ortalama yüzde 20 oranında düştü; ama satacak kimse olmayınca ne işe yarar ki?

Aç bir adama yemesi için balık mı verirsiniz, yoksa ona balık tutmasını mı öğretirsiniz? Krizden sonra Amerika piyasası ASEAN ülkelerine kasa kasa balık gönderdi. Durum böyle olunca da bu ülkeler balık tutmayı öğrenme ihtiyacı duymadılar. Şimdi de bir oltaya, bir de denize bakıp ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Güneydoğu Asya’nın krizden hızlı bir şekilde çıkmasının sebebi yüksek ihracat performansı idi. Amerikalılar, Asyalılar’ın çok ucuza mal ettikleri kaliteli bilgisayar ve elektronik ürünlerini kapıştıkca muazzam boyutlarda bir “ihracata dayalı büyüme” sağlandı. Buradan gelen paralarla da yeni yatırımlar finanse edildi. Ancak ne var ki, “nasıl olsa para geliyor” düşüncesinin verdiği rehavet yüzünden özellikle mali sistemler ve şirket yapılanmasında gereken yapısal reformlara önem verilmedi. Aynı hatayı Japonya da 1989-90′da yapmıştı; sıfır faize rağmen hâlâ durgunluktan çıkamadı.

Geçen seneden beri ABD’de yaşanan ekonomik yavaşlama nedeniyle bu piyasa daralınca Güneydoğu Asya’nın ihracata dayalı büyümesi de sekteye uğradı. Zamanında bölgeyi elinden tutup krizden çıkaran ABD, şimdi kendisiyle birlikte aşağıya çekiyor. Bu arada Japon Yeni’nin zayıflığı nedeniyle Japon piyasasının da talebin daralması ve Çin’in ucuz işgücü ile dev piyasa potansiyeli sayesinde yabancı yatırımlar konusunda ASEAN ülkeleri için mücadele edilemeyecek bir rakip oluşturması gibi sebepler nedeniyle Güneydoğu Asya üzerinde kara bulutlar çoğalıyor. Dış piyasalar küçülürken, içeride de sorunlar yaşanıyor. Şirket yapılanmasında reform tam olarak gerçekleştirilemediği ve borç batağı temizlenemediği için bankalar kredi açacakları yerde riskten uzak durup paralarını devlet tahvillerine yatırıyorlar. Hal böyle iken yatırım yapılamıyor; iç talep büyüyemiyor.

Dört yıl önceki krizin geri gelmesi ve negatif büyüme çok uzak bir ihtimal olsa bile Güneydoğu Asya ekonomilerinin hızları gittikçe düşüyor. Durumu en iyi olan ve 2000′de yüzde 10 oranında büyüyen Singapur bile geçen salı günü 2001 yılı için büyüme tahminini yüzde 5-7 aralığından yüzde 3.5-5.5′a çektiğini açıkladı. Diğer ASEAN ülkelerinde ise yüzde 3-4 beklentileri var. İşin bu rakamlardan başka bir boyutu daha mevcut. Birkaç gündür Türkiye’de esnaf eylemlerini izliyoruz. Güneydoğu Asya’da ve özellikle Endonezya ile Malezya’da benzer sahneler yıllardır yaşanıyor. Türkiye’den farklı olarak bu ülkelerde ekonomik sorunlar, etnik ayrımcılığa dayalı ve kan dökülen huzursuzluklara yol açıyor. ASEAN’ın maliye bakanları şu günlerde rezervlerini sağlama almaya çabalıyorlar. Ancak her yıl sayıları milyonlarca artan işsiz gençlere iş oluşturamazlarsa kendilerini ve hükümetlerini kapı dışında bulabilirler.

 

Print Friendly, PDF & Email
Ekonomi, Uluslararası İlişkiler kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Amerika’nın Asyalılara Ettiği için yorumlar kapalı

Üçüncü Dünya Savaşı

(Bu yazı ilk olarak 31 Mart 2001 tarihinde Dünya gazetesinde yayınlanmıştır.)

“Avustralyalılar! şimdiye kadar hep yabancıların ürünlerini kullandınız. Artık Avustralya malı kullanın ve ülkemizi onlardan geri alalım. Çok heyecanlıyım!” Bu sözler Avustralya’nın kendisini gündemde tutmak için her yolu deneyen milliyetçi-ırkçı parti lideri Pauline Hanson’a ait değil. Belki de inanmayacaksınız ama bu satırları bir deterjan reklamından aktardım. Ağır bir Avustralya aksanıyla konuşan ve üzerinde Avustralya bayrağından yapılmış bir gömlek olan reklam yıldızı her gün ekranlarda boy göstererek yabancı ürünlere bağımlılığın sürmesi halinde işsizliğin artacağını söylüyor ve insanları kendi deterjanını kullanmaya davet ediyor. Bu ilk bakışta basit ve hatta biraz da ucuz bir pazarlama taktiği olarak görülse de bahsedilen reklamın Avustralyalılar’ın özellikle son haftalarda yoğunlaşan bazı duygularına tercüman olduğunu söylemek mümkün.

Avustralya ekonomisi oldukça zor günler yaşıyor ve durgunluğa girmek üzere. Ancak bu durum sadece Avustralya’ya özgü değil. Bazı iktisatçılara göre 1930′lardaki büyük buhrandan beri ilk kez bütün dünya ekonomileri aynı anda yavaşlıyor. Tarihe bakınca büyük buhranın İkinci Dünya Savaşı’na yol açtığını görüyoruz. Acaba tarih gerçekten tekerrürden mi ibaret? Hayır, çünkü savaş çoktan başladı bile. Adı da “küreselleşen kapitalizm”. Ekonomik yavaşlama bu savaşın sebebi değil bir parçası. SSCB’nin dağılması ve soğuk savaşın bitimiyle başlayan küreselleşme olgusunun birçok olumlu tarafı varsa da yarışta geri kalan veya geri bırakılan ülkeler, daha güçlü olanlar tarafından işgal ediliyor.

Tekrar Avustralya’ya dönelim. Küreselleşmenin Avustralya’ya ne faydasının olduğu sürekli tartışılır. Son dönemlerde ise savaşın Avustralya’ya sıçradığından ve ülkenin işgal altına girdiğini görüyoruz. Geçtiğimiz haftalarda Avustralya’nın en büyük şirketlerinden olan ve madencilik sektöründe faaliyet gösteren BHP, İngiliz firması Billiton ile piyasa değeri 57 milyar Avustralya Doları’nı bulan bir evlilik gerçekleştirdi. “Büyük Avustralyalı” diye anılan BHP’nin bu anlaşmayı imzalamasından sonra bir gazetenin manşeti şöyle idi: “Daha da büyük, ama artık Avustralyalı değil. “Bu anlaşmadan birkaç gün sonra Avustralya’nın en büyük özel telekomünikasyon kuruluşu olan Optus’un 20 milyar Avustralya Doları karşılığında Güneydoğu Asya’nın iletişim devi ve Singapur’un en büyük kamu kuruluşlarından biri olan SingTel tarafından satın alınacağı açıklandı.
Bu gelişmelerden sonra Avustralya’nın “şube ekonomisi”, ya da başka bir deyişle ulusal özelliğini yitiren ve başkalarının şubesi konumuna gelen bir ekonomi olduğu görüşleri iyice ağırlık kazanmaya başladı. Küreselleşme doğrudan bir tehdit oluşturmasa bile oyunun kurallarını değiştiriyor. İş dünyasındaki rekabet milli sınırları aşıp küresel hale geliyor. Artık şirketler için ülke içinde güçlü olmak yetmiyor çünkü rakipler dışarıdan da saldırıyorlar. Büyümek ve dünyaya açılmak şart. BHP Yönetim Kurulu Başkanı Don Argus’un güzel bir sözü var: “Şirketinin değeri 30 milyar Amerikan Doları’nın üzerinde değilse radar ekranında bile görmezler seni. “Büyük buhranın ardından gelen dünya savaşıyla emperyalizm sona ermiş ve ulusallaşma başlamıştı. Şimdiki savaş ise çarkı tekrar tersine çeviriyor ve ulusallaşmanın yerine “ticari emperyalizmi” getiriyor. Bu sefer dünyayı krallar ve imparatorlar değil, CEO’lar yönetiyor.

O zaman da bir ülke ekonomisi için iki seçenek kalıyor. Ya çok güçlü olup uluslararası alanda itibar kazanacaksın, ya da şube ekonomisi olup idare edeceksin. Yabancı sermayenin özellikle Türkiye durumunda olan ülkelere büyük fayda sağladığını inkar edemeyiz. İşgal orduları yerel halka eziyet etmek yerine istihdam sağlıyor belki de ama sonuç olarak şube ekonomisi olmanın ötesine geçemeyenlerin sözünü de kimse dinlemiyor. Avustralyalılar bu durumun farkına henüz varmaya başladılar ve deterjan reklamındaki adamın söylediği gibi “ülkelerini geri almak” istiyorlar. Benim için işin ilginç tarafı ise bundan sonra yazılarımı gazeteye geçebilmek için Singapur hükümetine para ödeyecek olmam.

 

Print Friendly, PDF & Email
Ekonomi kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Üçüncü Dünya Savaşı için yorumlar kapalı

Doların Önlenemeyen Düşüşü

(Bu yazı ilk olarak 17 Mart 2001 tarihinde Dünya gazetesinde yayınlanmıştır.)

“Avustralya Doları, Türk Lirası’ndan sonra dünyanın en kötü performansa sahip olan ikinci para birimi haline geldi.” Bu satırlar, Avustralya’nın en yüksek tiraja sahip olan gazetelerinden `The Age’in perşembe günü ilk sayfada manşetten verdiği haberden alındı. Avustralya ekonomisi oldukça zor bir dönemden geçiyor. Asya krizi öncesinde 1 Avustralya Doları, 0.80 Amerikan Doları’na eşitken bu rakam geçtiğimiz sene başında 0.60′a düştü. 2000 yılı boyunca değerinden yüzde 18 oranında kaybeden Avustralya Doları, bu hafta ülkenin yüz yıllık tarihinde ilk kez 0.50 Amerikan Doları sınırının altına indi. Anzak askerlerinin Çanakkale’ye çıktıkları tarihte 2.5 Amerikan Doları eden 1 Avustralya Doları artık Amerikan Doları’nın yarısı bile değil.

Avustralya Doları’na en büyük darbeyi en son açıklanan büyüme rakamları vurdu. Geçtiğimiz hafta Merkez Bankası, şubat ayında yarım puan indirdiği faiz oranlarını çeyrek puan daha aşağı çekerek yüzde 5.5′a getirdi. Bu faiz indiriminden çok kısa bir süre sonra açıklanan büyüme rakamları ise ekonomide bomba etkisi yarattı. Son on yıldır her çeyrekte – ki buna Asya krizi dönemi de dahil – büyüme sağlamış olan ekonomi, 2000 yılının son çeyreğinde binde 6 oranında küçülmüş ve yıllık GSYİH artışı ise yüzde 2.1 gibi düşük bir oranda kalmıştı.

Teknik tanımlamaya göre iki çeyrek art arda küçülen bir ekonominin “durgunluğa” girdiği kabul ediliyor. Avustralya’da bir kesim bunu düşünmek bile istemezken, bazı ekonomistler ise bu yılın ilk çeyreğine ait rakamların açıklanmasına daha uzun bir süre olmasına rağmen gidişatın o yönde olduğunu savunuyorlar. Makroekonomik rakamlar da bu görüşü destekliyor. Enflasyon yıllık yüzde 6 civarında kontrol altında tutulmasına rağmen geçtiğimiz sene başlatılan KDV uygulamasının özel sektör üzerindeki olumsuz etkileri devam ediyor. Yatırımlar ve tüketim harcamaları hızlı bir düşüş içerisinde. Geçen yıl son çeyrekte 15.4 oranında azalan inşaat yatırımlarının GSYİH büyümesinde binde 7′lik bir kesintiye sebep olduğu tahmin ediliyor.

Avustralya Doları’nın düşüşüne sevinmesi gereken ihracatçıların bile endişeleri var. Ekonominin şu anda içinde bulunduğu duruma sebep olan dış etkenler en çok onları etkiliyor. Avustralya’da ihracat, GSYİH’nin yüzde 20’sine denk geliyor ve toplam ihracatın da yüzde 30′u Japonya ile ABD’ye gidiyor. Ne var ki, bu iki ülkenin ekonomilerinin de yavaşlamış olması; 2001 yılında büyüme oranlarının ABD’de yüzde 1.5-2, Japonya’da ise yüzde 1 gibi düşük seviyelerde beklenmesi, ihracat hedeflerinin revize edilmesine yol açıyor. Diğer bir önemli pazar olan Doğu Asya için de aynı durum geçerli.

En büyük sıkıntıyı yaşayan ise şüphesiz ki federal hükümet ve Başbakan John Howard. Şu anda dolar düşüşüne devam ediyor ve açıkçası önümüzdeki haftalarda neler olacağını kimse tahmin edemiyor. Başbakan Howard’ın son gelişmeler üzerine açıklaması “üzgün” olduğu, ancak tek bir çeyrekte yaşanan küçülmenin uzun vadede ekonominin gücüne zarar veremeyeceği şeklindeydi. Howard daha sonra da topu Merkez Bankası’na attı ve para politikalarında hata yaptıklarını söyledi. Muhalefet ise Howard’ı eleştiriyor ve kendisinden sürekli olarak başkalarını suçlamaktan vazgeçmesini talep ediyor. Bu sene içerisinde genel seçimlere gidilecek olması nedeniyle bu tartışmaların ne kadar hararetli geçtiğini tahmin edebilirsiniz. Howard’ın en büyük sıkıntısı da burada. Seçimleri kazanarak Başbakanlık’taki üçüncü dönemine başlamak isterken ekonomiden büyük darbe yedi. En son kamuoyu araştırmalarına göre koalisyon hükümetinin popülerliği şimdiye kadarki en düşük seviyesine indi. Bugün Queensland eyaletinin Ryan kentinde yapılacak olan ara seçimin sonuçları da bu açıdan çok önemli. Kısacası Howard için tehlike çanları çalmaya başladı.

Hükümetin yapması gereken ekonomiyi tekrar canlandırmak ve dolara istikrar kazandırmak, ya da en azından bunlar için gerekli adımları atmaya başlamak. Ekonomik istikrarı şimdiye kadar hep “çantada keklik” olarak görmüş olan Avustralyalılar şu anda hâlâ üzerlerinden şoku atmaya çalışıyorlar. Kemal Derviş’e çok uzaklardan bir iş teklifi gelirse şaşırmayın.

Print Friendly, PDF & Email
Ekonomi kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Doların Önlenemeyen Düşüşü için yorumlar kapalı